Devlet, ötekileştirdiği bir kimliği, ideolojiyi her süreçte
kötülüklerin kaynağı olarak gösterir. Tarih gibi önemli bir alanın ‘resmi
tarihçiler’e bırakılmış olması önemli bir problem. Tarih yazımı acilen bu ablukadan
kurtarılmalı. Ciddi bir ideolojik mücadeleye ihtiyaç var. Araştırmacı-yazar Kazım Gündoğan ile 'Keşişin Torunları -
Dersimli Ermeniler' kitabı üzerine konuştuk. 1938'e kadar Dersim'de yaşamlarını
sürdüren 'Keşiş ailesi’nin hayatta kalan fertleriyle yapılan sözlü tarih
görüşmeleri ekseninde hazırlanan kitapta, Dersim Katliamı ve Dersimli Ermeniler
hakkında çarpıcı bilgilere yer veriliyor.
'Dersimli Ermeniler'i çalışma fikri nasıl ortaya çıktı?
Kitabınızın oluşum sürecinden başlayalım...
2005'ten beri Dersim tarihi üzerine özellikle 1937-38
Tertelesi üzerine araştırmalar yapıyoruz. Dersim üzerine çalışmalar yaparken
oranın tarihsel ve toplumsal süreci üzerine biraz derinleştik. Katliamın
nedenleri ve sonuçları üzerine yoğunlaştığımızda da zaten orada hele alan
çalışması yapıyorsanız, hakikatler sizin karşınıza kendileri çıkıyor.
Araştırmalarımız sonucunda orada planlı bir 'soykırım' olduğunun farkına
vardık. İrade olarak baştan planladığımız bir şeydi ama bu kapsamda bir çalışma
olabilir miydi? Başta değildi. Ama burada diğer etnik kimlikler ve inançlarında
gün yüzüne çıkmasını, bilinsin istiyoruz. 2002'den itibaren de planlı bir
Ermeni çalışması yaptık. Daha çok veri biriktirme, bilgi toplama süreciydi.
Sonra bunu projelendirmeye başladık.
kazim-gundogan-tarihi-tarihcilerden-kurtarmali-115256-1.Gerek
1894-95 Kırımı, gerekse de ‘1915 Soykırımı'nda hedef olan 'Ermeni' halkı, 1938'de
de hedefte miydi?
Dersim'de 1915 kırımı daha çok merkezi iktidarın
ulaşabileceği bölgelerde oldu ama daha iç bölgelerde soykırım fiziki anlamda
gerçekleşmedi. Fakat soykırımın bütün o ağır, vahşi rüzgârı tüm toplumu
etkiledi. Geride kalan gayrimüslimlerin temizlenmesi politikası devletin temel
politikalarından biridir. 1925 yılında Şark Islahat Planı var. Bu plan,
Cumhuriyet Devleti'nin deyim yerindeyse kuruluşunun siyaset belgesidir. Devlet,
Dersimlileri daha özel ve köklü bir sorun olarak görüyor. Diğer inançları,
İslamlaştırmayı hedefleyen bir zihniyet var. Hıristiyan Ermenilere yönelik özel
bir politikayla baskılar yapıldığını öğreniyoruz. Genel anlamda 'Kızılbaşlara'
yönelik politika var ama baktığımızda Ermenilerin akıbeti diğer Alevilerin akıbeti
gibi. Dersim kırımında Ermenilerin varoluşu o kırım politikalarının daha
şiddetli uygulanmasındaki nedenlerden biri olarak söylenebilir.
1915’te Dersimlilerin kendilerine sığınan Ermenileri
korudukları, devlete teslim etmedikleri söylenir. Yine 1921'de Koçgiri’den
Alişer Efendilerin Dersim'e sığındıkları anlatılır.
Şöyle bir algı da var. Sanki Dersim'de Ermeni yokmuş da 1915
kırımında kurtulanlar gelmişler gibi bir düşünce var. O doğru değil. Orada
birçok inanç ve kimlik var. Dersimli Kızılbaşlarla Ermenilerin ilişkisi
üzerinden bakıldığında da aslında Dersimli Ermeniler de yeterince
Hıristiyanlaşamamış, Dersimli Kızılbaşlar da Müslümanlaştırılamamış. Ortak
yanları tek tanrılı dinler öncesindeki inanç ritüellerine yakın olmaları. Çünkü
inanç kaynaklarında ciddi bir 'paganizm' etkisi var. Kırım zamanında devletin
politikalarına karşı korudukları doğru. Başka yerlerden de gelmiş olmaları mümkündür.
Dersim'de bir kısmı, canlarını kurtarabildiler ama inançlarını, kimliklerini,
mülklerini, sosyal statülerini koruyamadılar. Yani orada sağ kalsalar bile bir
bütün olarak onları var edebilecek kültürel, inançsal vs. tüm o dayanaklarını
yitirdiler.
38'e kadar varlığını sürdürebilen ve kitapta sıkça ismini
duyduğumuz 'Halvori Surp Garabed Manastırı'nın önemi nedir?
'Surp Garabed' Hıristiyanlığın Ermeni toplumunda ilk
yayılması sürecinde en önemli din adamlarından biridir. Kitapta da öyküsü var.
Kayseri'de Halvori'de ve Muş'ta Surp Garabed Manastırı vardır. Bu tabi
Hıristiyan topluluk açısından çok önemli bir Azizdir. Halvori'de ki Manastır o
bölgede Hıristiyanlar ve Aleviler açısından önemli bir merkezdir. Çünkü kültür,
sanat, aydınlanma biraz Ermeni toplumu üzerinden gelişiyor. İnancın yanı sıra
toplumsal sorunların çözümünde de rol oynuyor.
Surp Garabed Manastırı, 1937-38'de bombalanıyor. 1947 Af
Kanunu'ndan sonra Dersim'e geri dönen köylüler kilisenin taşlarını ev yapımında
kullanıyor. 1981'den itibaren de define avcıları tarafından talan ediliyor. Bu
talanda devletin de rolü var mı?
Özellikle bir ırka bir dine dayalı devletler kendini üstün
gösterebilmek için önceki uygarlıklara ait bütün kültürel mirasları yok etmeyi
ya da dönüştürmeyi amaçlar. Son derece hastalıklı bir zihniyettir. Dersim’de de
inanç merkezlerinin, kültürel kalıntıların yok edilmesi için devletin doğrudan
ve dolaylı bir politikası olduğunu düşünüyorum. Sinsi ve ahlaksızca bir
politikadır. Tabi bir de üretim sürecinde yer alamamaktan dolayı asalak yaşayan
bir toplumsal kesimde bireylerin, devletin yönlendirmesiyle böyle bir şeye
yönelmesi çok kolay. Bunun için organize edilmiş epey kişi var. Resmi kazı,
1981 yılında devletinde teşvikiyle yapılıyor. Tepki gösterenler oluyor. Ama
definecilik meselesini kendine yabancılaşma, tarihine, kültürüne yabancılaşma
olarak da algılayabiliriz. Bunu da devletin kullandığını söyleyebiliriz.
Ermenilerin ötekileştirilmesi, her olayın arkasında bir
'Ermeni parmağı' aranmasını 38 döneminde de görüyoruz. 'Seyit Rıza' aleyhinde
bir kara propaganda aracı olarak da kullanılıyor.
Devlet, ötekileştirdiği bir ideolojiyi, kimliği her süreçte
kötülüklerin kaynağı olarak gösteriyor. Resmi ideolojinin tesiri altındakiler
buna inanabiliyor. Hakikatler ortaya çıktıkça ve bunların toplumsal
aydınlanmada rolü etkin hale getirildikçe yalanlar üzerine kurulu tarih yazımı
da ortadan kalkar. Türkiye'de solun, sosyalistlerin, demokrasi güçlerinin
problemi, tarih gibi önemli bir alanı da resmi tarihçilere bırakmış olmasıdır. Resmi
tarih yalanına kendileri inanmasalar bile alternatif yaratılmadığı sürece
toplumu onun etkisinden kurtarmaları olanaklı olmuyor. Hakikatler üzerinde
toplumsal aydınlanmaya, ciddi bir ideolojik mücadeleye ihtiyaç var. Egemenler,
ideolojisini kendi aygıtları üzerinden topluma empoze ederek kendini inşa
ediyor. Sürdürülen mücadeleler önemli bir yere geldi. Resmi tarih yazımı belli
meselelerde yıkıldı. Fakat alternatifini henüz yazamadık.
Dersim 38'e dair birçok belgesel film yapıldı, kitap
yazıldı. Fakat 'İki Tutam Saç-Dersim'in Kayıp Kızları' belgeseli önemli bir
fark yarattı sadece.
İnsan öyküleri üzerinden anlatmayı doğru buluyoruz. Çünkü
Dersim dünyada 72 yıl boyunca yasaklı kalabilmiş, konuşulamamış tek kırımdır.
Resmi tarih yazımının bir biçimini yine aynı yöntemlerle biz yazarsak ondan
farkımız kalmaz. 38 Kırımı gibi tanıklıkların yaşandığı bir katliamın en büyük
belgesi insandır. Biz bunu değerlendirdik. İnsan aklına ve vicdanına güvenmek
gerek. Dersimli Ermeniler meselesinde de böyle bir yöntem izliyoruz. Ermeni
meselesi, çok daha vahim bir tablodur. Katı ve vahşi devlet aklının etkin
olduğu bir düzlemdir.
'Keşişin Torunları' kitabından sonra 'Vank'ın Çocukları'
adlı bir de belgesel olacak. Ayrıca ikinci bir kitabında olacağını söylediniz.
Çalışmalarda son durum nedir?
Çalışmalarımız yoğun bir biçimde devam ediyor. Dersimli
Ermenilerin öyküsünü anlatacak belgesel film olacak. "Kayıp Kızlar"
belgeseli nasıl Dersim meselesini görünür kılmayı başardıysa bununda öyle bir
rol oynayabileceğini düşünüyoruz. İkinci kitapta orada yaşamış, Alevi, Sünni,
Hıristiyan ve Ateist Ermenilerin bütünü olacak.
İlk kitapta 'Keşiş Ailesinin' izini sürdünüz. Bu işe
girdiğinizde nasıl bir tepki aldınız?
Dersim Ermenileri iki kere soykırım yaşamış bir toplum.
Bunun ağırlığı var. Dersimlilerin bir kısmı soykırıma "tertele"
diyor. İki tertele yaşamış bir toplumun yaşadığı travma ve boyutlarını görmek
istedik. Bir kısmı görüşmeyi kabul etmedi. Konunun bilinmesini isteyen Dersimli
Ermenilerde epey vardı. İyi ki de bunları gün yüzüne çıkardınız diyen
Dersimliler de oldu. Ama bir endişe de var. Bunun birçok nedeni var. Bir kere
ortada mülkiyet meselesi var. Türkiye Cumhuriyeti devleti de gayrimüslimlerin
mülkiyeti üzerinden kurulmuş bir devlet. Bütün bunların konuşulması gerekiyor.
Kitapta, Keşiş'in torunlarından 'Kework Gregoryan' katliamda
yitirilenler için bir anıtın yapılmasını talep ediyor. Talep karşılık buldu mu?
Dersimli Ermeniler Derneği'nin de bununla ilgili bazı
çalışmaları var. Bu kadim halkın inancını, kültürünü yok eden zihniyete karşı
sembolikte olsa tarihsel kültürel hafızayı sembolize eden çalışmaların
olmasında yarar var. Gerekli de zaten. Çünkü hafıza mekân ilişkisi, hafıza
sembol ilişkisine baktığımızda egemenler ilkin, yok etmek istedikleri
toplumların sembollerini yok ediyorlar ve bununla yetinmeyip onların yerine
kendi sembollerini koyuyorlar.
Kitapta 'Ermenileşen Rumlar' kavramı da geçiyor. Bu konuda
neler biliyorsunuz?
Somut olarak şu aile ya da bu aile gibisinden bir şey
söyleyemem ama Hovsep Hayreni’nin “Yukarı Fırat Ermenileri’ adlı çalışmasında,
orada yaşamış Rumların da olduğunu öğreniyoruz. Tabi olup biten hakkında bir
tanığa rastlamadık. Dersim'i tekçi bir bakış açısıyla ele alan yaklaşımlar
yanlış ve problemlidir. Dersim'i, Dersim yapan tüm bu halkların, inançların
ortak yurdu olmasıdır. Devlet açısından problemli görünmesinin de başlıca
nedeni budur.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.