Gazeteci-yazar Etyen Mahçupyan’ın 15.2.2016 tarihli “Bizde
asıl yalan beyan esastır!” başlıklı yazısı Serbestiyet’e girdiği gibi
çıkarıldı. Fakat okuyan okumuştu ve bu kadarı bile sosyal medyanın kaynamasına
yetmişti. Devamında yazdığı “Olay ne?” başlıklı yazı yine ilk kez Egoist
Okur’da… “AKP’nin içine gömülmüş ve üstü örtülmüş siyasi hayatımız açısından
son günlerde benimle bazı Cumhurbaşkanı Başdanışmanları ve onların medyadaki
uzantıları arasındaki atışma epeyce ‘renkli’ görüldü. Ama bu, birbiriyle
‘geçinemeyen’ birkaç kişinin karşılıklı sataşmasının çok ötesinde bir durum…
Mesele AKP içinde giderek belirginleşen, yoğunlaşan, güç kullanan, müdahil olan
ama partinin hiçbir kademesi tarafından sorgulanmayan bir siyaset tarzına
muhatap olmamız. Giderek bu siyaset tarzının kurumsallaşıyor olması… Dolayısıyla
son yaşananlar dikkate alındığında kaçınılmaz bir soru var karşımızda: Nasıl
oldu da bu denli seviyesiz bir siyaset AKP adına sergilenebilir hale geldi ve
iktidarı destekleyen medyanın da önemli bir kısmını avucunun içine aldı?”
***
“Son yaşananlar
dikkate alındığında kaçınılmaz bir soru var karşımızda: Nasıl oldu da bu denli
seviyesiz bir siyaset AKP adına sergilenebilir hale geldi ve iktidarı
destekleyen medyanın da önemli bir kısmını avucunun içine aldı? Buna kişisel
bir soru daha ekleyebiliriz: Niçin ben de bu seviyeyi kabul etmeyi ima eden bir
yazı kaleme aldım?”
Gazeteci-yazar Etyen Mahçupyan’ın 15.2.2016 tarihli “Bizde
asıl yalan beyan esastır!” başlıklı yazısı Serbestiyet’e girdiği gibi
çıkarıldı. Fakat okuyan okumuştu ve bu kadarı bile sosyal medyanın kaynamasına
yetmişti. Devamında yazdığı “Olay ne?” başlıklı yazı yine ilk kez Egoist
Okur’da…
ETYEN MAHÇUPYAN: Başkanlık bu pespayeliği de ‘düzeltir’ mi?
etyen mahcupyan egoistokur aksam son yazi
Etyen Mahçupyan’dan yeni yazı: OLAY NE?
Tıkanmış, AKP’nin içine gömülmüş ve üstü örtülmüş siyasi
hayatımız açısından son günlerde benimle bazı Cumhurbaşkanı Başdanışmanları ve
onların medyadaki uzantıları arasındaki atışma epeyce ‘renkli’ görüldü. Ama bu,
birbiriyle ‘geçinemeyen’ birkaç kişinin karşılıklı sataşmasının çok ötesinde
bir durum… Mesele AKP içinde giderek belirginleşen, yoğunlaşan, güç kullanan,
müdahil olan ama partinin hiçbir kademesi tarafından sorgulanmayan bir siyaset
tarzına muhatap olmamız. Giderek bu siyaset tarzının kurumsallaşıyor olması…
Dolayısıyla son yaşananlar dikkate alındığında kaçınılmaz
bir soru var karşımızda: Nasıl oldu da bu denli seviyesiz bir siyaset AKP adına
sergilenebilir hale geldi ve iktidarı destekleyen medyanın da önemli bir
kısmını avucunun içine aldı? Buna kişisel bir soru daha ekleyebiliriz: Niçin
ben de bu seviyeyi kabul etmeyi ima eden bir yazı kaleme aldım?
İlk soruyu ele almak üzere adım adım gidelim…
1-AKP’nin on dört yıllık iktidar başarısının esası, vesayet
rejimini etkisiz hale getirmesi, bunu da başarılı bir ekonomi yönetimi ve
sosyal politika hamlesi eşliğinde yapmasıydı. Böylece bir yandan eski merkezin
kalıpları kırılıp çeperden gelenlere açıldı, diğer yandan da herkes için daha
müreffeh ve kalkınmış bir ülke yaratıldı. Dolayısıyla merkezdeki direncin
toplumsal meşruiyet üretme şansı kalmadı. Dahası bu direnç, hukuk ve bürokratik
güç üzerinden gayrimeşru kanalları zorladıkça, toplumun giderek daha geniş bir
kesiminin AKP etrafında kenetlenmesine tanık olundu.
Bu refah sıçraması yatırıma yönelebilecek para miktarını
yıllar içinde dolar cinsinden onlarca misline taşıdı. Bunu kullanacak yeni bir
iş dünyası ağı oluştu. Ama değişimin hızı ve siyasi acelecilik nedeniyle aynı
anda büyük bir rant kaçağı da ortaya çıktı. Bu rant ile alt düzeylerdeki siyasi
gücün bütünleşmesi bugün bazı siyasetçileri, bürokratları ve medya mensuplarını
bir araya getiren irili ufaklı gruplaşmalar yaratmış durumda. Söz konusu
gruplar bir yandan birbiriyle çekişirken, aynı zamanda iç koalisyonlarla ortak
çıkarlar etrafında ağlar da oluşturabiliyorlar.
Bunların çok da şaşırtıcı olduğu söylenemez. Türkiye gibi
potansiyelleri kullanılmamış, katma değerin büyük kısmı merkezdeki bir avuç
makbul kimlikli aile ve çevresi arasında bölüşülmüş olduğu bir ülkede, değişimi
taşıyan bir toplumsal hareketin bir anda iktidara gelmesi ve hızla ilerleme
mecburiyetinde kalması böyle bir tabloyu gerçekçi kılıyor.
Ancak AKP yönetimi bu on dört yıl içinde zımnen bir tercihte
daha bulundu. Normalleşmeyi kendi lehine bir durum olarak görse de o yönde
harekette tereddüt etti. Kendisine karşı yapılan her gayrimeşru hamleyi,
‘olağanüstü siyasi halin’ sürdürülmesi için bir imkana çevirmenin avantajına
kapılabildi. Böylece tabanını ‘diri’ tutarak, kavgayı sürdürerek yola devam
etti. Bu süreçte medya bir ‘savaş cihazı’ olarak yapılandı. Parti ise gerçek
anlamda kurumsallaşamadı ve Erdoğan’ın en alt düzeydeki olaylarda bile
müdahalesine ve liderliğine muhtaç oldu.
2-Son bir buçuk yıla girildiğinde ‘yıkarak’ ilerleme dönemi
bitmekteydi. Yıkılması gereken ve iktidarın nüfuzu dışında kalan herhangi bir
yapılanma kalmamıştı. Bürokratik tasfiyenin devam etmesi gerekse de, bunun
zamana yayılma zorunluluğu vardı. Artık iktidarda kalabilme ve ülkeye bir
sıçrama daha yaşatmanın yolu ‘inşadan’ geçmekteydi. Nitekim Erdoğan çok
sayıdaki başbakan adayının arasından, Davutoğlu’nu muhtemelen bu nedenle tercih
etti. Belki Davutoğlu’nun parti içi siyasete ve rant sistematiğine bulaşmamış
biri olması da bu tercihte etkili oldu. Ama asıl beklenti bir inşa döneminin
başlaması ve devletin yeniden kurumsallaşmasının sağlanmasıydı.
Ne var ki Davutoğlu ismi parti içindeki birçok grup için
‘cazip’ değildi. Her inşa dönemi kendi kadrolarını üretir ve siyaset erbabını
nitelik ve nicelik olarak değiştirir. Bu inşa dönemi de kaçınılmaz olarak bir
doğal tasfiyenin gelebileceğini ima ediyordu. Bu ağın içindeki bazı kişi ve
gruplar siyaset için tek bir şanslarının kaldığını düşündüler: Erdoğan’ı
kuşatmak. Nitekim Başbakan olmasıyla birlikte Davutoğlu’nu kötülemek üzere
epeyce çaba harcandı ama Erdoğan bunların hepsinin önüne set çekti. Ancak aynı
süreçte Başbakan etrafında da benzer bir atmosfer yaratma peşinde olanlar
belirmeye başladı. Erdoğan ile Davutoğlu arasında mesafe ve hoşnutsuzluk
oluşması, her iki taraftaki bu türden çevrelerin işine geldi.
Güç üzerinden siyasete tutunmak isteyenler bu gerilimi
derinleştirmek istediler. Partinin insicamını yitirme tehlikesi bu kişileri
rahatsız etmedi. Bu arada iktidarı destekleyen medyanın önemli bölümü Erdoğan’ı
‘araçsallaştırmaktan’ çekinmeyen söz konusu ağın sözcüsü gibi addedildi.
Giderek bu medya gücü doğrudan bir ‘silaha’ dönüşürken, ortak düşmanla mücadele
mantığı önce parti dışında ama çok kolay bir geçişle parti içinde de düşman
yaratmaya soyundu.
3-Kasım seçimiyle birlikte AKP’nin amacı yeni bir anayasa
sayesinde bürokratik vesayetten, ‘geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde’
kurtulmaktı. Başkanlık sisteminin bunu sağlamada etkili olacağı da açıktı.
Önünde ise iki yol vardı. Biri anayasayı öne almak, toplumsal tartışmayı
hakkıyla yapmak, meşruiyeti sağlamak ve başkanlığı bu tartışmanın içinden
üretmekti. İkinci yol ise başkanlığı temel almak, bunu zorlayacak bir siyasi
ortam üretmek, isteneni emrivaki ile gerçekleştirmek ve anayasayı da bu süreçte
kotarmaktı.
AKP hâlâ bu kararı net bir biçimde vermiş gözükmüyor. İşi
doğru yapmakla fırsatçı davranmak arasındaki tercihin berrak olmadığı
görülüyor. Çünkü tabanın ve partinin bu konuyu konuşmasına ihtiyaç kalmadan,
bizzat parti içine dönük bir emrivaki yapma heveslisi olanlar var. Partiye
tutunmuş olan kişi ve grupların bir bölümü, işin hakkıyla yapılması halinde
siyasette yerlerinin olmayacağının farkındalar. Dolayısıyla ikinci yolun tercih
edilmesini istiyorlar, bunu merkez üzerinden zorlamaya çalışıyorlar ve medyayı
da ‘tetikçi’ olarak kullanıyorlar.
4-Sonuç ‘reisçilik’ denen ve Erdoğan’a itibar kazandırmak
bir yana, onu yıpratan bir tümörün AKP içinde yoğunlaşmasıdır. Yapay ve sürekli
tehdit yaratarak lideri ‘koruma’ temelli bir dalkavukluk çok popüler hale
geldi. ‘Millilik’ söyleminin ‘bizden olmayana’ işaret eden siyasi muhafazakârlığının
işlevselliği hemen keşfedildi. Hiçbir bilimsel temeli olmayan bir ‘içe kapalı
ekonomi’ savunuculuğuyla söz konusu millilik pekiştirildi. Ama her adımda
oportünizm daha da görünür hale geldi…
Bugün AKP’ye musallat olan şey, seviyesizliğin ‘aktörleşmesidir’…
Şimdi gelelim ikinci soruya… Ben niçin söz konusu
seviyesizliğe inmeyi ima eden bir yazı yazdım?
Cevap aslında çok basit: Çünkü AKP ve çevresi, giderek tüm
muhafazakâr ve İslami kesim bu durum karşısında sessiz ve edilgen. Malum tayfa
ise elindeki medya gücünü kullanarak bana olmadık hakaretleri ve yalanları
savurabildi, Gülay Göktürk’ün işine rahatlıkla son verebildi. Bazılarının
vicdanı yaralandı, üzüldüler, tek tük yazılar da yazıldı. Ama ortada kendi
içindeki habislikle yüzleşmekten kaçınan koca bir parti var. Kimse ‘böyle mi
olmalı’ ya da ‘istediğimiz bu mu’ diye kamu önünde açık yüreklilikle sormuyor.
Gazete ve televizyonlardaki aparaçikler bütün cehaletleriyle ‘siyaset’
yaparken, onların düzeyi gelip bu harekete destek vermiş herkese bulaşıyor…
Eğer sorun seviyesizlikten duyulan tedirginlik ise,
böylesine kritik bir noktada birilerinin o türden kaygıları arka plana atması
gerekiyor… Eğer mesele seviyesizliğin kirleticiliği ise, benim öyle fazla
‘temiz kalma’ merakım da yok. Benim derdim siyaseti zehirleyen bu oportünizmin
görünmez olma, kendisini gizleme imkanının ortadan kalkması. Eğer görünür
olması ve tartışılır hale gelmesi bir başkasının da seviyesizliği kabul
etmesini gerektiriyorsa, o adımın çekinmeden atılmasından yanayım.
Not: Bu arada ‘Bizde asıl yalan beyan esastır!’ başlıklı
yazıyla ilgili olarak sosyal medyanın ‘kaynadığı’ söylendi. İki Başdanışman
arasında olduğu söylenen ‘uygunsuz ilişki’ nedeniyle… Oysa bu tabirin içi
tamamen boş… Özellikle öyle çünkü yazının başlığının açıkça söylediği üzere ve
yazının ilgili paragrafında da ifade edildiği gibi bu bir ‘yalan’. Yazı malum
danışman ve çevresinin benim ve Cevdet Akçay hakkında söyledikleri yalana
karşılık olarak verilmiş bir yalandan ibaret. Eğer yalanla işi idare edeceklerini
sanıyorlarsa bunun pek gerçekçi bir beklenti olmadığını anlamaları için…
Etyen Mahçupyan, 16 Şubat 2016

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.