Her geçen gün, bizim kayıplar hanesine bir kayıp daha
eklendiğinden bizler her geçen gün biraz daha ölmüyor muyuz? Bizi soykırıma
uğratanlar “on yılda on beş milyon genç, yaratırız her baştan” marşlarıyla bir
yüzyıla yakın zaman zarfında bizlerden gasbedilen zengin topraklarımızda
sürekli çoğalır da çoğalırken, biz giderek azalmıyor muyuz ?
Dilimiz
yok oluyor, kültürümüz, sanatımız, her şeyimiz, atalarımızın yaratmış olduğu ve
hep bizim olmuş, her ama her değeri yitiriyoruz. İnsan bu değerleri olmadan
nasıl var olmayı becerebilir ki? … Öyleki Talat’ların alçak ve hain planı halen
tüm yok ediciliğiyle işliyor gördüğünüz gibi ! Kanlı soykırım, beyaz soykırıma
dönüşmüş sadece ve bal gibi de yok oluyoruz işte, soyumuz bugün de kırılıyor,
bitip tükeniyor. Yani, biz Ermeniler için her gün 24 nisan, çünkü biz her gün
ölüme yürüyoruz !
Not: 2011 tarihli bu yazıyı okurlarımızın talebi üzerine
yayımlıyoruz. HYETERT)
***
Hatspanian1980’lerin yarılandığı yıllarda İsveç’te
yayımlanan Garo Sasuni’nin “Kürt Ulusal Hareketleri, 15. yy’dan günümüze
Kürt-Ermeni ilişkileri” kitabını Türkçeye çeviren değerli büyüğüm sayın Bedros
Zartaryan’a yaptığım bir ziyaretin hemen akabinde Berlin’de “Haus der Kulturen
der Welt” kurumunda organize edilen kültürler arası konfliktüel ilişkilerin
konu edildiği 2 günlük bir sempozyuma katılmıştım. Türk, Kürt, Zaza, Çerkes,
Arap, Yahudi, Almanlarla dolu konferans salonunda az sayıda Ermeni katılımcılar
da bulunmaktaydı.
Konuşmacılardan birinin ERMENİ SOYKIRIMI tanımlaması
üzerine çok kısa ama değerli bir sunuda bulunması ertesinde tartışmalara
ayrılan bölümde o gün söylediklerimle, bugünkü düşüncelerim siyah-beyaz misali
birbirinden farklı olduğundan, o zaman mutlaka üzerinde durulması gerektiğini
belirttiğim konu hakkında söylemek
istediklerimin esasen ve “ilk elden” muhatabı olan Türk ve Kürt
aydınlar, daha doğrusu J.P.Sartre’ın deyimiyle “çağından sorumlu olan
entellektüeller’ tarafından bilinmesi ve anlaşılmasını istiyorum.
Çeyrek yüzyıl önce Berlin’de, << … Ermeni tarihi,
Ermeni coğrafyası, Ermeni dili, Ermeni kültürü, Ermeni sanatı, şu-bu, vs.
denmesinin çok doğal olduğunu anlıyorum da, herkesin niye bilmem Ermeni
Soykırımı olarak tanımlamakta olduğu olguyla ilgili anlayamadıklarım>>
hakkında ciddi bir polemik yaptığımı hatırlıyorum.
O tartışmada, “Ermeni soykırımı diye bir adlandırma olur
mu yahu ? Tüm insanlık nasıl olur böyle bir tanımlamayı yüzlerce dilde ‘Ermeni
Soykırımı, the Armenian Genocide, Armenische Genozid, le Génocide Arménien, vb.
gibi’ aynı şekilde kullanabilir aklım ermiyor” anlamındaki düşüncelerim
temelinde, bu olgunun istense bile açıklanabilir olma zorluklarını aşamayacağı
türünde eleştirel görüşlerimi bildirmiştim.
Gerçek ve doğru anlamıyla “Ermenistan’da yaşayan Ermeni
halkına yapılan soykırım veya Ermenilerin maruz bırakıldığı, uğratıldığı
soykırım” içerikli bu olgunun hiçbir hal ve durumda, sanki Ermenilere aitmiş,
onların sahip olduğu dil, tarih, coğrafya örneğindeki türden birşeymiş gibi ‘Ermeni
soykırımı’ olarak tanımlanmasının çok yanlış olduğunu savunmuş, konunun değişik
açılardan analitik tesbit ve yorumlar ışığında mutlaka çok ciddi olarak
incelenmesi gerektiğini vurgulamaya çalışmıştım. “Zaman aşımı olmayan soykırım,
insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediliyorsa eğer, bunun Ermenilere
ait olan bir tanımlamayla anılma ve tanınması aslında abesle iştigaldir ! Ben
Ermeniyim, benim bana ait bir dilim, yazım var, bana ait bir coğrafya, tarih,
kültür, sanat, mimari, inanç, kıyafet, müzik, gelenek, görenek ve daha buna
benzer sıralayabileceğim epeyi şey, hatta tıpta Ermeni hastalığı olarak
adlandırılan kapıldığımız genetik bir hastalığım bile var, var olmasına ama,
benim bir soykırımım yok, ben bir soykırımına sahip değilim ve olmak da
istemiyorum. Eğer uğratılmış olduğumuz soykırımına ille de bir isim vermek
gerekiyorsa, ona Türk ya da Kürt soykırımı demek, öyle tanımlamak çok daha
doğru olur” diyerek salonda bulunanlardan çoğunu şoke eden düşüncelerimi
iletmiştim.
İfade ettiğim gerçekliğin ilk bakışta şok etkisi yaratan
çarpıcılığının dahi düşündürücü olduğu hakkındaki gençlik yıllarımın
fikirlerini şimdilerde masum bir tebessümle anımsamakla beraber, çoktandır
Berlin’deki panel sırasında arzettiğim düşüncede olmayışımı, soykırımın acı
etkilerini gözlemlediğim reel hayattan öğrendiğim gerçeklere borçlu olduğumu da
itiraf etmek
istiyorum.
Zamanında ‘Ermeninin bir soykırımı olamaz, soykırım bize
ait değil’ derken çok yanılmışım, artık ve neredeyse sadece “soykırım bizim ya
da bizim soykırım” demek zorunda kalışımın reddedilmez yüzlerce nedenleri var.
Soykırım yüzünden, o zamana kadar benim olan, bana ait olmuş ve bilinmez
zamanlardan beri ne zor koşullarda ve her ne pahasına olursa olsun koruyup
saklamaya çalıştığımız değerleri kaybettiğimiz, yani onların artık bizim
olmadığı bilinmeyen bir sır mı ? Onları hergün yitiriyor ve yok oluşlarının
acısını da her gün yüreklerimize gömmek zorunda kalmıyor muyuz ? Ermenilere ait
olan dilin, yazının, coğrafyanın, tarihin, kültürün, sanatın, mimarinin,
inancın, kıyafet, müzik, gelenek, göreneklerin ve daha buna benzer
sıralayabileceğim epeyi değerin artık “nesli tükenen bir uygarlık
cinsi-cibiliyetinin” sanki tatlı hatıraları gibi bir şeye dönüşmesinin, yok
oluş evrelerinden pek tehlikeli dönemlerinin şahidi olmakla geçmiyor mu her
günümüz ?
Her geçen gün, bizim kayıplar hanesine bir kayıp daha
eklediğinden bizler her geçen gün biraz daha ölmüyor muyuz ? Bizi soykırıma
uğratanlar “on yılda onbeş milyon genç, yaratırız her baştan” marşlarıyla bir
yüzyıla yakın zaman zarfında bizlerden gasbedilen zengin topraklarımızda
sürekli çoğalır da çoğalırken, biz giderek azalmıyor muyuz ?
Dilimiz
yok oluyor, kültürümüz, sanatımız, her şeyimiz, atalarımızın yaratmış olduğu ve
hep bizim olmuş, her ama her değeri yitiriyoruz. İnsan bu değerleri olmadan
nasıl var olmayı becerebilir ki ? Ermenistan dışında tüm dünyada Ermenice
ilköğretim kurumlarında Ermenice anadil eğitimi alan 6 ila 12 yaş arası Ermeni
çocukların sayısı, sadece 30 bin ! Yeryüzünde kendini Ermeni olarak
tanımlayan10 milyonluk nüfus üzerinden bu oranın hesabını yapmayı denemek bile
abes geliyor bana ve bu sayı da her yıl daha da azalıyor, vs. vs. vs…
Öyleki Talat’ların alçak ve hain planı halen tüm yok
ediciliğiyle işliyor gördüğünüz gibi ! Kanlı soykırım, beyaz soykırıma dönüşmüş
sadece ve bal gibi de yok oluyoruz işte, soyumuz bugün de kırılıyor, bitip
tükeniyor. Yani, biz Ermeniler için her gün 24 nisan, çünkü biz her gün ölüme
yürüyoruz ! Soykırım olmasaydı eğer, bugün herhalde kendi ülkemizde bir sokak
üzerinde ya da en fazla aynı mahallede oturacağımızı düşündüğüm sevdiklerimi,
son bir kez göremeden dünyadan göçüp giden babamla, onun göremediğim mezarını,
henüz hayatta olan yaşlı anamı, bacılarımı, kardeşimi ve yeğenlerimi, yani en
yakın akrabalarımı görebilmek için 3 kıtada 5 ülke ve 18.900 km. yol kat etmeye
ihtiyacım olduğunu hesap edecek kadar vaktimin olduğu mahpusane hücremde, böyle
bir durumu benim hiç de yükümlenmek
zorunda olmadığım bir zorlama yüzünden, yani bizi soykırıma uğratanların bir
dayatması olarak gördüğümden de, işlenen suçun onların sorumluluğunda olduğunu
düşünmekten kendimi bir türlü alamıyor, bu facianın sorumlularını çok istesem
bile affedemiyorum!…
Söz sorumluluğa gelip dayanınca da, bu işin muhataplarına
bakışlarımızı çevirip, “bu halimiz ne olacak peki ?” türünden aklımızdan,
yüreğimizden hiçbir zaman çıkmayanı yüksek sesle düşünmeyi denemeye kalkınca,
“T.C.” devletinin satılık sözcülerinin yüzyıllık yalanlarını sürdürmesine
paralel olarak, yakın bir dostumun pek hoşuma giden deyimiyle ‘dersaadet
aydınlarının’ da bu inkâr kervanına başka bir metodla katılmalarını görünce,
inanın dilim tutuluyor. Onlar, kendilerine uygun gördükleri bu yöntemle, hiç
utanıp arlanmadan bize, yani o iğrenç soykırımın mağdurlarının
gözlerinin içine bakıp “toplumlarımız çok cahil, kimsenin
Ermenilere yapılan soykırımından haberi yok. Devlet, gerçeği kendi
vatandaşlarından bir sır gibi saklamış, yeni nesle doğruların anlatılması,
öğretilmesi için uzun yıllar ve ciddi çabalar gerekiyor, zamana ihtiyaç var”
türü teraneler anlatıyor, hatta kimileri sanki kendi cehaletlerinin sorumlusu
bizmişiz gibi anlamsız çıkışmalara bile yeltenme maneviyatsızlığında
bulunuyorlar. Her soydan ve boydan bu herifçioğulları, Ermeni’nin toprağına
çömezlenmiş, onun evinde oturuyor, hâlâ bağında-bahçesinde dikilen nimetlerin
tadına bakıp, yetiştirdiğini yiyor, kendilerine ait olmayan sayılması dahi
imkânsız zenginliklerinden 96 sene, 365 gün, 12 ay, 24 saat boyunca istifade
ediyor oldukları halde, bu topraklarda bizim yerlerimizde yaşamakta olan
milyonlarca Türk ve Kürdün Ermenilere yapılan soykırımından -her nedense- hiç
haberi olmuyor!
Olmaz tabii, olur mu hiç, hem niye olsun ki ? Şairimiz
Yeğişe Çarents’in deyimiyle ‘Kahpe İstanbul’un’ divan edebiyatı sevdalı
dersaadet aydınlarından birçoğuna, özellikle de ‘düşünmenin taraf olduğu’
iddiasında olanlardan kimilerine göre, kendi deyimleriyle “kara cahil
toplumlarının olan-bitenlerden haberleri olmuyor, olmayabiliyor” vesselam !
Eee… bu mantıkla tabii olandan haberi olmayanın olanlardan nasıl sorumluluğu
olsun ki, şu Ermeniler de acaip insanlar alimallah… “olmayan yerde sorumlu
arıyorlar” boşu boşuna, garip değil mi ? ERMENİLER İÇİN HERGÜN 24 NİSAN ! 24
nisan ulusumuzun vicdanına zincir vurulan, entellektüellerimizin ölüme götürülmek
üzere tutuklandığı gün olduğundan, o gün yas tutuyoruz. Ancak biz, aynı o gün
olduğu gibi şimdi de, hem de hergün ölüme yürüyen bir ulusun evlatları olmamızı
sürdürüyoruz… yani bize karşı uygulanmış soykırım
geçmişe ait bir suç değil, o katastrof şimdi de devam
ediyor. Eğer söylediğimin aksini iddia eden varsa beri gelsin de ona yaşamamız
için ne yapılması gerektiği, daha doğrusu kendilerinin ne yapması konusunda
bilgiler ileteyim. 1915’e kadar doğamda hiç olmayan kamburumdan kurtulabilmem
için, beni onu taşımaya zorlayanlara ihtiyaç duymam belki de kaderin bir
cilvesi ama, bunun kaçınılmaz bir gerçek olduğu da “kendini cahil yerine
koymayı denemeyi yeğleyenlerce” anlaşılmalı artık ! Benim yok olmama
katılanlarla onların torunlarının aynı Türkler ve Kürtler olduğu ve tarihin
onlara şimdi de kurtarıcılarımız olma gibi bir şansı kullanma fırsatı sunduğu
bilinmelidir. Ben, yadsınmaz bu gerçeğin toplumsal bilince ulaşmasının
becerilmesi sayesinde ancak, Ermenilerin takvim yaprağında ulusal yas günü olarak
var olan sayfayı çevirip 25 nisanın ilk ışıklarını insanca karşılama sevincini
layıkıyla yaşayabileceklerine inananlardanım !
Bu ise, Der-Zor kâbusu dışında bir şeyi olmayan
Ermenilerin, yapılmayan NÜRNBERG’inin becerilmesi sayesinde, susadığı adalet suyunu
doya doya içme gereksiniminin toplumsal bilince ulaştırılmasının sağlanmasıyla
başarılabilir. 1915 Soykırımının feci etkileri yok edilmeye çalışılmadan,
Ermenilerin hiç kapanmayan yaralarının sarılması için ciddi adımlar atılmadan,
Türklerle Kürtlerin ayaklarına takılı kalın, paslı prangalardan daha beter
olduğunu sandığım, vicdanlarına oturmuş dayanılmaz ağırlıkta manevi bir yükün
varlığı, o halkların ileriye doğru adım atmalarını da imkânsız kılmaktadır.
Bu gerçeği anlayıp da bilenlerin bilmeyenlere anlatması,
ben insanım diyebilmenin de kıstası olarak algılanmalıdır artık ! Güney Afrika
Cumhuriyeti’nde ırkçı Apartheid rejimine karşı verdiği mücadele nedeniyle 1984
Nobel Barış Ödülüne layık görülen Desmond TUTU siyah ırkdaşlarına yönelik bir
konuşmasında, “Beyazlara iyi davranın, insanlıklarını yeniden bulmak için size
ihtiyaçları var” der. Bir Ermeni olarak, O büyük hümaniste duyduğum saygı
gereği, bize ihtiyacı olan kendi beyazlarımıza onun sözlerini duyurmayı seve
seve üstleniyor, kendi payıma düşen vicdani bu görevi bugün yerine getiriyorum.
Sarkis HATSPANIAN
“Vardaşen” mahpusanesi,
24.nisan.2011
http://ermenistan.de/sarkis-hatspanian-ermeniler-icin-hergun-24-nisan-%E2%80%A9%E2%80%A9%E2%80%A9%E2%80%A9/


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.