Hasan Aksu
Yüzyıl oldu, hâlâ kadim bir ulus olan, “Ermenilerin
soykırıma uğrayıp uğramadığını” tartışıyor olmak, yaşadığımız utanca, bir utanç
daha yüklemektedir. Hangi sebepten olursa olsun kendisiyle yüzleşmeyen, yaptığı
soykırımı savunan, es geçen veyahut inkâr eden bir ulus ve bu ülkenin
devrimcileri, sosyalistleri öncelikle kendileri özgür değildir. Adalet, eşitlik
ve kardeşlikten bahsedemezler. Çünkü kendi pazara hâkim olma, egemenliklerini
kurmak için, başka bir ulusu soykırıma uğratmış, bir buçuk milyon masum Ermeni
sivil insanın ölümüne sebep olmuştur. İnsanlık adına yapılan bu vahşet günümüze
kadar kınanmamış, açığa çıkarılıp teşhir edilmemiş, üstü örtülmeye, yaptığı
kırım ve haksızlıklara karşı hiçbir şey yokmuş gibi ölü sessizliğinde
bürülünmüş, bir asırdır kopan çığlığa adeta kulaklarını tıkamıştır.
Türkiye toplumu üzerine kara bulut gibi çöken bu ölüm
sessizliğini ilk defa, 1971 yılında İBRAHİM KAYPAKKAYA gökyüzünü zifiri
karanlıkta aydınlatan şimşeklerin çakarcasına paramparça etti. Belki bir
kıvılcımdı, belki karanlık bulutların üzerimize çöktüğü atmış yıllık uykudan
uyanmamıza vesile olan, gök gürültülü şimşeklerin bizi derinden sarsarak
kendimize gelmemizi sağlamasıydı, belki de uyutulan halkların yaşanan acı
gerçekleri görmesini sağlayan bir aydınlatıcı ışık oluyordu. Türkiye devrimci
hareketi Kaypakkaya’nın ortaya koyduğu bu bilimsel tarihi gerçekleri görmemek
için oldukça direndi. Kasketli genç adamın ortaya koyduğu ideolojik tarihi
gerçekleri okuma, kavrama ve doğrularına parmak basma yerine, gereksiz ısrarda
bulundu, yanlışlarını savunmada bilinçli direnen oldu.
Kaypakkaya zorlu bir ideolojik, siyasi, politik örgütsel
kavga sonucu, komplo, öldürülme dâhil var olma yok edilme kavgası sonucu bu
karanlığı paramparça etti. Kemalizm gibi köklü bir Türk-İslam sentezi üzerine
şekillenmiş faşist ideolojik kurumun tüm ezberini bozarak paramparça etti.
Kemalist ideolojiyi en iyi özümseyen, benimseyen DOĞU PERİNÇEK gibi bir
ideologla cebelleşerek gerçeklere ışık olan kıvılcımı yarattı. Varoluşundan
günümüze nasyonal-sosyalist fikirleriyle faşist Türk devletinin koltuk değneği
görevini üstlenen, ideolojik konumlanışıyla devlete yaverlik yapan kaşarlanmış
tescilli dönek Doğu Perinçek’in yüzüne taktığı devrimci maskeyi alaşağı etti.
Ermeni Sorunu’nu ilk defa Türkiye halklarının gündemine
soktu. “Bir buçuk milyon Ermeni’nin 1915’de katledildiğini, bunun soykırım
olduğunu” ilk defa deşifre eden, tek yolu gösteren komünist önderdir. Türkiye
ve Kürdistanlı ilerici devrimci, aydın, yazar ve çizere yaptığı araştırmalar sonucu
vardığı teorik sonuçları en zor koşullarda sundu. Kaypakkaya’nın bu tarihsel
teorik sunumu:
Önce devrimci hareketlerde bir şaşkınlık, ürküntü, uzak
durma yarattı, ama Kaypakkaya’nın derinden gelen volkan misali köklü kopuşu,
var olan devletle, arasına kesin-açık bir nitel uçurum koydu. Şimşeklerin
saçtığı bu aydınlatıcı kıvılcım bizleri uykudan uyandırdı. Çakan şimşek
gürültülerine kulaklar tıkalı ve ilgisiz kalınamazdı. Türkiye ve Kürdistan
gençliği, özellikle de soykırım yaşayan Ermeni gençliği Kaypakkaya’nın
oluşturduğu yeni ML hattı yakından izliyordu. Yeni doğan bu oluşum Türkiye’nin
siyasi, ideolojik, politik yaşamında köklü bir dönüşümü de beraberinde
getiriyordu. Türkiye halkları üzerinde on yıllarca yer etmiş şoven-ırkçı bir
ideolojinin, kültürün etkisinden kurtulmak, hemen kopuş yaşamak kolay değildi.
Bir yandan kaygı ve çekince, beri yandan da Kaypakkaya’nın tezleri, görüşleri
okundukça, kavrandıkça derinden gelen bir sempati oluşuyordu. Zorlu ve ağır
bedeller ödeyerek Kaypakkaya çizgisi toplumda yer ediyor, Türkiye ve Kuzey
Kürdistan’da derin volkanik köklerini salıyordu. Armanek Bakırciyan(Orhan
Bakır), Hrant Dink, Nubar Yalım, Manüel Demir vb. Ermeni milliyetine mensup
yoldaşların ve yüzlerce, binlerce Ermeni genç devrimcinin Kaypakkaya çizgisinde
kendisine yaşam bulması derinden yanan bir volkanın bu şekilde patlamasıydı.
Yasaklanan, gizlenen, aşağılanan, katledilen azınlık ulus, milliyet ve
ezilenlerin sesi, kendini bulduğu örgüttü Kaypakkaya çizgisi… Hâlâ bu gerçeği
dile getirmekten , “Sezar’ın hakkını Sezar’a vermekten” itinayla kaçınan
Ermeniler var. Geçmişte Türk solunda yer almış, egemen ulus şovenizminin çok
ciddi etkisinde kalmış “eski solcu” Ermeniler ne yazık ki hala Kaypakkaya’yı
hazmedemiyor, kara kalemleriyle, kara çalmaya çalışıyorlar. Kaypakkaya’nın,
Ermeni katliamını, Ermeni soykırımını deşifre etmesini, Türkiye’nin ve Türkiye
solunun gündemine sokmasını hazmedemiyor, her neyse kabullenemiyorlar. Bunu
dışarıya vurumsa Kaypakkaya geleneğine uzaktan duydukları, gerçeklerle hiçbir alakası
olmayan ithamlarla kara çalmalarıdır. Tavsiyem o ki, vazgeçin bu önyargılı
milliyetçilikten! Anlıyorum sizi her şey tersine dönüşür, siz de öyle… Artık
gerçekler ortada görün, gözünüzü açın açık gerçeği görün.
Aradan tam bir Asır geçti. Hâlâ Türkiye toplumunun ezici bir
kısmı ırkçı-şovenizmin ideolojik etkisi altında tahribatlarını devam ettiriyor.
Bugün hâlâ ‘sosyalist ve devrimci’ oluşumların büyük çoğunluğu şoven-ırkçı
ideolojik sarmal çemberi içinden çıkamamıştır. Türkiye devrimci ve sosyalist
hareketi yüzyılı aşkın bir zamandan buyana ırkçı-şoven ideolojinin etkisinden
kendini bir türlü kurtaramamış, kendisiyle hesaplaşmak bir yana, yanına dahi
yaklaşılmaz gibi radikal bir yol izlemiştir. Ermeni soykırımında, 38 Dersim
katliamında, Şeh Said ve Kürt katliamlarında, Alevi katliamlarında ya devletin
yanında yer almış, şu veya bu “emperyalist devletin içten bölme, oyunu, tezgâhı
olduğu” söylemiş, hâlâ aynı avenelik ciddi şekilde varlığını korumaktadır.
Devletin ırkçı faşist soykırım katliamları bir nevi görmezden gelinerek, niyet
ne olursa olsun, objektif olarak, devletin yaptığı tüm zamanlardaki katliamlar
“desteklenir olmuş, meşru” gösterilmiştir. Ya da ölüm sessizliğine bürünerek
suç ortaklığı yapılmıştır. Bu, özcesi her iki tutum ve davranış bir ve aynı
olmakla birlikte, gericiliğin parçalanmasında engel teşkil eden ideolojik bir
sapmadır.
Yalnızca Türkiye devrimci hareketi değil, Kürdistan devrimci
hareketinde de Türk devletinin şoven-ırkçı ideolojik kalıtsallığı mevcudiyetini
etkin bir şekilde sürdürüyor. Burkay ve benzerleri buna örnek gösterilebilir.
Devletin üzerinde şekillendiği, toplumu eğittiği ideolojinin kalıtsal etkisi,
Ermeni milliyetine mensup olan aydın, devrimci, sosyalistlerde de etkin şekilde
varlığını korudu, hâlâ belli ölçeklerde korumaya devam ediyor.
Sosyalist Enternasyonal, Komüntern ve buna Mustafa Suphi
TKP’si de dâhil, Ermeni soykırımına, Kürt katliamlarına, Alevi soykırımına
yaklaşım ve buna bağlı almış oldukları kararlar şovenizmin etkisinde nasıl
kalındığını bize ibretlik şekliyle gösteriyor. Kemalist devleti küstürmeme
adına, faydacı-siyaseten gerçekleri değil, o günü idare etme dış politik
çizginin Komüntern’de Şefik Hüsnü’nün şoven-milliyetçi etkisinin nasıl
yansıdığını bize gösteren dışavurumuydu.
Bu gerçekler görülmeden, ne Ermeni soykırımına, ne Alevi
soykırımlarına ne de Kürdistan’da yaşanan soykırımcı uygulamalara doğru tavır
takınamayız. Belki bazıları bana neci olabilir, coğrafyamızda yaşanan
gerçekleri görmezden gelebilir, ortaya çıkan her halk hareketinin altında bir
hinlik arayabilir… Ama yaşadığımız gerçekler bizlere öyle söylemiyor. Tam hak
eşitliğinin olmadığı bir ülkede, ayrı ulus ve milliyetlerin kardeşliğinden
bahsedebilir miyiz? Tabii ki hayır! Bugün her türlü önyargıdan kurtulmuş,
şoven, ırkçı, tekçi, egemen ulus zincirini kırmış devrimci aydın, akademisyen,
yazar bu mustarip hastalıktan zorda olsa kurtulmuştur. Ağır bedeller ödense de,
hayatlarına mal olsa da, kararlıca, geri adım atmadan, bu değişim ve dönüşüm
mücadelesinde elini taşın altına koyanlarımız artarak var. Ancak, bu oldukça
az, ama olsun, onurlu doğru duruşu yükseltmek bu gibi zorlu kavgalardan ve
bedel ödemelerden geçiyor. Geleceğin sömürüsüz komünal dünyasını yaratmak için
yolumuzu granitten örmeliyiz.
Hâkim ulus şovenizminin ciddi bir etkisi sol hareketlerin
birçoğunda hâlâ etkilidir. O çok devrimci ‘eşitlikçi, sosyalist paylaşımcı’
arkadaşlarımız, yazarlar, yayın organları hâlâ azınlıklar sorunu gündeme
gelince ‘Perinçek’e yakın duruyorlar. Tek ulus -devletçi oluyor, tek bayrak
üzerinden oluk oluk akıtılan mazlum ulus ve milliyetlerin akan kanı üzerinden
siyasi kirliliğin batağında yüzüyorlar. Bunlar günü birlik yaşadığımız
gerçekler… Bazıları dil ucuyla, utangaç şekilde, ‘ama, fakat” diye tavırlar
alsalar da açık net bir siyasi bakış açısına sahip değiller. Sürekli fikri ile
zikrin de değişiklik göstermektedirler. Birazcık artçı baskılar artınca kolayca
turbo dönüş yapabilmektedir. Kendisi için özgürlük istemek ne kadar haksa,
kendisi olmayan için de özgürlük istemek daha onurlu bir taleptir. Başka
uluslar ve hakların köleliği, sömürüsü, katliamı üzerinde kazanılan hak ve
özgürlükler özgürlük olamaz. Aksine, sömürü, katliam ve kanla beslenen bir
sistemin adı olsa olsa diktatörlük olur.
Nisan 2016 Hasan Aksu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.