Sarkis Hatspanian
Şahhaydar Yarkın’ın “Virane Kıği” kitabının yazarına
yönelttiği suçlama “al birini vur ötekine” türünden ilkellikte olup, “Kiğı’nın
Ermeni köylerinde gerçekleştirilen katliamları incelemiş (olan yazarın),
Kiğı’nın merkezindeki katliam sürecini değerlendirmemiş ve katliam süresince
Kiğı’nın bütün bölgelerinden oluşturulan kafileleri ele almamış” ve “Kiğı’daki
Ermeni katliamını, katliamı planlayıp yöneten İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve
katliamda öncü rol oynayan Teşkilât-ı Mahsusa çetelerine hiç değinmeden
katliamı sadece Kürt ve Türk köylülerine ve ağırlıklı olarak Kürt-Alevi köyü
olan Bileceli köylülere yüklemekte” olduğunu iddia etmesindendir. İddia
diyorum, çünkü Hovsep Tokat’ın yazısında bu haksız eleştiriyi dolaylı veya
dolaysız doğrulayan tek anlatı yok... Hovsep Tokat’ın “Virane Kıği” çalışmasına Yarkın’ın “eleştirel bir değerlendirme” başlığı yakıştırılarak “Kürt Tarihi”nde yayınlanan yazısı, cellat dedelerinin işlediği günahla yüzleşmeyi beceremeyen torunların da aynı günahı sahiplenmeye kalkışmasına şahit olduğumuz bir ayıpken, “Kürt Tarihi” dergisinin sözkonusu yazının yayınlandığı sayısında “Editörden” başlığıyla Mesut Yeğen imzasıyla okuduğumuz, manevi anlamda Yarkın’ın yazısından çok, ama çok daha berbat makalesi, ayıbın çok daha ötesinde tarih sahtekârlığı suçunun işlendiği başlı başına bir vaka aslında !
***
Değerli soydaşım Hovsep Tokat’ı(1) 1993 mayısında Karabağ
özgürlük mücadelesinde büyük desteğini edindiğimiz Sivas Zaralı yurtsever bir
arkadaşımın cenazesine katılmak için bulunduğum Los Angeles’te tanıdım. 1986
yılında doğup-büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalan yüz binlerce Ermeni
gibi, o da eşi ve iki çocuğuyla göç ettiği bu ellerde hayata sıfırdan başlayarak,
insanüstü çabalar harcayıp, hem emeğiyle ayakta durma savaşını, hem de ulusal
kimliğine sıkı sıkı sarılarak benliğini yaşatma mücadelesi veren sıradan
insanlarımızdandı. Dost-arkadaş çevresinde pek sevilen bu mütevazı insanımızın,
2010 yılında yayınlanan “Ermeni Gümüş Ustaları” adlı iki dilli yayınlanan
çalışmasıyla tanıştıktan sonra, onun “Van’a dair yazılan kitaplarda gümüş
sanatından söz edilirken, bir kere bile Ermeni kelimesinin geçmemesi beni bu
kitabı yazmaya mecbur etti. İnsan vücudunun yok olması, o toplumun kültürünü
yok etmekten daha büyük bir kayıp değildir” değerlendirmesi ise sadece gerçek
aydına yakışır bir duruş sergilediğinden Hovsep Tokat’a duyduğum saygı daha da
arttı.
1915’in yüzyılı 2015’te, İstanbul’da, Ermenice, Türkçe ve İngilizce
dillerinde yayınlanan 200 sayfalık Virane Kiğı(2) adlı çalışmasıyla Hovsep
Tokat’ın çocukluğunun Kıği’sine yaptığı yolculuk, genelde Batı Ermenistan’ın
Erzurum vilayeti, özelde Kıği tarihi üzerine pek değerli bilgilere yer verilmiş
bir eser gerçekten… Onun, bir zincirin içiçe geçmiş halkaları gibi geçmişe
yapılan yolculuk anılarının özenle konulara ayrılmış ve her konuda zengin
anlatımlarla donanmış çalışmasını “Bu mütevazı çalışmamı siyasi nedenlerle
yurtlarından sürülen bütün milletlere ithaf ediyorum. İlkin İspanya’dan kovulan
Yahudilere, Rusya’dan çıkarılan Çerkezlere, Balkanlar’dan ve Rusya’dan göç
ettirilen Türklere, Anadolu’dan sürülen Rumlara, Süryanilere ve nihayet üç bin
yıl Anadolu toprağını ekip biçen, demiri, bakırı, altını, gümüşü şekillendiren,
zanaat gücünü tüm dünyaya yayarak, altı yüzyıl Osmanlı’yı onurlandıran, yollar,
köprüler inşa eden, ancak bu yollarla köprülerin bir gün kendilerini dönüşü
olmayan çöllere götüreceğini hiç düşünmeyen Ermeni milletine atfediyorum”
sözleri ise “önce insan” felsefesine verdiği kıymeti gözler önüne serdiğinden
şapka çıkarılmaya değerdir.
Bu çalışmayı kaleme almasının nedenini okurlara sunduğu
önsözünde yazar, kendi atatopraklarından sürülmüş her Ermeni gibi, kelimelerle
anlatılması güç bir ruh halini de olabildiğince yalın bir dille anlatmış.
“Doğum yerim Kiğı kasabası Cermag köyü, ebeveynlerimin anlattıklarıyla zihnime
yerleşmişti. Çocukluk günlerimden çok az şey kalmıştı hatırımda; sadece köyün
girişindeki yol üzerinde bulunan iki katlı evimizi, biraz yukarıda gürül gürül
akan çeşmeyi ve ahır olarak kullanılan kiliseyi hatırlıyordum.
Ebeveynlerim ve dostlarının hasretle andıkları, bitmek
tükenmek bilmeyen konular; Kiğı’nın günlük yaşamı, ekip biçmeler, bayram
eğlenceleri ve kilisedeki muhteşem ayinlerdi.
Benim için karanlıkta kalan sorulara cevap bulmak amacıyla
arada bir konunun içine dalardım.
“Köyümüzdeki kilisenin ismi neydi ?”
“Okulun kaç öğrencisi vardı ?”
“Öğretmenin adı neydi ?”
“Çevre köylerde okul ve kilise var mıydı ?” vs.
Genellikle bu sorularım cevapsız kalırdı, çünkü yakınlarımın
maruz bırakıldığı acılar onların belleğinden birçok şeyi silmişti. Bazen de
cevaplar sadece tahminlerden ibaretti. Bense onlarla yetinmezdim. Sonunda
Avedik İsahakyan’a(3) ait şu dörtlük ruhumu kamçıladı ve kara bulutlar ardında
gizli, hayal meyal hatırladığım köyüme gitmeye karar verdim.
Issız gurbet yollarında,
Kervanım ağır aksak ilerliyor.
Dur, kervanım,
Bana öyle geliyor ki
Vatanımdan beni bir çağıran var.
Böylece bir imkân yaratıp Kiğı’ya giderek, köyüm Cermag ile
çevre köyleri ziyaret ettim.
Evimiz yıkılmıştı. Ermeni mezarlığı belirsizdi. Kilise
ayaktaydı, lâkin ıssız ve mahzundu. Dedem Mardiros Sarkisyan’ın eseri olan
çeşmenin suyu oldukça azalmıştı. Kurbağalar hâlâ o cılız akıntıdan yaşam
dileniyordu. Çeşmenin alnına yerleştirilmiş Ermenice yazıt her ne kadar
kazınmıştıysa da üzerindeki yosunlardan asırlık tarihini okumak mümkündü.
Çocukluğumun ilk yedi yılını geçirdiğim Kiğı’nın gerçek
yüzünü şimdiki ve gelecek nesillere aktarmayı görev bildim.
Böylece Kiğı’nın kısa tarihini, coğrafyasını, halkın
demografik yapısını, kasabanın tüm Ermeni köylerini (1915’ten evvel), Ermeni
kültürünü, Kiğılının uğraşlarını, inanç ve alışkanlıklarını, düğününü,
yemeklerini ve Kiğı Ermenice lehçesini kaleme almaya başladım.
İmkânım dahilinde en iyisini yapmaya özen gösterdim. Ancak,
siz değerli okurlarımdan, fark edeceğiniz bir eksiklik karşısında hoşgörülü
olmanızı samimiyetle rica ediyorum.”
Alçakgönüllülüğün böylesi herhalde ancak bu sözlerle
anlatılabilirdi eminim, ancak yine de kitabın okurları arasında bırakın
hoşgörüyü, samimiyetten de oldukça uzak vicdan yoksunlarının bulunabileceği
gerçeğiyle karşı karşıya gelmemize vesile oldu “Virane Kıği”… Bu
samimiyetsizlik hem de, yüreklerimizin en silinmez acısı 1915’in yüzüncü
yılında yapılmasıyla, mahzun yüreklerimizi daha da dağlıyor, hiç kapanmayan
yaramızı yeniden kanatıyordu kuşkusuz ! 2015’te, Ermeni halkına karşı yapılan
edepsizliklerle aymazlıkları tek tek kaleme almaya kalksam, herhalde senenin
her günü yayınlansa bitmez bir yazı dizisi oluşur ama, değerli Hovsep Tokat’ın
kıymetli “Virane Kıği” çalışmasına dair “Kürt Tarihi” dergisinin (2015
mayıs-haziran) 18. sayısının tam 8 sayfasını ayırdığı Şahhaydar Yarkın(3)
imzalı yazı, bahsini ettiğim yazı dizilerinin ilki olmaya layık cinstendir,
inanın.
Başlığı “eleştirel bir değerlendirme” olan bu sekiz sayfalık
yazıda kaale alınacak türden sekiz satır ve üzerinden insan kokusu gelen tek
kelimelik bir değerlendirmeye bile rastlanamazken, onu kaleme alan şahsın konuya
yaklaşımındaki ilkel toplumsal bir alt kültürün “ben buradayım” diye bas-bas
bağıran cehaletinin göstergesi, taşralı “bir futbol takımı taraftarlığından”
öteye gidilemediği besbelli olduğundan bir torbaya doldurulmuş kelime yığınının
en ama en büyük eksiği vicdansızlığa içerleyişini pek uygar bir dille formüle
eden Hovsep Tokat’ın, kitabındaki tarihsel gerçekleri hedef alan haksız
yaklaşıma gösterdiği insanî tepkisini, yine “Kürt Tarihi” dergisinin (2015
kasım-aralık) 21. sayısının son 3 sayfasında yayınlanan cevap yazısından
anlamaktayız.
Şahhaydar Yarkın’ın “Virane Kıği” kitabının yazarına
yönelttiği suçlama “al birini vur ötekine” türünden ilkellikte olup, “Kiğı’nın
Ermeni köylerinde gerçekleştirilen katliamları incelemiş (olan yazarın),
Kiğı’nın merkezindeki katliam sürecini değerlendirmemiş ve katliam süresince
Kiğı’nın bütün bölgelerinden oluşturulan kafileleri ele almamış” ve “Kiğı’daki
Ermeni katliamını, katliamı planlayıp yöneten İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve
katliamda öncü rol oynayan Teşkilât-ı Mahsusa çetelerine hiç değinmeden
katliamı sadece Kürt ve Türk köylülerine ve ağırlıklı olarak Kürt-Alevi köyü
olan Bileceli köylülere yüklemekte” olduğunu iddia etmesindendir.
İddia diyorum, çünkü Hovsep Tokat’ın yazısında bu haksız
eleştiriyi dolaylı veya dolaysız doğrulayan tek anlatı yok. Yaşadığımız
topraklarda özellikle 1894-1923 yılları arasında Ermeni halkına karşı işlenmiş
olan insanlık suçuna bilfiil katılmış ve hangi halk veya inançtan olurlarsa
olsunlar, soykırım sonrasında başta Ermeni yetimlerin başına getirilen zorla
türkleştirme ve kürtleştirme vahşeti olmak üzere, Ermenilere ait hemen her
değerin üzerine çulunu serip-uzanmış olan vicdan yoksunu maneviyatsızların
evlâtlarıyla, torunlarının, Ermenilere yapılan soykırım her sözkonusu
edildiğinde, kuyruk acısından gocunup, faturanın kendilerine kesilmesinden
çekinen, her ama herkesin başvurduğu ahlâksızca yönteme karşı bağışıklığımız
olduğundan “soykırımı İTC planladı, İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa yönetti ve
uyguladı” söylemleriyle, kendi suçlarını örtbas edebilmek için İTC’nin ardına
saklanmaya kalkışma olarak kabul ettiğimizden, Yarkın ve benzeri gibi binlerce,
yüzbinlercesinin teranelerini manevi bulmadığımız için kaale almadığımızı
tekrar etmek gerekiyor herhalde !
Hoş ki, onun “(Tokat, Virane Kiğı, s. 99) Bileceli
köylülerin 1080 Ermeni’yi katlettiğini iddia etmektedir ve bu iddiasını hiç bir
kaynağa dayandırmamaktadır” sözleriyle itham ettiği H. Tokat’ın, bu karın
ağrısına verdiği cevaptaki(4), “Virane Kiğı” kitabında Sergevil köyünden 1080
kişinin (dizgi hatası: aslında 1088 olacak) Bıleceliler tarafından öldürüldüğü
ve Herdif köyü katliamlarına Bılecelilerin karıştığı yazılmıştır. Sadece iki
köy… Arşiv belge numarasını veriyorum; ERMENİSTAN ULUSAL ARŞİVİ F.57JS 5.K 140
TT 1-66 (ne yazık ki aynı sayfanın altına dipnot olarak konmamış). Diğer
kırksekiz Ermeni köyünde gerçekleştirilen katliamlarda Bılecelilerin adı
geçmez. Yukarıdaki cümleden “Bütün katliamların sorumlusu Bılecelilerdir”
anlamı çıkarılamaz” sözleri, 1) hem, Yarkın’ın “öküzün altında buzağı” arayan
yaklaşımına, 2) hem de onun, yukarıda belirttiğim “soykırımın faturasının
kendilerine kesilmesinden duyulan korku” nedeninden kaynaklanan
maneviyatsızlıkla, kendi aşiretinin katlettiği Ermenilerin sayısının dizgi
hatasından kaynaklandığı belirtilen 1080 yerine, 1088 olduğunun belirtildiği
Ermenistan devleti Ulusal Arşivi’ndeki belgeyi harfiyen ve numarasıyla
gösterdiği kaynak, 3) Yarkın’ın “Kürt Tarihi” dergisinde yayınlanan sekiz
sayfalık temelsiz, haksız ve vicdansız yazısına indirilmiş en güzel tokattır.
Bu örnek, hani her sinema izleyicisinin de eminim birçok filmde görmüş olduğu
sahnelenen mahkemede suçlayan tarafa altından kalkamayacağı sorular yöneten
avukatın, soruların altında ezilenin artık kıpırdayamayacağından emin olarak,
duruşmayı yöneten hakime “Başka sorum yok !” diyerek yerine oturmasına da
eşdeğer cinstendir.
Hakikaten, “Kıği Ermenilerine ne oldu ?”, “Kıği’nin Ermeni
köylerinde şimdi kimler yaşıyor, onlar buraya nereden, nasıl ve ne zaman gelip
yerleştiler ?”, “Kıği’de ‘dağdan gelip, bağdakini kovanlar’ kimlerdir ?”, “Kıği
Ermeni yerleşkelerinin isimleri ne zaman, nasıl, niçin değiştirildi ?”
sorularının cevaplarını aramak, binlerce yerde yapılan katliamlarda boğazlanmış
1,5 milyondan fazla Ermeni’nin günahına girmiş enva-i türden etnik ve inanç
aidiyetli yüzbinlerce Türk, Kürt, Çerkes, Laz, Türkmen, Zaza, Arap, ve daha
nicelerinin ‘insan müsveddesi’ olarak adlandırılmaya dahi layık olmayan,
sıradan köylü, işçi, esnaf veya bilmem nesinin öyle dolaysızca falan da değil,
doğrudan katılıp, payidar olduğu ve işlenen suçtan bilfiil çıkar elde ettiği
korkunç bir vahşeti, namuslu ve dürüstçe sorgulamakla mükellef olanların Yarkın
ve gibileri olduğunu bile bile, onların yapmadığını, yapmaya cesaret
edemediğini bir ayıp olarak kabul ederek, neredeyse onların ayıbını örtmek
istercesine, medeni insanlığın hafıza kaybına uğramasına engel olma kaygısıyla
yazıya alma dürüstlüğünde bulunan değerli Hovsep Tokat’a, ‘Ermenilere yapılan
soykırımda İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın sorumluluğunu görmezden gelme’
suçlamasında bulunmak abesle iştigal olduğu gibi, çok ama çok büyük bir
ahlâksızlık ve edepsizliktir.
Yarkın ve onun “kaş yapayım derken göz çıkaran”
yakıştırmasına birebir uyan yazısını, hiç utanmadan “1915 ve Kürtler”
ibaresinin kapak yapıldığı sayılarında yayınlama basiretsizliğini gösteren
“Kürt Tarihi” dergisi, binyıllardan beri kendi öz toprakları üzerinde
kesintisiz olarak yaşayıp, eşsiz uygarlıklar yaratmış olan Ermenileri, kendi
okuma yazma bilmeyen göçebe dedeleriyle karıştırmış olacaklar ki, onlardan
vicdanı kirli bir-ikisinin sözlü hatıratını, Kıği ve çevresinde olup biten
faciayı 1915 sonrasında yayınlanmış onlarca kitabın yanında, 28 mayıs 1918’de
işgal altındaki Batı Ermenistan’ın doğusunda bağımsızlığı ilan edilen Demokratik
Ermenistan Cumhuriyeti ve onun ardılı Sovyet Sosyalist Ermenistan Cumhuriyeti
ile 21 eylül 1991’den bu yana varolan bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti
devletinin Ulusal Arşivi’nde vagonlara doldursan sığmaz sayıda, tek-tek tasnif
edilmiş, yazılı milyonlarca belgede arşivlenmiş çok değerli bilgilerin özenle
korunuyor olması gerçeğini tasavvur bile edemedikleri, yayınladıkları bilimsel
dayanaklardan yoksun, neresinden tutarsan dökülen yazılardan görülüyor ne yazık
ki !
Hovsep Tokat’ın “Virane Kıği” çalışmasına Yarkın’ın
“eleştirel bir değerlendirme” başlığı yakıştırılarak “Kürt Tarihi”nde
yayınlanan yazısı, cellat dedelerinin işlediği günahla yüzleşmeyi beceremeyen
torunların da aynı günahı sahiplenmeye kalkışmasına şahit olduğumuz bir
ayıpken, “Kürt Tarihi” dergisinin sözkonusu yazının yayınlandığı sayısında
“Editörden” başlığıyla Mesut Yeğen imzasıyla okuduğumuz, manevi anlamda
Yarkın’ın yazısından çok, ama çok daha berbat makalesi, ayıbın çok daha
ötesinde tarih sahtekârlığı suçunun işlendiği başlı başına bir vaka aslında !
Mesut Yeğen’in, 2015 yılında, Ermenistan’da ilkokul talebesi bir çocuğun sahip
olduğu tarih bilgisi düzeyine ulaşmayı becerememiş olmasını, kendimizi zorlama
pahasına onun vatandaşı olarak doğup-büyüdüğü “T.C.” devletinin her anlamıyla
çarpık eğitim sisteminin kurbanlarından sayılabileceğiyle açıklamaya çalışsak
bile, Hazreti Google’dan Büyük Britanya gibi gelişmiş ve uygar bir devlette
yüksek eğitim görüp, doktora tezi sunmasını öğrenmemizden sonra “T.C.”
üniversitelerinde profesör doktor ünvanıyla öğretim üyeliği yapmış birisiyle
işimiz olduğundan haberdar olup, yazdığı yazıyı, şahsı hakkında
öğrendiklerimizle karşılaştırma çabalarımıza rağmen, “eh… analar böyle evlâtlar
da doğuruyormuş meğer” diye şaşakalmamız bağışlanır sanıyorum.
“Kürt Tarihi” dergisi editörü vasfıyla sözkonusu yazıyı
kaleme alan Mesut Yeğen, “Virane Kıği” kitabında soyu-sopunun Ermeni katili
olmasıyla ilgili reddedilmez bir gerçekle insanca yüzleşebilmeyi beceremediği
için, tarihsel gerçeklere tahammül edemeyip, okuduklarına duyduğu tepkiyle
‘leylimley’ bir yazı kaleme almış olan Haydar Yarkın adlı şahsın ‘futbol takımı
tutarcasına’ kendi aşiretinin safını tutma köylülüğüne verilebilecek feodal
yapılanmalara has bir hata işlemesinden oldukça farklı olarak, akademisyen
gömleği giymiş birisine hiç yakışmayacak tesbitlerde bulunduğu yazısında
bilimsel ahlâkı arayıp da bulamamak, onun hiç de etik olmayan davranışını
mahkûm etmeye zorlandığımın da nedenini teşkil ediyor.
Ermenice’de pek yaygın olan “Helva helva diye tekrarlayarak
ağzın tatlılaşmaz” sözüne eşdeğer bir tutumla, Kürtlerin özellikle de mürekkep
yalamış kesimlerinden vicdan yoksunu olanlarına özgü adı-sanının koyulması pek
zor bir hastalıktan müzdarip olmalarından ileri gelse gerek, tarih biliminin
sayfalarında kaydı olmayan, varolmamış bir Kürdistan devletini, salt kendi
özlem ve istekleri doğrultusunda gönüllerini ferahlatırcasına sanki varolmuşmuş
ve şimdi de varmış gibi kabul etmelerine, hep masum bir tebessümle yaklaşmaya
çalışsam da, Ermenistan devleti ve Ermeni halkının tarihini bir kalemde silmeye
yeltenip de “yokmuş gibi” davrananlara duyduğum tepkinin “cehaletin gözü kör
olsun” harmanlı, namuslu, dürüst ve insanî bir duruştan ibaret olduğunu
bilmeyen yoktur, eminim. Mesut Yeğen’in yüksek eğitim aldığı Büyük Britanya’da
Ermeni tarihiyle ilgili eksiğini tamamlama ihtiyacını karşılama gibi bir dertle
uykusuz geceler geçirmemiş olduğunu yazısından görüyor ve anlıyor olsam da, 21.
yüzyılın dağlarda hayvan güden çobanların bile bir yerine iki adet smartfon cep
telefonu bulundurduğu internet (b)ağı koşullarında, bırakın akademisyen olmayı,
sadece “Ali’ler mektebi” düzeyinde de olsa, birazcık okuması-yazması olan
birinin bile, Hazreti Google’un mucizevî düğmesine basması halinde,
resimli-haritalı-belgeli olarak hem tarih, hem de coğrafya bilgisine onlarca
dilden ulaşma kolaylığı olduğu halde, bu olanaktan yararlanmayı denememiş
olmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Kürtlerde oldukça yaygın orandaki az
gelişmişlik derdinden müzdariplerle, “mürekkep yalamış” olan kesim insanları
arasındaki farkın nasıl, hangi ölçütle hesaplanabileceği hakkında şahsi bir
fikrim olsa da, onu burada belirtmeyi etik bulmadığımdan, Mesut Yeğen’in
yazısındaki(5) tarih ve coğrafya katliamına parmak basayım. “Çok değil yüz sene
önce Türkiye’de ve Kürdistan’da Ermeniler, bir Ermeni milleti vardı. 1915
civarında zamanın Türkiye nüfusunun yüzde onunu oluşturan, bir buçuk milyonluk
bir millet… Bugün yoklar ya da yok denecek kadar azlar. Günümüzün hazmı zor,
çıplak gerçeği bu. Anadolu’daki, bugün Kuzey Kürdistan sayılan yerlerdeki
mevcudiyetleri Türkleri de, Kürtleri de önceleyen Ermeniler, Ermeni milleti
1915’ten beridir yok. Ermenilerin kazınmış olduğu yerler Türkiye ve Kürdistan.
Tam yüz senedir.”
Bu birkaç cümlede o kadar cehalet belirtisi var ki, yukarıda
‘tarih ve coğrafya katliamı” olarak adlandırdığım bu yazıyı okurken, onu pek
üzülerek “deveye demişler boynun niye eğri, nerem doğru ki demiş” sözüne
benzetmeden edemediğimi bilmenizi istiyorum.
Ermenistan’da ilkokul talebesi bir çocuğa Mesut Yeğen’in bu
cümlesini verip, oradaki yanlışların düzeltilmesi yazılı ödevini verecek
olsalardı, “Çok değil yüz sene önce Türkiye ve Kürdistan diye bir yer yoktu.
Ermeni milletinden geçmiş zamanla “bir Ermeni milleti vardı” diye bahsedilemez,
Ermeni milleti, zorla kimlik değişimine uğratılmış olduğu halde şimdi de var ve
kendi toprakları üzerinde yaşamaya devam ediyor. ‘1915 civarında zamanın
Türkiye nüfusunun yüzde onunu oluşturan, bir buçuk milyonluk bir millet’
söyleminde üç önemli yanlış var: Bunlardan birincisi 29 ekim 1923 öncesinde
Türkiye diye bir yerin olmadığıdır. İkincisi, Osmanlı İmparatorluğu tebaası
Ermeniler nüfusun ‘yüzde onunu’ değil, tam olarak beşte birini, yani yüzde
yirmisini oluşturuyordu. Üçüncüsü ise, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin
‘birbuçuk milyonluk bir millet’ olmadığıdır. Birbuçuk milyon, 1915-1923 yılları
arasında soykırım kurbanı olmuş Ermenilerin sayısıdır. ‘Bugün yoklar ya da yok
denecek kadar azlar’ tesbitinin bilgi dahilimizdeki Ermeni gerçeğiyle uzak veya
yakından bir ilgisi yoktur, zira ‘Ermeniler bugün de Kürt veya Türk kimliğiyle
ezilerek yaşadıkları topraklarda milyonlarcalar’. Bu yazıda tek doğru cümle,
‘Günümüzün hazmı zor, çıplak gerçeği bu’dur. ‘Anadolu’daki, bugün Kuzey
Kürdistan sayılan yerlerdeki mevcudiyetleri Türkleri de, Kürtleri de önceleyen
Ermeniler’ ise madem, adı verilen her iki halktan da çok uygar oldukları halde,
varettikleri Ermenistan Krallıkları ile Kilikya Ermeni Krallıklarının adı niye
hiç verilmiyor da ‘Ermenilerin kazınmış olduğu yerler Türkiye ve Kürdistan’
deniyor ? Hayır, ‘Ermenilerin kazınmış olduğu yerler ne Türkiye ve ne de
Kürdistan’dır, Ermenilerin kazınmak istendiği yerler başta Batı Ermenistan
olmak üzere, Pontus, Kilikya, Kamirk, Kapadokya, Anatole, Trakya ve Beth
Nahrin’dir” yanıtını edinirlerdi hiç kuşkusuz !
Öyleki adında TARİH olan bir derginin editörlüğünü yapmakta
olan Mesut Yeğen’e tez elden hiç olmazsa Ermenistan’daki bir ilkokul
talebesinin sahip olduğu tarih bilgisi düzeyine ulaşması için çabalarda
bulunması ve zorluk çekmesi halinde ona yardımcı olmaya hazır olduğumu
bildiriyor, dürüst, namuslu ve vicdanlı tüm okurlara, çalışmalarından gurur
duyduğum soydaşım Hovsep Tokat’ın “Virane Kıği” adlı değerli kitabını elde
ederek okumasını diliyorum.
Bu değerli çalışmayı okuduğunuzda, kitabın her sayfası İNSAN
kokan alın teriyle, verilmiş olan emeğe duyacağınız saygının yanında, insana
özgü bir haz duyup, mest olacağınızdan da emin olabilirsiniz !
Sarkis HATSPANIAN
Yerevan, 02 şubat 2016
DOĞU ERMENİSTAN
Dipnotlar:
(1) Asıl adı-soyadı Hovsep Sarkisyan olması gereken değerli
yazarın OSEP olarak yazmakta olduğu ad, Kıği’deki herhalde “ilkokulu sonradan
bitirme” bir Nüfus memurunun Ermenice doğru telafuzu HOVSEP olan ismini yanlış
kaydetmesi yüzünden, soyadı SARKİSYAN ise, 1934 soyadı kanunundan sonra zoraki
yapılan uygulamada TOKAT’a değiştirilmiş olması nedeniyledir.
(2) “Virane Kiğı” kitabında sözkonusu yerleşke için
kullanılan KİĞI (yani K harfinin ardından noktalı İ harfiyle belirtildiği)
şekli doğru değildir. Aslı zaten Ermenice olan yerleşkenin doğru olarak telafuz
edilmesi gereken şekli (K harfinin ardından noktasız I, sondaki harfin ise
noktalı İ harfiyle belirtildiği) KIĞİ’dir.
(3) “Kürt Tarihi” dergisinin (2015 mayıs-haziran) 18.
sayısının 48-55.inci sayfalarında yayınlanan yazıda Şahhaydar Yarkın imzalı
kişinin asıl adı ismin Şah’a kalkmamış, yani yalın haliyle, Haydar’dır.
(4) H. Tokat’ın Haydar Yarkın’ın yazısına “Kürt Tarihi”
dergisinin (2015 kasım-aralık) 21. sayısının son 3 sayfasında yayınlanan cevap
yazısının okunabileceği link:
http://ermenistan.de/osep-tokat-yazi-virane-kigi-uzerine/
(5) Mesut Yeğen’in “Editörden” yazısı, “Kürt Tarihi”
dergisinin (2015 mayıs-haziran) 18. sayısının 2.inci sayfasında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.