İsmail Beşikçi
‘Keşiş’in
Torunları Dersimli Ermeniler, Kazım
Gündoğan’ın bir çalışması. (Ayrıntı Yayınları, İstanbul, Şubat 2016 2. Bs.) İki
cilt olarak hazırlanan çalışmanın birinci kitabı. Genel olarak Dersimliler,
1937-1938 kırımını ‘Tertele’olarak adlandırırlar. Dersimli Ermeniler, hem 1915 Tertele’sini,
hem de 1937-1938 Tertele’sini yoğun olarak yaşamışlardır. Dersimli Ermeniler,
1915 Tertele’sini İlk Tertele, (Tertele Veren) 1937-1938 Tertele’sini İkinci
Tertele (Tertele Peyen) olarak dile
getiriyorlar. Dersimli Ermeniler, 1915 soykırımından sonra Dersim’e sığınan Ermeniler değildir. Bin
yıllardır zaten orada yaşayan Ermenilerdir.
Mazgirt’de, Çemişgezek’de, Hozat, Peri, Ovacık ve Nazımiye’de Zaza Kürdlerle birlikte yoğun Ermeni nüfusun
yaşadığı vurgulanmaktadır. Erzincan, Kemah, Divriği, Eğin taraflarında da durum
aynıdır. 16. Asra ait tahrir defterlerinden Dersim’de nüfusun yarıya yakın bir
kısmının gayrımüslimlerden oluştuğu vurgulanmaktadır. (s. 14) 1894-1895
yıllarında, Ermeniler, Sason’dan başlayarak büyük kırımlara uğramışlardır. Bu
yıllarda Ermenilerin bir kısmı, canını
kurtarmak için Müslümanlığa dönüş yapmıştır. Bu, mülkiyetle birlikte, kimliğin
de kaybı anlamına gelmektedir. Bu yıllardan sonra, Dersim’deki Ermenilerin bir
kısmı da Alevileşmiştir.
1915’de, Dersim’de, Ermeniler’in bütün kiliseleri,
manastırları tahrip edilmiştir. Kurumsal varlığını sürdüren tek manastır
Hozat’daki Halvori Surp Garabed Vankı’dır. Bu manastırda 1937-1938’de
bombalanmış, manastırın be kilisenin değerli eşyaları gasp edilmiştir.
1915 Ermeni soykırımının, Dersim’deki Ermeniler ve Zaza Kürdler üzerinde çok büyük etkisi
vardır. Bir defa, Ermenilerin mülkiyeti el değiştirmiştir. Ermeniler,
yaşayabilmek için din değiştirmek durumunda kalmışlardır. Bir kısmı Müslüman
olmuş, bir kısmı Alevileşmiştir. Ermeniler, mülkiyetlerini kaybederek, din
değiştirerek, Türkçe adlar alarak,
toplumsal statülerinin tamamen kaybetmişlerdir.
Büyük bir kısmı, zaten 1915’de ve
1937-1938 de ordunun
operasyonları sürecinde fiziki olarak
imha edilmişlerdir. Din değiştirmeye çalışanlar
geriye kalanlardır.
Kazım Gündoğan’ın, Keşiş’in Torunları, Dersimli
Ermeniler, kitabında, soykırımın çok önemli bir göstergesi anlatılmaktadır.
5-10 yaşında olan, anası-babası, kardeşleri öldürülen çocukların, Konya, Bolu,
Isparta, İzmir, İstanbul gibi alanlara sürgün edilmeleri, her birinin Müslüman
Türk ailelerinin yanına verilmeleridir. Burada, çocukların Ermeni isimleri
değiştirilmiş, çocuklara, Ayşe, Fatma,
Ahmet, Mustafa gibi isimler verilmiştir. Kardeşler birbirlerinden koparılmış, örneğin, biri
Konya’ya, biri Bolu’ya, bir diğeri
İzmir’e sürgün edilmiştir.
Kardeşlerin, birbirleriyle
ilişki kuramamaları için, birbirlerinden
haberdar olamamaları için, her türlü
önlem alınmıştır… Müslüman Türk ailelerin yanında, Müslüman gibi, Türk gibi
yetiştirilecekleri açıktır. Bu çocuklara, ‘evlatlık’ deniyor. Aslında ‘besleme’
demek daha doğrudur. Çünkü aileler bu çocukları kendi nüfuslarına almıyorlar.
Çocuklar, ayrı bir alanda kendi başına yemek yiyor, sofraya oturtmuyorlar.
Çocukların sokağa çıkmasına oyun oynamasına izin vermiyorlar. Kilerde, ahırda
vs. yatırıyorlar. Eve misafir geldiği zaman bu çocukları misafirin huzuruna
çıkarmıyorlar. Çocukları okula göndermiyorlar, eğitim almasını istemiyorlar.
Fakat, mahalledeki din hocalarına gönderiyorlar. Bu, Müslümanlaşmaları için
gerekli görülüyor.
Bu aileler daha çok subay, memur aileleri oluyor.
Çocuklar, angarya işlerde ‘besleme’ olarak kullanılıyor. Küçük yaşlarda da Müslüman Türk biriyle evlendiriliyor. Bazan,
kendilerinden çok çok yaşlı olanlarla
evlendiriliyor. Bu, tam anlamıyla
soykırımdır.
Araştırmacı-yazar, Kazım Gündoğan, bu çalışmasında,
1937-38’de, Dersim’den Bolu’ya, Konya’ya sürgün edilen bu çocukların izini
sürüyor. Ayşe, Fatma, Mehmet, İbrahim vs. diye anılan bu çocukların izini
sürmek kolay olmuyor. Çünkü kadınlar 70-80 yaşlarına gelmişler, artık Müslümanlığı
yaşıyorlar. Ermeni olduklarını kabul etmek istemiyorlar.
Kazım Gündoğan, Konya’da, Isparta’da, Bolu’da, İzmir’de,
İstanbul’da, Almanya’da yaptığı soruşturmalarla çocukların izini yakalamaya
çalışıyor. Bazı küçük ipuçlarına
ulaşıyor. Bu ipuçlarından yararlanarak
daha geniş ilişkileri, akrabalık bağlarını kurmaya çalışıyor.
En önemli ipucu Keşiş ailesidir. 1937-38’den önce,
Halvori Surp Garabed Manastırı’nda, Keşiş olan Agop’tur. Agop’tan iz sürerek Keşiş’in torunlarının
saptamaya çalışıyor.
İz sürmede, kendilerine ulaşılan erkekler korkuyor.
Korkularından konuşamıyorlar. Kadınllar geçmişlerinin hatırlamak
istemiyor. Fakat, Kazım Gündoğan’ın,
ısrarla gelip gitmeleri, bazı ipuçlarını yakalamış olması, onlara, giderek güç
veriyor, moral veriyor.
Çünkü bu kişiler, bu Ermeniler, Kazım Gündoğan’ın,
ısrarla gelip gitmesi, soruşturmalar yürütmesi sürecinde, şunu fark ediyorlar.
Kazım Gündoğan, onların niyetlerini dile getiriyor. Onların anlatamadıklarını
anlatıyor, onların yazamadıklarının yazıyor, onların konuşamadıklarının
konuşuyor. Bunu fark ettikten sonra, açılmaya ve sağlıklı bilgiler vermeye
başlıyorlar. (s. 196 vd.)
Ermeni soykırımı sürecinde, bazı Kürd ailelerin
Ermenileri korudukları söylenir. Ermeni
çocukların isimleri değiştiriliyor, dilleri, dinleri değiştiriliyor. Çocuklar
Ermenilikten tamamen koparılıyor. Müslüman Türk yapılıyor. Bu nasıl korumadır?
Çocukların, ana-babaları, akrabaları, yakınları, onların
gözü önünde katlediliyor, çocuklar, ‘besleme’ olarak yaşamlarını sürdürüyor.
Buna koruma denebilir mi? Kanımca bu tam anlamıyla bir soykırımdır. 1948 Birleşmiş Milletler Cenevre Sözleşmesi’nin
sırf çocuklara ilişkin özel bir maddesinin olduğu da bilinmektedir.
Araştırmacı-Yazar Kazım Gündoğan, bu çalışmasıyla bu sürece çok büyük bir aydınlık
getirmektedir.
Kitabın, hazırlanmakta olan ikinci cildinin bu ilişkilere
çok daha büyük bir aydınlık getireceği kanısındayım.
İnsan, elbette bir değerdir ama burada, insan olmaktan
kaynaklanan bir değer kalmış mıdır? Burada, insanlara, Ermenilere, insan gibi
davranılmadığı, şey gibi davranıldığı açıktır. İstek ve iradesi olan,
beklentileri olan bireyler olarak değil, şey gibi davranıldığı, istenildiği
gibi biçim verilen şey gibi davranıldığı açıktır. Yaşam hakkı, elbette
dikkatlerden uzak tutulamaz, ama yaşam hakkını, insani değerlerle birlikte
savunmak gerektiği de besbellidir.
Bu arada, Dersim’de veya, Kuzey Küdistan’ın çeşitli
alanlarında, bazı Ermeni ailelerin, Kürdler arasında, dilleriyle, dinleriyle,
kültürleriyle, yani Ermeni kalarak
yaşadıklarından söz edilebilir mi? Bunun da sorgulanmasında, açıklığa
kavuşturulmasında yarar vardır.
Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde,
Ermenilerin, Ermeni olarak toplumsal ve siyasal hayata katıldıkları
bilinmektedir. Bu, sadece Ermeniler için değil, Süryaniler, Museviler,
Türkmenler, Ezidi Kürdler için de durum
budur. 19. Yüzyıldanberi durum böyledir.
Suriye’de Baas Partisi döneminde, Hristiyanlar, Türkiye’dekine nazaran daha çok haklara
sahiptir. Örneğin, 14 Mart 2011 de
başlayan Suriye olayları sürecinde, Hristiyanlar, Özgür Suriye Ordusu veya
Suriye muhalefet cephesinde yer almamış, Beşar Esad yönetimini, hükümeti
desteklemeye devam etmiştir. Çünkü, Hristiyanlar yani Süryaniler, Ermeniler vs.
Müslüman Kardeşler’i de İŞİD kadar tehlikeli görmektedir.
Irak’ta, örneğin
Saddam Hüseyin döneminde, Hristiyanlar,
Türkiye’deki Hristiyanlara nazaran daha çok haklara sahip olmuştur. Baas
yönetiminde yer almıştır. Saddam Hüseyin’e çok yakın olan Tarık Aziz bir
Hristiyandı. İran’daki Hristiyanlar için
de bunları söyleyebiliriz.
Keşiş’in Torunları, Dersimli Ermeniler kitabından söz
ederken, Nezahat Gündoğan’ın ve Kazım Gündoğan’ın birlikte hazırladıkları,
Dersim’in Kayıp Kızları ‘Tertele Çineku’
Kızların Kıyımı, (İletişim Yayınları, 6. Bs. İstanbul 2015) kitabını da
hatırlamak gerekir. Bu eser, 1937-38’de, Dersim’de, Kürdlere karşı yükseltilen soykırımı anlatmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.