Ömer Faruk Gergerlioğlu
drgergerlioglu@gmail.com
Türkiye'de insan hakları sorunlarının ortaya çıkış
nedenleri ve gelişim çizgisini bilmek, kalıcı çözümü açısından son derece
önemlidir. Türkiye'nin insan hakları karnesi, rejimin oluşturmak istediği insan
tipi anlayışından dolayı kaçınılmaz olarak ilerleyen yıllarda kötü notlara
düşecekti. Beklenildiği gibi Türkiye'nin insan hakları düzeyine günümüzde iyi
demek mümkün değildir. Zira 100 yıla yaklaşan cumhuriyet tarihinde başta
bastırılmaya çalışılan pek çok sorun, artık temel yapısal sorunlar olarak
hepimizin önündedir.
Baskıcı ve jakoben zihniyetle toplumu zorla dönüştürücü
bir anlayışta olmasından dolayı Türkiye'de uzun müddet tek parti dönemi egemen
olmuştur. Demokrasi denemesi serbest fırka ile yapılmış ancak rejimin yapısını
sarsacağı görüldüğü için hemen vazgeçilmiştir. Dünyadaki değişime direnemeyip
çok partili sisteme geçildiği anda baskıcı anlayış tekrar güçlenme ihtiyacıyla
antidemokratik birçok yola başvurmuştur.
10'ar yıllık periyodlar halinde inceleyip yorumlamaya
çalışalım. 1920'li yıllar "devlet toplumu" oluşturma gayretiyle
geçtiği için insan hakları ihlalinin kaynağı ve baş heveslisi devlet olmuştur.
Ulus-devlet, yani egemen etno-dinsel kimlik (üst-kimlik) dışındaki
alt-kimliklere izin vermeyen devlet türü, toplumu kendi tanımladığı
"Türk" tanımıyla belirlemiştir. "Türk milleti" tanımının
bir şemsiye olduğunu iddia etmiş ama Türk soyundan ve İslam dininden olmayanlar
bunun altına girememiştir.
George Orwell'in "Hayvan Çiftliği" (Animal
Farm) kitabında adil bir sistem kurduğunu iddia eden ayrıcalıklı domuzların
diğer hayvanları 2. sınıf ilan etmesinin
bir formülü vardır: "Tüm hayvanlar eşittir ama domuzlar biraz daha
eşittir." Kitapta, bu kurala itiraz eden domuzlar esrarengiz bir şekilde
kaybolmaktadır.
Türk ulus-devletinin vatandaşlık tanımı ve uygulamaları
da bu kitabın anlattığına benzemiştir. Artık bütün T.C. vatandaşları eşittir
ama kan bağı Türk olanlar ve Türk olmasa da Müslüman olduğu için kendisini Türk
görenler biraz “daha eşittir”, gerçek/makbul vatandaştır. 2. sınıf vatandaşlar
1. sınıf vatandaşa terfi etmek için uygun şartları yerine getirmek
zorundadır(!).
Bu durumda, devletin vatandaşını laik, Sünni, Hanefi
Müslüman bir Türk olarak yetiştirme gayreti, dinî ve etnik ihlallerin temelini
oluşturmuştur. Devlet, “Türk milleti” ile herkesi kucakladığını söylemekte ama Türklük mevzubahis olunca yine
ayrımcılık yapmaktadır. Kemalizm’in üst kimliği "Müslüman Türk"tür,
çünkü hem dönemin birlik-beraberlik ideolojisi dindir (İslam), hem bu yüzden
gayrimüslimleri asimile etmek imkansızdır, hem de Türk soyundan olmadığı halde
Müslüman olan ve kendini Türklüğe asimile etmeye hazır çok insan vardır:
Boşnaklar, Çerkesler, Pomaklar, Arnavutlar, vb.
Bu durum, 1924 Anayasasına, "Türkiye ahâlisine din ve ırk farkı
olmaksızın vatandaşlık itibâriyle Türk ıtlak olunur" biçiminde yansıyarak Türk vatandaşı ile Türk
soyunun farklı olduklarının işaretini vermiştir. 1982 Anayasası Md. 66/1: "Türk Devletine
vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk’tür" diyerek Türk milletinin
tanımını yaptığını iddia etmiştir. Ancak pratikte Kürtler ve gayrimüslim
azınlıklar bu tanımın içine girememiştir.
Kürtlerin "müstakbel Türklük”ten gerçek vatandaşlığa terfi
edemeyecekleri anlaşılınca da adları Genelkurmay başkanınca konuvermiştir:
"Sözde vatandaş"... Türk devleti,
vatandaşlık tanımını sadece resmi sıfatlama için görüntüde kabul edip,
asliyette dışlamada kullanmıştır. Kendi rızasıyla Türk olmayı (gönüllü
asimilasyonu) kabul eden Müslüman farklı ırklar dışında kalan gayrimüslimler
etno-dinsel temizliğe uğratılmıştır (1923, 1955, 1964), Türk olmayı kabul
etmeyen Kürtler de bugünkü durumu yaşamaktadır.
Aldatılan toplumun baş kaldırmaları, devletin basamak
basamak insan haklarından uzaklaşmasına yol açmıştır. Her hak talebi çeşitli
güç metodlarıyla bastırılmıştır. Tek parti CHP ilk önce "devlet
partisi" daha sonra "parti devleti" haline gelmiştir.
Gayrimüslim azınlıkların imhası ve yurt dışına kovalanması, Türk olmayan
Müslümanların asimile edilmeye çalışılması felsefesi devletin topluma yaptığı
en büyük kötülük oldu. Zira yanan toplum oldu. Devlet ideolojisi uğruna, halkın
çocukları birbirine düşmanlaştırıldı, savaştırıldı. Serbest fıkra girişimiyle
farklı bir ses denemesi yapıldıysa da hemen vazgeçildi. Mustafa Kemal'in
kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliğini esas alıcı yaklaşımları insan
hakları ve hukuk talep edecek bir yasal mekanizmayı da yok etti. Kuvvet tek
elde toplanınca da muhalefetin düşünce özgürlüğü elinden alınmış oldu. Düşünce
özgürlüğünün meclisteki diyaloglarda bile ihlal edildiği zabıtlara geçmiştir.
Rejim 1924 anayasasında bir tarafa bırakılan bireysel hak ve özgürlükleri
yazılı olduğu kadar bile önemsememiştir. Takrir-i sükun döneminde anayasa
dikkate alınmamıştır. Dolayısıyla TBMM'de bile insan hakları ihlallerine uygun
zemin oluşmuştur. Günümüzde yaşanan birçok insan hakkı sorununun temelleri bu
dönemde atılmıştır.
Ayaklanmaların acımasızca bastırıldığı 30'lu yıllar
ceberrut bir devlet anlayışının iyice katılaşmasını sağladı. Asimilasyonda veya
kan temelli üst kimlikte ısrar sonucu
Cumhuriyetin ilk yıllarında çok yüksek düzeyde olmayan toplumun devlete gönül
bağı ve desteğini gittikçe azalttı. Devlet, yaptığı ihlali utanılacak,
gizlenecek bir hal olmaktan da çıkardı, iyice yasalaştırdı. Yasalar, insan
hakları ihlallerinin baş nedeni olmaya başladı. Kimliklerin ortaya çıkmasını
engellemek suretiyle devlet, insan haklarını ihlal etmeye başlamıştı.
Gayrimüslim azınlıkların bıktırılarak yurtdışına kovalanması bu yıllarda oldu.
Rejim artık kendisini yıllar boyu değiştiremeyecek günahlarını işlemişti.
40'lı yıllar İsmet İnönü'nün hakimiyetinde başladı ama
dünyadaki gelişmeler Türkiye'yi zorluyordu. Buna 1942'de yabancıları ekonomik
hayattan tecride yönelik Varlık vergisi yasası çıkararak karşı çıkılabileceği
düşünüldü. 2. dünya savaşının sonucunda baskıcı, faşizan iktidarların ne
ülkesine ne insanlığa faydasının olmayacağı genel öngörüsüne paralel
imzalanan insan hakları evrensel
bildirgesi ve dünyaya uyum zorunluluğu, sistemi çok partili rejime mecbur
kıldı. İnsan hakları diye bir kavramı devlet işitmeye başladı. Ama bir
refleksle bu kavrama yönelik devlet tedbirlerini ulusal ve uluslararası
anlaşmalarda daha sıkı takibe aldı.
50'li yıllarda çok partili sistemle gelen demokrasi bu
sefer sık sık darbe ve muhtıralarla sistemin hizasına getirildi. Kendisi bunu
arzulamasa da sistemin alternatifi olarak görülen Menderes'in sağ kesimde
sahiplenilmesi sistem ve insan hakları talebinin gerçek, sahici anlamda inşa
edilememesine yol açtı. Sağ, muhafazakar kesim, meseleyi lidercilik tutkusuyla
kişiselleştirerek insan haklarını ihlal eden devlet sorununu göremedi. Devletin
1920'lerdeki ısrarı ve değişimin kaçınılmazlığı insan hakları alanındaki birçok
ihlali doğurdu. Düşünce özgürlüğü alanında ise tek parti dönemiyle başlayan
baskılar, azalma ve artmalarla hep devam etti. 141-142 ve 163. maddeler uzun
yıllar düşünen her kişinin korkulu rüyası oldu. 6-7 Eylül 1955 olaylarında bir
devlet komplosuyla gayrimüslimlerin malları talan ettirildi.
1950'li yıllarda Menderes ve devlet arasında cereyan eden
çekişme 60'larda darbeyle sonuçlandı.
Menderes ve hükümetinin insan hakları alanındaki ihlallerini sorgulamaya fırsat
kalmadan yapılan darbe, sistemin değil kişilerin sorgulanması veya popülaritesi
eğilimini daha da arttırdı. Bu anlayış da insan hakları karnesini kötüleştirdi.
Zira yeni lider Süleyman Demirel siyaset
yoluyla yöneldiği popülist, antidemokratik sağcılığıyla ezilen tüm farklı
kesimlerin bir anlayış kaosuna sürüklenmesine neden oldu. Çıkan sol ve sağ
ideolojik hareketlerin de katkı verdiği demokrasi ve hukuk dışı ortam, tüm
ortak paydaları bitirdi ve keskin bir kutuplaşma yaşandı. Sol hareketler,
demokrasi, insan hakları alanında nispeten haklı taleplerde bulunurken
ideolojik dili kullanarak siyasi hakimiyet sağlamaya, tasarladıkları devrim hedeflerine odaklanmaya yöneldi.
Toplumun yapısına uymayan bu talepler tabanda önemli destek bulamadı. Ayrıca
solun toplumun muhafazakar duygularını önemsememesinden dolayı bu talepler
"devlet düşmanlığı", "komünistlik" vb yaftalarla mahkum
edildi. İnsan haklarını kınayan bir anlayıştan ziyade kabaca sağ ve sol diye
iki siyasi grubun hakları kendisine göre yorumlaması geleneğinin başlamasıyla
sonuçlandı bu süreç. Sağcı hareket, sistemin görevini devraldı ve sistem
sözcülüğüne soyunarak insan hakları ihlallerini sorgulayacak kişileri de
şeytanlaştırdı ve yok etti.
Solun yükselişte olduğu 60'lı yıllar bir insan hakları
hareketinden ziyade dünyada yükseliş halinde olan ideolojik bir hareketin
izdüşümü şeklindeydi. Sol hareketin de insan hakları gibi bir derdi yoktu. Daha
çok ideolojik çözümlemeler uğraşısı içindeydi. Din kavramını kendilerine
düşmanlaştırarak toplumu kurtaracaklarını düşünüyorlardı. Bu da onların
toplumdan uzaklaşmalarına, elitist Kemalist anlayışla ister istemez içli dışlı
olmalarına yol açtı ve böylece zaten zayıf olan
insan hakları perspektiflerinin iyice kaybına neden oldu. Bu hal,
sağcılık, devletçilik ve milliyetçiliği İslam sanan muhafazakar kesimi daha çok
devletçi yaptı, söz konusu kesim dolayısıyla insan hakları anlayışından daha da
uzaklaştı. Bu durum, insan hakları ihlallerini sol kesim üzerinde yoğunlaştıran
devletin işine geldi.
70'ler boyunca devletin artan anarşi mazeretine sığınarak
devam ettirdiği insan haklarını ihlal eden yönetimi toplumdaki mutsuzluğu daha
da arttırdı. Kutuplaşan siyasi faaliyetler ülkeyi bir kan gölüne çevirdi.
"Başkasının hakkı, insan hakları" gibi mefhumlar akla gelmez oldu.
Her grup başkasını imha ederek siyasi bir galibiyet ve hakimiyet sağlama isteği
peşindeydi. İslami kesim yavaş yavaş milliyetçilikten dolayısıyla
devletçilikten kurtulmaya başladı ancak bu kez sarıldığı İslamcılık akımı onu
“Müslüman milliyetçisi” yaptı. Bu anlayış, mağdurun sadece kendisi olduğunu ve
başkasının hakkının çiğnenmesi pahasına İslami bir muktedirliği öneriyordu.
İslamcılık, "demokrasi vb." kavramları dışlamasıyla birlikte insan hakları
kavramına İslamcıların iyice yabancılaşmasına neden oldu. ABD ve SSCB'nin dünya
liderliği için çekişmesinde insan haklarını umursamayan, araçsallaştıran bakış
açısı bu düşünceyi beslemeye devam etti.
1980 yılındaki darbe, devletin bulduğu mazeret nedeniyle
cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan en büyük insan hakları ihlallerine neden
oldu. Ezilen kesimler sorunun devletin kurucu ilkeleri olduğunu yavaş yavaş
anlamaya başladı. Rejime yeniden şekil vermeye çalışan cunta bu sefer dini
etkin bir şekilde kullanarak birçok insan hakkı ihlaline devam etti.
Oluşturduğu Kürt sorununu uçaklardan ayet yazılı broşür atarak halledeceğini
düşünürken, Diyanet kurumunun devamını sağlayarak laiklik ilkesini de dini bir
kurumla çiğnedi. Kürt sorunu ve dindarlara uygulanan baskı her geçen gün
artıyor, insan hakları ihlalleri daha da artıyor, itirazlar yükselince telaş
içindeki sistem ne yapacağını bilemiyor, olağanüstü hal uygulamaları yaparak
tamamen insan haklarını askıya alıyordu. Kürt meselesinin durumu hakkında şu örnek
hali özetler. Şerafettin Elçi 22 ay bakanlık yaptı (03.01.1978-12.11.1979), 30
ay hapis yattı (22.10.1980-29.04.1983; tamamı 4 yıl 7 ay; TCK 142/3’den).
Çünkü: “Türkiye’de Kürtler vardır, ben de Kürt’üm” demişti.
90'lı yıllara doğru ve 90'lı yıllarda sol ve İslami
kesimler insan hakları dernekleri kurmak suretiyle devletin ihlallerine karşı
durmaya çalıştılar. Kürt sorunu konusunda tüm devlet çareleri tükenmiş
durumdaydı, örtülü ödeneklerden, mafya babalarından, ülkücü liderlerinden
aldığı destekle yargısız infazlar, fail-i meçhuller, köy yakmalar girişimine
başlamıştı. Yaşam hakkı ihlalleri yaşatan devlet bunu çeşitli gayri hukuki
yollarla gözden kaçırmayı bildi. Yargısız infazlar, köy yakmalar vb. Bu uğurda farklı örgütlerin çarpışmasına
zemin hazırlama şeklinde taktik uygulamalarla günahının sonuçlarını, ürününü
toprak altına itmeye çalışıyordu. İnkar tüm hızıyla devam ediyordu. Aziz Nesin
1995’te DGM’de ’Kürt’ kelimesini kullandığı için yargılanıyordu. Bu baskıcı
uygulamalar iktisadi gelişmeyi ve kalkınmayı da olumsuz etkiliyordu. Çok ağır
insan hakları ihlalleriyle uğraşmak zorunda kalan insan hakları örgütleri de
sonunda devletin direk veya dolaylı uygulamaları sonucu mağdurlar sınıfına
katıldı. Dini ve etnik ayrımcılık artık patlama oluşturacak düzeye gelmişti ve
çıkan dini çatlak sesler bu sefer 28 Şubat darbesiyle bastırıldı. Yükselen dini
hareketlere karşı alınan önlemler 28 Şubat MGK'sında meyvesini verdi. Farklı
bir darbe metodu olarak "postmodern darbe" olarak adlandırılan
siyasete yönelik insan haklarını ihlal eden müdahale, dindar gruplara hayatı
cehennem etti. Bu durum muhafazakar toplumun sadece kendisinin mağdur olduğu
düşüncesini besleyerek farklı mağduriyetlere yabancı kalmasını desteklemeye
devam etti. Toplumda halen çok az sayıdaki ilkeli kişi ve aydın "ötekinin
hakkını" insan hakkı olarak görüyordu.
2000'li yıllarda askeri yöntemlerle bastırılmaya
çalışılan 2 önemli muhalif hareket Kürt meselesi ve din meselesi en önemli
hukuki sorunlar olarak Türkiye mahkemeleri ve AİHM'de tartışıldı. AİHM'in
başörtüsü kararında yaptığı çifte standart, toplum üzerinde meselenin insan
hakları korumacılığı değil, siyasi kutup meselesi olduğu algısını güçlendirdi.
Bunun yanı sıra azınlıklar ve Alevilerle ilgili insan hakları ihlallerinin
azalması, devletin kendi isteğiyle değil, dış baskılar veya sivil toplum
örgütlerinin güçlenmesi sayesinde oluyordu. Ak Parti iktidarıyla geçen bu
yıllar askeri vesayet ile hükümetin mücadelesine sahne oldu. AB uyum yasaları
patlama noktasına gelen toplumu ve hak gaspından dolayı gerilen ortamı biraz
yumuşattı. AB sürecinde 9 uyum paketi, 70 yeni yasa ve 70 civarında yasada
yüzlerce madde değişikliği oldu. Askeri vesayetin kırılmasına yönelik çabalara
yönelik "misyonerlerin arttığına, azınlıkların sesinin çok yükseldiğine"
dair argümanlar adresi tam belli olmayan yerlerden kamuoyuna yayılıyordu. Ekim
2004'de hazırlanan Azınlık Raporundaki “Üst kimlik Türk değil, Türkiyeli
olmalıdır” ifadesinden dolayı yargı “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”ten 5 yıl hapis isteminde bulundu. İktidarın
artan gücüne ve demokratikleşme adımlarına karşı karşı yargı defans halindeydi. Yargı
kararlarının Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını önlemek için hukuk dışı bir
şekilde uygulanmasına şahitlik edildi.
2007 yılı bu 10 yılın en gergin senesiydi ve siyaset
zeminini yok etmeye yönelik saldırılar olarak algılanan Danıştay cinayeti,
Hristiyan din adamlarına yönelik saldırılar ve Hrant Dink'in katledilmesi tüm
dünyanın dikkatini Türkiye'de topladı. Dünya çapında etkileri olan bu
saldırılar arasında olan Hrant Dink cinayeti için cumhurbaşkanı Abdullah Gül, DDK raporu
hazırlatmasına rağmen adil bir hukuki sonuca ulaşılamadı, gerçek faillere
ulaşılamadı. İnsan hakları sorunlarının en büyük etkeni olarak yargı çok
tartışılan kararlarıyla yine hep gündemdeydi. İfade özgürlüğüne karşı
hazırlanan iddianamelerin kabulü "düşünce suçlusu" ilan edilmiş
kişileri hedef haline getirdi. 367 kararı, Ak Parti kapatılma kararı, başörtüsü
kararı en dikkat çeken insan hakları ihlali oluşturan hukuki kararlardı. Yargı
vesayeti, düşüşe geçen askeri vesayetin yerini almaya çalışıyordu. 27 Nisan'da
adeta bir muhtıra gibi algılanan Genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt'ın
açıklamasına hükümet sert tepki gösterdi. Güç savaşı hükümetin lehine
sonuçlandı. 2008'de Ergenekon davasının açılması, muvazzaf ve emekli birçok
askerin tutuklanması büyük tartışmalara neden oldu. 2000'li yılların sonuna
doğru hükümet, bir devlet politikası olarak Kürt açılımı vd. önemli insan
hakları sorunlarıyla ilgili açılımlara başladı. 2000'li yılların sonu, 10 yılın
başındaki AB uyum yasalarıyla uğraş gibi umut verici gelişmelere sahne oldu.
İktidar, devletin oluşturduğu insan hakları ihlallerine gücünün yettiğini
düşündüğü alanlarda müdahil oldu. Ancak bu müdahillik, yapısal bir değişimden
ziyade hükümetin pragmatist değişim isteklerine yönelikti.
2010'lu yılların başında referandumla sağlanan insan
hakları alanındaki gelişmeleri içeren anayasal değişiklik kabul edildi. Ancak
"yetmez ama evet"çilerin desteğini almasına rağmen daha sonraları bu
değişikliğin yine genel bir yapısal demokratikleştirmeden ziyade hükümetin
hareket alanını güçlendirecek adımlar içerdiği anlaşıldı. İktidarda pay sahibi
olmak isteyen Cemaat'ın hükümetle gittikçe artan gerginliği 17-25 aralıkta
önemli bir kavgaya dönüştü. Bu kavganın altından çıkan, muktedir olmaya
çalışanların insan haklarını, güçlenmek için bir payanda olarak kullanmaya
çalıştıkları gerçeği oldu. İnsan haklarını geliştirme iddialarının her kesimin
"kendine Müslüman" olduğuyla sonuçlanması, kavramın ortak bir payda
anlayışı ile değerlendirilme ihtiyacı çok olduğundan hayal kırıcıydı.
Erdoğan'ın “Gezi”, “Cemaat” kavgasıyla artan otoriterleşme eğilimi insan
hakları alanındaki karneyi her geçen gün kötüleştirdi. 2013 yılının başında
Öcalan'ın çağrısıyla başlayan çözüm süreci 2.5 yıl süren devletin kalıcı
anlamda kendisini değiştirmek istememesi ve PKK'nın da buna cevap olarak silaha
dönmesiyle sonuçlandı.
24 Temmuz 2016''da tekrar başlayan çatışmalar siyasetin
etkisinin azalmasına, silahın ön plana geçmesine neden oldu ve insan hakları karnemizi inanılmaz boyutlarda
kötüleştirdi. ÖYM’lerin yerine kurulan Sulh Ceza Hakimlikleri hukuksuzluklara
kılıf oldu. Böylece, “paralel yargıyı tasfiye” bahanesiyle, bütün Türkiye’de, “Hükümet
yanlısı yargıç” uygulamasına geçildi. Yargı vesayet altına alındı. Sosyal medya
yasakları kısıtlama ve yorumlar üzerindeki ceza davası baskısı oluşturuldu.
301. madde düşünenlerin üzerindeki Demokles'in kılıcı olmaya devam etti. AİHM,
“ifade edilen fikirler ne kadar çarpıcı, şoke edici, kışkırtıcı olursa olsun,
korunmaya layıktır, yeter ki şiddeti açıkça övmesin” demesine rağmen ifade
özgürlüğü mağdurları hızla arttı. Türkiye’de ifade özgürlüğü konusuna bütüncül
bakmak gerektiği, Terörle Mücadele Kanunu ile Türk Ceza Kanunu’nun birkaç kötü
ünlü maddesinin değiştirilmesiyle sınırlı bir konu olmadığı tekrar anlaşıldı.
AİHM cezalandırmalarında Türkiye uzun senelerdir ilk 3 sırayı bırakmamaktadır. Cezasızlık devlet
yöntemleriyle devam ettirilmektedir. Çoğunluk iradesiyle azınlık haklarının karşı
karşıya kalması ifade özgürlüğü sorunlarını daha da artırıyor ve artıracaktır.
İfade özgürlüğü ne zaman genişlemişse devlet yeni bir metod bulmuştur. Ancak
toplum da ısrarlı taleplerinde gittikçe yeni metodlar bulması yönüyle eskiye
göre daha başarılıdır.
Çok partili sisteme geçtiğimiz 70 yılda tam 48 hükümet
değişti, ama Türkiye’nin dünya çapındaki demokrasi, insan hakları ve
özgürlüklere saygı sıralamalarındaki yeri hemen hemen hiç değişmedi. Türkiye
hâlâ en alt sıralarda.
İnsan hakları karnemizi düzeltmek için ilkesel bir insan
hakları mücadelesine ihtiyaç vardır. Bunun için de farklı kesimlerin insan
hakları alanında çalışmaya başlaması kolaylaştırıcı olmaktadır. İnsan hakları
kavramının adil, ayrımsız yaklaşımı konusunda bilgi ve içtenlik olarak iyi bir
yerde olan kişiler, farklı dünya görüşlerinden gelseler de ortak paydalarda
buluşabiliyor ve işbirliğini artırabiliyor.
Dindarlar açısından da insan hakları kavramını
değerlendirmek gerekir. Dini düşüncenin yeniden ele alınıp siyaset bilim ve
insan hakları kavramları etrafında yoğunlaşılması, Müslüman sosyal bilimcilerin
ilk işleri olmalıdır. Zira toplumun çoğunluğunu oluşturan dindar kesimde farklı
sorunlara yanlış yaklaşmanın en önemli
nedeni, dinin insan hakları ihlallerini önleyen kavramlara mesafeli olduğu
zannıdır. Müslüman bireyler, dini düşüncelerini yeni siyaset bilimi
kavramlarıyla karşılaştırmayı ve yeni
bir ufukla tartışmayı başarmalıdır.
@gergerliogluof
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.