Murat Bebiroğlu
Bilindiği gibi Patrik Mesrob II’nin hastalığı uzayınca
Ruhani Meclis eş patrik seçimine karar verdi[i].
Resmi başvurular yapıldı, başbakana bilgi verildi[ii].
Ruhani Meclis başkanı ile Patrik vekili eş patrik seçimine izin verilmesi için
resmi başvuru yaptı[iii].
Aday olma hakkı olan üç başepiskopos eş patrikliğe aday oldu ve seçim
çalışmalarına başladı. Hiçbir din adamımız da aday olan başepiskoposlar da eş
patrik seçimine karşı çıkmadı. Kısacası seçimin yapılmaması için hiçbir neden
yoktu. Ancak sonrası gerçek anlamda bir yanlışlıklar komedyası.
Not: Bazı dostlar okunma kolaylığı için üç yazının birlikte yayımlanmasını istediğinden üç yazıyı birlikte yayımlıyorum. MB
Ruhani Meclis eş patrik seçimini yönetmek üzere,
müteşebbis heyet denen seçim heyetini atadı ve resmi mercilere bildirdi. İki
avukat önderliğindeki eş patrik seçim heyeti, -eş patrik seçimine karşı ise
istifa edip görevi iade etmesi gerekirken- görevini kötüye kullanarak, eş
patrik değil yeni patrik seçilmesi konusunda ikinci bir başvuru yaptı. Bu
haksız, hukuksuz girişim yanlışlıkların başlangıcı ve bu günlere gelmemizin
nedeni oldu. Bu yanlışlık bir kısım patrik karşıtı basın ve yazarlar tarafından
da desteklenince yanlış daha da büyüdü.
Ruhani meclis ve yöneticiler –heyetin istifasını
beklerken, bu beklenmedik başvurunun şaşkınlığından olacak- hemen bu heyeti görevden
almak yerine maalesef gelişmeleri bekledi. Bu da başka bir yanlış oldu ve bu
haksızlığı yapanları cesaretlendirdi.
Hükümet büyük bir yanlışla seçim heyetinin bu hiçbir
yasal dayanağı olmayan başvurusunu, heyeti atayan ve hükümete bildiren Ruhani
meclisin başvurusu ile çeliştiği gerekçesiyle reddetmesi gerekirken dikkate
alarak bazı kararlar aldı. Önce müteşebbis heyet denen seçim heyeti görevden
alındı ve geçici bir makam olan ve patrikler tarafından seçilen patrik genel
vekilliği, Ruhaniler Genel Meclisince seçilen, patrik kaymakamı yetkisine sahip
bir makam haline getirildi. Maalesef yanlışlıklar devam etti. Dahası Laik
hükümet, Ruhani Meclisin patrikliğin ancak istifa ya da ölümle sona ereceği ve
bu nedenle eş patrik seçilmesinin gerekli olduğu yolundaki kararlarına uyması
gerekirken, yine bu heyetin hukuksuz başvurusuna dikkate alarak, yürürlükte
olmayan geçici patrik seçim yönetmeliğinde olmadığı gibi garip gerekçeyle eş
patrik seçimine izin vermeyeceğini açıkladı. Bu da yanlışların devamı oldu.
Bu arada kararda patriğin “halen hayatta olduğu, istifa
edemediği, Patrik sıfatının devam ettiği, Patrik seçimine ilişkin
düzenlemelerde Patriklik görevinin sağlık sorunları nedeniyle sona ereceğine ve
Eş-Patrik seçimine ilişkin bir düzenleme bulunmadığı” gerekçesiyle yeni patrik
seçimini de reddetti.[iv] Yani patrik hayatta olduğu için yeni patrik seçimine izin
verilmedi.
Patrik seçimi konusunda Ruhani Meclis’in ve Patrik genel
vekilinin de görevini tam yaptığı söylenemez. Eğer eş patrik seçimi isteniyorsa,
patrik genel vekilinin seçiminden sonra hemen 1961’de İhtilal hükümeti
tarafından hazırlanan ve 3 patrik seçiminde de uygulanan geçici yönetmelik
yerine içinde eş patrik de olan bir yeni yönetmelik hazırlanıp hükümete vermesi
gerekirdi. Bu yapılmadı ve bu yüzden toplumda bölünmeler, tartışmalar yaşandı.
Sonunda Patrik Genel Vekili 25 Haziran 2015’de örf ve
adetlerimize ve 1863 Nizamnamesi göre patrik seçimine izin verilmesi talep eden
dilekçeyi yetkililere verdi. Ancak dilekçede belirtildiği gibi 1863 Nizamnamesinin
patrik seçimi ile ilgili hükümlerine göre seçim mümkün görülmemektedir. Çünkü
1863 Nizamnamesinin patrik seçimiyle ilgili hükümleri geçici patrik seçimi
yönetmelikleriyle zımnen (dolaylı olarak) yürürlükten kaldırılmıştır. Seçim
hükümleri geçerli olsaydı geçici patrik seçim yönetmelikleri çıkarılamaz, en
azından yönetmelik 1863 Nizamnamesi ile ilişkilendirilirdi. Esasen 1863
Nizamnamesi Vakıflar Kanunu, Medeni kanun vb kanunlar ve de yönetmeliklerle ve
organlarını seçemediğinden zımnen yürürlükten kaldırılmıştır.
Bu günlerde Patrik Mesrob II’ye vasi atanması nedeniyle
patrik seçimi yine gündeme geldi. Bilindiği gibi bazı cemaat mensupları
mahkemeye başvurarak Patrik Mesrob II’ye vasi atanmasını istediler. Mahkeme,
Patrik hazretlerinin annesini (Diramayrı) vasi olarak atadı.
Başvuruyu yapanların, - 78 yaşındaki Diramayra
yaşattıkları ciddi sıkıntıları ve bundan sonra yaşayacaklarını bir yana
bırakırsak- amaçlarının patrik seçimi olduğunu söylüyorlar. Yani Patrikliği
seçim yapmaya zorlayacaklar. İyi de, patrik genel vekili Başepiskopos Aram
Ateşyan aylar önce 25 Haziran 2015’de patrik seçimi için resmen başvurdu[v]
ve gazeteye verdiği beyanatta da yine eş patrik seçimi istediğini
açıkladı.
Tabi bu arkadaşlar bunu ya biliyor bilmezlikten geliyorlar
ya da devleti seçime zorlamayı düşünüyorlar. Her iki düşünce de doğru
görünmüyor. Bilip bilmezlikten geliyorlarsa bu kanaat önderliği iddiasında
olanlar için epeyce ayıp olur. Devleti seçime zorlamaya gelince, yukarıda
belirtildiği gibi yeni patrik seçimine patrik istifa etmediği, hayatta olduğu
ve hastalık nedeniyle görevden alınamayacağı için izin verilmemiştir. Eğer amaç
yanıltıcı bilgiler verilerek yetkilileri yönlendirmek değilse, devletin seçime
izin vermesi için Patriğin iş yapacak durumda olmadığının kanıtlanması
gerekmez. Çünkü yeni patrik seçimine Ruhani Meclis kararı gereğince Patrik
hayatta olduğu için izin verilmedi. Vasi de yaşayan kişilere atanır. Patrik
seçimi için Patrikliğin yasal organları olan Ruhani Meclis ya da Patrik Genel
vekilinin başvurusu yeterlidir.
Şimdi yine başta patrik bizi temsil edemez diyen zümre
ile -dilim söylemeye varmıyor ama- hala Patrik Mesrob II’yi sevmeyen, nefret
eden bu yüzden de eş patrik seçimine karşı olanların yanında bir de meşhur
heyet ve destekçisi basın yine konuyu patrikliği yıpratmak için kullanacak.
Patrik Mesrob II’nin Nizamnameye ve geleneklere aykırı olarak görevden alınması
ya da istifa etmiş kabul edilmesi gibi formüller öneriliyor. Eğer seçim isteyenlerin art düşünceleri,
gizli ajandaları yoksa eş patrik ya da yeni patrik biz sivilleri
ilgilendirmemesi gerekir. Amaç seçilmiş bir patriğin cemaatin başında olması
ise adı eş patrik ya da patrik olmuş kime ne?
Bu arada eğer Ruhani Meclis ve patrik kaymakamı (locum
tenens- Değabah) yetkilerine sahip Patrik Genel Vekili itibarları pahasına
görüş değiştirir “pardon biz yanlış yaptık pekala hasta patrikler görevden
alınıp yeni patrik seçilebilir” derse ve hükümet de kabul ederse, yine biz
sivillere – benim gibi Mesrop II’yi sevenler çok üzülse de -bir şey demek
düşmez. Yapılacak şey kerameti kendinden menkul bir takım kişilerin, patrik
karşıtlarının konuyu çarpıtmasına engel olmak için bir an önce Patrikliğin yeni
bir patrik seçim yönetmeliği hazırlatıp hükümete sunmasıdır.
Patrik Seçimi Ve cemaat yönetimi 2016 - II
Doğa boşluk kabul etmez. Başta seçilmiş patrik olmayınca
bazı kendisini kanaat önderi olarak görenler, vakıf yöneticileri,
hayırseverler, yazarçizerler -çoğu iyi niyetle- boşluğu doldurmaya çalışıyor.
Arkasına basın desteğini alanlar -ezici çoğunluğun nötrleşmesi yüzünden- patrik
seçimi de dahil her konuda daha etkili olabiliyor, ayrıca meşhur oluyor.
Yöneticilerin, kanaat önderi ilan edilenlerin, hayırseverlerin, yazarçizerlerin
kendileri ya da kurumları için daha fazla yetki ve güç istemeleri doğal ve
insani. Şaka yollu da olsa çağdaş amiralardan söz edenler bile var.
Sık sık 1863 Nizamnamesinden söz edenler, cemaatin bu
dönemde nasıl yönetildiğini unutmuş görünüyor. Bilindiği gibi, cumhuriyet
öncesi çok az sayıda vakıf olarak kurulmuş cemaat vakfı dışında kalan iki bine
yakın kilise ve okullar doğrudan Patrikliğe ve ruhani önderliklere bağlıdır ve
tüzel kişilikleri yoktur. Günümüzde ise maalesef bütün cemaat vakıflarının
patriklikle bağı koparılmıştır.
Bir cemaatin varlığını sürdürmesi, tüzel kişiliğinin
tanınması ve örgütlenmesi ile mümkündür. Bir yandan az doğum nedeniyle doğal
asimilasyon, diğer taraftan din ve patriklik karşıtı gruplar ve aşırı
entegrasyon yüzünden artan gönüllü asimilasyon tehlikesiyle karşı karşı kalan
Türkiye Müslüman olmayan azınlıkları cemaatin tüzel kişiliği tanınmaz ve
merkezi bir yönetime kavuşmazsa ciddi varlık kayıplarına da uğrayabilir.
Elde edilmesinin güçlüğü, geçmişin unutulması yüzünden
olacak Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği cemaatin gündemine
gelememektedir. Doğruyu söylemek gerekirse, kimse yetki ve gücünü paylaşmak
istemiyor. Bu yüzden Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği sorunu, Avrupa
Komisyonu Türkiye İlerleme Raporlarında kalmakta ve maalesef genellikle sadece
akademisyenler ve insan hakları savunucularınca dile getirilmektedir. Belki bu
yüzden bazı cemaatin önde gelenleri cemaatin tüzel kişiliği yerine sadece
vakıfların yönetimi ile ilgili olabilecek bir üst kurul istemektedir. Halbuki
gerekli olan vakıfların değil cemaatin yönetilmesi, vakıf yönetimlerinin
denetlenmesi ve merkezi bir yönetimdir. Patriğini seçen cemaat, elbette cemaati
yönetecek sivil meclisi de seçecektir. Cemaatin tüzel kişiliğinin tanınması ve
örgütlenmesine izin verilmesiyle vakıf yöneticilerince değil halk tarafından
seçilen sivil meclis ile Ruhaniler genel meclisi tarafından seçilen ruhani meclis
Patrik başkanlığında, vakıflarla birlikte cemaati yönetir, sorunlarına merkezi
çözümler arar. Merkezi bir bütçenin yapılması da, bir koordinasyon da ancak
cemaatin tüzel kişiliğinin tanınmasıyla mümkün olacaktır.
Yönetimlerin bağımsızlığı o kadar benimsenmiştir ki,
vakıf yönetimlerinin seçiminde adil olmadığı, çağdaş olmadığı ve halkın
iradesini yansıtmadığı bilindiği halde basit çoğunluk yerine nispi sistemle
seçim bir türlü gündeme gelememektedir. Örneğin 1000 seçmenli üç grubun
katıldığı bir vakıf yönetiminin seçiminde A grubu 330, B grubu 334 ve C grubu
ise 336 oy almış olsun. Bu durumda 7 ya da 11 yöneticiyi tümünü C grubu
çıkarır. Buna adalet denebilir mi? Bu seçim sistemi cemaat mensuplarını
küstürmekte, katılımı ciddi ölçüde azaltmakta hatta aidiyet duygusunu
zayıflatmaktadır. Toplumun büyük bir bölümünün ilgisizliğin diğer bir deyimle
nötrleşmesinin temel nedenlerinden bir de budur. Daha kötüsü tüm cemaat
varlıklarının belli gruplarca kontrol edilmesi tehlikesini doğurmaktadır. Hele
merkezi bir yönetim ve denetim yok ve vakıf tamamen bağımsızken tehlike daha da
büyümektedir. Ancak ne yazık ki, bu güne kadar bu konuda da etkili çevrelerden
bir öneri gelmemiştir.
Tarihe kısaca bir göz atalım.
1863 öncesi patriğin mutlak ve kesin hakimiyeti vardır ve
istek ve emirleri kanundur. İmparatorluk da patrikleri paşa olarak görür.
Patrik hem cemaatle devlet arasında aracıdır hem de her konuda yöneten ve
denetleyen kurumdur. Semt ve kilise yönetimlerinin bağımsızlığı söz konusu
değildir.
Bir tepki yasası olan ve devletin meşrutiyete geçmesine
benzetilebilecek olan 1863 Nizamnamesi ise, patriğin yetkilerini çok büyük
ölçüde sınırlamış, söz yerinde ise rütbesini indirmiştir. Bu nedenle de
Nizamnamenin kabulünden sonra Patrikliğin devlet üzerindeki gücü ve etkinliği
büyük ölçüde azalmıştır. 1894-96 katliamında ve 1915 soykırımında patriklerin
daha fazla etkin olmamasında patriklerin gücünün azalmasının önemli bir rolü
olduğu düşünülebilir. 1863 Nizamnamesi de semt ve kilise yönetimlerini dini
işlerde genel meclis tarafından seçilen Ruhani Meclise ve sivil konularda
tamamen sivil meclis tarafından seçilen komisyonlarına bağlamıştır[vi].
Hastane yönetimi ise sivil meclisçe seçilir ve o da tamamen sivil meclisçe
seçilen komisyonlara bağlıdır[vii].
Cumhuriyet ile birlikte çok şey değişti. Cumhuriyet
döneminde beş kez toplanan ve meclisleri ve komisyonları seçen Genel meclis son
kez 1934 yılında toplandı. 13 Eylül 1934 tarihinde patrik tarafından da
onaylanan bir kararla sivil meclis kaldırıldı, yerine Merkezi Mütevelli
(Getrongan Varçutyun) denen ve halk tarafından değil semt ve kilise
yönetimlerince seçilen bir organ kuruldu[viii].
Bu heyetin görevi cemaati yönetmek değil vakfiyesi olan vakıflar, bazı okullar
ve sahipsiz kiliseleri atama yoluyla yönetmek ve denetlemekti. Diğer semt ve
kilise yönetimleri doğrudan patrikliğe bağlıydı ve tüzel kişilikleri yoktu.
1936 yılında Vakıflar Kanununun yürürlüğe girmesiyle
bütün cemaat yapısı alt üst oldu. Vakfiyesi olan ve gerçekten vakıf olarak
kurulan birkaç vakıf (Hastane, Karagözyan ve Kalfayan gibi) dolaylı olarak
patrikliğe bağlı vakıflar dışında kalan ve doğrudan patrikliğe bağlı kilise ve
okullar da dahil hepsi vakfiyesiz vakıf haline getirildi. Dünyada vakfiyesi ve
vakfeden olmayan ilk vakıflar doğdu. Böylece bu kilise ve okullar patriklikten
koparılarak bağımsız vakıflar haline getirildi. Zaten sivil meclisin
kaldırılması ve merkezi mütevelliliğin gündeme gelmesindeki amaç da patriklik
ve cemaatle vakıfların bağlarının koparılmasıydı. 1938 ile 1949 yılları
arasında bu vakıflara halkın seçtiği değil, devletçe atanan tek mütevelli ile
yönetilmesi bu kopukluğu en üst seviyeye getirdi[ix].
1949’da vakıf yönetimlerinin tekrar halk tarafından seçilmesine yeniden izin
verildi.
1950’lerde merkezi mütevelli hastane dahil 11 vakfın yöneticilerini
atama yoluyla yönetiyor ve denetliyordu.
Merkezi mütevelli açıkça olmasa da dolaylı olarak doğrudan patrikliğin
yönetimindeydi.
Patrik Seçimi ve Cemaat Yönetimi 2016 – III
1960 yılında İstanbul Vilayeti hukuk işlerinin vilayete
gönderdiği yazıda 1862 (1863 olmalı) Nizamnamesinin yürürlükten kaldırıldığı ve
5404[x]
sayılı kanunun emredici hükümleri nedeniyle merkez mütevelli heyeti seçiminin
kanuna aykırı olacağı bu faaliyette bulunanlar hakkında işlem yapılması
gerektiği belirtiliyordu.[xi] İhtilal hükümetinin İstanbul Valisi
tümgeneral Refik Tulga imzalı emirle Lozan Antlaşmasına ve mevzuata aykırı
olduğu gerekçesiyle merkezi mütevelli kaldırılıyordu[xii].
Bu emirlerle Merkezi mütevelli tarafından yönetilen 11
vakıftan altısı “Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi, Şişli Karagözyan Yetimhanesi,
Halıcıoğlu Kalfayan Yetimhanesi, Üsküdar Surp HaçTıbrevank Ruhban Okulu, Taksim
Esayan Lisesi, Galata Getronagan Lisesi”[xiii]
seçiminin “umum cemaatin iştiraki” ile yapılmasına karar verildi. Diğer 5
vakfın “Beykoz Surp Negoğos Kilisesi, Kandilli Surp Arakelos Kilisesi, Taksim
Surp Harutyun Kilisesi, Eyüp Surp Eğya Kilisesi, Eyüp Surp Azvazazin Kilisesi”
seçiminin “mahal sakinlerinim iştiraki”
ile yapılacağı belirtiliyordu.
Semt ve kilise vakıflar ise son vakıflar kanunu
değişikliğine kadar bu vakıfların bulunduğu semtin cemaati tarafından seçildi.
Ancak adları cemaat vakfı olmakla birlikte vakıfların doğrudan cemaat liderliği
olan patriklikle bir bağı kalmadı. Bu gün patrikliğin vakıflar üzerindeki tek
gücü kilisesi olan vakıflarda –varsa- din adamını geri çekmekten ibarettir. Altmışlı
yıllarda vilayetin isteği üzerine kurulan ve patrik tarafından atama yoluyla
belirlenen patriklik danışma meclisi de yine 1998’de vilayet emriyle
kaldırıldı.
Son Vakıflar Kanunu ve yönetmeliğinde yapılan
değişikliklerle ortak vakıflar dışında kalan vakıflar için seçim çevresi ilçe
olarak belirlendi. İlçede yeteri kadar cemaat mensubu yoksa seçim çevresinin il
olabiliyordu. Ancak cemaat vakıfları yönetmeliğinde seçimi yönetecek seçim
kurulu, seçmenlerin belirlenmesi, adaylık vb pek çok konuda sorunlar yaşandı,
vakıf seçimleri mahkemelik oldu. İki yıl kadar önce bu sorunlar yüzünden
vakıflar yönetmeliğinin seçim ve seçim çevresi ile ilgili yönetmeliği, nedense
yenisi çıkarılmadan iptal edildi ve bu güne kadar da yeni yönetmelik çıkmadı.
Yeni vakıflar yönetmeliğinin çıkmamasının, gecikmenin
nedeninin cemaatten farklı görüşler gelmesine, özellikle bu konuda bizim gibi
farklı düşünenlerin bulunmasına bağlamak da ya cemaat yöneticilerinin ya da
yetkililerin mazeret araması olur. Eğer ikinci bir ses olmazsa çoğunlukça
benimsenen öneri kabul edilecekken farklı ses yüzünden karar verilememişse
buradan birkaç sonuç çıkar. Ya basın destekli ve başbakanla, bakanlarla görüşen
grupların önerisi yetkilileri tatmin etmemiş bu yüzden ikinci öneriler dikkate
alındığında tereddütler yaşanmıştır. Ya da devlet yetkileri bu konuda yeterli
bilgi ve birikime sahip olmadıklarından birden fazla öneri geldiğinde karar
verememektedir. Devlet yetkililerinin konuyla ilgili yeterli bilgiye sahip
olmadığı düşünülemez. Kanımca çoğunluğun, güçlülerin önerisi çağdaş yönetim
ilkeleri ile bağdaşmadığından bizim gibi grupların önerilerini dikkate alınmış
ancak güçlülere rağmen karar almakta sorun yaşanmıştır.
Özellikle Ermeni cemaatinden vakıf yönetimi seçimleri
konusunda farklı düşüncelerin çıkmasının temel nedeni Ermeni cemaatinin en
kalabalık Müslüman olmayan azınlığı teşkil etmesidir. Müslüman olmayan
cemaatlerin farklı nüfusa, farklı sayıda vakfa ve farkı cemaat varlıklarına
sahip olmaları farklılığın nedenlerindendir. Yanlış olan en az nüfusa, en az
vakfı olan cemaatlere göre karar verilmesidir. Nasıl olsa bir gün onlarda
azalacak bakışıyla değil, mevcut yapıya göre karar verilmesidir. Örneğin
İstanbul’daki toplam nüfusu 1500 kişi civarında olan Rum cemaatinin seçim
çevresi talebi ile 40-50.000 nüfuslu Ermeni cemaati seçim çevresi talebi aynı
olması ciddi bir yanlış olur. Rum cemaati için seçim çevresinin il olması bir
mecburiyettir. Halbuki Ermeniler pek çok ilçede binin üzerinde seçmene
sahiptir. Nasıl olsa öleceğiz diye intihar edilmez. Yine çok sınırlı sayıda
vakfa ve sınırlı varlığa sahip Yahudi cemaati ile pek çok vakfa sahip ve
varlıkları milyarları bulan vakıflara sahip Ermeni cemaati aynı kefeye
konulamaz. Yerel ve yerinden yönetim ilkleri gereğince yeterli cemaat
mensubunun bulunduğu ilçelerde seçim çevresinin ilçe olması, yeterli cemaat
mensubu bulunmayan ilçelerin yakınlarındaki en çok seçmeni olan ilçe ile birlikte
seçim çevresi olması, yine yeterli cemaat mensubu yoksa seçim çevresinin il
olması çağdaş yönetim ilkelerine uygundur. Tabi cemaatin tüzel kişiliği
tanınınca vakıfların varlığı aynı zamanda cemaatin tüzel kişiliğinin
olacağından ve merkezi bir denetim ve koordinasyon olacağından bu sorunlar
kendiliğinden yok olmasa bile çok azalacaktır.
Diğer taraftan hiçbir cemaat tarafından gündeme
getirilmeyen seçim sistemi Ermeni cemaati için çok önemlidir. Cemaatin tüzel
kişiliği tanınmadığından ve vakıflar bağımsız durumda olduğundan en azından
zayıf da olsa bir otokontrol sağlanması ve de elbette çok daha adil olacağından
seçimlerin nispi sistemle yapılması gerekir. Seçimlerin nispi siteme göre
yapılmalı her grup oyu oranında yönetimde temsil edilmelidir. Yine vakıf
yönetimi seçimlerinde tarafsız ve yetkisi ve görevi kesin olarak belirlenmiş
seçim kurullarının oluşturulması gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken cemaat
varlıklarının belli grupların eline geçmesine engel olacak, nispi temsil,
tarafsız seçim kurulu gibi tedbirlerin alınmasıdır.
Cemaatin Tüzel kişiliği:
Avrupa Konseyinin anayasa konusunda danışma organı olan
Venedik Komisyonunun da önerdiği Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliğinin
tanınması yolundaki önerilerine göre cemaat yeniden örgütlenmelidir. “… İnanç
gruplarının tüzel kişilik edinme hakkı inanç özgürlüğünün kolektif yönüne ait
bir hak olarak, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde
korunmaktadır. Türkiye devleti de Türkiye’deki çoğunluk, azınlık, vatandaş veya
değil, tüm insanlar için bu hakkı koruma konusunda pozitif yükümlülüğe
sahiptir. Türkiye’de inanç grupları için hukuki statü seçenekleri oldukça
sınırlı. Birçok farklı inanç grubuna mensup bireyler inanç kurumu veya dini
kurum adı verilecek yeni bir hukuki statü talebini dile getirmektedirler”[xiv].
Mevcut tüzel kişiliklerle problemin çözümü mümkün olmadığından, Müslüman
olmayan cemaatlerin, kamu tüzel kişiliği olarak düşünülmesinin güçlüğü dikkate
alınınca yeni bir tüzel kişilik statüsüne ihtiyaç duyulmaktadır. İnanç grupları
kurumu ya da dini kurumlar adı verilecek yeni bir tüzel kişilik statüsünün
kanuna eklenmesi ile sorunun çözülebileceği düşünülebilir.
Cemaatin Örgütlenmesi:
Cemaatin tüzel kişiliğinin kazanması aynı zamanda
örgütlenmesi ile mümkün olacaktır. Bu konuda ciddi sorunların varlığı inkar
edilemez. Müslüman olmayan azınlıklar neredeyse yüz yıldan beri savrulmuş,
gelenekleri, görenekleri büyük ölçüde yok edilmiştir. Bu nedenle hem çağdaş hem
de mümkün olduğu kadar geleneklere uygun örgütlenme modelleri bulmak
gerekecektir. Diğer taraftan her cemaatin aynı şekilde örgütlenmesi de mümkün
değildir. Örneğin Ermeni cemaati ile Rum ya da Yahudi cemaati örgütlenme modeli
pek çok farklılık göstermektedir. Ermeni cemaati için önemli değişiklikler
yapılması gerekse de 1863 Nizamnamesi ve ruhani önderliklerimizin[xv]
yönetmelikleri bu konuda yol gösterici olabilir. Burada önemli olan devletin
örgütlenme için belirleyeceği sınırlar olacaktır. Modelin temeli Patrik
başkanlığında Ruhani meclis yanında, yine patrik başkanlığında seçilmiş bir
cismani ya da sivil meclisin olmasıdır. Patrik başkanlığında bu iki meclis
cemaat yönetimini oluşturacaktır. Kanımca patrikliğin etkinliğinin artırılması
için sivil meclisin -örneğin yüzde kırk gibi- bir bölümünün patrik tarafından
atanmasının doğru olur.
Bu konuda patrikliğin öncü olmalı, cemaat mensuplarından
ve din adamlarından oluşacak bir komisyon bu konuda çalışmalar yapmalı ve
yetkililere taslaklar sunulmalıdır.
SON
Sevgiler.
Mart 2016
Murat Bebiroğlu
[i]
http://www.lraper.org/main.aspx?Action=DisplayNews&NewsCode=N000002535&Lang=HAY
[ii]
http://www.lraper.org/main.aspx?Action=DisplayNews&NewsCode=N000003011&Lang=TR
[iii]
http://lraper.org/main.aspx?Action=DisplayNews&NewsCode=N000003076&Lang=TR
[iv] http://hyetert.blogspot.com.tr/2010/07/valiligin-es-patrik-secimi-ile-ilgili.html#more
[v] http://www.turkiyeermenileripatrikligi.org/site/patrik-genel-vekili-patrik-secimi-icin-basvuruda-bulundu/
[vi] Madde 54.- Söz konusu
yönetimlerin (semt ve kilise yönetimlerinin MB) hizmetleri, doğrudan doğruya
anılan komisyonlara ilişkide olacaktır, okullar konusunda eğitim komisyonuna,
idari işler hayır kurumları komisyonuna, dava işleri hakkında yargı komisyonuna
başvurur ve sözü geçen komisyonların her birine ait konularla ilgili olarak
komisyona inceleme sırasında hesap verir.
Madde 56.- Semt ve kilise yönetimlerinin görev ve
davranışlarını sınırlama ve belireme konusunda gerekli talimat Ruhani ve
cismani meclisler tarafından hazırlanacaktır.
[vii] Madde 51.- … Söz konusu
yöneticiler, hastanenin idaresi konusunda hayır kurumları komisyonuna, eğitim
ve öğretim maddesi gereğince eğitim komisyonuna karşı sorumlu olup, işlemlerle
ilgili bilgileri bu komisyonlara inceleme sırasında gösterirler.
[viii] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=442&DilId=1
[ix] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=442&DilId=1
[x] 31 Mayıs 1949 tarihli
Vakıflar Kanunu
[xi] İstanbul Hukuk İşleri
Tarih 10.09.1960 Sayı 960,536 Hukuk İşleri Müdürü Aytekin Ataay
[xii] 28.10.1960 tarih ve
22085 sayılı İstanbul valisi Tümgeneral Refik Tulga imzalı yazı.
[xiii] Esayan ve Surp Harutyun
Kilisesi öğrenemediğimiz bir nedenle altmışlı yıllarda Beyoğlu Üç Horan
Kilisesi Vakfına bağlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.