Sevan Nişanyan
1.- Etnik temizlik düşüncesinin ve bunu savunan bir
zümrenin 1880 veya 90’lardan itibaren devlet teşkilatı içinde etkin olduğu
anlaşılıyor. 1895 katliamları şüphesiz Abdülhamit’in kişisel kaprisine
indirgenemez. 1909 Adana katliamının da merkezden örgütlenip kışkırtıldığı,
vali ve emniyet teşkilatı aracılığıyla kontrol edildiği açıktır. İttihat-Terakki’nin “Genç Türk” kadrolarında etnik
temizlik fikri 1909’dan itibaren taraftar bulur; 1913’e doğru egemen olur.
1914’te savaşa girme kararında, fırsattan istifade bu büyük “ulusal projeyi”
hayata geçirme düşüncesi rol oynamış görünüyor.
(Not: Sevan Nişanyan’ın 2015 tarihli bu önemli yazısını
geç de olsa yayımlamakta yarar gördük. Yapılan yorumlar ve cevapları da
eklidir. HYETERT)
Sebepleri bellidir, anlaşılır şeylerdir. Osmanlı devleti
çökmektedir. Etnik nüfus gerekçe gösterilerek Yunanistan, Sırbistan,
Bulgaristan imparatorluktan koparılmıştır. Aynı gerekçeyle bir “Ermenistan”
kurulması gündemdedir. [Altı Vilayette Ermeni nüfusu gerçi %25 dolayındadır;
ancak basit birkaç operasyonla bu nüfus yoğunluğu artırılabilir veya belli
alanlara kaydırılabilir.]
1912-13 Balkan Harbinde Rumeli Türklerine uygulanan etnik
temizlik İT kadrolarının düşünsel evriminde belirleyici olmuştur. Benzer bir
temizliğin Anadolu’da tekrarlanma ihtimali zihinlere egemendir. Selanik
kaybedilebiliyorsa İzmir, hatta İstanbul kaybedilebilir.
Etnik temizlik, bu riski ortadan kaldıracak bir tedbir
olarak düşünülür.
2.
Etnik temizliğin yöntemi 1915 ortalarına dek muğlaktır;
muhtemelen yeterince düşünülmemiş ya da bir mutabakata varılmamıştır.
Dünyada ve Türkiye’de klasik yöntem pogrom yöntemidir.
Temizlenecek unsur devlet terörü ile sıkıştırılır, katliamlarla yıldırılır,
göçe zorlanır. Kılıç artıkları mümkün mertebe asimile edilir. Bu yöntemi Balkan
ulusları Rumeli Türklerine karşı, Ruslar (1860’larda) Kafkasya Müslümanlarına
karşı başarıyla uygulamışlardır. 1895 pogromlarından sonra Osmanlı
Ermenilerinin büyük kitleler halinde ABD’ye, Balkan ülkelerine, Rusya’ya, hatta
İran’a göçü, aynı yöntemin Türkiye’de de başarılı olabileceğini düşündürür.
1913 ve 1914’te Ege ve Marmara bölgelerinde yüzbinlerce Rum aynı yöntemlerle
Yunanistan’a göçe zorlanmıştır.
Dünya Savaşı bu seçeneği ortadan kaldırır. Ermenileri
Rusya’ya kaçırmak, sınır ötesinde bir düşman konsantrasyonu yaratmaktan başka
sonuç doğurmayacaktır. [Nitekim Kars, Bayezid ve Oltu-İspir yörelerinin Ermeni
nüfusunun boşalmasına yol açan 1828 pogromları, Erivan’da daha önce varolmayan
bir “Ermenistan” yaratılmasıyla sonuçlanmıştır.] Üstelik savaşın olumsuz
bitmesi halinde Rusya kontrolündeki Ermenilerin, kovulmuş oldukları topraklarda
hak iddia etmeleri kaçınılmazdır.
Ermenilerin topluca ABD’ye göçürülmesi fikri 1915 yazında
ciddi bir şekilde tartışılır. Güncelerinde bu konuya geniş yer ayıran ABD
büyükelçisi Morgenthau, Enver’in bu düşünceye sıcak baktığını, ancak iki konuda
ısrarcı olduğunu anlatır: Ailelerin tüm fertleri göçmen olarak kabul edilmeli
ve göçmenlerin Osmanlı pasaportlarına el konulmalıdır. Göçmenlerin savaştan
sonra geri gelmesi ihtimalinden çekindikleri anlaşılıyor.
Bir başka seçenek, Ermenilerin Osmanlı ülkesi içinde dağıtılarak
yoğunluklarının azaltılmasıdır. 1915’in ilk yarısında egemen düşüncenin bu
yönde olduğu anlaşılıyor. Ancak savaşın yenilgiyle sonuçlanması halinde iç
sürgünlerin yurtlarına dönmek isteyeceği ve içinden çıkılması zor bir tazminat
meselesinin gündeme geleceği muhakkaktır.
Ermenileri Suriye çölüne sürme kararı 1915 Ağustosunda
kesin bir politikaya dönüşmüş görünüyor. Bu karar bir çıkmazın sonucudur.
Sürülenlerin büyük bölümünün öleceği şüphesiz hesaplanmıştır. Muhtemelen
savaştan sonra Suriye’nin elden çıkacağı da öngörülmüştür. Dolayısıyla esas
amaç, güney sınırında güçlü (ve düşman) bir Ermeni konsantrasyonunun oluşması
önlemek olmalıdır. [1918-1921 Kilikya krizini de bu çerçevede değerlendirmek
gerekir. Can yakıcı olan Fransız işgali değildir, Adana-Antep-Maraş’ta Ermeni
iskânı ihtimalidir.]
Etnik temizlik iradesinin soykırım (= topyekün imha)
kararına dönüşmesini 24 Nisan’a değil, 30 Ağustos 1915 civarında bir tarihe
yerleştirmek daha doğru olur kanısındayım.
3.
Ermeni devrimci hareketinin varlığı bu süreçte önemli rol
oynar. Ortada bir veya daha fazla gizli ve silahlı ihtilal örgütü vardır.
[Başlangıçta daha çok Sosyalist Hınçag Partisi etkindir; 1905’lerden sonra
“Taşnagtsutyun”, yani Ermeni Devrimci Federasyonu öne çıkar.] Ermeni aydınlarının
önemli bir bölümünü etkisi altına almışlardır. Gerek Abdülhamid gerek İT
hükümetleri, bu örgütlere karşı adeta paranoid bir korku sergilerler.
Morgenthau’nun günceleri bu konuda aydınlatıcıdır. 24
Nisan 1915 arefesinde Talat’ın bir Ermeni darbesinden ciddi bir şekilde
korktuğunu anlatır. Büyükelçinin kuşku ifade etmesi üzerine Dahiliye Nazırı
“Biz Abdülhamid’i 200 kişiyle devirdik” cevabını verir; “onlar 500 kişi,
üstelik bizden daha örgütlü.” Tehcirin başlangıç aşamasını oluşturan Mart-Nisan
tutuklamaları devrimci örgütü çökertmeyi hedeflemiştir. Bilinen örgüt
üyeleriyle birlikte üye olma ihtimali olanlar ve sempatizanlar, yani Ermeni
toplumunun ileri gelenlerinin neredeyse tümü, tutuklanır ve çoğu öldürülür.
[Tutuklananların sayısı İstanbul’da 250, Erzurum’da 50 civarında olduğuna göre
toplam sayı 500 dolayında olmalıdır.]
Kabul edelim ki ölüm kalım mücadelesi veren bir ülkede
ihtilalcilik riskli iştir. Gerçek dünyanın güç dengelerini hiçe sayan bir
devrim romantizmi, şüphesiz, Ermenilerin felaketine zemin hazırlamıştır. Öte
yandan şu da bir gerçek ki silahlı örgüt, bir savunma refleksinin ürünüdür.
1895 ve 1909 olaylarının yaşanmış olduğu bir ülkede Ermenilerin başka seçeneği
var mıydı? Devlet teşkilatının etnik temizlik tasarladığı bir yerde, temizlenmesi
planlananların nasıl davranması gerekir?
4.
“Karşılıklı katliam” iddiası dürüst değildir. Ermenilerin
sivil Müslüman ahaliye kırım yaptığı bellibaşlı iki vaka anılır: 1916
Bitlis-Hizan baskınları ile 1918 Ocak-Mart döneminde geri çekilen Batı Ermenistan
Geçici Hükümeti birliklerinin Erzurum-Sarıkamış-Kağızman hattında yaptığı
katliamlar. Her ikisini de kaotik birer intikam hareketi olarak görmek daha
doğru olur.
1915’ten önce Ermenilerin herhangi bir yerde sivil halka
katliam düzenlediklerine ya da tasarladıklarına ilişkin ortada somut bir iddia
yoktur. Nitekim böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olur. Bir taraf orduya,
polise, yasaya ve devlete sahiptir; nüfusça ezici şekilde üstündür; bin yıllık
silah ve savaş geleneğinin mirasçısıdır. Öbür taraf hiçbir yerde sayıca %25’i
aşmaz; silahları kaçak, örgütü yasadışıdır; misilleme halinde evi ile dükkânını
savunmaktan acizdir. Bu şartlarda kim kimi kesecek?
Öte yandan şu da bir gerçek ki, geçmişte Ermeniler pogrom
yapmadı demek, savaştan sonra uygun şartlar oluşursa yapmayacaklar demek
değildir. Yunanlılar yaptı. Bulgarlar yaptı. Ermeniler neden yapmasın?
Ermeniler yerinde kalsa ve savaşı Türkler kaybetse bugün Erzurum’da ya da
Van’da kaç Türk kalırdı? Eskiden %70 küsur Türk (Azeri) kenti olan Erivan’da
bugün kaç Türk var?
5.
Büyük çaplı bir toplumsal hareket toplumda varolan
dinamikleri harekete geçirir ve o dinamiklere uyum sağlar. Elli kişiyle
yapacağın işte kendi kurallarını koyabilirsin. Elli bin kişiyle yapacağın işte
toplum ortalamasının iradesine boyun eğmek zorundasın.
İslam töresi, gâvurun malını, ırzını ve canını helal
sayan kuvvetli bir damara sahiptir. Özellikle savaş ve kargaşalık zamanlarında
bu damar azar. Öyle anlaşılıyor ki 1915 Nisan-Mayıs aylarından itibaren bu
refleks ön plana geçmiş ve başlangıçtaki niyet ne olursa olsun bu tarihten
itibaren ülkeyi saran gaza ve fetih “neşvesi” işi başka bir mecraya taşımıştır.
Başlatılmış olan tehcirden 1915 yazında herhangi bir
nedenle vazgeçmek isteseler dahi bunu yapabilecekleri şüphelidir.
6.
Tehcirin ekonomik boyutu gözardı edilemez.
Savaşın ikinci yılında Osmanlı devleti ve İT rejimi iflas
noktasındadır. Devletin toplam bütçe geliri 1913’te 33 ve 1914’te 36 milyon
sterlindi. 1915 ve sonrasında sağlıklı bir bütçe yapılamadı, ancak kamu
gelirlerinin sıfıra düştüğünü varsayabiliriz. Açık piyasada borçlanma imkânı
kalmamış, ancak Almanya’dan 110 milyon sterlin dolayında askeri kredi
alınmıştır. Fikir vermek için belirtelim: Savaşın son yılında İngiltere’nin
savunma bütçesi 2,4 milyar sterlin, Almanya’nınki 1,6 milyar sterlin idi. [Bir
ara bunları araştırıp yazmıştım. Şimdi kaynaklar elimde değil, o yüzden
sayılarda ufak tefek hatalar olabilir. Pardon.]
1913-1923 arasında ülke nüfusunun yaklaşık bir çeyreğinin
tehcir veya imha edildiğini biliyoruz. Ekonomik açıdan daha etkin olan bu
zümrenin, ulusal servetin %25’ten fazla bir payına sahip olduğunu
varsayabiliriz. Demek ki ulusal servetin belki üçte birine ulaşan bir değer bu
süreçte el değiştirmiştir. Terk edilen varlıkların bir bölümünün ziyan olduğu
düşünülse bile, ortada devasa bir servet transferi vardır.
Ermeni malları meselesi 1915 Mayıs sonlarından itibaren
idari yazışmaların ana eksenini oluşturur. Metruk malların büyük bölümü İT
örgütü ile yandaşları arasında pay edilir, kalanı tehcirde az ya da çok etkin
olan yerel girişimcilerce yağmalanır. Bu ikincisini bir tür “sus payı” olarak
görebiliriz. Savaş koşullarından dolayı taşrada doğabilecek potansiyel hoşnutsuzluğun
önü kesilmiş, İT rejimine (ve ardıllarına) çıkar ve suç bağlarıyla bağlı bir
zümre yaratılmıştır. [İkinci Dünya Savaşının ekonomik sıkıntıları birincisine
oranla hiç mertebesinde olduğu halde, rejime karşı birincisiyle kıyaslanmayacak
kadar derin bir husumete yol açtığını hatırlayınız. Neden?]
7.
İade ve tazminat korkusu anlaşılmadan, 1916-1923
döneminde olan hiçbir şey anlaşılamaz. Savaşın yenilgiyle bitmesi halinde
Ermenilerden hayatta kalanlar (ve muhtemelen kaçan Rumlar) geri gelecek, evlerini,
kayıp kızlarını, tarlalarını ve banka hesaplarını talep edecektir. Savaşın
galibiyetle sonuçlanması halinde dahi bir hesaplaşma kaçınılmaz olabilir.
Dolayısıyla tehcir yeterli değildir. Gidenlerin imha edilmesi ve hak
kayıtlarının silinmesi gerekir.
1919-1920’de Teşkilatı Mahsusa hücrelerinin Müdafaa-yı
Hukuk örgütlerine dönüşmesinde belirleyici olan endişe, olası bir barış
antlaşmasıyla Dünya Harbi galipleri tarafından Rum ve Ermenilerin geri
gelmesinin, ya da en azından tazmin edilmelerinin dayatılmasıdır. Savaş
sonrasında Anadolu’da gücü fiilen elinde tutanlar açısından ölümcül olan tehdit
budur. Erzurum ve Sivas kongrelerinin esas, hatta biricik konusu da budur.
Erzurum’a çıkabilecek otuz kişilik İngiliz garnizonu yahut Urfa’ya
yerleştirilen 200 kişilik Fransız müfrezesi değildir konu. Rusya ile Türkiye
arasında ezilmiş, ordusuz ve beş parasız Ermenistan’ın tehdidi de değildir.
Esas konu Anadolu’dan sürülmüş olan Ermeniler ve Rumlardır. Milli Mücadele,
onlara karşı verilecektir.
8.
Cumhuriyet’in kurucu kuşağının neredeyse tamamı, Rum ve
Ermeni tehcirinden nemalanmış kişilerden oluşur. İlk iki veya üç Meclisin
üyelerinin ezici çoğunluğu, o dönemde ani zenginliğe kavuşan ünlü iş
adamlarının tümü, Atatürk dönemi bakanlarının bir ikisi hariç hepsi ve bizzat
Cumhuriyet’in kurucusunun kendisi bunlar arasındadır. Ev, konak, çiftlik, otel,
ticarethane, fabrika, hizmetkâr ve “evlatlık” sahibi olmuşlardır.
Cumhuriyet rejiminin, teknik olarak Cumhuriyetin
ilanından önce gerçekleşmiş bir olay konusunda takındığı sahiplenici tutum bu
olgudan bağımsız olarak anlaşılamaz. Türkiye’de 1920-1980 döneminde siyasi,
idari ve ekonomik erk sahibi olan zümrenin neredeyse tamamı toplumsal
konumlarını bu olaya borçludur. Soykırımın kabullenilmesi, cumhuriyet elitinin
kendi kendini inkârı anlamına gelir.
9.
Soykırım tartışması soyut bir tarih tartışması değildir.
Sonuç olarak kanlı ve utanç verici sayfalar her toplumun tarihinde aranırsa
bulunabilir ve yüz yıl önce ölüp gitmiş insanların ateşi, ne kadar harlanırsa
harlansın, bugün yaşayanları çok fazla heyecanlandırabilecek bir konu değildir.
İtiraf edilmese de esas mesele başkadır. “Soykırım
olmadı” diyenlerin meramının bir fakt tartışması değil, bir hak ve etik
tartışması olduğunun herkes farkındadır. Savunulan şey “biz haklıydık” ve bunun
mantıki sonucu olarak “aynı koşullar oluşsa yine aynı şeyi yaparız” tezidir.
Dünyadaki vicdan sahiplerinin tepkisini çeken şey de budur.
Evet, çoluk çocuğun katledilmesini açıkça savunanların
sesi (radikal bir azınlık dışında) çok duyulmuyor. Ancak gayrimüslim nüfusun “Türk”
devleti için bir tehdit olduğu, dolayısıyla etnik temizliğin gerekli ve zorunlu
olduğu fikri, Türk milliyetçiliğinin ve resmi devlet söyleminin neredeyse bir
aksiyom olarak benimsediği bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetinde okutulan tarih
ve edebiyat öğretisinin değişmeyen ana fikri budur. Etnik temizlikten adım adım
soykırıma giden mantığı yukarıda özetledik. 1914’te geçerli olan
rasyonalitenin, benzer koşullar oluştuğunda, bugün de aynı şekilde işlememesi
için bir neden yoktur.
Soykırım, Türk milliyetçiliğinin zorunlu ve mantıkî
sonucudur.
10.
Başkaları da pogrom ve soykırım yaptı, evet.
Kızılderilileri hatırlayın. Cromwell’in kestiği İrlandalıları hatırlayın.
Onların ne farkı var?
Büyük bir farkı var. O kırımları bugün savunan kimse yok;
ya da eğer varsa marjinal azınlıklardır. Türkiye’nin inkâr kisvesi altında
sürdürmekte ısrar ettiği savunma pozisyonunun bugünkü dünyada emsalini
göremiyoruz.
Tüm dünyada vicdan ve entelektüel namus sahibi insanları
dehşete düşüren husus işte budur.
Yüz yıl önce olup bitenler değil, bugünkü tavır.
Gönderen Sevan Nişanyan
5 yorum:
Adsız13 Haziran 2015 01:26
Dogrudur, her toplumun gecmisinde katliyamlar vardir.
Zira Yunanlilarin Kûcûk Asya da koloniler kurarken, Anadoluya sûrdûkleri
Firikler, yani Ermenilerin atalari seviserek Urartuyu yikip mirasina
konmadilar. Urartu öne sürdügünüz gibi Ermenilerin atasi da degildi. Khurri
(Hurri) ve Kh-Urartu ayni dilin birer lehceleri idi, ve Kürtlerin henüz
aryanlasmadan (Hint-Avrupai Istila) atalari idi. Bu dil ailesi Kafkaskayadan
Hattiye oradan Sümer gögüs germisti. Heredot Anabasis te Ermenilerin istilaci
Firiklerin torunlari olduguna dair not düser. Firikler Anadolda ilk devletlerini
Sakarya nehri kiyilarinda kurar, Karadenizi kollayarak Urartuyu, yaní
Kürdistani yagmalamaya cikar. En az 2500 yil Kürdlerle kaynasir, bütün
istilacilar gibi bazi ovalara yerlesir, Kürdistan daglarini zaptedemezler, ayni
istilaci Türkler gibi. Bakiyoruz, Kürtlerin tarihten beri atalari
"Kur" olarak adlandirilmis. Bak. Kur-Mittani, Kurartaya/Kurri
(Urartu), Khurri (Hurri) ayni bügünün Kürdleri "Kur-Mandsh" olarak
isimlendirildikleri gibi. Ermeniceye en yakin dil Yunancadir, zira Ermenice
dili atasi olan Firikce gibi, Iliryaca, Trakca, Arnavutca ve Yunanca gibi HA-
Dillerinin Balkan-Hint-Avrupaca sini olustururlar. Sadece dilleri bile
Ermenilerin Mezopotamyali degil, Balkan/Trakya yerlisi oldugunu gösterir.
"Kürdlerin atalari olan Urartulular Firiklerle hem savasir, hem onlarin
kizlariyla sevisirlerdi". Issi otunun ve Laz otunun faydalarini yazmaya
devam edecegiz MR. NevDilaçar, anlarsin sen taşranin taşlarindan.
Ermenistandaki Ezidi Kûrdler Ermenistanin en kadim yerli halkidir bilesin,
Hatta 500 yil önce Tûrklûge asimile edilen Azeriler bile bir asil Irani halk
olarak Ermenilerden daha eski ve kökenlidir. Bazi Ermeni nazilerine
anlatamazsin tarihi gercekleri..
Yanıtla
emre k13 Haziran 2015 01:55
o dönemi yaşamış anneannemin anlattıkları ve o dönemi
yaşamış kişilerin anlattıkları yalan o zaman :)
ermeniler kıyım yaptılar, biz de buna ermeni mezalimi
deniyor...bundan hiç bahsetmiyorsunuz...
bir milleti savaşta sırtından vuran bir topluluk neden bulundukları
yerlerden sürgün edilmesin ki?
ve ermenilerin tehcir yollarında kürt aşiretleri
yaşıyordu,bilmediğinizi söylemeyin...
tehcirde ölen ermeniler konusunda orada yaşayan kürt
aşiretlerinin neler yaptıklarını hiç araştırdınız mı?
araştırmadığınıza da inanmam.
Türk ve kürt ü karıştırma gibi bir sorununuz var,bilinçli
bir sorun üstelik :) ...
tehciri yaşamış hiçbir ermeni anılarını yazmamış mı o
yolculukta neler yaşadıklarını anlatmamış mı ?buna da inanmam...
ve neden tehcire uğradıklarını yazmamış mı?
kendi aile büyükleriniz, müslüman türklere ,ermenilerin
neler yaptıklarını size anlatmadı mı?
Bu sorularıma dürüst bir yanıt vermenizi dilerim ...
dürüstlük ; hani ermeni veya türk olmakla değil,insan
olmakla ilgili bir kavram ...
İnsanca bir yanıt lütfen ,ermenice veya türkçe değil...
"dürüstce..." (...anlamını bilmediğiniz bir
kelimedir bu, anlamak için de kendinizi yormayın,sizin dürüst olma ihtimaliniz
yok biliyorsunuz :)
Biz müslüman türkler için de şu dize çok uygun ; :)
"seni neden anlasınlar tarumba ?"
................
her neyse, bu sorulara yanıtı önce kendinize verin..
Emre Köksal - Ankara -Türkiye
Yanıtla
Yanıtlar
Sevan Nişanyan22 Temmuz 2015 18:31
Anneannenizin anlattıkları nerede ve ne zaman olmuş, hiç
sordunuz mu? Erzurum-Ağrı-Sarıkamış arası, 1918 mi? Yoksa Hizan 1916 mı? Bu
ikisinden biriyse yazımda bu konuya değindim. Değilse, ya a) ben bilmiyorum, b)
anneanneniz yanılıyor
Unknown4 Ekim 2015 13:14
Ben Öldürülen, mallarına el konulan, kalanlarda bir
şekilde yerinden yurdundan edilen Kemaliye=Eğin ilçesinden. Yani ERMENI
SOYKIRIMINI REFERANS Doğu Perinçek in ilçesinden. Ermeni kıyıminin en yoğun
olduğu yerlerden birinde doğdum. Yaşım 70 .çocukluğumda ve gencligimde1915
olayları sirasinda yaşı 15-20 olanlar ben onlarla konuştuğumda 70 yaşından bile
küçüktü.Bunak falan değildiler. Anlattıkları şuydu Fırat'ın Karasu kolunun
geçtiği kıyılar kenara vurmuş ölüler doluydu.Hepsi bir şekilde gördüğümüz
Ermenilere aitti.Kurtlar insan eti yemeye alıştığı için nehir kenarındaki bağ
ve Bahçelerimize yalnız gidemez olmuştuk. Benim dedem Baspinar o zamanki adıyla
Basvartinik jandarma görevlisi imiş. Vazgeçtim Ermenilerin mal ve canlarını
korumayı kendisi bile birçok Ermeni öldürmüş. Babaanne kocasından yani Dedeman
bu nedenle igrendigini söylüyordu. Ama Urfali aile gibi iki taraftada komşuları
sahip çıkma adına kendileri sıkıntı çekenler var.Perinceke sormak gerek devlet
kayıtlarına giren kendi köyü Apcagadaki Ermeniler, malları, ibadethanelerine ne
oldu? Geleceğimizi doğru kurmak için geçmişin kirlerinden ayiplarindan
arinmaliyiz. Size Halep Günlüklerini okumanızı salık veririm.cemil nadir özgün
Yanıtla
Recep Altun;20 Haziran 2015 23:20
Dönemi yaşamış Ermeni yazarlarından Kapriel Serope
Papazian, 1934 yılında Bosna'da yayınladığı Patriotism Perverted (Yanlış
Yurtseverlik) adlı kitabında aynen, "eğer taşnak liderleri savaş sırasında
daha ihtiyatlı davranmış olsalardı" bu faciaların yaşanmayacağını
yazmıştır.
Tehcirin sebebi bir soykırım arzusu değildi. Tehcirin
sebebi: Osmanlı ölüm-kalım savaşındayken, Ermeni komitelerinin Osmanlı'yı
arkadan vuran askeri faaliyetleriydi. Tehcir sırasında devlet görevlerindeki
Ermeniler yerlerinde görevlerine devam ediyorlardı üstelik. Nazi Almanya'sında
yüksek devlet görevlisi Yahudiler düşünebilir misiniz?
Osmanlı, Ermenilere asla soykırım uygulamamıştır. Eğer
soykırım uygulasaydı, bugün yeryüzünde ne bir Ermeni, ne de Ermenistan diye bir
yer kalırdı. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.