Çağdaş Günerbüyük / @gulenbiyik / cagdas@evrensel.net
Geçen yıl, bu toprakların sinema tarihi yüz yılı
tamamladıktan sonra, Ermeni Soykırımı’nı konu alan ilk film çekilmişti. Fatih
Akın’ın Kesik’i, 1915’in yüzüncü yılına yetiştirilmek istenen birkaç filmden
biriydi ve sadece o yüzüncü yılda gösterime girebildi. Film dünyanın farklı
kıtalarını dolaşarak kızlarını arayan bir babanın hikayesini anlatıyordu… Türklerin
kötü adam olmadığı bu yeni film, Yitik Kuşlar, bu eleştirilerden kurtulur
belki. Kültür Bakanlığının desteğiyle çekilen film, ailelerini parçalayan,
köylerini insansız bırakan, toplumlarını yok eden felaketi iki küçük çocuğun
gözünden anlatmaya çalışıyor…
***
Geçen yıl, bu toprakların sinema tarihi yüz yılı
tamamladıktan sonra, Ermeni Soykırımı’nı konu alan ilk film çekilmişti. Fatih
Akın’ın Kesik’i, 1915’in yüzüncü yılına yetiştirilmek istenen birkaç filmden
biriydi ve sadece o yüzüncü yılda gösterime girebildi. Film dünyanın farklı
kıtalarını dolaşarak kızlarını arayan bir babanın hikayesini anlatıyordu.
Eksikleri bulunmuş, izleyenlere biraz kuru kuru gelmişti. Ama bir ilk filmdi,
hem de Karadenizli bir ailenin Almanya’da büyümüş çocuğunun ellerinden. Yüz
yıldır hesaplaşılamamış meselenin filmi değerlendirirken de patlamaması
olanaksızdı, o yüzden estetik bir tartışmanın konusu olmaktan çok, ezberler ve
ön yargılar dile getirildi. Filmin Ermeni kahramanlarını ölüme mahkum edenlerin
Osmanlı devletinin, ordusunun yöneticileri olması kimi kesimlerde rahatsızlık
yarattı.
Türklerin kötü adam olmadığı bu yeni film, Yitik Kuşlar,
bu eleştirilerden kurtulur belki. Kültür Bakanlığının desteğiyle çekilen film,
ailelerini parçalayan, köylerini insansız bırakan, toplumlarını yok eden
felaketi iki küçük çocuğun gözünden anlatmaya çalışıyor. Dolayısıyla uzun
politik tartışmalara, tahlillere, ülkede, bölgede olan bitene dair tarihsel
detaylara girmiyor. Çocukların başına gelenleri hissetmeye çok uygun. Tabii aynı
şey yaşadıklarının sebeplerine, sonuçlarına, geneline dair fikirler yürütmek
için geçerli değil.
Bedo ve Maryam, Anadolu’nun bir köyünde mutlu bir ailenin
mutlu çocuklarıdır. Babaları askerdedir. Anne, dede ve nineleriyle büyük bir
evde yaşarlar. Bir de kuşlarıyla. Paskalya kutlar, oyun oynarlar. Bayramları,
kilise törenleri, dualarıyla inançlı insanlardır hepsi. Masumdurlar özellikle
de, elbette en çok da çocuklar. Derken önce erkekleri götürmeye gelirler,
dedeyi alırlar. Askerlerin evde bulduğu av tüfeği dışında, dedenin neden
götürüldüğünü, nereye götürüldüğünü bilmeyiz, hiç öğrenmeyiz. Bir gün, Bedo ile
Maryam kuşlarına bakmaktan eve döndüklerinde, evin dağıtılmış ve herkesin
gitmiş olduğunu görürler. Bir süre evde kalır, sonra annelerini aramaya çıkarlar.
Ayrı düşerler, Bedo’yu bulan askerler onu bir çiftliğe götürür. Maryam
yetimhanede kalmaya başlar. Bir yandan onlar eve dönmeye, anneleri de
çocuklarına ulaşmaya çalışır. Yetimhanede onlara yardımcı olan Mahmut,
Ermenilere yardım eden Türk olarak önemli bir sembolik karakterdir. Sonunda
hayatta kalanlar kavuşacak, diğerlerine ne olduğu yine açıklanmayacaktır. Küçük
çocuklara da, seyirciye de.
Yitik Kuşlar, başından itibaren iki çocuğa
odaklandığından, olayları onların gözüyle görmeye seyirciyi de alıştırıyor.
Bedo ile Maryam’ın oynadığı prenses ile şövalye oyunundaki gibi masalsı bir
anlatımı var. İkna edicilik pek bir mesele olmuyor o yüzden, çünkü seyircinin
annesiz babasız kalmış iki çocuğun duygu dünyasına ikna olmasını bekliyor ve o
bir masalla da mümkün. Bilen ve hassas olan seyirciyi de, resmi tarih dışında
bir şey bilmeyen ve düşünmeyen seyirciyi de etkileyebilir böylece. Burada
gerçekte şöyle mi olmuştu, böyle olabilir miydi gibi bir tartışmanın anlamı
yok. Peşin itirazların, özellikle de Türkleri, Müslümanları, Osmanlı
egemenlerini kırımdan sorumlu tutmasını istemeyen itirazların önünü böylece
kapamayı deniyor. Bu elbette, konu tartışılmasın, savaşın olması, iki tarafın
da acılar çekmesi gibi yuvarlak laflarla konu kapansın demek değil. Tersine, bu
hikayeyle duygusal bir bağ kurmuş seyirciyle 1915’te neler olduğuna dair
konuşmak için bir başlangıç fırsatı olabilir.
Bugün tanklarla şehirleri yıkanların hâlâ Ermeni sözünü
hakaret niyetine kullanması, yüz yıl önce yaşanan felaketin adalet yüzü görmemesiyle
yüz yıldır yaşanan kırım, yıkım ve adaletsizlik arasındaki bağlantıya işaret
ediyor. Bu kadar büyük bir inkarın açığını kapamasını bir filmden beklemek
haksızlık elbette. Sadece, bir yerden başlamadan olmayacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.