Özgürlük Araştırmaları Derneği kurucularından Anayasa
Profesörü Mustafa Erdoğan: “Ben çok uzun zamandır, “Türkiye’nin Tevhid-i
Tedrisata değil Tefrik-i Tedrisat’a ihtiyacı var” diyorum. Çünkü şimdi biz bazı
kurumlar içerisinde yaşaya geldiğimiz için bize normal gibi falan geliyor,
anlamakta zorlanıyoruz: Özgürlükçü-çoğulcu bir toplumda, kültürel çeşitlilik
içeren bir toplumda böyle bir şey olamaz.”… Vatandaşı bu şekilde etnik-kültürel
referansla tanımlamak aslında Anayasanın kendi içinde bir çelişki de yaratıyor.
Çünkü anayasa 1. maddesinde “Türkiye devleti”nden, 2. maddesinde “Türkiye
Cumhuriyeti”nden bahsediyor. Fakat 66. Madde devletin adını birdenbire
değiştiriyor ve “Türk Devleti” olarak belirtiyor. Zaten hukuk uygulamasında da
bu anlayışın yansıdığı pek çok örnek özellikle Gayri Müslim yurttaşlarla ilgili
olarak söz konusudur. Yargıtay kararlarında bile Müslüman-Türk olmayan
yurttaşlarımızın “yabancı” olarak nitelendiklerine rastlamak mümkün. İtiraf
edelim, bu genel olarak toplumda var olan bir algı zaten. Bir de şu var:
Türkiye Cumhuriyeti malûm başlangıçta “Türk Devleti” olarak kurulmadı
biliyorsunuz. Devlet 1924’ten itibaren peyderpey, özellikle 1937’den itibaren
Türk devleti haline dönüştü.
***
Özgürlük Araştırmaları Derneği kurucularından Anayasa
Profesörü Mustafa Erdoğan: “Ben çok uzun zamandır, “Türkiye’nin Tevhid-i
Tedrisata değil Tefrik-i Tedrisat’a ihtiyacı var” diyorum. Çünkü şimdi biz bazı
kurumlar içerisinde yaşaya geldiğimiz için bize normal gibi falan geliyor,
anlamakta zorlanıyoruz: Özgürlükçü-çoğulcu bir toplumda, kültürel çeşitlilik
içeren bir toplumda böyle bir şey olamaz.”
-DÜNDEN DEVAM-
1. Bölüm: Atatürk milliyetçiliği Türkiye’yi bölüyor
Anayasada temel hak ve hürriyetleri tanımlarken hep bir
“ama” rezervi koyulur. Meselâ madde 12’de “Herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz
devredilmez vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir” diyor, ama
13-14-15’te de bunların hangi hallerde sınırlandıracağı açıklanıyor. Devlet
vatandaşından bu kadar mı korkuyor?
Şimdi, gerek uluslar arası insan hakları belgeleri
gerekse ulusal anayasalar ve yasalar, insan haklarıyla ilgili bu tür hükümlere
yer verirler. Böyle olması, bu konunun hiç düzenlenmemesinden iyidir. Çünkü
anayasada bu türden hükümlerin yer alması kamu otoritesinin neyi ne kadar
yapabileceğini önceden bilmemizi mümkün kılar. Bir hukukî güvenlik sağlar,
belirlilik sağlar bize. Bu türden hükümlerin hiç olmadığını düşünün: Biz ne
kadar “devredilmez, vazgeçilmez” haklarımız olduğuna inanıyor olursak olalım, iktidardaki
iradeyi bağlayan bir hukukî belge olmadığı sürece, iktidar sahipleri bize ancak
kendi takdir ettikleri ölçüde hak bahşedecektir, belki de hiçbir hak
tanımayacaktır. Onun için, prensip olarak anayasalarda bu tür hükümlerin
bulunmasında yanlış bir şey yoktur. Burada problem şudur: Acaba bizim
anayasamızın öngördüğü temel hak sınırlamaları makul ölçüyü aşmakta mıdır? Bu
sorunun cevabı maalesef evettir. 1995, 2001, 2004, 2010 Anayasa
değişikliklerine rağmen hâlâ evrensel insan hakları standartlarını tam olarak
tutturabilmiş değiliz. Temel haklara getirilen “ama”lı istisnalar hâlâ aşırı
boyutlardadır. 82 Anayasasındaki bu “ama” diye başlayan rezervler ilgili
oldukları hakları yer yer istisna haline getirecek boyutlara ulaşıyor. Hak ve
özgürlüğün asıl, yasak ve sınırlamanın istisna olduğu ilkesi neredeyse tersine
çevrilmiş.
Anayasamız bir vatandaş tanımı yapıyor ve “Türk”ü tarif
ediyor. Bir devlet, anayasasında neden vatandaşı tarif eder?
Evet, çok doğru söylediniz, ben de yıllardır bunu
yazıyorum. Anayasada vatandaşın tarif edilmesi anayasa yapmanın zorunlu bir
şartı değildir. Çünkü mesele sahip olunan haklar ise, kullandığınız öznelerden
anlaşılır bu. “Yurttaşlar” şu haklara sahiptir veya “insanlar” şu haklara
sahiptir şeklinde. İşte kamu hizmetine girmek hakkı yurttaşlara mahsustur falan
dediğiniz zaman mesele bitmiştir. Ama bizde anayasanın baştan itibaren var olan
milliyetçi mantığının doğal bir sonucudur bu vatandaşlık tarifi. Bu yeni de
değildir. Vatandaşı bu şekilde etnik-kültürel referansla tanımlamak aslında
Anayasanın kendi içinde bir çelişki de yaratıyor. Çünkü anayasa 1. maddesinde
“Türkiye devleti”nden, 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti”nden bahsediyor.
Fakat 66. Madde devletin adını birdenbire değiştiriyor ve “Türk Devleti” olarak
belirtiyor. Zaten hukuk uygulamasında da bu anlayışın yansıdığı pek çok örnek
özellikle Gayri Müslim yurttaşlarla ilgili olarak söz konusudur. Yargıtay
kararlarında bile Müslüman-Türk olmayan yurttaşlarımızın “yabancı” olarak
nitelendiklerine rastlamak mümkün. İtiraf edelim, bu genel olarak toplumda var
olan bir algı zaten. Bir de şu var: Türkiye Cumhuriyeti malûm başlangıçta “Türk
Devleti” olarak kurulmadı biliyorsunuz. Devlet 1924’ten itibaren peyderpey,
özellikle 1937’den itibaren Türk devleti haline dönüştü.
Kürt meselesinden özellikle eşit vatandaşlıkla ilgili
tanıma dikkat çekiliyor. Yeni anayasa yazımında bu tarz hassasiyetler
gözetilirse Kürt Meselesi gibi meselelerin rahatlamasına ve toplumda artık
belli bir barış ve huzur dengesi kurulmasında fayda sağlayabilir mi?
Korkarım bunda geç kalıyor Türkiye, bunu öteden beri
söylüyoruz. Anayasada bu tür değişikliklerin yapılması kendi başına meseleyi
çözmeyebilir, ama meselenin çözülmesini kolaylaştırabilir. Yani çözümün hukukî
zeminini oluşturur. 66. maddedeki vatandaşlık tanımının düzeltilmesi değil,
kaldırılması lâzım. Çünkü bir anayasada vatandaşlıkla ilgili olarak, olsa olsa
onun kazanılması ve kaybedilmesiyle ilgili hükümler olabilir, vatandaşlık
tanımı değil; teknik olarak buna ihtiyaç yoktur.
Aslına bakılırsa, Anayasadaki Türklüğe yapılan başka
atıfların da çıkarılması gerekiyor, bu önemli bir psikolojik rahatlık sağlar.
İnsanların, farklı etnik kültürel kökenden gelen insanların “bu bizim de
devletimiz” diye bunu benimsemeleri kolaylaşabilir. Elbette bunun için başka
şeyler de lâzım. Yükseköğretimle ilgili olsun, genel olarak eğitim-öğretimle
ilgili olsun bütün konularda milliyetçiliğe ve Türkçülüğe yapılan atıfların
çıkarılması lâzım Anayasadan. Eğitimde anadil yasağının kalkması lâzım.
Eğitimde çeşitliliğe gidilmesi lâzım müfredat açısından. Sadece Kürt meselesi
bakımından da değil. Totaliter devlet mantığına uygun bir eğitim sistemi var
Türkiye’de; Tevhidi Tedrisat sistemi çok akıllıca düşünülmüş totaliter bir
modeldir.
Kaldırılmalı mı peki hocam?
Eh tabiî. Ben çok uzun zamandır, “Türkiye’nin Tevhid-i
Tedrisata değil Tefrik-i Tedrisat’a ihtiyacı var” diyorum. Çünkü şimdi biz bazı
kurumlar içerisinde yaşayageldiğimiz için bize normal gibi falan geliyor,
anlamakta zorlanıyoruz: Özgürlükçü-çoğulcu bir toplumda, kültürel çeşitlilik
içeren bir toplumda böyle bir şey olamaz. Daha temelde, eğitimde devletin tekel
hakkı olamaz. Ailelerin bu konuda inisiyatifi olması, seçenekleri olması lâzım.
Siyasetçilerin ve memurların bize dayattığı, tek-boyutlu bir müfredata niçin
mahkûm olalım? Benim çocuklarım zaman zaman saçma sapan şeyler öğrenip
geliyorlar okullarda.
Meselâ?
Şu kadarını söyleyeyim: Çocuklarımıza Türkiye’nin yakın
tarihiyle ilgili olarak belletilen şeylerin en az yarısı yanlış. Bunlar bilgi
değil, ideolojik endoktrinasyon. Demem o ki,
buna mahkûm değiliz. Okullarda milliyetçilik iyi bir şeymiş gibi
öğretiliyor çocuklara. Tek parti dönemi ideolojisinin çağdaş liberal-demokratik
değerlerle uyuşmayan esasları çocuklarımıza genel geçer evrensel standartlarmış
gibi belletiliyor. Daha buna benzer pek çok mesele var. Dolayısıyla, Türkiye’de
eğitimin çoğulculaşmasına ihtiyaç var. Özellikle müfredat bakımından
çoğulculaşması lâzım eğitimin. Gerçi, halihazırda müfredat bakımından değilse
de görünüşte kurumsal bir çoğulculuk var gibi. Özel okullar falan var, ama
bunlar aslında sivil değil. Devletin uzantısı bunlar. Müfredatını devlet
dayatıyor. Millî Eğitim Bakanlığına bağlılar. Bunlar Tevhid-i Tedrisat’ın bir
parçasıdırlar, özel olmaları sadece ticarî bakımdandır. Ufak-tefek bazı
avantajları var gerçi; nispeten küçük sınıflar, öğrencilerle daha insanî ilişki
gibi. Ama hepsi bu kadar. Tekçi-totaliter mantığa dayalı bu sistemin değişmesi
lâzım. Sadece eğitim sisteminin bu durumunu düzeltmek için değil, daha genel
olarak siyasî sistemin toplumun çoğulculuk ve çeşitliliğini güvenceye almak
için de, Anayasaya kültürel çeşitlilik ve çoğulculuğu tanıyan bir hüküm konması
gerekiyor. Farklı kültürel geleneklerden gelenlerle çoğunluk kültüründen
olanlar eşit vatandaş oldukları algısını böylece edinebilirler. Yani sayısal
olarak çoğunluğu oluşturan bir grubun sırf bu nedenle kendi kültürel kimliğini
herkese dayatacak şekilde anayasallaştırması kabul edilebilir değildir.
Eğitimden sosyal hayatımıza kadar birçok şeyi etkileyen,
senelerdir seçim meydanlarında “değiştireceğiz, yenisini yazacağız” diye
vaatlerde bulunulan mevzuda halkın ilgisi ve bilgisi ne durumda?
Aslında samimî ve gerçekçi olursak, münhasıran halkın
temayüllerinden çıkacak olan şeyin benim burada anlatmaya çalıştığım anlamda
özgürlükçü-çoğulcu bir rejim olacağından ben pek emin değilim. Halkı manipüle
etmek kolaydır. Onun için mesele şu: Hukukî ve fiilî olarak çoğulcu-tartışmacı
bir iklimin sağlanmasına ihtiyacımız var. Bunun için de halkın bilgiye serbestçe
ulaşabilmesi gerek. Hem kamu hayatının gidişatı hakkında doğru bilgiyi hem de
farklı görüşlerin bilgisini kast ediyorum. Tek taraflı bilgiye dayalı olarak
sağlıklı siyasal tercihler yapılamaz. Eğer bir siyasî seçeneği güvenliğin
dayatması olarak takdim eden tek taraflı bir enformasyon bombardımanı altında
kalırlarsa, insanlar baskıcı rejimi bile onaylayabilirler. İnsanlar kendilerini
güvensiz ve sıkışmış hissederlerse, özgürlüğe karşı otoriter rejimi
seçerler. Onun için, bunun sahte bir
seçenek olduğunun onların bilgisine sunulması lâzım. Ama Türkiye’nin şu andaki
medya ortamı maalesef çoğulcu bir yapıda değil. Devlet kontrolünde,
devlet-parti özdeşliğinde işleyen bir medya yapısı var. Bu nedenle şu an
anayasa yapımını Türkiye için riskli bir girişim olarak görüyorum ben. Şu anda
iktidarda olan iradenin bu şekilde çoğulcu-müzakereci bir anayasa sürecine izin
vereceğine, vermek istediğine hiç ihtimal vermiyorum.
Ama masadan kalkan CHP oldu?
Orda erken bir hata yaptı CHP, ama biraz da mazur
görülebilir. Hatırlarsanız, 7 Haziran seçimlerinden sonra güya koalisyon
arayışı adı altından CHP ve daha genelde bütün bir toplum oyalandı ve bilinçli
bir şekilde “seçimlerin cumhurbaşkanınca yenilenmesi”nin şartları oluşturuldu.
Bunun iktidar partisinden yana bir güvensizlik yarattığı açıktır. CHP’liler de
haklı olarak bu duyguya kapıldılar, hüsrana uğramışlardı çünkü. Anayasa
çalışmalarında bu psikolojinin etkisi olduğunu görmezlikten gelemeyiz. Tabiî,
burada CHP’den kaynaklanan bir problem yok demiyorum. O aşamada bitmeseydi bile
ileriki aşamalarda bitebilirdi. Çünkü şu “Değiştirilemez hükümler” meselesine
takmış durumda CHP. Ama bütün bir toplumun selâmeti için artık bunu aşmaları
gerekiyor.
Asıl karşı çıktıkları başkanlık sistemi… CHP kesinlikle
kabul etmeyiz diyor, AKP’de illa getirmeye niyetli.
CHP sahici, Amerikan tarzı bir başkanlık sistemi
önerisini kategorik olarak reddeder miydi bilmiyorum, ama Sayın Tayyip Erdoğan
ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin getirmek istediği sistemin bununla ilgisi
yok. Lâtin Amerika’da yaygın olduğu türden kişi odaklı popülist otoriter bir
rejimdir istenen. Bunda kuvvetler ayrılığı, çoğulculuk, denetim ve denge
sistemi filan söz konusu değildir. CHP doğru anlamda bir başkanlık sistemine de
karşı olabilir, kendilerince haklı nedenleri de olabilir. Elbette kimse başkanlık
sisteminden yana olmak zorunda değil.
Erdoğan’ın kendisi için istediği başkanlık sistemi
Amerika’daki gibi kuvvetler ayrılığına dayalı değil, Latin Amerika gibi mi olur
diyorsunuz? Bir de Başkanlık sistemi ne için isteniyor ve hangi tip olacak?
Türk tipi başkanlık diye bir şey var o meselâ, o nasıl?
İşte zaten bütün mesele oraya dayanıyor. Yani istediğinin
başkanlık sistemi olmadığını söylediğimizde kastettiğimiz de bu. Bunun başka
bir anlatımı “Türk tipi” veya “millî” yahut “yerli” dedikleri şey. Bunda
seçilmiş bir başkanın varlığı dışında “başkanlık sistemi”ne benzeyen hiçbir şey
yok. Onun dışında, sistemin bütün dengelerinin alt üst edildiği bir model
öneriliyor. Nitekim 2011 yılında kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na AKP’nin
sunduğu öneri bunu kanıtlıyor. Sayın Cumhurbaşkanının konuşmalarından da onun
da kafasında aynı model olduğu anlaşılıyor. Dediğim gibi, o modelin Amerikan
tarzı bir başkanlıkla ilgisi yok. Bir defa, o model kuvvetler ayrılığına
dayanmıyor. Yasama ile yürütme arasında ayrılıktan ziyade başkanın
parlamentodaki çoğunlukla uyumlu olduğu bir yapı kurmak istiyorlar. Meselâ
başka başkanlık sisteminde olmayan bir fesih yetkisi tanınıyor başkana. Oysa,
başkanlık sistemi tanımı gereği fesihe uygun değildir. Zaten yasama ile
yürütmeyi birbirinden ayrı tutmaya ve fakat bunları dengelemeye dönüktür. Yoksa
yasama ve yürütmenin birbirinin varlığını sonlandırmasına değil. Doğal olarak
yasama organı başkanı görevden alamadığı gibi Başkan da yasama organını
feshedemez. Önerilen modelde ise eğer meselâ parlamentodaki çoğunluk ile
başkanı seçen siyasî çoğunluk uyumlu değilse başkan parlamentoyu
feshedebiliyor. Sonra aynı anda hem başkanlık seçimi hem de parlamento seçimi
yapılıyor. Bu ne demektir, iki gücü tek elde toplamak demektir. Türkiye’de güçlü
bir parti disiplini var. Partiler hiyerarşik örgütler. Başkan seçilecek kişi de
genellikle belli bir siyasî eğilimin lideri olacak. Dolayısıyla başkan o
partinin resmen değilse de fiilen lideri konumundadır, şu anda olduğu gibi.
Dolayısıyla bu kişi başkan olduğunda sadece yürütmeyi kontrol etmeyecek
yasamayı da kontrol edecek demektir. Bu durumu özellikle garanti etmek için
fesih diye bir mekanizma getiriliyor. Olur ya yasama çoğunluğu başka bir
partide olursa, fesih yoluyla başkanın bunu “düzeltmesi” için getiriliyor bu
yetki. Ayrıca yargı bağımsızlığı yok. Hugo Chavez’in iktidara geldikten sonra
yaptığı gibi Anayasa Mahkemesi’ni de etkisizleştirebilir veya kontrol altına
alabilir başkan. Kaldı ki Türkiye’de Amerika’da olduğu gibi güçlü bir yargı
bağımsızlığı geleneği de yok. Genellikle başkanlıkçı rejimlerin geçerli olduğu
Latin Amerika 19. yüzyıldan beri demokrasi bakımından en istikrarsız
bölgelerden birisi oldu. Hâsılı kelâm, Erdoğan ve AKP’nin hayal ettikleri
modelde Başkanın bütün sistemin denetimsiz ve her şeye kadir patronu olması
öngörülüyor.
ERDOĞAN’IN İSTEDİĞİ CHAVEZ VARİ BİR YÖNETİM
O zaman anlattıklarınıza göre bu “başkanlık” değil
“Plebisiter diktatörlük”?
Plebisiter diktatörlük gibi bir yönetim. Tabi Türkiye’de
popülist bir otoriter rejim kurmak hiç de zor olmayacaktır. Türkiye’de halkı
“havuç ve sopa” siyaseti ile ikna etmek kolaydır. Duruma göre sopa, duruma göre
havuç göstererek toplumu istediğiniz yönde ikna edebilirisiniz. Yani popülist
politikalar yoluyla maliyetini, yani ne getirip ne götüreceğini hesaplamadan,
kısa vadeli kısa vadeli çıkarları uğruna uzun vadede felâketle sonuçlanacak
siyasetlere ikna edilebilir insanlar. Meselâ maaş bağlarsınız ülkenin ekonomi
imkânlarını aşan ölçülerde. Ne bileyim emeklilik yaşını 35’e, 40’a düşürürsünüz.
Meselâ işsizlik yardımını yaygınlaştırır ve aşırı ölçüde arttırırsınız. Olmazsa
“sopa” gösterirsiniz, 7 Haziran’dan sonra olduğu gibi. Türkiye’de sözde
başkanlık için referandum yapılacaksa, bu ve benzeri yollarla bu bir plebisite
döndürülüp istenen sonuç elde edilebilir. Bu çok kuvvetli bir ihtimaldir. Eğer
bu olursa, ardından gelecek rejimin de kalıcı özelliği olur plebisiter
otoriterlik.
80 ihtilâlinden önceki ortamdan örnek vererek, o korku
ortamı güven otorite algıları yönlendirmek amacıyla kullanıldı dediniz. Aynı
algılar şimdi de kullanılıyor. “Ya başkanlık ya kaos” manşetleri atıldı
gazetelere vs. O algıyı biraz işleyecekler gibi istediklerini alana kadar.
Aldıklarında bizi nereye götürür bu durum?
Referandum’a giderse referandumu kazanma ihtimali
kuvvetlidir. Sonrasında Chavezvari bir rejim bekliyor Türkiye’yi benim
kanaatime göre. Bazı yazarların “delegasyoncu demokrasi” dedikleri –ki ben ona
“vekâleten demokrasi” diyorum- bir rejim bekliyor bizi. Bu modelde demokrasi
sadece rejimin adında olacaktır. Milletin kaderinden sorumlu bir adam,
kendisini milletle özdeşleştiren, millî iradeyle özleştiren dolayısıyla diğer
bütün kurumları ayak bağı gibi gören bir millî lider. Sevenlerinin de “bizim
iyiliğimizi, hayrımızı düşünen liderimize ayak bağı olmayın da önünü açın; niye
sorun çıkarıyorsunuz, yok muhalefetti, yok anayasa mahkemesiydi, yok yargı
bağımsızlıydı filân” dedikleri bir rejim… “Bizim hayırhah, hepimizin
iyiliğimizi düşünen liderimiz var, zaten o bizim bilmediklerimizi de biliyor, niye
adamın işini zorlaştırıyorsunuz?” mantığı…. Zaten halihazırda AKP’nin % 50’ye
varan tabanında böyle bir psikoloji var. Bunun hiç de sağlıklı ve
özgürlükçü-demokratik bir rejim için uygun bir psikoloji olmadığı açık.
Kurulması muhtemel ve kurulması istenen rejim asıl bu psikolojiye güveniyor
gibi geliyor bana. Türkiye’yi böyle bir şey bekliyor.
Bizde Başkanlık sisteminin pratik uygulaması mümkün mü?
Başkanlık sistemi ABD’ye özgüdür, başka bir yerde işleme
şansı neredeyse sıfırdır. Neden yok? Amerika’nın bu konudaki başarısı onun
kendisine özgü şartlarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla ben şunu diyorum: Bir,
Sayın Cumhurbaşkanı’nın tasarladığı ve adına başkanlık dediği modelin sahici
anlamda başkanlıkla ilgisi yok. İki, sahici bir başkanlık sistemi Türkiye’de
işlemez. Amerika’nın özel durumu kabaca şöyle özetlenebilir: Amerika’da merkezî
(federal) devlet aşağıdan yukarıya bir şekilde kuruldu. Toplumu kuran devlet
değildir, devleti kuran toplumdur orada. Toplum varlığını devlete borçlu
değildir, aksine devlet toplumun iradesinin ürünüdür. Buna bağlı olarak da
devlet toplumun hâkimi ve düzenleyicisi olarak görülmez. Amerikan Anayasasının
“Haklar Yasası” kısmındaki bir maddede diyor ki, (bazı hakları sayıldıktan
sonra), “İşbu anayasada birtakım hakların sayılması kişilerin haklarının
bunlardan ibaret olduğu anlamında yorumlanamaz”. Bu müthiş bir ilkedir,
özgürlük karinesidir bu. Amerikalılar temel haklara anayasaları bahşettiği için
değil, anayasa öncesinde Tanrı vergisi olarak zaten sahiptirler. Devletin esas görevi
de bu hakları korumak, kamu düzenini (law and order) ve güvenliği sağlamaktır.
Dolayısıyla esas olarak “şerrinden korunulması” gereken kaçınılmaz bir kötülük
olarak görülür. Evet güvenliğe, barış ve asayişe ihtiyacımız var (ordu, polis,
mahkemeler vs.) ihtiyacımız var, ama yine de devlete güven olmaz. Bunun için
sınırlı devlet fikrine dayanan anlayış hâkimdir topluma.
Başka ne gibi faktörler etkili?
Bunu sağlayan faktörlerden biri de Amerika’daki daha
koloni döneminden gelen güçlü sivil toplum geleneğidir. Alexis de Tocqueville
daha 19. yüzyılın ilk yarısında bunu fark etmiş ve yazmıştı. Amerikan
“demokrasisi”nin temelleri arasında, merkezî bir otoritenin inisiyatifine veya
talimatına gerek olmaksızın insanların kendiliklerinden bir araya gelerek ortak
meselelerini müzakere edip kararlaştırma alışkanlık ve yeteneği var.
Amerikalılar halâ, Avrupa’da ve bizde devletin işi olarak görülen pek çok
kamusal meseleyi sivil toplumun sorumluluğunda görüyorlar; onun için
örgütlenme, bir araya gelme, birlikte iş yapma becerileri yüksek. Amerika’da
bizden farklı olarak, kendi ayakları üzerinde duran veya durabilecek bir toplum
var, devlet toplumun velinimeti değil. Bizde öyle değil ki, toplumsal var
oluşu, hayatı mümkün kılacak hemen hemen her şeyde devlete bağımlı bir toplumuz
biz ve bu gitgide daha da artıyor. Devletin var kıldığı, devletin tanzim
ettiği, devletin hayat tarzı, hatta tayin ve tarif ettiği, devlet-odaklı tuhaf
bir ülke burası. Bu diyarda sadece “nimet”in değil, şeref ve onurun da kaynağı,
bahşedicisi devlettir. Bunun için de başkancı sistemin hem kabul ettirilmesi
kolaydır, hem de çok tehlikelidir Türkiye’de.
Bizde ferd devlet için, onlarda devlet ferd için
diyebilir miyiz?
Tabii. Böyle bir geçmiş var. Dolayısıyla Amerika
kurulurken şöyle düşündü kurucular, bunun özel tartışmalarını yapmışlar:
Devleti, muhtelif yollarla ve sıkı biçimde bağlayalım, sınırlayalım,
kayıtlayalım. Bunu nasıl yaparız? 1) Kuvvetleri yatay olarak ayırırız. Yani;
kanun yapanla kanunları uygulayan ayrı ayrı olsun, yetkiler tek elde
toplanmasın. Bu arada, mahkemeler tamamen bağımsız olsun. 2) Yetkileri merkez
ile çevre arasında da, yani dikey olarak da bölüştürelim. Bundan federal bir
yapı doğuyor. Onun için, Amerika’da merkezî (federal) devlet üzerindeki yük son
derece azdır; ağırlıklı olarak, ulusal güvenlik ve dış politika ve kimi
koordinasyon hizmetleriyle sınırlı. Dolayısıyla toplumun devlete dönük
talepleri, ondan beklentileri nispeten azdır. Toplum büyük meselelerden ziyade
küçük meselelerle ilgilidirler; yani ulusal düzeyden çok yerel düzeyde düşünür
ve iş yaparlar; sorunları eyalet ve yerel yönetim düzeylerinde çözerler. Bizde
ise, malum bunu aşağı yukarı tam tersidir. Dolayısıyla, devletin bu kadar
hayatın merkezinde olduğu, toplumun kılcal damarlarına işlediği, sivil inisiyatife
yer bırakmadığı Türkiye’de güçleri tek bir kişide toplayan bir sistem felâket
demektir.
Bir de şu var: Amerika’da siyasî hayatı partiler kontrol
etmez; çünkü orada Avrupa’daki ve bizdeki anlamda siyasî parti yoktur. Siyasî
partiler daimî bir liderlikten, yerleşik örgütlerden ve katı bir hiyerarşiden
yoksun, gevşek oluşumlardır. Faaliyetleri esas olarak seçim dönemlerine inhisar
eder. Bizde ise siyasal partiler toplumu seferber edebilecek ve devleti kontrol
edebilecek kadar güçlüdür. Ve eğer parlamentoda çoğunluğunuz varsa, siyasal
parti liderliği marifetiyle hem yasama hem de yürütme sürecini kontrol ve
manipüle edebilirsiniz. ABD’de siyasî partiler arasındaki ideolojik farklılık
da bizdeki gibi kutuplaşma derecesinde olmadığı için kuvvetler ayrılığı
işliyor. Kuvvetler ayrılığına rağmen sistemin kilitlenmesini önleyen bir
faktördür bu.
Bizde karşılığı var mı?
Başkanlık sistemini demokrasi olarak tutan bütün bu
faktörlerin bizde karşılıkları yok. Bizde gücü elde eden devletin tümüyle
kontrol ediyor ve kendisiyle uyumlu olmayan güçleri veya mekanizmaları
gereksiz, lüzumsuz, ayak bağı olarak görüyor; hatta kendisine zorluk
çıkaranlara hain, düşman işbirlikçisi filân nazarıyla bakılıyor. Böyle bir
kültürde de Amerikan anayasası modelini bile getirseniz düzgün bir şekilde
işlemez.
Peki Türkiye daha fazla demokratikleşmek için ne yapmalı?
İronik bir şekilde Türkiye’nin millî bir anayasaya
ihtiyacı var. Ama benim “millî”likten kast ettiğim büsbütün başka bir şey. Ben
bununla, Türkiye toplumun irade ve ihtiyaçlarıyla evrensel standartları
buluşturacak bir anayasayı kastediyorum. Türkiye’nin buna elverişli bir fikîr
ve duygusal ilkime ihtiyacı var. Bunu oluşturmamız gerekiyor. Bunun için de her
şeyden evvel konuşmayı, tartışmayı ve insanların bilgiye ulaşmasını
kolaylaştırmak lâzım. İnsanları ikna edebilmek için ifade ve örgütlenme,
toplanma özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılması şart. Elbette bu
süreçlerde elbette siyasî partilere çok rol düşüyor, ama ne var ki Türkiye’de
siyasî partiler kamusal yararı amaçlayan örgütlerden ziyade kamusal rantları
paylaştırma araçları niteliğinde. Onun için, Türkiye’de asıl sivil inisiyatifin
güçlendirilmesine ihtiyaç var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Can Dündar ve Erdem Gül’ün
tahliye olmalarını sağlayan Anayasa Mahkemesi kararıyla ilgili olarak, “kabul
etmiyorum, uymuyorum” tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasasının daha başında kendisini hukuk devleti olarak
niteleyen bir sistemde devletin başı makamında oturan ve üstelik “Anayasanın
uygulanmasını gözetmek”le yükümlü bir kamusal kişiden böyle bir sözün sadır
olması akıl alacak gibi değil. Bu konuda çok şey söylenebilir, ama bir tanesi
geleceğe dönük olarak fevkalâde aydınlatıcı: Cumhurbaşkanının bu ve benzeri
sözleri gelecekte bizi nasıl bir rejimin beklediğini, hiçbir şüpheye yer
bırakmayacak şekilde, ayan beyan gösteriyor. Böyle bir gelecek ihtimaline karşı
teyakkuz halinde bulunmak şu an itibariyle hepimiz için en acil ve hayatî görev
durumundadır.
Röportaj:
Gökhan Yılmaz MGokhanYlmz
Ekrem Özden EkremOzden86
acbirparantez@yeniasya.com.tr


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.