Oğlum, bize “Kaliser’de Ermeniler isyan etmiş” dediler.
Trabzon’da, Gümüşhane’de, Giresun’da ne kadar hapishane varsa tümünün kapılarım
açtı Osman Ağa. Söylediği tek şey vardı: “Düşün peşime! Benimle gelin! Ermenileri
buralardan temizleyeceğiz. Mallarını, mülklerini, tarlalarını sizlere dağıtacağım.”
Böylece kalabalık bir ordu gibi Kaliser’e vardık. Yakıp yıkmaya, çelik, çoluk,
genç, yaşlı, kadın, kız demeden öldürmeye başladık. Sokakta rastladıklarımızı
öldürdük; evlere, kiliselere saklananları, sığınanları gaz döküp yaktık… Hele
bir olay var ki, gözlerimin önünden hiç gitmez korkunçluğu: Yüzlerce Ermeni’yi
kiliseye doldurup, üzerlerine gaz döküp yaktık. Sırtları alev almış yanarken,
kilisenin demir parmaklı pencerelerinden ellerini bize doğru uzatarak
yalvarmaları, patlayacakmış gibi olmuş gözlerinin kocaman yuvarlaklıklarını, o
gözlerden çıkarak içime işleyen, insanlığımı delen, öldüren utanç oklarını,
vicdansızlık oklarını asla unutmam! (Topal Osman canisinin yaptıklarını
utanmadan hala inkar edenler var. HYETERT)
***
Genç Ağa dedem: Babaannemin büyük erkek kardeşi. Türk
standartlarına göre değerlendirildiğinde pek görmeye alışık olmadığımız bir
fizikî yapıda, oldukça uzun boylu, yakışıklı, beyaz tenli, göbeği ve fazla
yağları olmayan, yumuşak yüzlü, sevecen sesli, acıma hisleri kuvvetli,
konuşurken daima saygılı, sesini hiç yükseltmeyen, “babayiğit” diye tanımlanabilen,
çevresinde otoritesi hissedilen, saygı duyulan yaşlı bir yayla insanı. Karlı
dağlar gibi; yüzünün beyazlığını karlara, boyunun uzunluğunuysa yüksek
zirvelere benzettiğim. Kurtuluş Savaşı’nın içinde yer almış, Orta Karadeniz’in
tarihî dönüşümünde Topal Osman’la birlikte hareket etmiş canlı bir tanık.
Anıları, tarihe tanıklığı, yaşadıkları hiçbir resmî kayıtlarda geçmeyen,
gerçeğin ta kendisi!
1975’te üniversite sınavına girdikten sonra memleketime,
Ünye’ye döndüm. Sıcak yaz günlerinden birinde, Genç Ağa dedem ziyaretimize
gelmişti oğlu Ali ile beraber. Hiç değişmemişti. Çocukluk günlerindeki gibi
sağlıklı, uzun boylu ve yine yumuşak yüzlüydü. Köyümüzü gezdik, deniz kenarında
yürüdük, balık ağlarını temizlerken, kuma oturup dalgaları seyrettik. Sürekli
“dalgaların nasıl oluştuğunu” yorumlardı. Her seferinde de “Şu Allah’ın
hikmetine bak” der dururdu.
Bana karşı özel bir ilgisi, sevgisi vardı sanki. Öyle
hissederdim. Ona karşı duyduğum saygıyı, sevgiyi gözlerimden okurdu herhalde.
Onu severdim çünkü saf, tertemiz, pırıl pırıl bir insandı. Sahtekârlığı,
yalancılığı, tembelliği, yapmacıklığı sevmeyen. Olduğu gibi. Doğal mı doğal.
Bir gün evimizin önündeki fındık harmanının üstüne serdiğimiz
kilime oturup denize bakarak konuşurken dedeme sordum: “Dede, sende hiç eşkıya
acımasızlığı, gaddarlığı yok. Nasıl oldu da Topal Osman’ın çetesine katıldın?”
Genç Ağa dedem başladı anlatmaya:
– Çevremde göze batan, boylu poslu, cesur bir gençtim.
Bir akşamüstü Topal Osman Ağa, yanındakilerle beraber kapımıza geldi. Beni ve
babamı dışarıya çağırdı. Babama dedi ki, “Oğlun benimle gelecek, bundan sonra
benim adamım, benim askerim olacak.” Mecbur onlara katıldım. İtiraz etme
şansımız yoktu, karşı gelirsek sonumuz kötü olurdu. Ailemle helalleşip Topal
Osman’ın çetesine böylece katılmış oldum.
– Çetenin içinde ne kadar kaldın?
– Ben çeteye katıldığımda padişahlık vardı. Ankara’da yeni
bir meclis kurulup, cumhuriyet ilan oluncaya, Yunanları kovana kadar, Osman
Ağa’nm öldürülmesine kadar geçen bir zaman işte! 7-8 sene gibi herhalde.
– O kadar zaman içinde hiç evine gelmedin mi?
Nerelerdeydin?
– Evime hiç gelmedim. Genelde Trabzon, Gümüşhane,
Giresun, Ordu, Sivas civarlarında, dağlarda, köylerde, kasabalarda dolaşıp
dururduk. En sonunda da Ankara.
– Bir daha hiç
köyünden veya yakınından geçtiğiniz hiç olmadı mı?
– Olmaz olur mu?
Çok oldu!
– Geçerken
uğrasaydın!
– Bir keresinde,
köyümüzün üstünden Kaliser’e (Şebinkarahisar) doğru gidiyorduk akşama doğru.
Ailemi görmek için Osman Ağa’dan izin istedim fakat izin vermedi.
– Neden ki?
– “Sana izin verirsem, başkalarına da vermek zorunda
kalırım. O zaman da disiplin bozulur” diyerek isteğimi geri çevirdi.
– Kaçsaydın!
– Osman Ağa’nın çetesinden kaçılmazdı. Kaçan oldu mu, hem
kaçan hem de ailesi öldürülürdü.
– Senin görevin neydi çete içinde?
– Osman Ağa’nın muhafızıydım. Hiç yanından ayrılmazdım.
Gece gündüz onunla beraberdim.
– Peki o topal haliyle dağ, tepe nasıl dolaşıyordu?
– Genelde ata binerdi. Ata binmemişse, zor yerlerde, derede,
bayırda, karlı yollarda iki taraflı koltuklardık.
– Nasıl yani?
– Yolun ve havanın durumuna, varacağımız yerin uzaklığına
göre durum değişirdi. Bazen birer çete askeri koltuk altlarından tutarak hızlı
yürümesine yardım ederdi. Eğer yollar karlıysa o zaman ikişer çete askeri
koltuk altlarından havaya kaldırarak götürürlerdi.
– Şebinkarahisar’a niye gittiniz?
– Hiç sorma evladım! En büyük kötülüğü, vicdansızlığı
orada yaptık Ermenilere karşı.
– Ne gibi şeyler yaptınız dede?
– Oğlum, anlatmaya utanıyorum. İnsanların, kadınların,
çocukların çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Allah günahlarımızı affetsin!
– Ne yaptınız ki dede?
Oğlum, bize “Kaliser’de Ermeniler isyan etmiş” dediler.
Trabzon’da, Gümüşhane’de, Giresun’da ne kadar hapishane varsa tümünün kapılarım
açtı Osman Ağa. Söylediği tek şey vardı: “Düşün peşime! Benimle gelin! Ermenileri
buralardan temizleyeceğiz. Mallarını, mülklerini, tarlalarını sizlere dağıtacağım.”
Böylece kalabalık bir ordu gibi Kaliser’e vardık. Yakıp yıkmaya, çelik, çoluk,
genç, yaşlı, kadın, kız demeden öldürmeye başladık. Sokakta rastladıklarımızı
öldürdük; evlere, kiliselere saklananları, sığınanları gaz döküp yaktık.
– İnsanları
yakarken hiç vicdan azabı çekmedin mi dede?
– Çekmez olur
muyum evladım! Hele bir olay var ki, gözlerimin önünden hiç gitmez korkunçluğu:
Yüzlerce Ermeniyi kiliseye doldurup, üzerlerine gaz döküp yaktık. Sırtları alev
almış yanarken, kilisenin demir parmaklı pencerelerinden ellerini bize doğru
uzatarak yalvarmaları, patlayacakmış gibi olmuş gözlerinin kocaman
yuvarlaklıklarını, o gözlerden çıkarak içime işleyen, insanlığımı delen,
öldüren utanç oklarını, vicdansızlık oklarını asla unutmam!
– O esnada sen ne
yapıyordun?
– Osman Ağa’nın
yanında durup yanan insanlara bakıyordum.
– Nasıl
dayanıyordun dede?
– İçim kan
ağlıyor, o anda ben de yanıyordum. Ama yapacağım bir şey yoktu! İtiraz etsem
beni de öldürtürdü Osman Ağa. Çığlıkları duymamak, canlı canlı yanan insanları
görmemek için gözlerimi ve kulaklarımı kapatıyordum.
– Başka
unutamadığın korkunç olaylar da oldu mu?
Oldu evladım! Kaliser’deki Ermenileri hallettikten sonra
köylerine yöneldik. Köyün gençlerini ve erkeklerini öldürdükten sonra geriye
kalan 200-250 kişilik çocuk, kadın ve yaşlılarından oluşan bir grubu köyün
yakınlarında bulunan bir uçurumun başına getirip, kafalarına kazma küpüsüyle
vurarak, yarın dibine doğru yuvarladık. İnsan cesetleri üst üste yığılmış
haldeyken üzerlerine çevreden getirdiğimiz pür dalları yığarak, ateşe verdik.
Oradan başka bir köye geçtik. İki-üç saat sonra aynı yerden geri dönerken,
kömürleşmiş cesetlerin üstünde yüzü, gözü, vücudunun her tarafı yanmış, kömür
gibi, katran gibi olmuş haliyle, elleri havada, hortlak gibi bir erkeğin inleyerek
dolaştığını gördük. Adamın hortladığını zannederek korkudan tir tir titremeye
başladık. O anda Osman Ağa’nın keskin sesi duyuldu, “Öldürün şunu!” demesiyle
tek el silah sesi vadide çınladı.
Bir başka sefer de yine bir köyü boşaltmıştık. 100-150
kadar çocuk, kadın ve yaşlıları önümüze katıp Aksu Irmağı’nm akışına doğru
götürmeye başladık. Yağmur yağmış, akşam olmak üzereydi. Aksu Irmağı’na karışan
bir derenin üstünde bulunan ağaç köprünün başına geldik (Kızıltaş Köprüsü).
Zaten hiç halimiz de yoktu. Çok yorulmuş, yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. Osman
Ağa, Ermenileri tek sıra haline sokturdu. Köprünün ortasına da elinde balta
olan iri kıyım bir eşkıyayı dikti, “Başlarına birer balta küpüsü vurup, ırmağa
atın” emrini verdi. Ermeniler başladılar çığrışmaya, yalvarmaya. Yüreklerin
dayanacağı gibi değil! İki iri yarı eşkıya, çocukları, kadınları, yaşlıları
kollarından tutarak baltacının önüne götürüyorlardı. Başına balta küpüsü
vurulanları ırmağa attılar sırayla, teker teker. Yağmurla kabaran suların
içinde insanlar kaybolup gittiler.
– Ermenilerin
evleri, yerleri ne oldu peki?
– Osman Ağa,
aramıza çevreden katılanlara, onların akrabalarına dağıttı tek tek buraları.
Veya bizim çetenin ihtiyaçlarını karşılayan, bize yardım eden, kendisine
Müslüman’ım diyen ağalara, beylere dağıttı, paylaştırdı.
– Bunu nasıl yaptı?
– Çok basit: “Bu
ev senin, bu tarla senin, bu araziyi sen veya sülalen ekip biçecek” dedi, oldu
bitti. Astığı astık, kestiği kestik zaten; her emri bir kanun. Azımsayan,
itiraz eden, beğenmeyen canından olacağını zaten bilirdi.
Giresun’un içinde veya çevresinde de böyle mi oldu?
– Elbette. Şu anki
Giresun’un zenginlerine bir bakın. Hepsi Osman Ağa’nın akrabaları, amcaları,
dayıları, hala, teyze çocuklarıdır.
– Kimler mesela?
– Mesela
…oğulları, mesela …oğulları. Her ilçede de o yörenin en güçlü ailelerine,
ağalarına mal mülk dağıttı. Hepsinin zenginlikleri de Ermenilerin veya
Rumların evlerine, arazilerine konmaktan kaynaklanmaktadır. O günden bu yana da
kullanmaktadırlar, oğullardan torunlarına aktara aktara. Cumhuriyetin ilanından
sonra da üzerlerine tapu kaydı yaptırmışlar. Durum öyle gözüküyor.
– Senin veya
sülalenizin malı mülkü niye olmadı peki?
– Bize de savaştan
sonra verecekti bir yerler ama olmadı.
– Niye? Ne oldu?
– Yunanlarla
savaştıktan sonra, Atatürk tarafından Ankara’da öldürüldü. Osman Ağa ölünce biz
de kendi halimize kaldık. Hepimizi köylerimize gönderdiler cascavlak.
– Topal Osman için
“Balkan Savaşı’na katıldı, Kurtuluş Savaşı’nda çetesiyle beraber Yunanlara
karşı savaştı” diyorlar. Hatta Balkan Savaşı’nda ayağından yaralandığı için
topal kaldığı söyleniyor.
– Ben en az sekiz
sene Osman Ağa’nın muhafızlığını yaptım. Balkan Harbi’yle ilgili hiçbir
hatırasını anlattığını, yaralandığını duymadım. Balkan Harbi’ne katıldığını
dahi bilmem. Topallaması sülaleden gelir. Ama Yunanlara karşı beraber savaştık.
* * *
Her zamanki gibi yumuşacık, pamuk gibi yüzüyle, alçak ses
tonuyla konuşmasını sürdürürdü Genç Ağa dedem. O konuşurken ben de dikkatle
dinlemeye, olayları kaçırmamaya gayret ederdim. Çoğu zaman da küçük küçük
notlar tutardım. “Kurtuluş Savaşı’na katıldım” deyince heyecanım daha da
artardı. Öyle ya, bu zamana kadar Osman Ağa ve çetesinin Kurtuluş Savaşı’nda
yer aldığını hiç duymamış, ders kitaplarında da görmemiştim.
– Kurtuluş
Savaşı’na nasıl katıldın dede?
– Artık bu bölgede
işimiz kalmamıştı. Ordu-Giresun-Sivas-Gümüşhane-Trabzon bölgelerinden
Ermenileri temizlemiştik. Öyle olunca da Atatürk bizi Ankara’ya çağırdı.
– Ankara’ya nasıl
gittiniz?
– Giresun’dan
Samsun’a geçtik. Samsun-Merzifon-Çorum üzerinden Ankara’ya vardık. Ankara’ya
giderken yolumuzun üzerinde ne kadar Ermeni köyü, kasabası varsa yine yakıp
yıktık. Özellikle Merzifon’da.
– Merzifon’un ne
özelliği vardı dede?
– Merzifon’un
Ermeni ahalisi çoktu. Önümüze geleni kurşunladık. Evlere doldurup doldurup
yaktık. Adeta taş üstünde taş bırakmadık.
– Ankara’ya
vardığınızda hiçbir yetkili size kızmadı mı?
– Ben bir şey
duymadım. Ankara’dakilerle, Atatürk’le Osman Ağa konuşurdu zaten. Nasıl
karşıladıkları konusunda bir şey söyleyemem ama her şey normal gibiydi.
– Sizi nereye
gönderdiler?
– Düşmanın
Haymana’ya geldiğini söyleyerek bizi oraya gönderdiler. Haymana önlerinde Yunan
askeriyle karşılaştık. Çok yaman bir harp oldu aramızda. Göğüs göğüse, süngü
süngüye çarpıştık Yunanlarla. Onları perişan ettik. Çok Yunan askeri öldürdüm
süngüleyerek. Yunanlar yaralılarını, ölülerini bırakarak gerisin geriye
kaçtılar. Bizden de çok arkadaşımız öldürüldü.
– Takip etmediniz
mi?
– Hayır. O görev
başka birliklerindi. Biz hep Ankara’da kaldık. Ahırdan bozma bir koğuşumuz
vardı.
– Hangi görevle
kaldınız Ankara’da?
Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nda görev aldık.
***
Gerek savaş sırasında gerek savaş sonrası cumhuriyetin
ilanından sonra Muhafız Alayı içinde hep Topal Osman’ın emir komutası altında
görev yapmış Genç Ağa dedem. Asla başka bir komutanları olmamış. Kayıtlarını,
listelerini Topal Osman tutmuş, ihtiyaçları ona göre belirlemiş. Askerî üniforma
dahi giymemişler. Birlik içinde, daima yerel kıyafetleriyle dolaşır, görev yaparlarmış.
– Topal Osman niye
öldürüldü dede?
– “Atatürk’ü
öldürmeye kalkmış” diye arkadaşlarla aramızda fısıldaşıyorduk. Sebebim
bilmiyorduk. Zaten Osman Ağa her zaman bizimle olmazdı. Geceleri ayrı yerlerde
kalırdık. Ankara içinde sürekli gezer, dolaşır, önemli kişilerle, mebuslarla
görüştüğü söylenirdi. Son zamanlarda da daha seyrek uğrar olmuştu yanımıza.
– Öldürüldüğünü
nasıl anladınız peki?
– İlk birkaç gün
anlamadık. Zaten ilk gün bizleri beşer onar başka bölüklere dağıttılar. Neler
olduğunu anlayamıyor, sürekli Osman Ağa’yı soruyorduk. İkinci günün sabahı,
bizleri onar onar avlunun önündeki duvarın dibine dizdiler. Ellerimizi arkadan
bağlayıp silahlarımızı alıp, diz çöktürüp duvara döndürdüler. Her birimizin
arkasında da eli silahlı birer asker vardı. Silahlarının namlularını ensemize
doğrultmuşlardı. Geriden bir ses duyduk: “Kımıldamayın, arkanıza da dönmeyin!”
“Kesin bizi birer kurşunla öldürecekler” diye düşünmeye, içimden dua okumaya, salâvat
getirmeye başladım. Arkadaki ses yine konuştu: “Osman Ağa’nız Atatürk’ü
öldürmeye teşebbüs etti fakat muvaffak olamamıştır. Bundan dolayı Atatürk’ün
emriyle öldürtülmüş, cesedi de Ankara’da askerî bir bölge içinde, bilinmeyen
bir yere gömülmüştür. Sizlerin hakkında da ölüm kararı vardır.”
Allah’a yalvarmaya, yakarmaya başladık. Derken, ikinci
bir ses yükseldi yine arkadan: “Ne yapıyorsunuz siz? Bu çocukları nasıl infaz
edersiniz? Bu emri kim verdi?” Duyduğumuz ilk ses, “Atatürk verdi” dedi. İkinci
sesse “Olmaz öyle şey. Bunlar vatan için canlarını ortaya koydular. Düşmanla
göğüs göğse çarpıştılar. Ağaları yüzünden niye öldürülsünler? Durun, bekleyin
biraz. Ben konuşup geleceğim” dedi.
Uzunca bir süre diz üstü, yüzümüz duvara dönük, başlarımız
eğik vaziyette bekledik. Nice zaman sonra arkamızdan başka bir ses duyduk:
“Kalkın ayağa ve yüzlerinizi bana dönüp, hazır olda dinleyin. Savaş gazisi
olduğunuz için canlarınız Atatürk tarafından bağışlanmıştır. Hepiniz, ayrı ayrı
ve teker teker olmak kaydıyla memleketlerinize döneceksiniz. Silahsız olarak.
Toplanmak, bir araya gelmek, isyana teşebbüs etmek gibi bir düşünceye
kapılmayın. Artık yeni bir devlet var, yeni bir cumhuriyet var; çetelik,
eşkıyalık dönemi bitmiştir. Yoksa canınız bir daha bağışlanmaz.” Sonra da
bizleri teker teker nizamiye kapısından dışarı saldılar.
– Giresun’a nasıl
geldin oradan?
– Yürüyerek.
Dağlarda, yollarda Ermenilerin evlerine yerleşenlerden yemek istedim. Kimi
verdi, kimi vermedi; samanlıklarda yattım, meyve yedim, ekmek dilendim. İki
ayda ancak gelebildim köyüme.
– Döndüğünde ne
gibi farklılıklarla karşılaştın?
– Beni öldü
zannediyorlarmış, görünce sevindiler. Ama tarlamızın birini, Ermenilerin
yerlerine akrabalarını oturtmuş olan bir ağanın adamları ekip biçiyorlardı.
– İtiraz etmediniz
mi?
– Etsen ne olacak
oğlum? O adamlar artık hükümet olmuşlardı. Astıkları astık, kestikleri kestik.
Yaşadığıma şükredip bu günlere geldim.
Genç Ağa dedem 1985 yılında, 90 yaşındayken vefat etti.
Oğulları, kızları, torunları Giresun’un merkezinde, Derelinin Yuva köyünde
yaşamlarını sürdürmektedirler. Sorulduğunda, “Babamız asla eşkıya olmadı,
eşkıyalık yapmadı, Topal Osman’ın emrinde sekiz sene askerlik yaptı. Aynı zamanda
Atatürk’ün de askeriydi” demektedirler. Bölgede hâkim olan resmî görüş de
“Topal Osman, Ermenileri öldür- meseydi Ermeniler bizleri, Müslümanları
öldürerek, katledeceklerdi” şeklindedir.
Genç Ağa dedemin oğulları, torunları, günümüzde de
Atatürk’e kızgındırlar. Niye olmasınlar ki? Atatürk, zengin olmalarına mani
olmuştur! Fena mı olurdu Gedikkaya’da, Çıtlakkale’de 100-150 dönüm fındık
bahçeleri veya Giresun’un içinde 8-10 tane iş hanları olsaydı!
Halil Erhan, 1915’ten 1980’e Karadeniz – Ermeniler,
Eşkıyalar, İnsanlar, Yaşamlar . İletişim 2015, s 111-120
Halil Erhan

1 yorum:
Halil bey gercekleri yazmak cesaretinde bulundugunuz icin tesekkürler.Tanri dedenizin taksiratini affetsin.
Saygilar
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.