Maria Beylunioğlu yazdı...
Kültürel kimlik ve yemek arasında kurulan ilişkide
milliyetçiliğin etkisi altında kalıyor muyuz? Yemeği ulus devletin sınırları
arasına sıkıştırmak ne kadar anlamlı? Geçtiğimiz aralık ayında Hrant Dink
Vakfı’nda ‘Somut Olmayan Kültürel Miras’ konferansının ‘Kültürel Miras ve
Yemek’ panelini bir cümle ile özetleyin derseniz, konuşmacılardan Silva
Özyerli’nin şu ifadesini kopyalamak yeterli olacaktır sanırım: Yemeğin
milliyeti yok; coğrafyası var!
Yemek ya da mutfak konusunu çoğumuz yemek tarifine
indirgeriz. Ev kadınlarının birbirine yemek tarifi vermesi çoğu zaman değersiz
ve önemsiz görülür; özellikle yemek yapmaya pek de vakit ayırmayan günümüzün
jet gibi hızlı bilgi toplumlarında. Benim için ise o kadar da basit değil. Daha
geçenlerde sosyal medya hesabımda yazmıştım: Yemek benim için tariften fazlası.
İnsanlığın gelişimindeki en büyük ihtiyaç; dolayısıyla tarih demek, kökler
demek, kültür demek, sanat demek en önemlisi de doğa demek…
İşte katıldığım panelde üç değerli konuşmacı sunumlarında
tam da böyle bir yaklaşımla anlattılar yemeği. Zafer Yenal kültürel kimlik ve
yemek arasında kurulan ilişkinin günümüzde milliyetçiliğin etkisinde
kaldığından bahsetti mesela. Bu bir tesadüf değildi, dediği gibi, yemek gibi
günlük pratiklerden bahsederken milliyetçi diye tanımlayabileceğimiz
refleksleri daha çok gösteriyorduk. "Bunun ne sakıncası var?"
diyebilirsiniz. Olmadığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü bunu ne kadar
basit hale getirir ve doğallaştırırsak aslında o kadar sorunlu bir alana yelken
açıyoruz; böylece söylemlerimize de ayrıştırıcı bir dil hakim oluyor. Ayrıca
yemeğin milliyeti olduğu konusu tartışmalı, daha doğrusu tartışılmalı.
Zafer Hoca hepimizin dikkatini UNESCO’nun Kültürel Miras listesine
çekiyor. UNESCO’nun kültürel miras tanımı her ne kadar çoğulcu olsa ve farklı
kültürlerin ortak katkısı ile oluştuğunu kabul etse de pratikte ulus devletin
kısıtlayıcı sınırlarını pekiştiriyor mesela.
Verilen örnekler arasında Balkanlar'dan tutun Suriye’ye
kadar birçok yerde benzer bir kahve olmasına rağmen bunun kültürel miras
listesine ‘Türk’ Kahvesi olarak ya da Anadolu’da yüzyıllardır yerleşik Türkler
gibi Arapların, Ermenilerin, Süryanilerin vb. halkların ortak yiyeceği olan
keşkeğin Türk geleneği olarak girmesi yer alıyor. Sorunu bir başka şekilde de
okuyor, Zafer Hoca: Mesela Akdeniz diyeti kültürel miras listesinde birçok
milliyetle anılırken, Türkler ve Fransızlar dışarıda bırakılıyor. Yani yemeğin
milliyet üzerinden tanımı bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Sonrasında, kültürlerin nasıl etkileşim içinde olduğunu
diğer bir konuşmacı Sibel Pinto Seferad mutfağı üzerinden öyle güzel anlatıyor
ki... Bilmeyenler için hatırlatmakta fayda var. Seferad mutfağı 1492 yılında
İspanya’dan Avrupa’nın çeşitli yerlerine göç etmeye zorlanan Yahudilerin
mutfağı. Pinto’nun deyimi ile ‘göç etmek zorunda bırakılan bir halkın geleneğe
tutunarak oluşturduğu’ bir mutfak. Bu
Yahudilerin bir kısmına da o dönem Osmanlı kucak açmış. Ve Yahudiler
İspanya’dan getirdikleri iki şeye; dilleri Ladino’ya ve yemek kültürlerine
tutunarak tam beş yüzyılı geride bırakmışlar bu topraklarda. Konuşmacının
master tezine kaynak olan bir araştırma da yemek kültürünün dile göre daha
önemli olduğunu ortaya koymuş. Günümüzde Ladino’yu pek konuşmayan anket
katılımcıların, konu yemek adlarına gelince Ladino isimlerini kullanmaya devam
ettikleri görülmüş.
İHBARLARDAN ÇIKAN YEMEK TARİFLERİ
Pinto, Seferad mutfağının İspanya döneminde uygulanan
orijinal tariflerinin yazılı bir kaynağı olmadığını da hatırlatıyor bizlere. Bu
konudaki tek kaynağın, ‘A Drizzle of Honey’ adlı kitabın da hikâyesini
konuşmadan aldığım notlardan aktarayım: İspanya’dan göç eden ve gittikleri
yerlerde Hristiyan olmaya zorlanan Yahudiler, geleneklerini evde gizli gizli devam
ettirmiş. Tabii evlerine girip çıkan temizlikçi, bakıcı, tamirci gibi insanlar
bu gizli Yahudiliğe şahit olmuş ve bu insanları ihbar etmişler. İşte kitaptaki
yemek tarifleri de bu ihbarlar sonucunda açılan mahkemelerin kararlarından
derlenmiş. Çok ilginç değil mi?
Bunun yanında ‘disiplin, sabır, akıl, bütçe ve yaratıcılık’
gibi ilkeler etrafında şekil alan bu mutfak, annelerden kızlarına sözlü olarak
aktarıla aktarıla gelmiş bugünlere. Bu arada içlerinde yaşadıkları kültürlerin
mutfağından etkilenmişler, bazen de onları etkilemişler. Mesela kökeni Seferad
olan ‘Türk’ yemeklerinden biri de İzmir’de yapılan boyozmuş. Ama yine de
kendine özgü bir mutfaktan bahsediyoruz. Dedim ya, annelerden kızlarına… Hatta
anneannelerden torunlarına… Pinto gözleri dolarak ne de güzel ifade ediyor:
"Benim için yemek, anneannem demek, bir koku, bir tat geçmişin
derinliklerine götürüyor."
AMED ESKİDEN BAHARAT KOKARDI
Son olarak, Diyarbakır Ermenilerinden olan Silva Özyerli,
toprağından ayrılmak zorunda kaldıktan sonra annesi ve babasının erken vefatı
ile kaybettiği kayıp lezzeti arama yolculuğunu bizlerle paylaşıyor. Bunu
yaparken bugün barut kokan toprakların bir zamanlar nasıl tarçın, karanfil gibi
baharat kokuları ile dolu olduğunu, Diyarbakır’da mutfak kültürünün paylaşımcı
halini, birkaç evin ortak avlusundaki kiler hazırlıklarını anlatarak zamanın
Amed’ini adeta gözümüzde canlandırıyor. Not alabildiğim kadarıyla paylaşayım:
Şare (şehriye) kesiliyor, peynir yapılıyor, bamya-patlıcan gibi kurutmalıklar
hazırlanıyor, reçeller asla kaynatılmıyor, güneşte kurutuluyor; sırasıyla
bulgur, pirinç, tarhana yapılıyor ve ayaz istediği için sona bırakılan pastırma
ve et sucuğu ile kiler hazırlıkları bitiyor.
Özellikle 1974 yılında Kıbrıs’ta yaşananlar ve sonra
babasının vefat etmesiyle ‘sahipsiz’ kalmalarını takiben memleketini terk etmek
zorunda kalan ve kaybettiği kökleri ile beraber kayıp lezzetini aradığını
söyleyen Silva Özyerli’nin şu sözleri kafamdan çıkmıyor:
Mutfak mirastır, kültürdür, tutkudur, aşktır! Kayıp
lezzetini arama yolculuğunda doğumdan sonra ölüm ve matem hariç her anda
hayatımızda olan likör yapımına tutunuşunun hikâyesini paylaşıyor bizlerle.
"Toprağından uzaklaşırsan nasıl bir yerin mineralleri ile büyüyen bir
ağacın yerini değiştirdiğinde kurursa, insan da öyle kurur" diyor;
"Biz kurumasak da çok eksildik" diye ekliyor. Bunu da ‘şekersi’ adlı
un, şeker, yağ ve karbonat kullanılarak yapılan basit bir yemeğin bugün neden
İstanbul’da yaşayan Diyarbakır Ermenileri tarafından hiç yapılamadığı örneğiyle
açıklıyor. Bunu sorup soruşturduğunda, yaşlı bir Ermeni’den aldığı yanıt ise
manidar: Neden olmuyor biliyor musun? Havasından! Evet, nasıl yoğurt belli
sıcaklık koşullarını oluşturulmadığı zaman tutmazsa, yemek de öyle…
KOKUNUN HAFIZASI VARDIR
Silva Özyerli, bir gün Diyarbakır’a gitme, memleketinin
havasını soluma fırsatı buluyor. Oradaki köy sakinlerinden dedesinin yüz yıl
önce diktiği ağaçların bademinden alıp eve getiriyor ve o bademlerden damla
sakızlı bademli likör yapıyor. Üç ay sonra evde yalnızken bir kenara attığı likörü
açıyor ve evi mis gibi bir badem kokusu kaplıyor. Özyerli o anda kaybettiği
lezzeti bulduğunu söylüyor. Neden mi? "Çünkü kokunun hafızası
vardır."
Bu derinlikli konuşmaların, kalpten gelen ifadelerin üzerine
ek bir şey söylemek ne kadar mümkün bilmiyorum. Ama eminim, konferansa
katılmadıysanız bile izlenimlerimi okuyunca siz de üzerine düşünülecek çok şey
bulmuşsunuzdur. Çünkü hepimiz aslında fark etsek de fark etmesek de
kaybettiğimiz bir lezzet arayışı içindeyiz.
Anna Maria Beylunioğlu, Avrupa Üniversitesi Enstitüsü
doktora öğrencisi
anna.beylunioglu@eui.eu

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.