Recep Maraşlı
Güncel olarak bu tartışmanın fitilini Ayşe
Hür’ün Radikal’de yayınlanan “İslamcıların ve sağ muhafazakârların Hitler
sevdası” başlıklı yazısı ateşledi. [1] Hür, “MÜTEREDDİD HİTLERCİ: SAİD-İ NURSİ”
alt başlığıyla, Emrah Cilasun’un geçtiğimiz yıl yayınlanan “Bediüzzaman
Efsanesi ve Said Nursî Gerçeği” kitabına atıfta bulanarak, Nursi’nin Hitler
Almanyası’nın başarısı için duacı olmaya başlamasını; bu konuda baştan beri
temkinli olmakla beraber Almanya’nın savaşta sivil halka yaptığı zulümler
ayyuka çıkınca ve Almanya’nın yenilgisine yakın bir zamanda onu “dua
defterinden çıkarması”nın hikayesini aktarmıştı.
Hür makalesinin odağında Said-i Nursî bulunmuyordu; o esas
olarak Peyami Safa’dan, Necip Fazıl’a, Nihal Atsız’dan İsmail Kara’ya İslamcı
ve sağ muhafazakâr kesimden birçok ünlü şahsiyetin “Alman-Rus harbi” sırasında
nasıl Hitler yanlısı tavırlar aldıklarından örnekler veriyordu. Bütün bunlar durup
dururken değil, Başkanlık sevdasına duçar olan Türkiye Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın, başkanlık sistemi için ille federalizm gerekmediğini, üniter yapı
içinde de pek ala başkanlık olabileceğini, örneğin Hitler Almanyasının hem
üniter hem de başkanlık sistemi içinde olduğunu örnek verdiği ünlü demecinin[2]
yol açtığı tartışmanın ürünleriydi. Ben de bunun Erdoğan’ın bir “dil sürçmesi”
veya gafı değil, gönlünde yatan aslanı açık etmesi, Hitler tipi bir başkanlığa
öykünmesinin itirafı olduğunu düşünenlerdenim.
Erdoğancı basın bu eleştirileri şiddetle reddeden bir
savunma hattı sürdürürken, Ayşe Hür de bunun “İslamcı ve sağ muhafazakar”lara
hiç de yabancı olmadığını, tersine onların faşist ve anti-komünist siyesi
geleneğine bir hatırlatmada bulunma ihtiyacı hissetmiş olmalıydı.
Ayşe Hür’ün bu yazısına Yeni Yüzyıl gazetesinde Mücahit
Bilici’den “Said Nursi’ye Hitler çamuru bulaştırmak”[3] başlıklı bir cevap
geldi. Bilici, Emrah Cilasun’un geçtiğimiz yıl yayınlanan “Bediüzzaman Efsanesi
ve Said Nursî Gerçeği”[4] kitabında söz edilen Abdülkadir Badıllı’dan alınan
“dua etme” hikayesini reddetmemekle beraber, bunun çok minimal bir eğilim
olarak kaldığını, bir bütün olarak Said-i Nursi’nin sağcılıkla, İslamcılıkla
hele Hitler sevdalısı olmakla ilişkilendirilemeyeceğini savundu. Nursi’yi,
Nihal Atsız gibi “katıksız bir faşist” veya Necip Fazıl gibi “faşizan bir
sağcı” ile bir arada anmanın onun nem “din alimi hem de Kürd kimliğine”
saygısızlık olduğunu yazdı.
Emrah Cilasun’un da Bilici’ye cevap vermesiyle, tartışma Hür,
Bilici ve Cilasun arasında daha da boyutlandı ve gelişti. Ayşe Hür’ün,[5]
Mücahit Bilici[6] ve Emrah Cilasun’un[7] yazıları aşağıdaki link ve
kaynaklardan takip edilebilir.
Ben de bu tartışmayı ilgiyle takip ettim.
Tartışmayı benim açımdan cazip kılan, yıllar önce
Badiüzzaman’ın 1915 soykırımı’daki rolüne ilişkin bir tartışma yapmış olmamdı.
“Bediüzzaman”ın henüz “Said-i Kürdi” olduğu “eski Said”
döneminde hem İttihad-Terakki iktidarının sağlam bir müttefiki, hem Aşiret
Alaylarında gönüllü kumandan olarak savaşan, Osmanlı devletinin bölgedeki
siyasi hedefleri için bir din adamı ve vaiz olarak görev yapan, hem de bu arada
“Kürt kimliğine sahip çıkıp Kürtçe yazan, Kürtçe eğitim verilmesi için çabalar
gösteren bir kişi” olarak onun 1915 Soykırımında nasıl bir tutum aldığı,
üzerinde durup araştırdığım bir konu başlığı olmuştu.
Bu konuyla ilgili olarak ulaştığım sonuçları, 2008 yılında
“Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı” adlı çalışmamda
“Bediüzzaman, Teşkilat-ı Mahsusa ile çalıştı mı?” başlıklı bir bölümde
yayınlamıştım.[8]
Kitap 2008’de Türkiye’de yayınlanmasına rağmen bu bölümle
ilgili olarak bugüne kadar Nur okulundan, İslamî ya da Kürt ulusalcı
yazarlardan herhangi bir eleştiri ya da değerlendirme gelmedi. Bunu öncelikle
kitabı “okumamış” olmalarına, okuyanlar var ise görmezden gelmeyi yeğleyerek
tartışmayı daha geniş kesimlere yaymaktan kaçınmalarına bağlıyorum.
Emrah Cilasun’un yabancı arşiv belgeleriyle hazırladığı
Said-i Nursi biyografisi titiz bir çalışma olarak, benim de üzerine eğildiğim
dönem hakkında aydınlatıcı bilgiler eklemiş oldu.
Cilasun’un bu çabasını aynı zamanda sosyalist, demokrat
düşünce alanında çoktan beri terk edilmiş olan dini bağnazlık ve gericilikle
ideolojik mücadele ihtiyacının bir ürünü olarak da değerli buluyorum. Marksist
felsefenin görece itibar kaybettiği onun yerine sosyal demokrat akımlardan bile
dini metinlere, paygamber hadislerine ve ulema hikmetlerine referanslar
verildiği bir gerileme döneminde, Cilasun, en çok modernist, barışçı ve
uzlaşmacı olarak takdim edilen ve liberallerin de “makul İslam” olarak
kabullendikleri Said-i Nursi biyografisiyle somut olgular, belgeler üzerinden
bir tarih çalışması ile önemli bir gedik açmış oldu.
Solun bu geri çekilişinin bir yanıyla, Türkiye toplumunun
İslami yapısıyla barışma, uzlaşma arayışı ve bir arada nasıl yaşanabileceğinin
yordamlarını bulma kaygısıyla beslendiğini vurgulamakta yarar var. Asıl olarak
Kemalist militarist-bürokratik diktatörlüğün cenderesinin kırılması, (popüler
deyişle “askeri vesayetin kırılması”), toplumun tüm akslarıyla özgürleşeceği
bir ortamda ortak bir paradigma yaratabilmek için eski ideolojik tartışmalar,
konseptler bir kenara atılmış gibi göründü. Ne var ki bu ortam AKP iktidarıyla
devletin Kemalist eski resmi ideolojisiyle, yeni siyasal İslami bakışın yeni
bir tür Türk-İslam senteziyle organize olup geride kalanların başına ezici bir
tokmak olarak inmeye başladığında zaman ve zemin kaybı açık biçimde görünür
oldu.
Keza Ortadoğu’yu kaplayan Arap Baharının platonik
yakıştırmalarla beslenen iyimser havası dağılıp ardındaki sosyal gerçekler
kendini gösterdiğinde IŞID benzeri İslami-faşist hareketlerin tüm yıkıcılığı ve
kötücülüğü ile ortaya çıktığı ve önünün alınamadığı görüldü. Emperyalist
müdahale ve savaşların tahrip ettiği Ortadoğu’nun etnik-sosyal dokusu üzerinde
eğitim ve üretim dışı kalmış, lümpen tabakaları formel bir İslam şablonuyla,
gerici sınıflara alan açan, insanlığı ve kültürel değerleri öğüten bir buldozere
dönüştürülmüşlerdi.
Tüm bunlarda uluslar arası sosyalist hareketin geri
çekilmesiyle yaşanan kayıpların önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Elbette
her ulus, etnik grup, düşünce ve inançtan toplumların barış içinde bir arada
nasıl yaşayacakları ve bunun ortak hukukunun oluşması yine önemini sürdürüyor;
ne var ki bunun için dini dogmaları kutsayıp süsleyerek değil, ideolojik
felsefi bir mücadele ile kendilerini yenilemelerini /değiştirmelerini
sağlayarak yol alınabilir düşüncesindeyim.
“Kurdî” mi, “Nursî” mi?…
Bu konu Kürt ulusal demokratik hareketi açısından da,
özellikle Said-i Nursi’nin popülerleşmesi oranında, adeta bundan milli hisse
çıkarmak çabasıyla bir kısım Kürt şahsiyetlerinin “o da bir Kürt büyüğüdür,
Kürdistan’ın değeridir, asıl adı da zaten Said-i Kurdi’dir, bilinçli olarak bu
kimliği gizleniyor” gibi daha çok ulusal gururu okşayan yanı ile sahip çıkma
çabalarıyla tartışıldı. Onlar açısından Said-i Nursi’nin İslam felsefesine ne
gibi katkıları yaptığı, Kürt ulusal hakları için neler yaptığı fazla önem
taşımıyordu; isminin “Kurdî” olması yeterli gibiydi.
Baskın sınıfsal karakterinin kır ve kent mülksüzlerine
dayalı olması, kadrolarının ağırlıklı olarak sosyalist örgütlenmelerinden
gelmiş olması nedeniyle Kürt ulusal demokratik hareketinde sosyalist düşüncenin
ideolojik bir ağırlığı, saygınlığı olduğu bilinir. 90’lı yıllardan sonra
uluslararası sosyalist hareketin giderek güç ve mevzi kaybetmesi, (kendileri de
bir zamanların ortodoks Marksist-Leninistleri olmalarına rağmen!) kimi yeni
Kürt milliyetçisi şahsiyetlerin solu günah keçisi haline getirmeye uğraşlarında
da “Said-i Kürdi” onlara sarılabilecekleri parlak bir ulusal figür gibi
göründü.
Onun sonraki yaşamını yok sayarak sadece “eski Said”
dönemine takılan bu ulusal sahiplenme çabası tabiî ki çabalayanların ellerinde
kaldı. Israrla “Bediüzzaman’ın asıl ismi “Said-i Kürdi”dir, neden bu
gizleniyor? Neden Kürt olduğu söylenmiyor…” üzerinden giden bir sahiplenme
anlamsızdı. Çünkü Said-i Nursî başkalarının
dayatmasıyla değil kendi isteğiyle “Kurdî” dönemine son vermiş, adını doğduğu
köy olan “Nurs”a izafeten “Nursî” olarak değiştirmişti. Sonraki yaşamında da
Kürt ulusal demokratik mücadelesinden uzak durduğu gibi, Türkiye Cumhuriyetinin
Kürt halkı üzerindeki ulusal zulümlerine de adeta gözlerini kapamıştı.
Milliyetçilikle, ulusal mücadele ile bir ilgisi kalmamıştı. Desteklemek bir
yana karşı çıkmıştı…
Kurdi dönemini kendi isteğiyle geride bırakmış bir insana
“hayır ille sen Nursî değil Kurdî’sin” deyip durmak, en başta kişinin kendi
iradesini yok saymaktır. Kuşkusuz tarihsel dönemleri anlatılırken, o süreçte
kullandığı Kurdî ismi perdelenirse veya Kürt kimliği hiç yokmuş gibi yazılırsa
bu inkârcılıktır ve karşı çıkılması gerekir. Bir bütün olarak tanımladığımızsa
ise artık o takipçilerinin tercih ettiği ismiyle “Bediüzzaman” ve “Said-i
Nursî”dir; Kürt veya Türk milliyetçisi değil Pan-İslamist çizgide İslamî bir
düşünürdür, din adamıdır. Pan-islamizm de önceleyin Osmanlı merkezi
otoritesinin egemenlik alanlarını koruyan bir araç olduğu gibi, sonradan da
Kürtleri ve göçmen Müslüman toplulukları TC merkezi otoritesine tabi kılmanın
bir aracı olma işlevi görmüştür.
Gayri-müslim halkları, “resmi” İslam din formatı dışında
kalan mezhepler, inançlar, felsefi düşünceler üzerinde ise egemen sınıfların bir
“Cihad” kılıcı olmuştur.
Bu sahiplenme Kürt milliyetçileri için pek verimli olmasa da
İslamcı siyasanın Kürt ulusal hareketinde kendisine daha geniş bir yer açması
açısından Said-i Kurdi’yi araçsallaştırma çabaları da yok değildir.
Bediüzzaman’dan bir Kürt-İslam sentezi çıkarılabileceğini sanmıyorum. Pan
İslamizm içinde Kürt ulusunun statüsünü değiştiren, değiştirilmesinin yollarını
ve mücadelesini sürdüren bir pespektif bunmuyor. Bu ancak 600 yıllık
Osmanlı-Kürt Sünni ittifakının yeni bir versiyonu olabilir ki, Türk
burjuvazisinin bugünkü çıkarlarına kısmen uysa da Kürt toplumunun özgürlük ve
eşitlik taleplerine, farklı din, inanç ve kültürlerin bir arada yaşamalarına
uyacak bir model olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Emrah Cilasun’un kitabında tarihçi Rohat Alakom ve
Malmisanij’in Said-i Nursî’ye yaklaşımlarını karşılaştırıp değerlendirdiği
bölüm, bu açıdan özellikle dikkate değer tespitler içeriyor.[9]
Bediüzzaman’ın anti-semitizmi
Ayşe Hür ve Emrah Cilasun, söz konusu makalelerinde
Bediüzzaman’ın yazınındaki anti-semitizm örneklerini bir hayli vermelerine
rağmen, ki bu aynı zamanda “Hitlercilik” eleştirisinin de temelini besleyen
argümanlardır; yazıları cevaplayan Mücahit Bilici’nin kendisinin de
anti-semitizmi savunur bir duruma düşmesine üzüldüm.
Taraf ve Yeni Yüzyıl’daki yazılarını dikkatle takip ettiğim
hem İslami hem de Kürt kimliğiyle bir akademisyen olarak önemli analizler yapan
Mücahit Bilici’nin, duyarlılık göstererek bu tartışmaya dahil olmasını önemli
bulmaktaydım.
Bilici, 1915 soykırımının 100.yılı vesilesiyle Taraf
gazetesinde “Ermeni soykırımı ve Ayasofya mabedi” [10] başlığıyla soykırımı
kabul eden ve yaralarının sarılması için öneriler getiren özlü bir yazı
yazmıştı.
Bilici’nin Bediüzzaman eleştirisine karşı yazısını, bizim
sosyalist literatürde “müritçe” diye eleştirdiğimiz, kendileri için pek “sorun”
olmasa da bir akademisyen için önemli bir handikap olan bir eleştirilemezlik
ile karşıladığını görüyoruz. Bizim cenahtaki “Marksistleri eleştir ama Marks’a
dokunma” gibi “Nurcuları eleştir ama Nursîyi eleştirme” tavrı, Bediüzzaman’ın
eleştirilmesi gereken görüş ve tavırlarını zoraki tevil etmeye götürmüş.
Bilici’nin 13 Aralık 2016 Tarihli Yeni Yüzyıl’da yayınlanan
makalesinin “3.ANTİSEMİTİZM” alt başlığıyla verdiği cevabın hemen girişinde;
“antisemitizmin sıradanlaştığı bir dönemde o dönemin bugün için sorunlu
‘sağduyu’suna ait unsurlara” yer vermesini, yani anti-semitist bir yığın
kabullenmeyi Said-i Nursî’nin de kullanmasını normal karşılıyor.
Anti-semitizmin sıradanlaştığı “vurun Yahudi’ye!” çağında o gün için mebzül
miktarda olan aşağılama, karalama, hakaret cinsinden ne varsa Said-i Nursi’nin
de örnek olarak kullanmış olmasında bir sorun görmüyor; “Said Nursi de o zaman
yaygın ancak bugün için kabul edilemez sayılan popüler Yahudi figürüne yer
vermiş.” diyor. Ama eğer o bir “Bediüzzaman” ise zamanlar üstü bir bilge ise
nasıl olur da “gündelik faşizminin” dilini konuşuyor olabilir? O günün
sokağındaki herhangi biri için “mazeret” olabilecek bu çizgi, zamanlar üstü
sayılan bir düşünür için nasıl normalize edilebilir?
Mazur görmek yerine “yanlış yapmıştır” diye eleştirmek
gerekmez mi?
Anti-semitizmin bir zamanlar sıradanlaşmış olması normalize
edilirse, bugün de sıradanlaşabilir ya da “zamanı geldiğinde!” yine
sıradanlaşabilir demektir.
Daha da fecisi dört-dörtlük bir anti-semitizm belirlemesini,
Bilici’nin kendisinin de rahatlıkla onaylayabilmesi ve “ne var bunda?” tavrı
gösterebilmesi. Bu duruma insanın “Ol mahiler ki derya içredirler, deryayı
bilmezler…” diyesi geliyor.
Bilici şöyle yazmış:
“Fakat Nursi’nin bu konuya yaklaşımı bundan ibaret değildir.
Mesela, Yahudilerin Filistin’de neden başarılı olduğunu soran bir talebesine
şunu söylüyor:
“Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat
ettikleri [aşırıya kaçtıkları] için, her asırda zillet ve meskenet tokadını
yemeye müstehak olmuşlar. Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve
dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan
Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir
cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat
yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk
meskenete girecekti.” (Şualar)
Burda şunu görüyoruz: Said Nursi’nin Yahudilere milliyet ve
dinlerinden dolayı bir düşmanlığı sözkonusu değildir.”[11]
Ben de dikkatleri tam da Bilici’nin altını çizmediği o
dehşetengiz belirlemeye çekmek istiyorum:
“Yahudi milleti hubb-u hayat ve dünyaperestlikte ifrat
ettikleri [aşırıya kaçtıkları] için, her asırda zillet ve meskenet tokadını
yemeye müstehak olmuşlar.” (Şualar / Akt.Bilici, abç)
Burada açıkça Yahudi milletinin başlarına gelen bütün
felaketleri, uğradıkları zulümleri hakkettiklerini (müstehak olduklarını)
söylüyor. Bu katıksız bir anti-semitizm değil de nedir? Yüzyıllarca Avrupanın
çeşitli yerlerinde uğradıkları pogromları hakketmişler; gaz odalarında
yakılmayı, toplama kamplarına doldurulmayı, oradan oraya sürülmeyi, çoluk çocuk
demeden öldürülmeyi hakketmişler… Neden? “hubb-u hayat ve dünyaperestlikte
ifrat ettikleri” için… Yani Yahudi oldukları için değil de bu özelliklerinden
dolayı fırınlanmaya, her asırda zillet çekmeye layık olmuşlar. Peki
“dünyaperestlik” yalnız Yahudilere ait bir özellik mi? Değil ama yukarıda da
belirtildiği gibi her suçtan Yahudileri sorumlu görmek nasıl olsa zamanın
ruhuna uygun, dolayısıyla bu nedenle başlarına her türlü zilletin gelmesini de
sadece Yahudiler hakkediyorlar. “Dünyaperestlikte ifrat”ı Yahudilerin her
asırda zilleti hakkeden ortak bir özelliği olarak sunmak anti-semitizm değil de
nedir?
Bilici bunun “milliyetlerine düşmanlıkla ilgisi” olmadığını
söylüyor. Peki hiçbirşeyden habersiz olan sadece Yahudi bir ailede doğmuş olan
çocukların bu zillettlere “müstehak!” olmasının nasıl açıklayacağız? Yani sırf
bir ulusa, bir dine mensubiyetindren dolayı –iyi insan, kötü insan ayrımı
yapmaksızın- hepsine ait saydığın bir özellikten dolayı bir milletin, bir dini
inanca sahip insanların hepsini hem de her asırda her türlü zillete layık
görmek ne demek?
Dolayısıyla Hitler’in faşizminin Yahudilere yaptığı zulümler
de, soykırım da, Yahudilerin müstahak oldukları muamaleyi onlara yapmış
olmaktan ibaret oluyor!… Haliyle Hitler’in başarısı için dua etmek bu gün için
yüz kızartıcı bulunsa da bu düşüncenin doğal bir yansımasıdır.
Böyle olunca “Nursi’nin ikinci dünya savaşındaki insanlık
dışı zulümler dolayısıyla hayatını kaybeden masum gayrimüslimlerin bir nevi
şehid hükmünde olduklarını ve cehennem ateşinden kurtulacaklarını söylediği”
(Kastamonu Lahikası, s.111, Akt.Bilici, agy) sözleri, Yahudileri her asırdaki
her türlü zillet ve meskenete müstehak görüldüğüne göre “Yahudiler hariç!” diye
okumak yanlış olmaz.
Burada yazılanların kronolojisi de bakmak önem kazanıyor. 2.
Dünya savaşı kurbanı gayrı-müslim sivillerin şehit makamında olduğunu söylediği
Kastamonu Lahikası 1936 – 43 yıllarına tarihlenirken Yahudilerin başlarına
gelen tüm zilleti hakkettiklerini söylediği Şualar, (1936 – 49) yıllarına
tarihleniyor. Filistin’de başarılı olmaktan bahsettiğine göre en erken 1947 –
49 arası yazılmış olmalı. Bu da son söylenen sözlerin öncekilerle uyumu ve
gelişimi bakımından Nursî’nin kronolojik olarak Yahudilerin başlarına gelen tüm
zulme, zillete –soykırıma- müstehak olduğu görüşünü –sonradan yazılmış farklı
bir şey yoksa- koruduğunu gösterir.
Bence eğer, “anti-semitizm”i zamanın ruhu böyle görünmeyi
gerektirdiği için değil de gerçekten bir “çamur” olarak görüyorlarsa, epey bir
temizlik yapmaları iyi olur…
Anti-semitizm ve soykırım konusu Türkiye’deki sosyalist,
liberal, demokrat kesimlerde önemli bir ayraç olduğu gibi, kendilerini Türk
faşistleri, İslamcı ve sağ muhafazakarlıktan ayırmaya özen gösteren,
modernleşmeci sivil toplumcu bir İslam ve Kürt ulusal hareketi olarak var olmak
isteyen kesimler için de bir ayraçtır.
1915 Soykırımı’nda Bediüzzaman…
Çoğunun “Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915
Soykırımı” kitabını okumamış ve ya “bilinçli ihmal” ile göz ardı etme ihtimali
ile konumuz açısından bu bölümü olduğu gibi aşağıya alıyorum.
Ardından da Emrah Cilasun’un belgeler üzerinden yaptığı
titiz çalışmaya dayanarak bu bölümdeki kimi tezleri güçlendirdiği veya
zayıflattığı konusundaki katkılarını belirtmek istiyorum.
“Bediüzzaman, Teşkilat-ı Mahsusa ile çalıştı mı?
İttihat Terakki yönetiminin Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla
İslâm unsurlar arasında yaptığı çalışmalar aynı zamanda bu Türkler dışındaki
halklar (örneğin Araplar ve Kürtler) arasında milliyetçi akımların
barajlanmasını da hedeflemekteydi. Örneğin örgütün yöneldiği ilk hedeflerden
birinin Osmanlı ordusu içinde yapılanmaya başlayan bağımsızlıkçı Arap
subaylarının tasfiye edilmesi olduğu biliniyor.[12] Çeşitli Sünni tarikatları
da, teşkilatın örgütlendiği bir başka kanal oluşturdu. Sultan Abdülhamit
yönetimi İslâmcı politikasının bir gereği olarak tarikatları toplum yaşamında
daha etkin ve güçlü kılan bir politika gütmekteydi. Osmanlı merkezi otoritesine
bağlı bir resmi İslâm anlayışı sürdüren Nakşibendilik himaye ve teşvik gören
başlıca tarikatlardan biriydi. Tarikatlar, Doğu’nun yerleşik Hıristiyan
halklarını, Alevileri ve Ezidileri barajlamak, Batılı Hıristiyan misyoner
faaliyetlerine karşı İslâmi bir tez oluşturmanın yanı sıra Müslüman
topluluklarda gelişen milliyetçi akımları da etkisizleştirecek kurumlar olarak
görülüyordu. Nakşibendilerden Mevlevilere ve Kadirilerden, Melamilere kadar
birçok tarikatın politik sürece dahil edilmesi böyle açıklanabilir.
Said-i Nursi örneği, bu dönemde yeni yeni uç vermeye
başlayan Kürt ulusal hareketinin Osmanlıcı-İslâmcı bir bağlamla önce Osmanlı
sonra Cumhuriyet’in merkezi otoritesine eklemlenmesini açıklayıcı ipuçları
verebilir.
Teşkilat-ı Mahsusa’yı “devlet siyaseti güden gizli bir
hareket” olarak tanımlayan Cumhuriyetin alaylı tarihçilerinden Cemal Kutay,
Said-i Nûrsî (diğer adıyla Said-i Kurdî) nin de Teşkilat-ı Mahsusa’nın hesabına
çalıştığını iddia etmekte ve Said Nursi’nin Teşkilat’ın ‘İttihat-ı İslâm’
kolunu yürüttüğünü, Bu faaliyet için bizzat Kuşçubaşı Eşref’’in Nursi’ye görev
verdiğini, İttihat-i İslâmi düşüncesinin ise Said Halim Paşa’nın “İslâmlaşma”
kitabına dayandığını savunmaktadır.[13]
Kutay’ın bu iddialarına bazı Said-i Nursî öğrencilerinden
şiddetli itirazlar gelmiştir.[14] Kutay, iddialarını Teşkilat’ın önde gelen
ismi Eşref Sencer Kuşçubaşı’nın anlatımına dayandırmakta, 1953 yılında Eşref
Bey’le birlikte kendisini ziyaret etmeye gittiklerini ayrıca Sencer
Kuşçubaşı’nın ölümünden önce Teşkilat-ı Mahsusa’ya ait dosyaları kendisine
verdiğini de öne sürmektedir.[15] Kutay, Said-i Nursi’nin ismini bu dosyalarda
gördüğünü belirtmektedir.[16] Teşkilat hakkında yazılanların [Stoddart’ın
Teşkilat üzerine yaptığı araştırması dahil] önemli bir kısmının Kuşçubaşı’ın
ifşaatlarına dayandığı düşünülürse bu iddiaları ciddiye almak gerekli. Ayrıca
Kutay, bu belirlemesini Said-i Nursi’yi kötülemek için değil övmek amacıyla
yapmakta, onu “günümüzün İdris-i Bitlisi’si” olarak tanımlamaktadır.
Yeni Şafak gazetesinde “Teşkilat-ı Mahsusa” isimli 10
bölümlük bir yazı dizisi hazırlayan Abdullan Muradoğlu da Teşkilat’ın Osmanlıyı
İslâmi temelde ayakta tutma tezini desteklemekte ve Bediüzzaman’ın Teşkilatla
ilişkisini destekleyen örnekler vermektedir.[17]
“Said Nursi hizmette derin devletin adamıydı, Edirne’ye
giren Teşkilatı Mahsusa içindeydi.[18] Gerçekte o dönemde din âleminde doğan
boşluğu Nursi doldurdu. Nursi’yi anlayan 100 adam olsa bunlar olmazdı.” [19]
Ayrıca Kutay, Said-i Nursi’nin Teşkilat’la ilişkisini ilk yazdığında 1980
yılıdır ve bu kitap Said-i Nursi’nin eserlerini, biyografilerini özenle
yayınlamış olan Yeni Asya Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Geçen zaman
içerisinde bu noktada karşı önemli bir itiraz gelmemiş ve fakat Teşkilat-ı
Mahsusa’nın kamuoyunda olumsuz yanlarıyla popüler bir tartışma konusu
olmasından sonra bu söylem reddedilmeye başlanmıştır.
İttihat ve Terakki’nin Said-i Kürdi’ye “büyük bir paye ve
kıymet verdiklerini belirten Bezmi Nüsret Kaygusuz, “Güya Kürt meselelerinde
ondan istifade edeceklerdi.” diye yazmaktadır.[20]
Said-i Kurdi, jöntürk hareketini desteklemiş ve Meşrutiyetin
ilan edildiği günlerde Selanik’te İttihat Terakki önündeki Hürriyet meydanında
hareketi destekleyen bir konuşma yapmıştı.[21], Bununla çelişir şekilde 31 Mart
ayaklanmasının kışkırtıcılarından olduğu gerekçesiyle “Örfi İdare Mahkemesi”nde
yargılanmışsa da beraat etmiştir.
Said-i Kurdi, 1911’de yayınlanan ve medreselerdeki Kürt
öğrencilerin kendisine “sık sık sorulan sorular”ına verdiği cevapları topladığı
“Münazarât” adlı risalesinde Meşrutiyet’ten büyük beklenti ve övgüyle söz
etmektedir.
“Ey Seydâ! İstanbul’a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün.
Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?” diye soran öğrencilerine “… Size
tüm gücümle, yalnız Kürdistan’a değil belki dünyaya duyuracak tarzda müjde
veriyorum ki tüm İslâm aleminin, bütün Osmanlıların, özellikle de Kürtlerin
mutluluk şafağının belirdiğini görüyorum”[22] diyecek kadar coşku içindedir.
Kitabın “İfade-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret” başlıklı
bölümünde, Meşrutiyet devrimi ile birlikte gündeme gelen Ermenilerin ulusal
özgürlüklerden yararlanma haklarına, gayri-Müslim uluslarların eşitlik ve
Müslüman toplumlar arasındaki ilişkilere nasıl baktığına ilişkin görüşlerini
bulmak mümkündür.
Münazarat’ta verilen cevaplar “Kürtler ve Türkler”e İslâmi
temelde ortak bir hitabeti temel almaktadır. Rum ve Ermenilere özgürlükler
getirilmesini hoş karşılamayan öğrencilerinin tepkilerine karşı Said-i Kurdi, 3
milyon civarındaki Ermenilere ve tümünü toplasan 10 milyon etmeyen gayri-Müslim
uluslara tanınan hürriyetin, asıl büyük esaret altındaki 300 milyon İslâmın
özgürlüğünü sağlamak için bir rüşvet olarak düşünülmesini istemektedir. Ona
göre İmparatorluktaki Ermeni ve gayr-ı Müslimlerin ayağındaki kayıt yalancıdır,
asıl esir olanlar Kürtler ve Türklerdir. Rusya ve İngiltere gibi ecnebi
devletlerin İslâm dünyası üzerindeki maddi ve manevi baskılarının bu vesileyle
çözülebileceğini düşünmektedir.
“Sual: Pekâlâ, kabul ettik ki hürriyet iyidir, güzeldir.
Fakat şu Rum ve Ermenilerin hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Reyin
nedir?
Cevap:
Evvela: Onların hürriyeti, onlara zulmetmemek ve rahat
bırakmaktır. Bu ise, şer’îdir. Bundan fazlası, sizin fenalığınıza,
divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.
Saniyen: Farz ediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size
fena olsun. Lâkin, yine biz ehl-i İslâm zararlı değiliz. Çünkü, içimizdeki
Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayr-ı Müslimler dahi on milyon yoktur.
Halbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üç yüz milyondan ziyade iken,
bunlar üç müthiş kayd-ı istibdat ile mukayyed olup, ecnebilerin istibdâd-ı
mânevîlerinin taht-ı esaretlerinde ezilirler. İşte hürriyetimizin bir şubesi
olan gayr-ı Müslimlerin hürriyeti, bizim umum milletimizin hürriyetinin
rüşvetidir. Ve o müthiş istibdâd-ı mânevînin dâfiidir. Ve o kayıtların
anahtarıdır. Ve ecnebîlerin, bizim dûşümüze çöktürdükleri müthiş istibdâd-ı
mânevînin râfiidir. Evet, Osmanlıların hürriyeti, koca Asya talihinin
keşşafıdır. İslâmiyetin bahtının miftahıdır, ittihad-ı İslâm sûrunun temelidir.
Sual: Nedir o üç kayıt ki, istibdâd-ı mânevî onunla âlem-i
İslâmiyeti kayd etmiştir?
Cevap: Meselâ, Rus hükûmetinin istibdadı, bir kayıttır. Rus
milletinin tahakkümü de diğer bir kayıttır. Âdât-ı küfriye ve zâlimânelerinin
tagallübü de üçüncü bir kayıttır. İngiliz hükûmeti, gerçi zahiren müstebid
değilse de, milleti mütehakkimedir. Âdâtı dahi mütegallibedir. İşte size
Hindistan bir bürhan ve Mısır yarı bürhandır.
Binaenaleyh, milletimiz ya üç veya bir buçuk kayıt ile
mukayyeddir. Buna mukabil, bizim gayr-ı Müslimlerin ayaklarında yalnız bir
yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlarını çektiğimiz gibi, onlar neslen
ve serveten ziyadeleştiler; biz, bir nevi hizmetkârlık olan memuriyet ve
askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya düştük. Fikr-i milliyet,
hürriyetin pederidir. Yine esir Ekrâd ve Etrâk idi. İşte o yalancı kaydı, üç
veya on milyonun ayağında açıyoruz. Tâ ki, üç kayıt ile mukayyed üç yüz milyon
İslâmın hürriyetine meydan açılsın.”[23]
İttihat ve Terakki’nin yöneticileri tarafından sık sık dile
getirilen, “İmparatorluktaki gayr-ı Müslimlerin, askerlik yapmadıkları için
Müslümanların zararına zenginleşip, çoğaldıkları” biçimindeki resmi görüş (Bkz:
Talat Paşa’nın Anıları) Said-i Kurdi tarafından da benimsenmiş görünmektedir.
Said’i Kurdi, Van’da rasgele bir Ermeni evindeki 10 sağlıklı kişiye karşı,
Müslümanların evinde iki zayıf insanın bulunacağını delil olarak
göstermektedir. İttihat ve Terakki’nin savaş öncesi gayr-i Müslimleri askeri
alma gerekçeleri arasında da bu “zararına çoğalmayı eşitleme” açıklaması
bulunduğuna dikkat çekmek yerinde olur. Fakat yine “askerdeki gayri Müslimlerin
cepheyi bozdukları, düşmanla işbirliği yaptıkları” biçimindeki bir başka
gerekçeleri “gayrı-Müslimlerin azaltılması” politikasının düşünsel zeminini
oluşturur.
Said-i Kurdi, Gayri mlüslimlerin askerliğine itiraz eden
öğrencilerini şu gerekçelerle ikna etmektedir:
“Sual : Gayr-ı Müslimin askerliği nasıl caiz olur?
Cevap: Dört vecihle:
Evvelâ: Askerlik kavga içindir. Dünkü gün siz o dehşetli ayı
ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım
ettiklerinden size ayıp mı oldu?
Saniyen: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın, Arap
müşriklerinden muâhid ve halifleri vardı. Beraber kavgaya giderlerdi. Bunlar
ise, ehl-i kitaptır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki
ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı set çeker.
Salisen: Düvel-i İslâmiyede velev nadiren olsun gayr-ı
Müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri ocağı buna şahittir.
Râbian: Neslen ve serveten tedennîmize ve gayr-ı Müslimlerin
terakkîsine sebep, askerliğin bizde münhasır olması idi. Zîrâ bundan kaç asır
evvel şu devletin nüfus-u İslâmiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik,
içimizdeki o gayr-ı Müslimler, o vakitte yalnız beş altı milyon idi. Servet ve
ticaret elimizde idi. Halbuki biz yirmiye yuvarlandık, fakr bataklığına düştük;
onlar, fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek, on milyona
çıktılar. Bunun en mühim sebebi: Meselâ, senin dört oğlun varsa, askerlik
mülâhazasıyla evlenmezler. Şâyet evlenseler, memuriyet ilcâsıyla kedi yavrusu
gibi her tarafta gezdirerek, mahsül-ü hayatını zâyi edecektir. Delil istersen
Van’a git; bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak. Göreceksin ki,
Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslâmın evi iki zayıf bürhânı nazar-ı
ibrete arz edecektir. “[24]
Ermenilerin Vali ve kaymakam olmalarını eleştiren
örgencilerini ise “gayr-ı Müslimlerin hizmetkar olabilecekleri” gerekçesiyle
ikna etmeye çalışır. Said-i Kurdi’nin Gerçek bir meşrutiyet’te Valilik,
Kaymakamlık gibi bürokratik mevkilerin hizmet makamı olduğunu belirtmesi,
günümüzde modern devleti “hizmet servisi” olarak tarif eden düşünceye yakınlığı
dikkat çekicidir. Bununla beraber Bürokrasinin hem mutlakiyet hem Meşrutiyet’te
Osmanlı toplumu açısından buyurganlık ve otoriteyi temsil etmesi bu gerekçeyi o
gün açısından olanaksız kılmaktadır. Burada asıl olarak gayrı Müslimlerin
”hizmetçilik” statüsüne yapıldığı ve gayrı-Müslimlere tanınan bazı tavizler
karşılığında İslâmların daha çok şey kazanacakları propagandasına ağırlık
verildiği söylenebilir.
1998’de “4. Risale–i Nur Sempozyumu”na bir tebliği veren
Prof. Dr. Thomas Michel;
“I. Dünya Savaşı’nın sonunda Doğu Anadolu’daki Kürt
aşiretlerinin mensupları, Rum ve Ermenilere hürriyet verilmesi fikrini nefretle
karşılamış ve bu konuda Said–i Nursî’nin fikrine başvurmuşlar. Nursî’nin
cevabı, yalnızca, bu Hıristiyan ahalinin özgür olma hakkının şeriat tarafından
emredilen bir şey olduğunu teyit etmekle kalmamış, meseleyi aşiret
mensuplarının kendi üzerlerine döndürerek, onlara kendi cehalet ve katı
kalpliliklerinin işin merkezinde yatan daha derin bir mesele olduğu uyarısında
bulunan bir meydan okumayla tahlilini derinleştirmiştir” [25]
değerlendirmesinde bulmaktadır.
Said-i Kurdi, 1. Dünya Savaşı başlar başlamaz, Osmanlı
yönetiminin isteğiyle Halife’nin çıkardığı İslâmi Cihad fetvasını onaylayan beş
İslâm ulemasından biridir. Teşkilat-ı Mahsusacılardan oluşan ve 1915’de Kuzey
Afrika’ya yollanan “Manevi ve Fikri Heyet” içinde Said-i Kürdi de
bulunmaktaydı. Başlarında Şehzade Osman Efendi ve kolordu komutanı Miralay
Selaaddin [Çolak] Bey’in de bulunduğu bu yirmi kişilik heyet Kuzey Afrika’da
Sunusi ve Ticani zaviyelerini dolaştı.[26]
Öğrencilerinin “Bediüzzaman bizzat cihadın içindeydi”
dedikleri Said-i Kurdi’yi 1916 yılında 5 bin kişilik Gönüllü Kürt Milis alayına
kumanda ederken görmekteyiz.[27] Milis kuvvetleri içinde kendisinin çok sayıda
öğrencisi de bulunmaktaydı. Bitlis’te çarpışırken üç öğrencisiyle birlikte
Ruslara esir düşmüş, İki yıl 4 ay Kosturma’da (Sibirya), sürgünde kalmış,.[28]
Bolşevik Devriminden sonra esaretten kurtulmuş ve İstanbul’a dönmüştür
Tiflis’te esir bulunduğu sırada Talat Paşa tarafından kendisine 60 lira
(mukabili 1254 mark) gönderilmesi[29] ilişkilerini göstermesi bakımından dikkat
çekicidir.
Savaşın bitiminde İstanbul’a döndüğünde ise (1918) Osmanlı
Devleti’nin en yüksek din kurulu olan Dar’ül-Hikmeti’l-İslâmiye üyeliğine
Orduy-ı Hümayun adayı olarak tayin edildi. Molla Süleyman Ayaz (l894-25 Haziran
l974) Bediüzzaman’ın “Ordu adayı” olarak gösterilmesinin Enver ve diğer Osmanlı
Paşalarının ısrarı üzerine olduğunu; hatta Bediüzzaman’ın Sibirya’da
esaretteyken yazdığı “İşârâtü’l-Îcâz” isimli tefsirinin basım sırasındaki kağıt
masraflarını da şiddetli israrla Harbiye nazırı Enver Paşa’nın karşıladığını
belirtir.[30] Molla Said-i Nursi, İzmirli İsmail Hakkı, Şeyh Saffet (Yetkin)
gibi kişilerin üye olduğu bu kurulun genel sekreteri de Mehmet Akif (Ersoy)
dur. Said-i Nursi bu görevdeyken Kemalist Ankara hükümetini desteklemiştir.
Mustafa Kemal’in “Bu kahraman Hoca bize lazımdır.” sözleriyle taltif ettiği
Bediüzzaman[31] bu yararlılıklarından ötürü 1922 yılında Ankara Hükümeti’nce
şifre ile davet edilmiş, orada resmi törenle karşılanmış, Büyük Millet Meclisi’nde
Kemalistlerin politikasını destekleyen bir konuşma yapmıştır. Ancak daha sonra
Kemalistlerin din ve İslâmla alakası olmadığını görerek, yaşamı boyunca muhalif
bir tutum takınmıştır.
Yeni Asya Vakfı, Risale-i Nur Enstitüsü Web sayfasında
“Bediüzzaman’ın Ermeni Çeteleriyle Mücadelesi” başlığında “Bâb-ı Âlî Dâhiliye
Nezâreti Emniyyet-i Umûmiyye Müdîriyeti”ne başlığıyla Bitlis Vilayeti’nden
gönderilmiş 19 Mayıs ve 12 Temmuz [1]332 tarihli iki rapor yayınlandı. Polis
memurlarınca gönderilmiş olan raporlarda “ulemâ-yı meşhureden Molla Said-i
Kürdî” ve ya “Molla Said Efendi”nin Ermeni çeteleriyle mücadelesinden
bahsedilmektedir.[32]
Said-i Nursi hakkında biyografik bir makale yazan Sabri
Çelebi ise “Bu arada doğuda Hizan’lı Şeyh Selim isyanı patlak verir. Said Nursi
bunun altında ermeni parmağı olduğunu hisseder, Bitlis ve Van valileri ile
ittifak ederek hareketin yayılmasını önler. Ve bunun üzerine Ermenilere büyük
bir darbe vurulur. Hatta Said Nursi‘nin nahiyesi olan İsparit’i Ermeniler işgal
etmeye çalışırlar, Üstad öğrencileri ile Ermenilere karşı savaşır ve onları
oradan kovar. “[33] demektedir.
Said-i Nursi’nin talebelerinden Bayram Yüksel ise:
“Üstadımız fedâkarlık dersi verirken, eski Şark talebelerinden misaller
verirdi. Hattâ Ermeni Taşnaklarından misaller verirdi. ‘Onları ateşe atarlar,
gözleri patlar, davalarından ve şecaatlerinden vazgeçmezler. Siz benim yeni
talebelerim de öyle olmanız lâzımdır.” [34] dediğini aktarır.
Buna karşın Said-i Nursi’nin Ermeni katliamına tavır almış
olduğunu ileri süren görüşlere de rastlamak mümkün. Altan Tan, Özgür
Politika’daki bir makalesinde “Said-i Nursi’nin ünlü makalesiyle katliama karşı
çıktığını” savunmaktadır.[35] Keza “Tarihçe-i Hayat”ta da ““Bediüzzaman; bu
muhârebeler esnasında toplanan binlerce Ermeni çocuğunu serbest bırakıp
Rusların içindeki ailelerine geri döndürdü. Bu hareket, Ermeniler için büyük
bir ibret dersi olup, Müslümanların ahlakına hayran olmuşlardı. Bunun üzerine
Ermeni fedai komiteleri reisleri, Müslüman çocuklarını kesme adetini bırakıp,
“Madem Molla Said, bizim çoluk çocuğumuzu kesmedi bize teslim etti, biz de
bundan sonra Müslüman çocuklarını kesmeyeceğiz.” diye ahdettiler. Molla Said,
bu surette o havalideki binlerle masumların felâketten kurtulmalarını temin
etmiştir. O muhârebelerde Bediüzzaman; çok fedakârlıklar göstererek, ahalinin
düşman eline geçmesini önlemiştir.” denmektedir.
Said-i Kurdi, daha önceki görüşlerinde Ermeni’lerle dostluk
ve ittifakın, yararlı ve zorunlu olduğunu savunarak, Ermenilerin ilerleme
tohumlarını ülkeye ekeceklerini, medeniyete mecbur, ilerlemeye teşvik ve milli
düşünceleri uyandıracaklarını, “saadetin Ermenilerle dostluğa bağlı olduğu”nu
savunmaktadır. Ermenilerle düşmanlığa neden olan istidbatın [Abdülhamit’in
dikta rejiminin] ortadan kalktığını, asıl düşmanın “Cehalet Ağa, oğlu Zaruret
Efendi ve torunu Husumet Bey” olduğunu vurgulamakta, ironik biçimde
feodalitenin rolüne gönderme yapmaktadır.[36]
Yine de Ermenilerin statüsünü İslâm hukukuna göre “zimmî-i
muâhid” (İslâm egemenliğini kabul ederek, kelle vergisi ödeme karşılığında
özerk yaşama hakkına sahip) bir millet olarak tanımlayan Said-i Kurdi, “Şimdi
galabe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lakin aklın elinde.” Diyerek
gayri-Müslimler üzerinde sallanması gereken “Kılıç” seçeneğini de ihmal etmez. “Şayet
adalate kanaat etmezlerse ; hak, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp iknâ
ettirecektir.”
Bediüzzaman’ın 1915 dönemi Ermenilerle ilgili olarak
herhangi bir yorum ve yazısı bulunmamaktadır. Hemen hemen tüm temel konularda
görüş ve düşünce geliştirmiş olan Said-i Kurdi’nin “Tehcir” ve “soykırım”
konusundaki suskunluğunu, onaylama biçiminde okumak mümkündür. Keza Lozan Barış
görüşmelerinde Kürt-Ermeni ittifakına karşı açık tavır alarak, Münazarat’ta
yazdığı “Kürt-Ermeni dostluğu” görüşünü değiştirdiğini ortaya koymaktadır.
Örneğin Sevr görüşmelerinde İsveç Sefiri Kürt Şerif Paşa ile
Ermeni temsilcisi Boğos Nubar Paşa arasında Paris’te yapılan anlaşmaya büyük
tepki göstermiş, “Şerif Paşa gibi beş-on şahsın Kürt milletini temsil etme
yetkisinin olmadığını”, “Kürt milletinin hakiki temsilcilerinin Meclis-i
Mebusân’daki mebuslar olduğunu” söylemiştir.[37] Bağımsız bir Kürdistan ve
Ermenistan fikrine karşı da kampanya yürüten Said-i Kürdi, Kürt eşraf ve
ulemasının bu fikre karşı oluşturmak için yoğun çaba göstermiş, yazı ve telgraflarla
protesto edilmesine çalışmıştı. 1920 yılında İkdam’da yayınlanan makale bu
görüşleri yansıtmaktadır.[38] Kürt Teali Cemiyeti üyelerinden Gazeteci
Mevlânzâde Rıfat, kendisine bağımsız bir Kürt Devleti kurulması fikrini bir
mektupla bildirmiş, ancak gayet sert bir tepki ile karşılaşmıştır. Said-i Nursi
cevabi mektubunda, “Devlet-i Aliyye’yi yeniden diriltmek için yapılacak her
türlü hareketin içinde yer almaya hazır olduğunu, ancak Kürt Devleti
tahayyülünün sadece İslâm düşmanlarının işine yarayacağını” ifade etmişti.[39]
Bunlar sonradan başka açılardan ters düşmesine rağmen Said-i
Nursi’nin hem İttihatçıların, hem Kemalistlerin yerli Hıristiyan halklara karşı
yürüttüğü İslâm eksenli manipülasyonlarına destek verdiğini gösteren
olgulardır. Said-i Kürdi, “Sen Selanik’te İttihat ve Terakki ile ittifak
etmiştin, neden ayrıldın?” sorusuna şöyle cevap verir:
“Ben ayrılmadım. Onlardan bazıları ayrıldılar. Niyazi Bey,
Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim.”[40]
Said-i Nursi özgün yorumlarıyla İslâmi bir ekol yaratmış,
mücadeleci bir İslâm düşünürüdür. Düşünce ve davranışlarının ana doğrultusunu
İslâm birliği oluşturur. Kürt kimliğinin bir miktar öne çıktığı [Said-i Kurdî
döneminde de –ki öğrencileri bu dönemini “Eski Sait” olarak
adlandırmaktadırlar], İttihat ve Terakki ve Ankara hükümetlerini
desteklediğinde de asıl olarak milliyetçi değil İslâmi gerekçeleri ön
plandadır. Doğu Hıristiyanlığının Osmanlı topraklarından tasviyesine ilişkin
merkezi otoriteyi fiilen ve ideolojik olarak desteklemiş olduğu açıktır.”
Kitabımdaki ilgili bölüm bu kadar.
Şimdi de Emrah Cilasun’un çalışmasıyla, ulaştığı belge ve
yorumlar ışığında bu döneme ilişkin portreye bir kez daha bakalım.
Emrah Cilasun’un katkıları
Teşkilat-ı Mahsusa
Emrah Cilasun, adı geçen kitabında Said-i Kurdî’nin
“Teşkilat-ı Mahsusa” ile ilişkilerini doğrudan tartışmamaktadır. Bunda
Teşkilat-ı Mahsusa ile bağlantılı söylem ve yazımların ağırlıkla
“tahrifçi-tarihçi” Cemal Kutay’la bağlantılı olması ve Cilasun’un ise Kutay’ın
tahrifatlarına bulaşmak istememesinin etkili olduğu anlaşılıyor.
Necmettin Şahiner, dolayısıyla Şerif Mardin gibi yazarların
sonuçta Cemal Kutay’ın hiçbir şekilde doğrulanmayan iddialarına yaslanma
tuzağına düştükten sonra, kitaplarının daha sonraki baskılarında bu iddiaları
çıkarmış olmalarını da hatırlatan Cilasun bu konuya ilişkin itirazını şöyle
dile getiriyor:
“(…) Said Nursî tarihçesinin bu yazboz oyunu bence, iki
nedene dayanmaktadır. Birincisi, bu ‘değişikliğin’ doğrudan siyasi konjonktürle
alakalı olması pek muhtemeldir. Nurcu camianın Yeni Asya grubu açısından
1970’lerin ve 80’lerin siyasi konjonktüründe, Said Nursî’nin, Kuşçubaşıyla ve
Teşkilat-ı Mahsusa ile yan yana gösterilmesi, Nurculuğun milliyetçiliğini
ispatlamak için gerekli görülmüş olmalıdır. Zaten aynı yayınevinin, Şahiner’in
övgü dolu önsözüyle, Cemal Kutay’ın, Çağımızda Bir Asr-ı Sadet Müslümanı
Bediüzzaman Said Nursî adlı kitabını 1980’de yayınlamış olması da tesadüfi
değildir. Fakat 2000’lerin Türkiyesi’nde, resmi ideolojinin yeniden kalıba
döküldüğü bir ortamda, resmiyete uygun, yeni bir Said Nursî tarihçesinin
‘değişiklikler’ içermesi tabii ki kaçınılmazdır. Artık ne Cemal Kutay’a ne de
Teşkilat-ı Mahsusa’ya övgülere bu ‘yeni’ resmi tarihçede yer vardır.” [41]
“Kutay’ın ve yazdıklarının Nurcu çevrelerdeki tahribatı
hakkında Abdülkadir Badıllı şöyle diyor: “Cemal Kutay yine bir çok mesnetsiz
hikayeler yazdı. ‘Bediüzzaman’ın haya-tının meçhul tarafı’ diye sahifeler
dolusu yazılar karaladı. Bunları dikkatle eğilip incelemeyi düşünmedi
kimse…Tahkik, ve inceleme şöyle dursun, pürheyecan kesilerek bunlara alkışlar
tutuldu. Büyük büyük paralar sarf edilerek yayılmasına yardımcı olundu. Bir çok
akıllı, tedbirli zatlar, o mesnedsiz ve delilsiz iddiaları layetezel nass kabul
ederek, bir sürü makale, yazı ve kitap yazarları kendilerine Cemal Kutay’ı
adeta şaşmaz bir merci kabul ederek ma’haz gösterdiler, ona dayndılar”
(Badıllı, age, c.1, s. 354).”[42]
Kutay’ın iddiaları belgeye değil, Teşkilat’ın kara kutusu
Eşref Kuşçubaşı ile sohbetlerindeki nakillere dayandığını iddia etmektedir. Öte
yandan “Bediüzzaman”ın kendi yandaşlarınca üretilen biyografileri de zaten
çoğunlukla ikinci elden yapılmış ya da yakıştırılmış nakillere dayandığına göre
Kutay’ın nakilleri de bence en az onlar kadar irdelenmeyi hakkeder.
Said-i Kurdi’nin İttihad-Terakki Partisi ve iktidarı ile
güçlü bağları vardı, Aşiret Alayları[43] komutanlığı yapmakta ve para-militer
faaliyetler yürütmekteydi; Halifeliğin doğudaki pek çok din ulemasının Cihad’a
kazanılması için propaganda, “irşad” çalışmaları yapmaktaydı. Bütün bunlar,
onun, sürgün ve soykırımın yürütülüşünü organize eden –özellikle de Devlet
güçleri ve bürokrasi ile yerel milislerin biri biriyle koordinesini sağlayan-
Teşkilat-ı Mahsusa ile en azından çok yakın bir işbirliği içinde olmasını
zorunlu kılar. Kendisini Hilafetin bekası ve İslam devletinin savunulmasına,
Cihanşümül hale getirilmesine adamış bir Teşkilat, Bediüzzaman’ın uzak duracağı
bir oluşum değildi. Cilasun’un çalışmasında onun Teşkilat-ı Mahsusa mensubu
olduğu iddiasını doğrulayacak bir belge yok; diğer olgular ise onun sadece
Teşkilat’ın bölgedeki işbirliği yaptığı önemli kişilerden biri olduğunu
gösteriyor.
Keza Kutay, bu iddiasını Said-i Nursi’yi kötülemek için
değil, “devletin din uleması” olarak onore etmek için söylüyor.
Nur talebelerinin bir kısmının bu iddiaya hararetle sahip
çıkarken bir kısmının da kesin bir dille reddetmeleri hem konjonktürel durumla,
hem de Nur talebelerinin aldıkları farklı siyasal pozisyonlarıyla
açıklanabilir.
Devletin işlediği siyasi cinayetlerin ayyuka çıktığı ve
toplum nezdinde bir tür suç örgütü olarak itibar kaybettiği 2000’li yıllarda
Nursi müritlerinin, derin devletin atası bu teşkilatla ilişkilenmeyi kabul
etmeleri düşünülemezdi. Üstelik Nursi için dizilen sivil, barışçı ruhani,
portre için de uygun düşmezdi.
Farklı bir zaman boyutunda ise, örneğin 12 Eylül gibi
Militarist-Bürokratik cuntanın “devletin birliği ve bekası”nı en yüksek değer
olarak dayattığı 80’lı yıllarda Nursi’nin Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olması
“mütedeyyin dindarlar” için olduğu kadar Nur talebeleri için bir referans
noktası, bir gurur vesilesi olabilmektedir.
Bediüzzaman, ister Teşkilat-ı Mahsusa ile işbirliği yapmış
olsun, isterse onun bizzat kadrosu olsun, fiili olarak bu süreçte oynadığı
rolün önemi azaltmıyor. İttihad-Terakki lider kadrosunun gözünde çok önemli bir
kişi olarak görüldüğü, Bitlis’te Rus birliklerine esir düştükten sonra, kaldığı
kamplarda kendisine merkezi olarak sahip çıkılmaya çalışılmasıyla da kendini
gösterir.
Cilasun’un Moskova’daki Rusya İmparatorluğu Askeri Tarih
Arşivi[44]nde bulduğu belgelere göre Molla Said’in esir alınma tarihi 2 Mayıs
1916 ve esir alındığı yer Bitlis’tir. Bulunduğu ilk esir kampı Tiflis’tedir. 23
Temmuz 1916’da Moskova üzerinden ilkin Kuzey Doğu’daki Kostroma’da bulunan esir
kampına, daha sonrada 4 Aralık’ta, Moskova’nın Kuzey Doğusundaki Yaroslavl
eyaletine bağlı Poshekhonjı kampına gönderilmiştir.
Bu bilgiler Said Nursi’nin sanıldığının aksine Sibirya’da
değil coğrafi olarak Rusya’nın Ural dağlarının batısında Avrupa kıtasındaki
topraklarında bulunduğunu gösteriyor. Bu durum Sibirya olmasa bile elbetteki
esir kamplarının ölümcül acımasızlığını azaltmıyor ama Said Nursi
biyografilerinde yer alan ve bizzat kendi anlatımlarına dayandırılan “firar”
anlatısının ne derece absürd olabildiğini gösteriyor. Cilasun, “Sibirya’da esir
kampından firar” bahsine özel bir önem vererek Rus ve Alman arşiv belgeleri
üzerinden uzun ve titiz bir iz sürerek bu anlatımı çürütüyor.[45]
İttihad-Terakki ile ilişkiler
Cilasun, Said-i Nursî’nin, “militan bir Jön-Türkçü,
İttihatçı olduğu kanısına varmanın doğru olmadığı” görüşündedir.
“Evet, Said Nursî’yi tarihin akışı içerisinde İttihat ve
Terakki Cemiyeti ile uzun bir süre yan yana göreceğiz. Fakat çelişkilerle dolu
bu birliktelik bir çırpıda sağlanmış, çatışmasız bir birliktelik olmayacaktır.
Tarihin bu kesitinde anlatılmak istenen sadece, bir statü ve bir arayışı
içindeki genç bir mollanın, Kürdistan’da ne gibi karmaşık ilişkilerin
sarmalına girdiği ve muhatapları tarafından da ilkin devlet ideolojisi
doğrultusunda “terbiyeye” tabi tutulup daha sonra da nasıl seferber
edildiğidir.”[46]
Cilasun, Talat Paşa’dan Said-i Kurdî’ye Para Yardımı
konusunu da şöyle aydınlatmaktadır;
“Ağustos 1916’da Osmanlı Ordusu tarafından geri alınan
Bitlis’in valisi Memduh Bey’in, 9 Ağustos’ta Dahiliye Nezareti’ne yolladığı
yazıda “Tiflis’de bulunan Bediüzzaman Saed-i Kürdi de muhtâc-ı atıfet olmağla
leyhe de bir mikdâr meblağın irsaliyle tesiri menût-ı re’y-i sâmîleıidir”
denmektedir.[47] 20 Eylül 1916’da, “Dahiliye Nâzın Tal’at Beğ Efendi tarafından
Hilâl-i Ahmer Cem’iyyeti reisi Besim Ömer Paşa’ya” yollanan “Tezkire” de şöyle
denmektedir: “Esîren Tiflis’de bulunan Bediüzzaman Sa’ld-i Kürdi ‘ye
gönderilmek üzere me’mûr-ı mahsusa tevdî’an taraf-ı vâlâlarına irsal kılınan 60
liranın vusulünün iş’âr ve bunun mûmâileyhe sür’at-i mümkine ile buyurulmasını
rica ederim efendim.”[48] Tiflis’te esir tutulan Molla Said için İttihat ve
Terakki’nin en tepesindeki Talat (Paşa)’nın bu denli angaje olması ilginçtir.
(abç) Sonuçta Hilal-i Ahmer, Talat Paşa’nın bu talebine 23 Eylül 1916’da cevap
verir: “Esiren Tiflis’te bulunan Bediüzzaman Sa’id-i Kürdi’ye gönderilmek üzere
me’mûr-ı mahsûs ile irsâl buyrulub 60 lira ahz olunarak makbûz me’mûr-ı ileyhe
tevdi’ kılınmış ve meblağ-ı mezkûr mukabili olarak esîr-i mûmâileyhe
gönderilmişdir…”[49] Ancak birazdan Rus belgelerinde de göreceğimiz gibi,
yollanan paranın Molla Said’in eline geçme olanağı oldukça zayıftır.”[50]
Çünkü Said-i Kurdi bundan iki ay önce Temmuz’da, Kosturma
kampına gönderilmişti.
Bediüzzaman, Ermeni çocuklarını “kurtardı” mı?
Çalışmamda yer verdiğim unsurlardan biri de yukarıda
alıntıladığım Altan Tan’a ait makalede yer aldığı gibi, muharebeler sırasında
toplanan binlerce Ermeni çocuğunun Molla Said tarafından Rus mevzilerindeki
ailelerine geri gönderildiği ve bunun üzerine Ermeni fedai komiteleri
reislerinin de Müslüman çocuklarını kesme adetini bırakıp, “Madem Molla Said,
bizim çoluk çocuğumuzu kesmedi bize teslim etti, biz de bundan sonra Müslüman
çocuklarını kesmeyeceğiz.” diye ahdettiler, tarzındaki anlatımdı.
Bu anlatımın kaynağının Abdülkadir Badıllı’nın yazdığı Nursî
biyografisi olan “Tarihçe-i Hayat”[51] kitabı olduğu anlaşılıyor. Badıllı’nın
kaynağı ise Molla Said’in yeğeni Abdurrahman’ın anlatımıdır. Kurtarma
hikayelerine özel bir duyarlılık gösteriyorum. Bu tür bir tavır ve beyana
rastlamam, ilgimi çekti. Konuyu özellikle araştırmama rağmen “Ermeni fedai
komiteleri reislerinin” böyle bir kurtarma ve bu tür bir “müteşekkir” beyanları
olduğunu hiçbir kaynakta görmedim, doğrulatamadım.
Tersine Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı” kitabında
“Bitlis Kasapları” alt başlığında, Kudüs’teki Ermeni Patrikliğinin arşivinde
bulduğu bir belgede, Bitlis bölgesinde yaşanan katliama ve faillerine ilişkin
verdiği listede Molla Said’in isminin de sayıldığını belirtiyor.
“Esasen Ermeni ve Kürt nüfusun hakim olduğu Bitlis
bölgesindeki katliamda, yerel liderlerin ve aşiret reislerinin doğrudan bir
rolü oldu. Bunların arasında Ilıkzâde Abdurahmanoğlu, Şemseddin Şamo,
Yaralızâde Mehmed Salih, İbrahimzâde Hacı Abdül Gani, Yusufpaşazâde Musa
Efendi, Hacı Melikzâde Şeyh Abdül Bek Effendi, Tüfrevizâde Şeyh Abdül Bak
Effendi, Haznodarzâde Tevfik Efendi, Kadri Şeyh Hacı İbrahim, Terzi Naderzâde
Hacı Şemseddin, Fuadağazâde Hacı Şemseddin, Karsondlizâde Hacı Kasım,
Karsondlizâde Hacı Fato ve Molla Said vardı.”[52] demektedir.
Cilasun da bu konuda şunları yazmaktadır:
“Ermeni meselesi, Nurcu yazarları Türk şovenizminin
Kemalist’inden, Türkçü’süne, Bozkurtçusundan, Muhafazakarına kadar farklı
kesimleriyle buluşturan ender kavşaklardan birisidir. Mevcut Said Nursî
biyografilerine yakından bakıldığında Ermeni soykırımını inkar etmede Nurcu
yazarların, bütün bu milliyetçi cenahın bir dizi müdavimiyle yarıştıkları
görülecektir. Fakat öte yandan Nurcu yazarlar, Ermeni sivillere karşı Molla Said’in,
ne denli vicdanlı davrandığını da büyük bir gayretkeşlikle ıspatlama çabası
içerisinde olmuşlardır. Özellikle öne sürdükleri iki ‘ispat’ vardır. Bunlardan
birincisi, Molla Said’in Hizan’da ve Nurs köyündeki Ermeni kadın ve çocukları
kastederek “Şer’an bunlara dokunmak caiz değildir” deyip, onları “Ermeni
fedailere teslim etmek üzere gönderdi’ğidir.620 Bu bilgi, Molla Said’in yeğeni
Abdurrahman’a aittir ve günümüze kadar hiçbir şekilde teyit edilmiş değildir.
İkinci ‘ispat’ çok daha tumturaklı olan Fransızca bir kaynaktır. Nurcu
yazarların tümü bu Fransızca kaleme alınmış kaynağa başvurmayı pek
severler.”[53]
Cilasun ardı sıra, orijinal adı “Documents Sur Les Atrocités
Armeno-Russes” [Ermeni-Rus Zülmüne Dair Vesikalar][54] olan 83 sayfalık
Fransızca bu kitapçığın yazarının belli olmadığını, aslında Osmanlı Diplomatik
makamlarınca hazırlanmış kendi belgelerinin Fransızca versiyonu olduğunu ve
İstanbul’da basıldığını ortaya koyuyor. Nursi biyografisi yazan Necmettin
Şahiner’in bu yayına “yabancı yazarlar” tarafından hazırlanmış bir eser olarak
atıfta bulunurken,[55] Abdülkadır Badıllı’nın bu kitapçığı “Document Surles”
(!) isimli bir Fransız Tarihçi’ye ait bir eser[56] olarak takdim ettiğini
belirtiyor. Prof. Akgündüz ise bu yayındaki bilgilerin Osmanlı belgelerini
teyit etmesini “manidar” bulur…
Kitapta, internet ortamında rahatça bulunabilecek .pdf dosya
adresi [57] verilen bu kitapçığı ben de indirdim.
Dokümanda iki yerde Said-Kürdi’den bahsedilmektedir. 10.
Sahifede Bitliste Osmanlı polisi olan Hasan Efendi oğlu Hacı Mehmed’in
ifadesinde Bitlis’in Rus işgaline uğramasından sonra kurtulabilen ileri
gelenler arasında Said-i Kurdi’yi de saymaktadır;
“Rus –Ermeni zulmünden geriye kalabilenler bildiğim
kadarıyla: Geçici Van polis müdürü Velid Bey, Polis memuru Ali Efendi, komiser
yardımcısı Suleyman Efendi, Bitlis’te gorevli Van’dan Remzi ve Said efendi,
Bitlis polis memuru Hamdi ve Resul Efendi, Bitlis katip (mahkeme ) müdürü Şaban
Vehbi Efendi, bilgin Molla Said Kurdi ve 20 öğrencisi, Hacı İshak’ın oğlu tüccar
Abdurrezak”[58]
Burada Molla Said-i Kurdi ile ilgili söylenenin doğru
olmadığını, Said-i Kurdi’nin kurtulmayıp Ruslar tarafından esir alındığını
biliyoruz.
27 ve 28. Sayfalarda Mehmed oğlu ve Yusuf ve Mehmed oğlu
Abdurrahman isimli Osmanlı vatandaşlarının yeminli ifadesi yer almakta.
İfadeye göre bölgeyi işgal edip şehre giren Ruslar;
“Gelir gelmez bölge ileri gelenlerine üç tane yazılı şart
sundular, bunların içinde Bediulzeman Said Kurdi adıyla tanınan Molla SAID de
vardı, o hapis mi edildi, yoksa öldürüldü mü hala bilmiyoruz.”[59] demektedir.
İfadenin devamında ise diğer kişi ise “Rus ve Ermeni
birliklerinin 600 kişi ile köylerine saldırdıklarını; köylüleri yola
çıkardıklarını; herkesin üzerini arayıp değerli eşyalarına el koyduklarını,
kadınların ve genç kızların ırzına geçildiğini; 33 erkek ve çocuk ile 80 kadın
ve kız çocuğunu iki konvoya ayırıp kadın konvoyunun Çaçuyan’a bırakıldığını;
erkek konvoyunun kılıçtan geçirildiğini kendisinin ise bu katliamdan ucuz
kurtulduğunu” belirttikten sonra şöyle devam ediyor:
“Bana bir görev verdiler ‘sana para da ödeyeceğiz’ diye ‘git
Molla SAID’e ve diğer şeflere söyle: Bize orada kalan Ermenileri iade etsinler,
Ermenileri öldürmenin hiç bir yararı yok çünkü ülke neredeyse fethedildi.
Ruslar Halep’e kadar gitti ve Ermenistan oluşturuldu, gelsinler bize teslim
olsunlar, ayrıca bize güçlerini ve ne kadar askerleri olduğunu bildireceksin.
Bu emirler bana Dilo tarafından verildi.
Bunun üzerine yola çıktım Çaçoyan‘a geldiğimde gördüm ki
bizim güçlerimiz gelmişti; jandarma, Kürtler, bizim müdür ve Molla Said
Efendiden oluşuyordu. 5 saatlik bir çatışmadan sonra ağlanacak acı durumdaki
kadın konvoyunu kurtarmayı basardılar, genç kızlar yanaklarından ısırılmış ve
yürüyemeyecek durumdaydılar, çok sayıda çocuk botlar altında ezilmişlerdi.
33 erkekten geriye ikimiz kalmıştık, kurtulan kadın ve
çocukların çoğu gördükleri işkencenin etkilerinden öldüler.”[60]
Görüldüğü gibi burada ise“soykırımdan kurtarılan Ermeni
çocukları” hikayesi değil, Rus ve Ermenilerce esir alınan Müslüman çocukların
kurtarılması hikayesi var. Ermeni çocuklarını katletmek caiz değildir deyip
Ermeni fedailerine teslim etmek üzere geri gönderdiğini doğrulayan bir hikaye
yok ortada.
Nurcu tarih yazıcılarının tanık gösterdikleri belgeye bu
kadar yabancı olmaları çok ilginç. İfade verenlerin Osmanlı memurları oldukları
belli. Örneğin bürokrat veya polis memurlarını listeyebiliyor, “bizim müdür”
diyor; yazılı emirleri görebiliyor veya kendilerine iki taraf arasında “posta”
görevi verilebiliyor. Bunları bir Fransız yazar ya da tarihçinin yazmadığı,
Osmanlı memurları tarafından hazırlanmış bir metin olduğu, Fransızcaya
çevrildiği çok açık. Buna karşın birisi Dökümanın “yabancı yazarlar” tarafından
yazıldığını, öbürü “Documetns” isimli bir Fransız tarihçiye ait olduğunu
söyleyebiliyor. Profesör olan ise bu belge Osmanlı belgelerini doğruluyor
diyebiliyor. İnsan acaba, metinlerdeki kişilerin Osmanlı memurları olduğunu
anlamak çok mu zor diye hayret ediyor.
Said-i Kurdi Bitlis’te ne yapıyordu?
Cilasun bu sorunun cevabı olarak şunları yazıyor:
“Molla Said, savaşın başladığı tarihte Van’daydı ve ders
verdiği medrese “bir askeri kışlayı andırıyordu.”[61] Medresenin bu askeri
konumu Said’e göre “Taşnak fedaileri [nin] çok faaliyette
bulunmasıyla”alakalıydı.[62] Hatta Said kendisine okumak için başvuran
öğrencilere “benimle başlayan -bir daha geri dönmek diye bir şey yok- hayatımın
sonuna kadar benimle beraber olacaktır”diyordu.[63] Aslında tüm bu paramiliter
ortam, Enver Paşa’nın Molla Said’e “teklif ettiği Milis Teşkilatı”na denk
geliyordu ve zaten Milis Kumandanı sıfatıyla Said’de “omuzunda
apolet”taşıyordu.[64] Kardeşi Molla Abdülmecid’e göre ise, “Birinci harb-ı
umumi koptu. Bediüzzaman ile habib (Molla Habib)[talebesi] vaiz sıfatıyla Van
fırkasıyla (Kolordu) beraber Erzurum cephesine gittiler. (Döndüklerinde)
Ermeniler tarafından Van alındı.”[65] Hatırlanacak olursa 1 Kasım 1914’te
Osmanlı topraklarına giren Rus ordularıyla şiddetli çatışmalar, 8-21 Kasım
tarihleri arasında Köprüköy’de yaşanmıştı. Acaba Molla Said “vaiz”olarak
Köprüköy’de mi bulunmuştu yoksa Aralık 1914’te Sarıkamış harekatına mı
katılmıştı? Abdülmecid’in “Erzurum cephesi”tanımım Said’in yeğeni Abdurrahman
şu ifadelerle somutlaştırıyor; “vaizliğini ise konu bile etmiyor: “Elarb-i
Umumi’de mecburiyetle bütün talebeleriyle harbe iştirak etti. Pasinler
cephesinde büyük musibet ve felaketlere uğradı.[66] Abdurrahman ve
Abdülmecid’in verdiği bilgiler resmi bir miktar tamamlamamıza yardımcı oluyor.
Zira bu bilgiler Molla Said’in Köprüköy (Kasım 1914) de ve Sarıkamış (Aralık
1914da olmadığı gibi bu tarihte sakin durumdaki “Pasinler cephesi”nde de
olamayacağını gösteriyor. İkincisi, önemli ölçüde Ermenilerin kontrolünde bulunan
Van’ın, Rus birliklerince 18 Mayıs 1915’te işgal edildiğini[67] ve
Abdülmecid’in “döndüklerinde Ermeniler tarafından Van alındı”sözlerini göz
önünde bulunduracak olursak, Molla Said ve talebelerinin daha erken bir tarihte
Pasinler’de olduğunu varsaymamız gerekiyor. Öyleyse geriye Molla Said ve
talebelerinin Ocak ila Mayıs 1915 arası “Pasinler cephesinde”olma ihtimalleri
kalıyor. Şimdi cevaplandırılması gereken bir başka soruyla karşı karşıyayız.
Rus ordusu 1915 İlkbaharında “Oltu-Horasan-Tahirgediği”hattı üzerinden
Erzurum’u almak için harekete geçmiş ama ilerleyememişti. O halde bu hattın
dışında bulunan ve 18 Şubat 1916’ya, Rusların eline geçeceği güne kadar da
büyük oranda sakin kalacak olan Pasinler’de, Molla Said ve talebeleri ne
arıyorlardı? Hele hele başlarına gelen “büyük musibetler ve felaketler”ne
olabilirdi? Elbette bu soruların da cevaplarını bilemiyoruz. Fakat Erzurum’daki
Alman Konsolosluğu’ndan yazılan raporlara bakılacak olunursa, bu tarihlerde
“Pasin yaylasındaErmeni tehcirinin çoktan başladığını öğrenmiş oluyoruz.[68]
Milis kumandanı Molla Said’in bu tehcirle bir dahlinin olup olmadığını
bilemiyoruz. Ancak yeğeni Abdurrahman, yukarıda yarım kalan sözlerinin tamamı
bu konuda şüphe duymayı gerektirecek başka bir takım ipuçları vermektedir: “Harb-i
Umumi’de mecburiyetle bütün talebeleriyle harbe iştirak etti. Pasinler
cephesinde büyük müsibet ve felâketlere uğradı ise de, gerek muharebede ve
gerek esarette çektikleri mezâhimi (zahmetleri) yazmama, harbin aleyhimizde
neticelenmesinden dolayı müsaade buyurmadılar. Pasinler Cephesi’nden Van’a
avdet ettiği zaman Van’da ihtilâl zuhur etti. Kendisi bu ihtilale
karışmadı.”[69] Molla Said’in, harp aleyhte değil de lehte sonuçlansaydı
Abdurrahman’a yazması için hangi konularda müsaade edeceğini hiçbir zaman
öğrenemeyeceğiz, Fakat anlaşılan o ki “Pasinler cephesi”nde yaşananlar
“yazılmasına müsaade”edilmeyecek kadar vahimdir.
Öte yandan aynı cümlenin içerisinde, adeta “kör gözüm
parmağına”misali “kendisi bu ihtilale karışmadı”bilgisi bir hayli dikkat çekmektedir.
Oldukça eğreti duran bu bilgiyi Abdurrahman’ın neden verdiği tam
anlaşılmamaktadır. Acaba Molla Said bütün zaman gönüllüleriyle birlikte
Van’daydı da, şehir Rusların eline geçinceye kadar yaşanan “karşılıklı
vahşette”Molla Said’in oynadığı rol hasıraltı edilmeye mi çalışılıyordu?
Abdurrahman’m verdiği bu “kulağa kar suyu” kaçırtan bilgi üzerinde durmaya
değerdir. Başlarına keçeden yapılan külah taktıkları için, “Keçe
Külahlılar”olarak da anılan, Molla Said’in kumandasındaki Kürt süvari milislerinin
mevcudiyeti 300’ü buluyordu.[70] Nisan ve Mayıs 1915’te, Van’daki Osmanlı
jandarmasının başına getirilen Venezüellalı Rafael de Nogales, kanlı
hatıralarının bir yerinde bu Kürt Süvarilerini şöyle anlatmaktadır: “Laz
taburu, 300 Kürt süvarisiyle Sabağ köyünü ele geçirmeye gitti. Hatırladığıma
göre 4-500 Ermeni, orada sipere girmişti. Topçu ateşiyle desteklenen Lazlar,
süngü hücumuna geçince, Kürtler de şiddetle saldırıya geçti. Kürtler
Ermenilerin arkasından gelerek hepsini bıçakladılar.”[71] Bu ve buna benzer bir
dizi savaş suçunun baş sorumlularından olan Nogales’in anlattıkları gene de
şüpheyle karşılanabilir. Fakat Nogales sadece faillerin adetim ve yaptıklarını
anlatmakla kalmıyor. Bir de üstüne üstlük o faillerle birlikte fotoğraf da
çektiriyor. Arkada oturanların arasında Molla Said’in göründüğü bu fotoğrafta
Nogales, objektiflere Kürt süvarilerle birlikte poz veriyor. İşin ilginç yanı
şu ki, Nogales’in adını anmaksızm ve yaptıklarına değinmeksizin, bahsi geçen bu
fotoğrafa Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, kitabında yer vermiş.”[72]
“Anlatılanlara bakılacak olunursa Molla Said ve
arkadaşlarının feeliyetleri 3 Mart 1916’da Rus ordusunun Bitlis’i işgaliyle
birlikte son buldu. 21 Şubat’tan beri şehre çeşitli defalar taarruzda bulunan
Rus ordusunun geri çekilme manevrası karşısında rehavete kapılıp “istirahata
geçirilmiş” olan Osmanlı birlikleri, 2-3 Mart gecesi gafil avlanmışlardı. İşgal
gecesi Molla Said bir duvardan atlarken ayağını kırmış ve kumanda ettigi milis
gücünden geriye kalan dört adamıyla birlikte, bir su arkının içine saklanmıştı.
Anlatılanlara göre uzun bir bekleyişin ardından Saicd, adamlarına “biriniz
gidin, Ruslara haber verin, gelsinler bizi alsınlar götürsünler” demişti.
Milislerden iyi kötü Rusça bilen Abdulvahab, “teslim işareti” olarak “tüfeğinin
ucuna beyaz bir sarık bağlayıp” Ruslara haber vermeye gitmişti. Akabinde de tüm
savaş boyunca “dört kurşuna hedef” olduğu söylenen Molla Said Ruslar tarafından
esir alındı.”[73]
Cilasun’un aktardığı ilginç bir ayrıntı ise “altınlar”
hikayesi;
“Molla Said’in emrindeki milislerle, Ermeni mallarını talan
ve yağma edip etmediğim bilmiyoruz. Ancak kendisiyle birlikte Rus ordusuna esir
düşecek dört “talebesinden” biri olan Van’ın Coravanis köyünden Ali Çavuş’un,
hemen yanı başında vurulan Ubeyd’den aktardıklarından, Molla Said’e bağlı milis
mensuplarım ve miktan belirsiz altın taşıdıklarını öğreniyoruz: “Ubeyd şehid
düştüğünde bana: ‘Ali koş kemerimden altınları ve üzerimdeki elbisemi al,
gavurların eline geçmesin’ demişti.” [74]
Sonuç olarak;
Cilasun’un kitabında“Üç Said” döneminin de ilginç ve
belgelere dayalı öyküsü de bulurmakla beraber, benim odaklandığım konu olan
1915 soykırımında Kürt eşraf ve mütegallibesi yanında Müslüman din ülemasının
nasıl bir rol oynadığı konusunda, Rus ve Alman belgelerinden derlediği bilgiler
var olan yargıyı güçlendirmekte, desteklemektedir.
İslam adına fikir üreten, yazan, konuşan insanların bu
meseleyle dosdoğru yüzleşmeden kaçınamayacaklarını düşünüyorum. Bugün “% 99’u
Müslüman olan ülkemiz”, “ezici çoğunluğuyla Müslüman olan halkımız” diye övünen
Müslümanlar, buraların çok değil yüzyıl önce demografik olarak en az % 30
oranında, birçok yerde % 60 oranında Hristiyan halklardan oluştuğunu ve bu
halkların sürgün ve soykırımla, zulümle yerinden yurdundan çıkarıldığını bu
sayede % 99’u Müslüman hale geldiğini bilmiyorlar mı?
Hristiyan halklara “zimmi” deniyordu; yani zimmetli… Peki
üzerinize zimmetli olan bu halkları ne yaptınız? Yalnız Hristiyan değil,
Ezidilik, Alevilik de bu yok edilişten nasibini bu gün de almaya devam ediyor.
Bu katliamlarda ırkçı-ulusalcı edinimler olduğu kadar, İslamlık-Müslümanlık,
Kafirlik gibi yargılar ve kimlikler de rol oynadı. Bunların özeleştirisi,
muhasebesi, hesaplaşması, yüzleşmesi İslam kimliği için de zorunludur.
Recep Maraşlı,
30 Ocak 2016
Dipnotlar:
[1] Ayşe Hür, “İslamcıların ve sağ muhafazakarların Hitler
sevdası”, Radikal, 03.01.2016
[2] “Cumhurbaşkanı Erdoğan: Hitler Almanyası’nda da üniter
başkanlık sistemi var”, T24, 31 Aralık 2015,
http://t24.com.tr/haber/cumhurbakani-erdogan-konusuyor,322497
[3] Mücahit Bilici, “Said Nursi’ye Hitler çamuru
bulaştırmak”, Yeni Yüzyıl, 06 Ocak 2016
“http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/said-nursiye-hitler-camuru-bulastirmak-804
[4] Emrah Cilasun, Yeni Paradigmanın Eşiğinde Bediüzzaman
İfsanesi ve Said Nursî Gerçeği, Patika, İstanbul, 2015
[5] Ayşe Hür, “Bediüzzaman efsanesi, Said-i Nursi gerçeği “,
Radikal, 10 Ocak 2016
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/bediuzzaman-efsanesi-said-i-nursi-gercegi-1497628/
[6] Mücahit Bilici, “Said Nursi’ye dair Hür ve Cilasun’a
cevap”, Yeni Yüzyıl, 13 Ocak 2016
http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/said-nursiye-dair-hur-ve-cilasuna-cevap-905
[7] Emrah Cilasun, “Bilici’nin 13 Ocak Tarihli Yazısına
Cevap”, Gelawej, 16 Ocak 2015
http://m.gelawej.net/index.php/dosyalar/tarih-ve-belge/2354-bilici-nin-13-ocak-tarihli-yazisina-cevap
[8] Recep Maraşlı, Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915
Soykırımı, Peri Yayınları, 2008, İstanbul, s.256-264
[9] Cilasun, age., s.96 – 108
[10]
http://www.taraf.com.tr/ermeni-soykirimi-ve-ayasofya-mabedi/
[11] Bilici, agy.
http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/said-nursiye-dair-hur-ve-cilasuna-cevap-905
[12] Ergun Hiçyılmaz, Teşkilat-ı Mahsusa‘dan MİT‘e, Varlık
Yayınları, İstanbul, 1990, s.17-19.
[13] Cemal. A. Kalyoncu, “KU(Ü)RT TARİHÇİ” (Cemal Kutay), Aksiyon,
8 Eylül 2001 s.353
[14] Mesut Zeybek, “Bediüzzaman Hazretleri Hakkında Cemal
Kutay’ın İftiraları”, İttihat Yayıncılık, 17/04/2003
[15] Kutay, Cemal, “Tarih Konuşuyor”, c.1, s.329
Kutay, Bedirhan Bey’in torunu Tahir Bey’in oğludur. Kürt
ulusal hareketinde önemli bir yer tutan Bedirhan hanedanından olup, Şurayı
Devlet Reisliğiyapan Murat Bey, Galatasaray’da başkanlık yapan Tevfik Ali
Çınar, Ali Şamil Paşa (İlk eşi Mahmure Hanım, Halide Edip Adıvar’ın üvey
annesidir), Şam Valisi Salip Bey, Bedirhan Bey’in kardeşi Abdullah Bey’in oğlu
ve Maarif Bakanlığı yapan Vasıf Çınar, 1960’da idam edilen Dışişleri Bakanı
Fatin Rüştü Zorlu da Türkiye Cumhuriyeti’ne yanında yer alan diğer bazı aile
fertleridir.Kafkasya göçmeni Çerkes bir aileye mensup olan Eşref Kuşçubaşı ile
Kutay arasındaki bir yakınlık da Osmanlıcı Bedirhanilerden Bedri Paşa’nın
hanımının Kuşçubaşı’nın kuzeni (teyzesinin kızı) olmasıdır.
[16] Cemal Kutay, “Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman’ı
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ, Kur’an Ahlâkına Dayalı Yaşama Düzeni”, s.282, Yeni Asya
Yayınları, İstanbul 1980.
[17] “Bediüzzaman ve gönüllüleri Kuşcubaşı Eşref Bey’le
birleşti … Batı Trakyada amcası Süleyman Bey’i şehit veren yazar Mehmet Niyazi
Özdemir, “Yazılamamış Destanlar” isimli kitabında Van’dan topladığı
gönüllülerle Teşkilat-ı Mahsusa kuvvetlerine katılan Bediüzzaman Said Nursi’ye
geniş yer verdi.” Abdullah Muradoğlu, “Teşkilat-ı Mahsusa”, Yeni Şafak, 4.
Bölüm, 17 Kasım 2005; Keza “Teşkilat-ı Mahsusanın Van sorumlusu Vali Tahsin
Uzer Bediüzzaman’la dostluğu…” 9.Bölüm, 22 Kasım 2005
[18] 1913 Yılında Balkan Savaşının ikinci bölümünde,
Osmanlı’ya karşı kesin bir zafer kazanarak Çatalca’ya kadar ilerlemiş olan
Balkan ittifakı devletleri kendi aralarında anlaşmazlığa düşünce, bu durumdan
yararlanan Osmanlı ordusu Edirne’yi Bulgarlardan geri aldı. Teşkilat-ı
Mahsusa’nın, yöneticilerinden Eşref Kuşçubaşı’nın, ‘Umum Çeteler Kumandalığı’
adı altında kurulan gayri resmi bir kuvvetle Batı Trakya’ya girmesine karar
verilmiş ve burada yine Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı Süleyman Askeri Bey’in
ise “Genelkurmay başkanı” olduğu bir “‘Garb-i Trakya Hükümet-i Müstâkilesi’ “
(Bağımsız Batı Trakya Hükümeti) ilan edilmişti. Operasyonu yürüten birlikte 116
kişi bulunuyordu ve Kutay’ın belirttiğine göre bunlardan biri de Said-i
Nursi’dir. Savaşta yenilip Bükreş Antlaşması’nı imzalayarak bu bölgeyi resmen
bırakan Osmanlı hükümeti bu yüzden bu operasyonu resmen üstlenememekteydi. Bu
girişim Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk eylemlerinden biri olarak anılmaktadır.
[19] Tempo Dergisi, 27/03/2003
[20] Kaygusuz, Bezmi Nüsret; “Bir Roman Gibi”, İzmir, 1955,
s.62 (Aktaran: Malmîsanij, “Said-i Nursi ve Kürt Sorunu”, Doz, İstanbul, 1991)
[21] İttihat-Terrakkicilerin büyük bir çoğunluğunun ya İslâm
fedaileri ya da ulusal kurtuluş fedaileri olduğunu savunan Said-i Kurdi, bazı
Jön-Türklerin Mason olup dine zarar verdikleri eleştirisini şöyle
cevaplamaktadır:
“Sual: Eskiden beri işitiyoruz ki: “Bazı Jön Türkler
masondurlar, dine zarar ediyorlar.”
Cevap: İstibdat, kendini ibka etmek için şu telkinatı
vermiştir. Bazı lâübâlilik dahi şu vehme kuvvet veriyor. Fakat emin olunuz ki,
onların masonluğa girmeyen kısmının maksatları dine zarar değildir. Belki,
milletin selâmetini temin etmektir. Fakat bazıları, dine lâyık olmayan bârid
taassuba müfritâne ilişiyorlar. Demek, hürriyete ve meşrutiyete hizmetleri
sebkat eden veyahut kabul eyleyenleri Jön Türk tesmiye ediyorsunuz. İşte
onların bir kısmı, İslâmiyet fedâileridir. Bir kısmı da, selâmet-i millet fedâileridir.
Onların ukde-i hayatiyelerini teşkil eden, mason olmayan ekseri, İttihat ve
Terakkidir. Ve sizin şu aşâiriniz kadar ulema ve meşâyih, Jön Türkler meyanında
mevcuttur. Vakıa onlarda birtakım edepsiz, çok sefih masonlar dahi bulunur;
lâkin yüzde ondur. Yüzde doksanı sizin gibi mu’tekid Müslimlerdir. Hüküm eksere
göre verilir.” [Risale-i Nûr Külliyatından Münâzarât, Müellifi Bediüzzaman Said
Nursi, Envar Neşriyat, 1996 s.80,81)
[22] Münazarat, s.20
[23] Age. 60-62
[24] Age, 75,76
[25] Prof. Dr. Thomas Michel, “4. Risale–i Nur Sempozyumu”,
1998, Tebliğ, s. 13
[26] Şahiner, Necmeddin; “Bilinmeyen taraflarıyla
Bediüzzaman Said Nursi”, s.152 Akt: Malmisanij; Age. S.34)
[27] Rohat, “Unutulmuşluğun Bir Öyküsü: Said-i Kürdi”, Fırat
yayınları, İstanbul, 1991
[28] Said-i Kurdi (Said-i Nursi) ile birlikte Ruslara esir
düşen ve Sibirya’daki esir kamplarında kalan ünlü isimlerden biri de Abdürrahim
Zapsu’dur. Hakkarili Abdurrahim Zapsu Kürtlerin ulusal demokratik hakları için
mücadele eden, Kürtçe yazdığı şiir ve edebi eserlerle Kürt dili ve kültürünün
gelişmesine katkı yapan şahsiyetlerden biridir. Musa Anter’in kayınbabası ve
şimdilerde AKP Milletvekili olan Cüneyt Zapsu’nun da dedesidir.
[29] Necmeddin Şahiner, Son Şahitler-1, Bediüzzaman Said
Nursî’yi Anlatıyor, İstanbul 1993, s. 65-68.
[30] Necmettin Şahiner, Son Şahidler, Bediüzzaman Said
Nursi’yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık A.Ş., İstanbul 1994,
Cilt. S.1, s .201
“Süleyman Ayaz’ın verdiği bilgiye göre, Üstad, Kız
Kulesi’nde oturup ders yapıp, etrafı temaşa ve tefekkür ederken, çantasından
bir mektup çıkarıp okuyor. Bu mektup Türkistan’daki Enver Paşa’dan gelmektedir.
Bediüzzaman’ın mühim şahsiyetini bilen ve takdir eden Enver
Paşa, mektupta Reisicumhur seçiminin önemine işaret ederek, Mustafa Kemal’in
seçilmemesi gerektiğini söylüyor, reisicumhurun seyyidlerden veya Âl-i
Osman’dan seçilmesi için ısrarla tavsiyelerde bulunuyor. Bu hususta gayret
göstermesini rica ediyor. Bediüzzaman çantasından bir kâğıt çıkarıyor ve “Ey
kahraman-ı hürriyet!” diye hitabesiyle başlayan bir mektup yazarak
Türkistan’daki Enver Paşaya postalıyor.” (A.g.y)
[31] Bediüzzaman Said Nursi, Hayatı, Mesleki, Tercüme-i
Hali, İstanbul 1976, s. 102-108; İsmail Kara, İslâmcıların Siyasî Görüşleri, c.
II, İstanbul 1995, s. 314; Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler, İstanbul 1992,
s. 285. Ayrıca Bkz. Ek: I.
[32] “Bediüzzaman’ın Ermeni Çeteleriyle Mücadelesi”,Yeni
Asya Vakfı, Risale-i Nur Enstitüsü Web Sayfası, 23.03.2000
[33] Sabri Çelebi, Said-i Nursi, Genç birikim
http://www.musluman.o-f.com/diger/biografi/said_nursi.htm
[34]
http://www.saidnursi.de/saidnursi/talebeleri/bayram_yuksel.html
[35] “Bir başka önemli husus ise, tıpkı Müslüman katliamına
katılmayan Ermeni çoğunluk gibi, Müslümanların da büyük bir kısmi Ermenilere
yönelik saldırıları tasvip etmemiş, birçokları Ermeni komşu ve dostlarını
gizleyerek katliamdan kurtarmışlardır. Ayinkaf’li Şeyh Fethullah Hamidi, Midyat
Aynvert’te toplanan on bin Süryani’yi, “gayri Müslimlerin malları, canları ve
ırzları sizlere haramdır, kim bu hududu asarsa günah isler” fetvasıyla
kurtarmıştır. Said-i Nursi, unlu makalesi ile olayları karsı durmuştur.” (Altan
Tan, “Ermeni sorunu”, Özgür Politika, 1 Kasım 2000)
[36] “Suâl: “Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet,
zimmettarlarıyla nasıl müsâvi olur?”
Cevap: Kendimizi dev aynasında görmemeliyiz. Kabahat bizde.
Tamamen zimmetimize alamadık, bihakkın adâlet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat
dairesinde, hukuklarını istibdâdın sünnet-i seyyiesiyle muhâfaza edemedik;
sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nevi zimmî-i
muâhid nazarıyla bakıyorum.
Suâl: “Ermeniler bize düşmanlık edip, hile ve hıyânet
ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?”
Cevap: Düşmanlığın sebebi olan istibdat öldü. İstibdâdın
zevâliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu katiyen söylüyorum ki, şu milletin
saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vâbestedir. Fakat
mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhâfaza ederek,
musâlaha elini uzatmaktır.
Birşey söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden
sahîfe-i vücuttan silinsin. Olabilir. Yalnız, size husumetin bir faydası olsun.
Yoksa, mutlaka husumet zarardır. Halbuki, Adem zamanından yolda arkadaşlık eden
bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevâli değil, belki küçük bir kavmin mahvı
dahi “Önünde, dikenli bir ağacın kabuğunu soymak kadar güç engeller var” [Arap
atasözü-ed] ‘dır. Ömer Dilân Kabîlesi bin senedir yine Ömer Dilândır. Hem de,
onlar uyanmışlar; siz uykudasınız, rüyâ görüyorsunuz. Hem de, fikr-i milliyette
müttefik ve kavîdirler; siz, ihtilâfla şimdilik boşsunuz, hem de galebe etmek
istiyorsunuz. Onlar sizi mağlup ettiği silah ile, yani akıl ile, fikr-i
milliyetle, meyl-i terakkî ile, temâyül-ü adâlet ile mağlup edebilirsiniz.
Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi
galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde. Hem de dostluğun
sebebi vardır. Zîrâ komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar
uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyât tohumlarını topladılar; vatanımızda
ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkîye îkaz, bizdeki fikr-i milliyeti
hüşyâr ediyorlar. İşte şu noktalara binâen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem
de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehâlet ağa, oğlu zaruret efendi ve
hafîdi husumet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin
kumandası altında yapmışlar.”Münâzarât, s. 67-69
[37] Sebilürreşad, “Kürdler ve İslâmiyet”, c. XVIII, sayı
461, 4 Mart 1920, s. 224-226.
[38] İkdam, “Kürdler ve Osmanlılık”, 22 Şubat 1336/1920, 27.
sene, sayı 8273.
[39] Mustafa Nezihi Polat, “Mülâkat”, Erzurum 1964, s.
30-34; Necmeddin Şahiner, “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi”,
İstanbul 1979, s. 214-216
[40] Said-i Nursî, “Âsâr-ı Bediiyye”, s.392; (Akt:
Malmîsanij; Age.s.33)
[41] Cilasun, age.,s. 139, dipnot 436
[42] Cilasun, age.,s. 139, dipnot 437:
[43] İttihad-Terakki, Her ne kadar Sultan Abdülhamid’in
adını taşıyan Hamidiye Alaylarını “yasal” olarak lagvetti ise de, fiili olarak
bu Alaylar varlığını devam ettirdiği gibi, kısa bir süre de ismi “Aşiret
Alayları”na çevrilerek hukuki varlığı da devam etti. Cumhuriyet yönetimi de
onları “Aşiret Tümenleri”ne çevirmişti. Son kez 1924’de Nasturi katliamında
kullanılmışlardı.
[44]Rossiiskiy Gosudarstvennıy Voenno-İstoriçheskiy
Arhiv-RGVIA (agy. S191)
[45] Cilasun, age. S.192 – 203
[46] Cilasun, age. S.139
[47] Badıllı, age, c.l, s. 409; Akgündüz, age, c.l, s. 935
[48] Badıllı, age, c.l, s. 409; Akgündüz, age, c.l, s. 937
[49] Badıllı, age, c.l, s. 410; Akgündüz, age, c.l, s. 938
[50] Cilasun, age, s.191
[51] Albdülkadir Badıllı, “Bediüzzaman Said-i Nursî,
Mufassal Tarihçe-i Hayat”, c. 1 -3, İttihad, İstanbul, 1998
[52]APC/APJ, PCI Bureau, 224, 506-7, those responsible for
the déportations and massacres in the région of Bitlis [Bitlis bölgesindeki
tehcir ve katliamdan sorumlu olanlar]’den aktaran, Raymond Kevorkian, The
Armenian Genocide, A Complété History,I. B. Tauris, New York, 2011, s. 343-344
ve dipnot: 59 (s. 888) (Keza; Cilasun, age. S.189)
[53] Cilasun, age., s.187
[54]“Documents Sur Les Atrocités Armeno-Russes”
Constantinople, Société anonyme de papeterie et d’imprimerie, 1917 ; [Anonim
Kırtasiye ve Kitapçılık, İstanbul, 1917]
[55] Şahiner, age., s.166
[56] Badıllı, age., s.376
[57]
https://louisville.edu/a-s/history/turks/documents_sur_les_atrocites_armeno-russes.pdf
[58]Documents Sur Les Atrocités Armeno-Russes, s.10
[59] Age. s.27
[60] Age. s.28 (abç)
[61] Badıllı, age, c.l, s. 368. Öte yandan Türk tarih
yazımının fantastik kalemşorlarındı Cemal Kutay’ın, Eşref Kuşçubaşı’ndan kaynak
göstermeksizin aktardığını iddia ettiği bir alıntıya bakılacak olunursa Molla
Said, bahsi geçen tarihte Van’da değil Trablusgarb sahillerinde Alman
denizaltısından karaya inmektedir. “Dünya harbin en buhranlı devrinde idik.
Enver Paşa’nın HARBİYE NAZIRI ve BAŞKUMANDAN olan idare ettiği Kafkas
taarruzunda muvaffak olamamıştık. Allahüekber dağlarında onbinler evladımız
şehid olmuştu… Bediüzzaman, daha sonra Ruslara esaretine sebeb olan cep1
hayatına girmek kararında idi. Bir Alman denizaltısı ile Trablusgarb
sahillerine çıkan • Şeyh Sünnûsi’yi safımıza katan heyetle beraber çileli
yolculuğu dönüşünde verdiği kara dan Enver Paşaya bahsedeceğini söylemeden,
Harbiye Nazırını beraberce ziyaret etmemizi ve bazı düşünceleri olduğunu
söyledi. ” (Bkz. Cemal Kutay, Çağımızda Bir Asr- Saadet Müslümanı, Bediüzzaman
Said Nursî, Asya Yayınları, İstanbul, 1980, s. 52 Kutay’ın gönüllüce savunduğu
devletin, 1960-1980 arası anti-komünist siyasi gereği, Türk tarih yazımında
Pantürkizm ile Panislamizm’i birleştirme gayretinin b parçası olan ve tabii
hiçbir belgeye dayanmayan bu fantastik kurgusu, Nurcu yazarlar tarafından da
devralınmıştır. (Bkz. Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî,
6. Baskı, Yani Asya Yayınlan, İstanbul, 1979, s. 148. Necmeddin Şahiner daha
sonraki baskılarında eserinde bu iddiaya yer vermeyecektir.) Adeta bir şehir
efsanesine dönen “Alman denizaltını macera, Şahiner referans gösterilip, bir
‘gerçek’miş gibi maalesef Mardin’den Malmisanij’e kadar pek çok yazarın eserine
konu olmuştur. (Bkz. Mardin, age, s. 144; Malmisanij, age, s. 34)
[62] Şualar, Şahdamar Yayınlan, İstanbul, 2010, s. 511
[63] Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman
Said Nursî, Nesil Yayınlar İstanbul, 2004, s. 162
[64] Şahiner, age, s. 163
[65] Talikat’tan aktaran Badıllı, age, c.l s, 375. (abç)
[66] Abdurrahman’dan aktaran Badıllı, age, c.l, s. 375.
(abç)
[67] Ayşe Hür, “Nisan 1915’te Van’da neler oldu?”, Taraf, 25
Aralık, 2011
[68] “Erzurum Konsolos Vekilinden (Scheubner-Richter),
Konstantinopel Büyükelçisine (Wangenheim), No. 12 / Gizli, Erzurum, 20 Mayıs
1915” tarihli belgede şöyle denilmekte:
“15 Mayıs tarihli ve 9 numaralı, Van’daki Ermenilerin durumu
ve tedirginliği hakkında- ki raporum, Erzurum’un kuzeyindeki Pasin yaylasının
tüm Ermeniler’den temizlenmesi ve bunların Tercan havalisine sürülmesi emrini
veren haber geldiğinde yeni yollanmıştı.” (Raporun tamamı için bkz. bkz.
Wolfgang Gust, Alman Belgeleri, Ermeni Soykırımı 1915-1916, Belge Yayınları,
İstanbul, 2012, s.139)
[69] Abdurrahman’dan aktaran Badıllı, age, c.l, s. 375.
(abç)
[70] Bkz. Şahiner, age, s. 166
[71] Rafael de Nogales, Osmanlı Ordusunda Dört Yıl (1915-1919),
çev. Vedii İlmen, Yaba Yayınları, İstanbul, 2008, s. 75
[72] Emrah Cilasun, age., s.184-186
[73] Cilasun, age.,
[74] Cilasun, age., s.190
Kaynak: gelawej.net
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on
TumblrShare on Google+
FILED UNDER: Güncel
PREVIOUS POST
Sarkis Hatspanian: 100 YILDA 100’LEŞEMEDİĞİNİZ SOYKIRIM
SUÇUNA DAİR DURUŞUNUZUN “KABAHATİNİZDEN BÜYÜK” OLDUĞUNU BİLE İDRAK EDEMEYECEK
KADAR CAHİL OLAMAZSINIZ !
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on
TumblrShare on Google+
Ankara Düşünçeye Özgürlük Girişimi: 1915 – Hrant ve Adalet
Hrant-Dink-ve-1915
Aras Yayıncılık
Batı Ermenistan Resimleri
Ahtamar-02
Kitaplar
sait-cetinoglu-peri
2000’e Doğru: Atatürk, Ermeni kıyımını mahküm ediyor
Atatürk ve Ermeni Soykırımı
Ayhan Aktar
Bryce-ve-Toynbee
Sovyet Ermenistan zamanında Sasun’lu Ermenilerin Köyünde
Düğün
1915 öncesi Yozgat’da Ermeni Okullar
Yozgat-Ermeni-Okul
Hran Dink – 1. Bölüm
Avetis Cebeciyan
SEVAN NİŞANYAN
Sarkis Hatspanian: 100 YILDA 100’LEŞEMEDİĞİNİZ SOYKIRIM
SUÇUNA DAİR DURUŞUNUZUN “KABAHATİNİZDEN BÜYÜK” OLDUĞUNU BİLE İDRAK EDEMEYECEK
KADAR CAHİL OLAMAZSINIZ !Değerli soydaşım Hovsep Tokat’ı(1) 1993 mayısında
Karabağ özgürlük mücadelesinde büyük desteğini edindiğimiz Sivas Zaralı
yurtsever bir arkadaşımın cenazesine katılmak için bulunduğum Los Angeles’te
tanıdım. 1986 yılında doğup-büyüdüğü…03/02/2016
Garbis Altınoğlu: Apoizmin Tatsız MeyveleriÖzgür Gündem'in
17 Nisan 2015 tarihli sayısında Hüseyin Ali adıyla yayımlanan ve Öcalan'ın ve
PKK'nın yaklaşımını temsil eden “Kapitalist Modernite ve Ermeni Soykırımı”
başlıklı yazı şu doğru saptamayla başlıyor: “Şu…30/04/2015
Hovsep Hayreni: YUKARI FIRAT ERMENİLERİ 1915 VE DERSİM –
ÖNSÖZBu çalışmanın yaklaşık yüz sayfalık bir bölümünü “Ermeni Kırımları ve
Dersim” başlığı altında yıllar önce hazırlamıştım. Başlangıçta doğrudan
Dersim’le ilgili az sayıda Ermenice kaynaktan bir derlemeydi
yaptığım.…24/01/2016
Sait Çetinoğlu: SeVan Nişanyan Gibiler Vazgeçilmez
Olmalıdır!Cezayir ve Cuba'yi bilirsiniz. Cezayir'in bağımsızlığı ile Cuba
Devrimi aynı döneme denk gelir. İki yeni yönetim eski ve yeni kıtaya döneminde
büyük bir gedik açmışlardır. Ancak devraldıkları ekonomi çok…05/12/2015
Toros Sarian: Kürt Aydınları ve Ermeni SoykırımıErmenilere
karşı işlenen soykırım üzerine açık ve derinlemesine tartışmalar Türkiye’de
eskiden olduğu gibi engellenmemekte artık. Geçtiğimiz birkaç yılda konuyla
ilgili sayısız makale ve kitap yayınlandı; bunların arasında Türk resmi
tarihyazımında…21/11/2015
online siyasi dergi ve bilgi portalı
Copyright © 2016 Ermenistan.de.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.