Muzaffer
Kaya
Bu metin 19 Nisan’da (2015) gerçekleştirilen Menkıbe
Tartışmaları’ndaki “ Paramaz’ın Nazarında Türkiye’de Sol ve Kürt Hareketi”
isimli oturumda Muzaffer Kaya tarafından sunulmuştur. Bu oturumda felsefi
olmaktan çok tarihsel ve güncel boyutları olan bir tartışma yapacağız. Nejat’ın
Menkıbe’de ve diğer yazılarındaki sola ilişkin tartışmaları açmaya çalışacağız.
Ben biraz daha geçmişe giderek Nejat’ın Ermeni soykırımı üzerinden solla
yaptığı tartışmaya değineceğim ve sol tarih yazımındaki boşluklar üzerinde
duracağım. Bu Nejat’ın Paramaz ismini almasıyla alakalı bir şey. Yani doğrudan
Nejat’ın çok öne çıkardığı bir mesele olduğu için önemli. Harun Ercan,
Menkıbede’ki 1960 sonrası Türkiye sol hareketi ve Kürt özgürlük hareketine
ilişkin polemikler üzerine bir sunum yapacak. Barış Şensoy ise Menkıbe’den
hareketle Türkiye solu ve öznellik konusunu işleyecek.
Öncelikle Ermeni soykırımına; – tesadüf olarak da denk
geldi, önümüzdeki günlerde 100. yıl dönümünü anacağız – soykırım tartışmalarına
Nejat nasıl bir açıdan bakıyor ve bugün bir devrimci ya da bir komünist olarak
Ermeni sorununa nasıl bakmalıyız? Ermeni soykırımı tartışmasında bizim
pozisyonumuz ne olmalı? Meseleye ordan başlamak istiyorum.
Soykırım tartışması – ki biliyorsunuz buna uzun yıllar
soykırım diyemedik – son 10 yıldır, özellikle Hrant Dink’in olağanüstü kahramanca
çabalarıyla Türkiye gündemine girebildi. Bu konuşamadığımız tabu meselelerden
bir tanesiydi. Ama son 10 yılda bu meseleyi biraz daha konuşabilir hale geldik
ve solda bu konuda bir kafa açıklığı, yeni bir kavrayışın hızla gelişmeye
başladığını görüyoruz.
Tabi bu konuda Nejat’ın yaptığı tartışma, insanlık suçu
ya da insan hakları bağlamında bir tartışma değil; daha başka bir yerden, daha
politik bir yerden tartışmaya çalışıyor. Menkıbe’de çeşitli tartışmalarda bu
meseleye referans veriyor Nejat, ama dağınık bir şekilde. Soykırım tartışmasını
daha derli toplu sistematik olarak tartıştığı yer Fraksiyon.org sitesinde
çıkmış olan yazısı. Yanlış hatırlamıyorsam 2012 tarihli “Cadı Kazanında
Kaynayan Günahlar” diye başlayan bir yazısı var, okuyanlarınız vardır. Aslında
bir kitap tanıtımı gibi başlayan bir yazıdır o. Federici’nin kitabını
anlatmakla başlıyor ve kadın meselesine giriyor. Menkıbe’nin okuru çok
zorlayan, kapalı bir metin olduğunu söylüyoruz çoğu zaman, ama o makalesi son
derece net, çok sistematik ve çok güçlü bir şekilde argümanlarını kuruyor. Ve
Ermeni meselesine bugünün komünistleri olarak nasıl bakmamız gerektiğini çok
iyi anlatıyor. Burda sabahatan beri yapılan konuşmalarda geçen bir vurgu var,
biz bu insanları sadece tarihin kurbanları olarak değil, tarihin siyasi
aktörleri olarak da görmeliyiz diyoruz. Nasıl ki kadın meselesinde, kadınlar
özgürlük mücadelesine girdikleri ya da iktidara karşı direndikleri için
katledildiler ve katlediliyorlarsa, Osmanlı Ermenileri de
bir özgürlük mücadelesinin aktörleri oldukları için
katledildiler. Meseleyi sadece masumiyet ve mağduruiyet üzerinden okuduğumuzda
Ermeni devrimcilerine haksızlık etmiş oluruz.
İşte Nejat, bu gün asıl Ermeni devrimcilerinin özgürlük
mücadelesini anlamamız, o mücadeleden öğrenmemiz, onu kendi deneyimimiz gibi
hissetmemiz lazım diyor ve burda insan hakları tartışmasının ötesinde siyasi ve
ideolojik bir tartışma yapıyor. Ve Ermenilerin aslolarak bir siyasi tahayyülü
olduğunu, bu siyasi tahayyülün milliyetçilikle sosyalizm arasında gidip gelen
özgürlükçü bir tahayyül olduğunu vurguluyor. Bir Ermenistan hayali elbette var,
ama imkan buldukları ölçüde, mesela 1908’de eşitlik, özgürlük ve kardeşlik
sloganlarıyla bir Meşrutiyet devrimi gerçekleştiğinde, devrimci Ermeni
örgütleri kaderlerini Osmanlıyla birleştirmeyi de tartışıyorlar. Halkların eşit
ilişkiler içinde birlikte yaşadığı demokratik fedaratif ve hatta sosyalist bir
Osmanlı devleti ve toplumu hayal ediyorlar. Yani burada biz Osmanlı’nın
geleceğine dair farklı bir tahayyül görüyoruz; daha demokratik, daha
özgürlükçü, daha eşitlikçi bir Osmanlı tahayyülü var. Bu yüzden soykırım sadece
bu insanları fiziken yok etmedi, bir etnik temizlik ve mülke el koymanın
ötesinde siyasi ve ideolojik bir soykırım olduğunu da söylemeliyiz. Bir siyasi
ihtimalin yok edilmesi anlamında. Oysa tarih başka türlü gerçekleşebilirdi, 20.
Yüzyılın başında tekçi bir ulus devlet yapısı ortaya çıkmayabilirdi. Soykırımla
tam da bu ihtimali yok etti İttihat ve Terakki yönetimi, yani o zamanki Türk
devleti.
Burada Ermenilerin siyasi aktörlüğü meselesini sadece
Nejat’ın ya da komünistlerin öne çıkardığı birşey olarak görmeyelim. Bu
aktörlük meselesini sol liberaller de 1990’lı yıllardan itibaren yazmaya
başladilar. Ermeniler eğer yok edilmeseydi ve Rumlar gönderilmeseydi Osmanlı
devleti, tektipçi otoriter bir ulus devlet yerine liberal demokrasinin ve
burjuva kültürünün hakim olduğu daha çoğulcu bir imparatorluk modeline
dönüşebilirdi. Bu ihtimal Ermeni ve Rumların tasfiyesiyle heba oldu. Sol liberal
aydınların geliştirdiği bu yaklaşım, ikili bir karşıtlık üzerinden tarihi
anlatır. Ya bürokrasinin hakim olduğu Türk miliyetçisi otoriter bir rejim
kurulcaktı ya da Hristiyan burjuvazinin varlığı sayesinde demokratik çoğulcu
bir imparatorluk yapısı ortaya çıkacaktı. Bu liberal ihtimal, aslında bugünkü
Avrupa Birliği projesine tekabül ediyor. 1990’lardaki AB tartışmaları ile
beraber, Rum ve Ermenilere dönük daha pozitif bir söylem öne çıkmaya başaldı.
Bu bakışta iki tane seçenek var; ya koyu milliyetçilik ya liberalizm. Geçmişe
dönük sol liberal eleştiride Ermenilerin ve Rumların tasifiyesi, aslolarak
Osmanlı burjuvazisinin tasfiyesi olarak kodlanıyor. Ama Nejat, bu iki ihtimalin
dışında, başka ihtimaller de vardı diyor. İşte sadece sol lberallerin değil,
devrimci solun da görmezden geldiği bu başka ihtimal ya da ihtimaller üzerinde
durmak istiyorum.
Bunun için öncelikle Türkiye sol tarih yazımı üzerine bi
şeyler söylemek gerekiyor. Türkiye sol tarih yazımında, adı “Türkiye” sol
tarihi olarak geçse de, asıl olarak Türklerin kurduğu örgütler anlatılır.
Osmanlı Ermeni hareketlerinin muazzam özgürlükçü potansiyeli, bizim neredeyse
resmi tarih anlatısına dönüşmüş olan sol tarih yazımımızda yer almıyor. Ve biz
bu yüzden, Ermenilerin ve Rumların tasfiyesini, burjuva demokratik, liberal bir
siyasi projenin yok edilmesi olarak okumak durumda kalıyoruz. Halbuki başta
Ermeniler olmak üzere – bu konuda Ermeniler hakikaten öncü konumda – Hristiyan
ve Yahudilerin kurduğu sol siyasi oluşumlar, Türkiye sol tarihinin dışında
bırakılıyor. Oysa sosyalist fikir ve örgütlenmeler ilk olarak Osmanlı
Ermenileri arasında başlıyor. Daha sonra Osmanlı vatandaşı Yahudilerin,
Makedonların, Bulgarların ve Rumların öncülük ettiği sol parti ve sendikalar
var. İşçi hareketleri tarihinde bunlara kısmen değinilse de, Türkiye sosyalist
hareketinin tarihi yazılırken Türk olmayan halkların kurduğu sosyalist örgütler
bu tarihin bir parçası olarak değerlendirilmiyor.
Çoğu zaman Ermeni özgürlük hareketi, sadece milliyetçi
bir hareket olarak tanımlanıyor bizim tarih yazımımızda. Oysa yakından
baktığımızda, Kafkasya’daki Ermenilerle de sıkı ilişkiler içinde olan devrimci
Ermeni örgütlerinin, demokratik ve sosyalist nitelikleri çok açık. Ermeni
özgürlük hareketlerinin sosyalizmle görece erken tanışmasının nedeni Kafkasya
ile olan bağları. Kafkasya tıpkı Balkanlar gibi halkların içiçe yaşadığı bir
coğrafya. Önemli bir sanayileşme var ve Rus imparatorluğunun sınırları içinde.
Burada Gürcüler ve Ermeniler arasında önce Rus Narodnizmi’nden etkilenmiş halkçı,
daha sonra Marksist çok sayıda örgüt kuruluyor. Ermenilerin özgünlüğü,
nüfuslarının Osmanlı, İran ve Rus İmparatorluklarına dağılmış olması. Aslında
çok ilginç bir şekilde 20. Yüzyılın başında Ermeniler bugünkü Kürtlerin
durumuna benzer bir siyasi konumdalar, bugün nasıl ki Kürt özgürlük hareketi,
Ortadoğu özgürlük hareketine dönüşmüş durumdaysa, Ermeniler de Kafkasya ve
Osmanlı coğrafyasında etkin olan bir özgürlük hareketine dönüşmüş
durumdaydılar. Gerek Rusya’daki 1905 Meşrutiyet Devrimi’nde, gerekse 1906 İran
Devrimi’nde ve 1908 Osmanlı Devrimi’nde Ermenilerin önemli katkıları var.
İran’da mesela İranlı devrimcilere silah kullanmayı ve bomba yapımını Ermeni
fedailer öğretiyor. Taşnak’a bağlı Ermeni fedailer Tahran’a kadar gidiyorlar ve
1906 devriminin kahramanları arasında anılıyorlar. Rus Devrimi tarihinde yine
Eremeni devrimcileri görüyoruz. Türkiye’de ise 1908 devriminde İttihat
Terakki’nin Anadolu’da hiçbir varlığı yoktu, devrimin Anadolu’daki gücü Ermeni
örgütleriydi aslında.
İçlerinden sosyalizme en yakın olan örgüt Hınçak
partisiydi ki, Nejat da Paramaz ismini Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’nin
yöneticilerinden olan ve 1914’de Beyazıt meydanında idam edilen Paramaz’dan
alıyor. Yani oldukça zengin ve çok şey öğrenebileceğimiz bir Ermeni sosyalizmi
tarihi var ve bu aslında bizim tarihimiz, çünkü bu olaylar Osmanlı’nın
içerisinde cereyan ediyor. Bugün yaptığımız pek çok tartışma o zamanlar Ermeni
sosyalist hareketi içersinde de yapılmış. Bir kere milliyet ve sosyalizm
sorununu çok yoğun tartışmak durumunda kalmışlar. Nasıl bir yönetim tarzı
olacak? Kafkasya’da tüm halkların özgürce yaşayabileceği bir sosyalist
federasyon olabilir mi? Demokratik özerklik tartışması var mesela. Anarşizmden
Marksizme kadar çok değişik Ermeni devrimci gruplar var ve bunlar bugün de
bizim tartıştığımız pek çok konuyu aslında tartışmışlar. Federasyon, demokratik
özerklik, bağımsızlık, ezilenlerin birliği… Türkçe yayınlar çıkararak
Müslümanları da örgütlemeye ve ortak bir cephe kurmaya çalışıyorlar. Yani çok
basit ayrılıkçı bir eğilim olarak yaftalanmaması gerekiyor. Bölgesel ölçekli
düşünen ve bölgesel bir perspektifle davranan, aslında çok ileri tartışmaları
yapan bir hareket Ermeni özgürlük hareketi. Komünist Manifesto’nun Osmanlı
coğafyasına ilk Ermenice olarak girmesi de bir tesadüf değil.
Meşrutiyet’ten sonra kurulan Osmanlı meclisindeki
tartışmalara baktığımızda, burada yine Ermenilerin çok önemli bir yer tuttuğunu
görüyoruz. Meclis-i Mebusan’da işçi hakları konuşulduğunda ve grevlerin
yasaklanması kanunu geldiğinde İttihatçılara karşı en sağlam muhalefeti yine
Ermeniler yapıyor. Taşnak ve Hınçak milletvekilleri bayağı bir sosyalizm
propagandası yapıyorlar mecliste. İttihaççılar çoğu zaman onları yanıtlamakta
zorlanıyorlar. Çok enteresan tartışmalar var. Bunları sadece Ermenilerle
sınırlamayayım. Ermenilerin özel bir rolü var ama, Bulgar ve Yahudi
sosyalistleri de bu süreçte bir Osmanlı sosyalizmi, özgürlükçü federatif bir
siyasi rejim hayal ediyorlar.
Şimdi bütün bunlar hiç yokmuş gibi, biz Türkiye’de sol
tarih kitaplarına baktığımızda, Nejat’ın da söylediği gibi, bir milad olarak
1920’de Bakü’de kurulan TKP’yi görüyoruz. Gerek sol örgütlerin gerekse bağımsız
yazarların kaleme aldığı sol tarih kitaplarında Türklerin dışındaki Osmnalı
halklarının kurduğu sosyalist örügtler Türkiye sosyalizminin tarihi içinde
konumlandırılmaz. En son mesela Dipnot’tan bir kitap çıktı “Türkiye Sol Tarihi
1 ve 2 diye, Mustafa Suphi ile başlıyor. Yakın zamanda kısmen Osmanlı Sosyalist
Fıkrası ve İştirakçi Hilmi de bu tarihe eklenmeye başladı. Veya daha eskiye
gitmek istediğimizde Şeyh Bedrettin’e gidiyoruz. Ya da işte Alevi
ayaklanmalarına falan gidiyoruz. Nedense Selanik’teki Sosyalist İşçi
Federasyonu’nu, Hınçak örgütünü, hatta Taşnak örgütünü Türkiye sol tarihinin
bir parçası olarak göremiyoruz. Bu daha sonraki meselelerde de geçerli, mesela
ASALA’nın hiç konuşulmaması, 12 Eylül’de soldan idam edilenler sayılırken ASALA
militanı Ekmekçiyan’ın unutulması…
Benim bildiğim Türkiye Sol tarihine dair en eski metin,
Hikmet Kıvılcımlı’nın Yol serisinde yer alan anlatımlardır. Aslında Yol
serisinde Ermeni Sorununa değinir Kıvılcımlı. Hatta tarihte eşi benzeri az
görülmüş bir katliam olarak bahseder Ermeni kıyımından. O zaman soykırım
kavramı yok biliyorsunuz. Konuya duyarlıdır ama Ermeni meselesinden, sadece
burjuvaziyi anlattığı bölümde ve ikinci olarak da ulusal sorunu, yani Kürt
sorununu anlattığı bölümün girişinde kısaca bahseder. Türkiye sol tarihini
anlattığı bölümde ise Ermeni örgütlerinden hiç söz etmez, Türkie sol tarihini
Mustafa Suphi ve Halk İştiriyakün Fırkası ile başlatır. Daha sonra yazılan
bütün sol tarih kitap ve makaleleri de aşağı yukarı bu çerçeve içinde kalır.
Bu tarih yazımında, Yahudilerin önderliğinde Selanik’te
kurulan, Türkçe, Yahudi İspanyolcası, Rumca ve Bulgarca yayın yapan, on binden
fazla işçiyi örgütlemiş, Sosyalist Enternasyonel’e üye olmuş bir hareketi kendi
deneyimimiz olarak göremiyoruz. Hınçak ve Taşnaklar da Sosyalist
Enternasyonel’in üyesiydi. Soykırım Ermeni sosyalistleriyle olan bağı koparmış
gözükse bile, daha sonra kurulacak olan Şefik Hüsnü TKP’sinin militan
kadrosunun büyük bir çoğunluğunu Balkan topraklarında sosyalizmle tanışmış olan
göçmenlerin oluşturduğunu unutmayalım. Yine komünist hareket içinde çoğu Balkan
göçmeni çingenelerin önemli bir yer tutmuş olduğu da sol tarih yazımının
yeterince yer vermediği konulardan birisidir.
Ulus devlet paradigmasını örtük olarak benimsemiş bu sol
tarihyazımını aşma konusunda bazı çabaların olduğunu da söylemem lazım. Bu
konuda ilk önemli çalışma, 1990’ların başında Mete Tunçay ve Eric Zürcher’in
derlediği Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik adlı kitaptır.
Türkiye sol tarihi üzerine en kapsamlı arştırmaları yapmış olan Tunçay,
1960’larda yayınlanan Türkiye’de Sol Akımlar kitabınına başlığını koyarken, milliyetçi
olmamak için Türk yerine Türkiye kavramını tercih ettiğini ama kitapta sadece
Türklerin kurduğu örgütlerden bahsettiğini söyleyerek bir özeleştiri yapar.
Gerçekten de bugünde dek Osmanlı vatandaşı Ermeni, Rum, Bulgar ve Yahudi
sosyalsitlerin deneyimlerini kendi deneyimlerimiz olarak göremedik. Bütün
bunları dahil ederek yeni bir Türkiye sol tarihi yazımı yapılmasına ihtiyaç
var. İnternet taramalarımdan görebildiğim kadarıyla yurt dışında Sait
Çetinoğlu’nun yazıları var bu konuda. Yine en son yeni bir kitap çıktı:
Paramaz. Kadir Akın’ın, Hınçak arşivini de kullanarak hazırladığı kitap yeni
bir sol tarih yazımı için öncü bir çalışma niteliğinde.
Türkiye sol tarihini bütün Türkiye halklarının mücadele
tarihlerini de katarak yeniden yazarsak bunun nasıl bir faydası olur ya da ne
anlamı olur diye soracak olursanız; birincisi öğrenecek çok şeyimiz var bu
hareketlerden. Gerçekten bir sürü şeyin ta o zamandan tartışıldığını görmek son
derece ilginç ve öğretici. Ama bundan daha da önemlisi, yeni bir tarih yazımı
kendimizi yeniden tanımlamamız anlamına gelecektir. Eğer bunu yapabilirisek,
Ermenilerin ve diğer Osmanlı halklarının mücadele deneyimlerini kendi
deneyimlerimiz olarak görebiliriz. Bu bambaşka bir bakış açısı demektir.
Onların da kahramanlıklarına şarkılar yazabilir, acılarına ağlayabiliriz. O
zaman sadece Mustafa Suphiler için değil Paramazlar için de şarkılar yazılır
Türkiye’de. Çok daha zengin bir tarihin mirasçıları olduğumuzu fark edebiliriz.
Ve nihayet Ortadoğu’nun en önemli devrimci dinamiği haline gelmiş olan Kürt
özgürlük hareketinin deneyimini kendi deneyimimiz olarak görebiliriz böyle bir
bakış açısıyla.
Ve son olarak bize daha geniş bir mücadele perspektifi
kazandırır böylesi bir sol tarih yazımı. Ulus devletin sınırlarına aşan
bölgesel bir devrimci mücadele için gerekli zihinsel donanımı inşa etmek
anlamına gelir. Tabi bu uğraş aynı zamanda komşu halkların dillerini
öğrenmemizi de gerektiriyor. Biz Türkiye sosyalistleri olarak Kürtçe
öğrenmiyoruz, Ermenice bilmiyoruz, Bulgarca, Rumca ya da Arapça bilenimize
rastlamak pek mümkün değil. Bence Osmanlı sonrası coğrafyasında devrimci
hareketler arasında yeni bir ilişkilenme ve bölgesel bir mücadele perspektifi
oluşturabilmek için bu toprakların toplumsal mücadele tarihine yeni bir bakış
zorunlu. O zaman ulus devletlerin bizi kapatan sınırlarını aşıp komşu halkların
bir zamanlar denedikleri ortak mücadele pratiğini tekrar deneyebiliriz. Bu
sefer çok daha bilinçli ve tarihten dersler çıkarmış olarak bunu yapabiliriz.
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Paramaz Kızılbaş;
Nejat’ın seçtiği bu iki isim teorik düşünüşünü karşılıyor. Bu isim iki tane
soykırıma referans veriyor. Paramaz Ermeni Soykırımı’na, Kızılbaş da Dersim
Soykırımı’na. Paramaz ismi, Ermenilerin Osmanlı’da başka bir hayat kurma, daha
özgürlükçü ve eşitlikçi bir siyasi proje hayaline referans veriyor. Bu modern
bir alternatif, Marksizm’le tanışmış, modern zamanlara ait bir özgürlük projesi
olarak Paramaz. Kızılbaş ise Dersim’deki kapitalizm öncesi komünal ilişkilerin
hala sürdüğü daha kadim bir alternatifi simgeliyor. O da çok kıymetli Nejat
için. Biz genellikle kapitalizm öncesi yaşam deneyimlerinin geleceğin komünist
toplumunun inşası açısından son derece öğretici ve ilham verici olabileceğini
unutuyoruz.
Böylece Nejat seçtiği kod ismiyle, hem bu topraklardaki
kadim komünal ilişkileri yaşatan asi Dersim aşiretlerine, hem modern özgürlükçü
bir ideolojinin temsilcileri olan Ermeni devrimcilerine selam göndermiş oluyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.