İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk,
Türklük üzerinde organize etmek gibi bir düşüncesi, tasarımı vardı. Adriyatik
Denizi’nden Orta Asya içlerine kadar bir imparatorluk olacak, ama bu
imparatorluk sınırları içinde sadece Türkler yaşayacaktı… İttihatçılar, uzun, yoğun çalışmalardan sonra, planlarını şu
şekilde düzenlediler. Egedeki, Kapadokya’daki Rumlar, Ege adalarına,
Yunanistan’a sürgün edilecek. Karadeniz havalisindeki Rum-Pontuslar yine aynı
şekilde Yunanistan’a sürgün edilecek. Ermenilerin nüfusu tehcirle çürütülecek. Süryaniler, Ezidi Kürdler vs.
aynı yaptırımlarla karşılaşacak. Kürdler Türklüğe asimile edilecek, Aleviler
(Kızılbaşlar) Müslümanlığa asimile edilecek. Laz, Çerkes gibi gruplar da
Kürdler gibi Türklüğe asimile edilecek. Böylece, tasarlanan Türk imparatorluğunda
yaşayacak herkes Türk olmuş olacak. Türklüğün en önemli dayanağının Müslümanlık olduğu da besbellidir. Çeşitli yöntemlerle Küçük Asya’yı terke zorlanan
Rumların Ermenilerin, Süryanilerin…
taşınmaz mallarına , zenginliklerine el konulması, bu devlet ve toplum
projesinin çok önemli bir boyutuydu. Bu el koymalarla Osmanlı ekonomisi
millileştirilmiş, Müslüman Türk tüccar, Türk burjuvazisi doğmuş olacaktı.
***
Yakındoğu kavramı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve daha öncesinde de çok kullanılan bir
kavramdı. Hem Osmanlılar, hem batılılar bu kavramı sık sık kullanırlardı. Bu
kavramın son kullanım alanlarında biri
Lozan Antlaşması sürecinde oldu.
Lozan Antlaşmasının esas adı, Yakındoğu İşlerin İle İlgili Lozan
Antlaşması’dır.
Yakındoğu neresidir? Bizans yönetimi, İstanbul’dan
Doğu’ya doğru, coğrafyayı şu şekilde bölümlemişti. Yakındoğu, Ortadoğu,
Uzakdoğu.
Yakındoğu, bugün, Küçükasya olarak bilinen Anadolu
ve Kuzey Mezopotamya denen toprakları kapsıyordu. Ortadoğu, Mısırdan
Hindistan’a kadar, Kuzey Buz Denizi’nden Umman Okyanusu’na kadar olan
toprakları kapsıyordu. Uzakdoğu,
Ortaasya içleri, Japonya, Çin Filipinler, Vietnam gibi alanlardı.
Küçükasya’da, Ege taraflarına İyonya deniyordu. İyonya ile Kızılırmak arasında, Anatolia denen bir bölge vardı. Ondan sonra
Kapadokya olarak adlandırılan topraklar
başlıyordu. Karadeniz havalisine Pontus deniyordu. Pontus’dan sonra Lazistan
başlıyordu. Lazistan’ın doğusunda Gürcistan vardı. Potus’un güneyi
Ermenistan diye adlandırılıyordu. Doğu
Akdeniz’de, bugün Çukurova diye anılan
bölgeye Klikya deniyordu.
İyonya’da,
Anatolia’da, Kapadokya’da, daha çok Rumlar yaşıyordu. Pontus’da,
Rum-Pontuslar… Ermenistan’da ve Klikya’da
daha çok Ermeniler yaşıyordu.
Bugün, Ermenistan denen bu bölgelere, Kürdler Kuzey
Kürdistan, Ermeniler Batı Ermenistan diyor. Bu bölgede, tarihte, Ermeniler,
Kürdlerle birlikte yaşıyordu. Kürdler, kırsal alanda, hayvancılıkla uğraşıyorlardı. Ermeniler,
şehirlerde, marangozluk, demircilik, bakırcılık, terzilik, boyacılık,
kuyumculuk, inşaatçılık gibi
zanaatlarla, ticaretle meşgul
oluyorlardı. Kırsal alanlarda, tarımla meşgul olanlar yine Ermenilerdi.
Van Gölü merkeze alındığında, Kuzeye doğru ilerlendikçe
Ermeni nüfus, Güneye doğru ilerlendikçe
Kürd nüfus artıyordu. Küçükasya’nın, yani Yakındoğu’nun bir kesimi de
Kuzey Mezopotamya idi. Burada, Kürdler,
Süryaniler, Ermeniler iç içe yaşıyordu.
Küçükasya’ya Türklerin gelişi, onbirinci yüzyılın ilk
yarısına rastlamaktadır. Onbirinci yüzyıl ile, Onüçüncü Yüzyıl arasında yani üç asır süresince gelen Türklerin sayısı
hakkında verilen rakamlar, 400 bin ile 600 bin arasında değişmektedir.
Gelenler, genel olarak erkeklerdir. Atlı,kılıçlı
gelmektedirler.Nüfusun çoğalması, akınlarla gelen Türklerin, bölgedeki, Gürcü,
Ermeni, Rum, Yahudi, Kürd, Süryani, Arap vs. kadınlarla evlenmesiyle olmuştur.
Önce Müslümanlaşma, 19. Yüzyılın
sonlarındaysa, Türkleşme başlıyor. Hristiyanlardan alına Cizye gibi
vergilerin yükü, Müslümanlaşmak için önemli bir neden oluyor.
Türklerin, Küçükasya’ya akınlara başladığı dönemlerde,
burada on milyon civarında yerli nüfus olduğu vurgulanıyor. Üç asır boyunca
gelenler, bölgede baskın gen oluşturamıyor. Bu bakımdan, bugün, T.C. sınırları
içinde yaşayanların, fiziki bakımdan Ortaasya Türklerine benzerlikleri çok
azdır. Ama, Rumlara, Ermenilere fiziki benzerlik daha çoktur.
Coğrafyanın,İstanbul’dan Doğu’ya doğru, Yakındoğu,
Ortadoğu, Uzakdoğu diye bölümlenmesi, şu bakımdan anlamlıdır. Yakındoğu, imha
edilmiştir. Bu imhadan sonra,
Yakındoğu’dan kalma bazı alanlar, Ortadoğu içinde ele alınmaya
başlanmıştır. Yakındoğu’nun nasıl imha edildiği üzerinde durmak önemlidir.
***
Yirminci Yüzyıl başlarında, Rum-Pontuslar, Amasya,
Niksar, Tokat Trabzon, Gümüşhane, Maçka,
Şebinkarahisar gibi gibi şehirlerde yaşıyorlardı. Samsun, Sinop, Amasya
vilayetine bağlı Mutasarrıflıklardı. Çarşamba, Bafra, Merzifon, Havza,
Vezirköprü, Amasya vilayetine bağlı kaymakamlıklardı.
Ordu, Ünye, Terme, İnebolu, Fatsa, Niksar vilayetine
bağlı kaymakamlıklardır. Tirebolu, Rize, Akçabad Sürmene, Of, Trabzon
vilayetine bağlı kazalardır.
Kelkit, Şiran, Bayburt, Gümüşhane vilayetine, Torul, Maçka’ya, Mesudiye,
Şebinkarahisar’a bağlı kazalardır.
Yirminci Yüzyılın ilk çeyreğinde, 1914-1915 yıllarına
kadar, Pontus ülkesinde, 1135 Kilise, 960 okul, 815 cemaat vardı.
***
Yakındoğu Nasıl İmha Edildi?
İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk,
Türklük üzerinde organize etmek gibi bir düşüncesi, tasarımı vardı. Adriyatik
Denizi’nden Orta Asya içlerine kadar bir imparatorluk olacak, ama bu
imparatorluk sınırları içinde sadece
Türkler yaşayacaktı. Bu, İttihat ve Terakki’nin, üzerinde en çok
çalıştığı devlet ve toplum projesidir.
İttihat ve terakki, gerek gizli toplantılarında, gerek açık toplantılarında bu
devlet ve toplu projesi üzerinde çok konuşmalar ve tartışmalar oluyordu.
İttihat ve Terakki’nin Merkez-i Umumisi’ndeki üç önemli ittihatçı, Dr. Bahattin
Şakir, Dr. Nazım, Ziya Gökalp, bu konu üzerinde çok duruyordu.
Bu konularla ilgili planlar, projeler hazırlanırken,
Rumlar, Ermeniler, Kürdler, Aleviler, Asuriler, Ezidi Kürdler… önemli pürüzler
ortaya ortaya çıktı. İmparatorluk, bu pürüzlerden nasıl kurtarılacaktı?
İmparatorlukta yaşayan herkes nasıl Türk yapılacaktı?
İttihatçılar, uzun, yoğun çalışmalardan sonra, planlarını
şu şekilde düzenlediler. Egedeki, Kapadokya’daki Rumlar, Ege adalarına,
Yunanistan’a sürgün edilecek. Karadeniz havalisindeki Rum-Pontuslar yine aynı şekilde Yunanistan’a
sürgün edilecek. Ermenilerin nüfusu
tehcirle çürütülecek. Süryaniler, Ezidi Kürdler vs. aynı yaptırımlarla karşılaşacak. Kürdler Türklüğe
asimile edilecek, Aleviler (Kızılbaşlar) Müslümanlığa asimile edilecek. Laz,
Çerkes gibi gruplar da Kürdler gibi Türklüğe asimile edilecek. Böylece,
tasarlanan Türk imparatorluğunda yaşayacak herkes Türk olmuş olacak.
Türklüğün en önemli dayanağının Müslümanlık olduğu da besbellidir.
Çeşitli yöntemlerle Küçük Asya’yı terke zorlanan
Rumların Ermenilerin, Süryanilerin…
taşınmaz mallarına , zenginliklerine el konulması, bu devlet ve toplum
projesinin çok önemli bir boyutuydu. Bu el koymalarla Osmanlı ekonomisi
millileştirilmiş, Müslüman Türk tüccar, Türk burjuvazisi doğmuş olacaktı.
1912-1913 Balkan Savaşları, yenilgi, bu projenin hayata
geçirilmesi yolunda tetikleyici bir etki yarattı. Yenilginin nedeni iç düşmanlar olarak belirlendi. Düşman güçlerle işbirliği yapan iç düşmanlar
vardı. Bunlar Rumlardı. 1911 sonlarından itibaren Ege’deki Rumlar boykotlarla,
sindirmelerle, sabotajlarla öldürülmelerle karşılaştılar. Rumların bölgeden uzaklaştırılması için Küçük Asya’yı terk etmeleri için her türlü taciz yapıldı. 1911-1913 yılları
arasında bu tacizler yoğunlaştırıldı, yaygınlaştırıldı.
1914 baharından itibaren, Karadeniz havalisindeki
Rum-Pontuslar, Kapadokya’daki Rumlar, İttihat ve Terakki’nin hem illegal örgütlerinin, hem legal kurumlarının tacizleriyle karşılaştılar.
Sindirmeler, sabotajlar, boykotlar, öldürmeler yoğun ve yaygın bir şekilde,
birbirini takip etmeye başladı.
Rum-Pontusların en kısa zamanda bölgeyi terk etmeleri, terketmedikleri
takdirde öldürülecekleri, evlerinin yakılacağı,
artık Osmanlı ülkesinde yaşamalarının mümkün olmadığı, buraların Türk
yurdu olduğu vurgulanıyordu.
Rum sürgünlerinin,
aslında 1911-1912 yıllarından itibaren başladığını görüyoruz. Bu süreçde Balkan
yenilgisinin önemli olduğu söylenebilir. Bu konuda iki kitaptan söz etmek
gerekir. Bu kitaplarda, sabotajlar,
öldürmeler, boykotlar, sindirmeler
ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Birinci kitap, Alexander
Papadopoulus’un, Resmi Belgelerde Avrupa Savaşından Önce Türkiye’de Rumlar
Üzerindeki Zulüm, Pontus Trajedisi 1914-1922 Kara Kitap ( Çev. Attila Tuygan,
Anais Martin, Adnan Köymen) Pencere Yayınları tarafından yayımlanan bu kitap
Ocak 2013 de basılmış. Kitapda Sait
Çetinoğlu’nun Önsözü var.
İkinci kitap, Takibat, Tehcir, İmha, Osmanlı
İmparatorluğu’nda, 1912-1922 yılları Arasında
Hristiyanlara Yönelik Yaptırımlar
(Çev. Suzan Zengin) adını taşıyor. Bu kitap Tessa Hofmann tarafından
derlenmiş. Ocak 2013 de Belge Yayınları tarafında yayımlanmış. Sait
Çetinoğlu’nun bu kitapta da bir Önsözü var. Bu iki kitap o dönemde
Hristiyanlara yönelik katliamları, bu süreçte gelişen, tırmandırılan devlet terörünü bütün açıklığıyla ortaya
koyuyor. Her iki kitapda da Sait Çetinoğlu’nun Önsözleri önemli yazılardır.
Rumlara, Rum_Pontuslara karşı politikalar, Balkan
yenilgisinden hemen sonra, Birinci Dünya Savaşı’na varmadan, uygulanmaya
başlamıştı. Savaş döneminde Ermenilere
karşı tehcir gündeme geldi. 1915 baharında, 3-4 ay gibi kısa bir süre
içinde tehcirle bin yıllardır yaşadığı topraklarından
sökülüp atıldı. Birbuçuk milyon civarında Ermeni soykırımla yok edildi. Aynı
şekilde Asuri-Süryaniler, Ezidi Kürdler de soykırıma uğradılar. Teşkilat-ı
Mahsusa bu amaç doğrultusunda kuruldu, kullanıldı. Balkan yenilgisinden sonra İstanbul’a, Küçük Asya’ya doğru göç eden
Evladı-ı Fatihan İttihat ve Terakki’nin Rumlara, Ermenilere karşı tetikçi
olarak kullandığı çok önemli bir güçtü. Rumlardan, Rum-Pontuslardan, kalan
taşınmaz mallar evler, dükkanlar,
zeytinlikler, tarlalar…vs. onlara verildi. Bu, onların, devletle işbirliği yapmalarında çok önemli oldu.
Yirminci Yüzyılın ilk çeyreğinde, Küçük Asya’da, 13
milyon civarında insan yaşıyordu.
Rum-Ermeni, Musevi, Süryani nüfus 3
milyon civarındaydı. İşte Küçük
Asya’daki, bu üç milyon civarında nüfusun varlığı, sürgünlerle, tehcirle, soykırımla, silindi. Yakındoğu, bu
şekilde imha edildi.
Sürgün, soykırım sürecinde, anası-babası öldürülen
çocukların, kaybolan çocukların,
Müslüman-Türk ailelerin
yanına verildikleri, Pontus-Rum
benliklerinden koparılıp Müslüman-Türk gibi yetiştirildikleri de
biliniyor. Çocukların, kardeşleriyle,
aileleriyle, yakınlarıya ilişki kuramamaları için kapsamlı önlemler alındığı da
biliniyor. Çocuklarla ilgili bu sürecin de soykırım kavramı çerçevesinde
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Burada, Kürdlerin ikili durumundan söz etmek gerekir. Kürdlerle
ilgili temel politika şüphesiz, Kürdlerin Türklüğe asimilasyonuydu. Ve bu politika İttihat ve Terakki döneminde uygulanmaya
başlandı. 1916-1917 yıllarında,
yüzbinlerce Kürd, Rus işgalinden koruma
mizanseniye Kürdistan’dan Küçük Asya’nın Batı ve orta yörelerine doğru yönlendirildi. Bu da bir
sürgündü.
Ama, İttihat ve Terakki, Rumlarla, Rum-Pontuslarla,
Ermenilerle, özellikle Ermenilerle olan sorunların yok edilmesi için, yardımına ihtiyaç
duyuyordu. 1919-1920 yıllarında, Milli
Mücadele döneminde, Kürlere bazı sözlerin verildiği de biliniyor. Mücadelenini
başarıya ulaşmasında sonra, Kürdlere de milli haklarının verileceği ısrarla
dile getiriliyordu. Bu, Kürdlerin, Milli Mücadle’ye destek olmalarında önemli
bir etkendi. Kürdlere, ‘Eğer Kuvayı Milliye ile birlikte olmazsanız, Emperyal
güçler, Kürdistan’ı Ermenistan yapacak şeklinde propaganda da yapılıyordu. bu
dönemde, Erzurum Kongresi, Sivas
kongresi dönemi bu bakımdan dikkate değer. Mustafa Kemal’in, Kazım Karabekir’in
üzerinde durmak gerekir.
Kürdleri Milli Mücadele’ye katmak için dile getirdikler
düşünceler Bu dönemde, Kürdlerin bir kısmı
Rumlara, Ermenilere karşı tetikçi olarak kullanıldı. Ama, İttihat ve Terakki’nin politikalarına
Kuvayı Milliye, daha sonra da Cumhuriyet yönetim tarafında aynen
sürdürüldü. Devlet, güç kazandığında,
bu, güç Lozan’la pekiştirildiğinde artık Kürdlerin yardımına şüphesiz gerek
kalmadı. İşte o zaman Kürdlerle ilgili asimilasyon politikaları da sıkı bir
şekilde gündeme geldi. Kürdlere verilen sözler tutulmayınca direnişle meydana
geldi. Sürgün, inkar, imha politikaları yoğun ve yaygın bir şeklide yaşama
geçmeye başladı.
Hasta Adam, Canlı Cenaze
Çarlık Rusyası ve batılı devletler, 19. Yüzyılın
ortalarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’na ‘Hasta Adam’ demeye başladılar.
Ahmet Ümit’in, Elveda Güzel Vatanım
(Everest Yayınları, Aralık 2015)
romanı, İttihatçı Şehsuvar Sami’nin anılarından hareket etmektedir. Şehsuvar
Sami, Birinci Dünya Savaşı döneminde, Batılı devletlerin Osmanlılı Devleti’ni
‘Canlı Cenaze’ diye adlandırdıkların söylemektedir. (s. 296-307)
‘Hasta Adam’, ‘Canlı Cenaze’ kavramlarını irdelemenin
yararlı olacağı kanısındayım. Şöyle Düşünelim: Yıl 1910. Doğu Akdeniz’de Silifke yöreleri. Klikya’daki
Ermeni direnişinin bastırılmasından sonraki dönem.
Yöre sakinlerinden
ileri gelen biri, bölgede,
İttihat ve Terakki Fırkası’nın teşkilatını kuruyor.1911 Genel
seçimlerinde, mebus (milletvekili) seçiliyor ve İstanbul’dakİ Meclis-i
Mebusan’a katılıyor. Mebus olması, ona bölgede çok büyük güç verir. Prestiji
artar.
Silifke çevresinde bir köy. Köyde Ermeniler yaşamaktadır. Yüzyıllardır, Ermenilerin
yaşadığı bir köy. Topraklar, tarlalar, küçükbaş, büyükbaş hayvan sürüleri,
evler, değirmen, sular, ormanlar, okul, kilise, manastır vs. Ermeni kurumları…
Mebus, bu köye, göz dikmiştir. Köyün arazisini, evlerini,
değirmeni, sularını, Kiliseyi,manastırı,
okulu her şeyiyle birlikte ele geçirmek, sahiplenmek istemektedir. Kendince
etraflı planlar yapar, projeler hazırlar.
Mebus, mutasarrıfla
( Osmanlı ilçeden daha büyük olan bir yönetim biriminin yöneticisi)
yakın ilişkiler geliştirir. Tapu müdürüyle, Jandarma Komutanıyla, Emniyet
Müdürüyle, Savcıyla vs. sıcak ilişkiler geliştirir. Onları sık sık çiftliğine
davet eder, ziyafetler düzenler,
Çiftliğe her gelişlerinde
armağanlar sunar. Şehirdeki konutlarına armaganlar gönderir. Bu ilişkiler sürecinde, köyün tapusunu kendi
üzerine çıkarır. Köyün bütün arazisinin, tarlalarının, sularının, evlerinin
değirmenin vs. tapusunu kendi üzerine çıkarır.
Birkaç gün sonra, kendi adamını, jandarma komutanıyla,
jandarma birliğiyle birlikte köye gönderir. Köyün sakinleri Ermeniler, köy meydanında toplanır. Mebusun adamı, yeni durumu, köylülere tebliğ
eder. Mebusun adamı, köylülere, elindeki yeni tapuyu göstererek şöyle der: Köy, evleriyle, tarlalarıyla, sularıyla,
herşeyiyle artık mebusundur. Köylülerin, Ermenilerin köyü üç gün içinde terk
etmeleri zorunludur. Aksi takdirde evler içindekilerle birlikte yakılacaktır.
Ermeni köylüler, büyük bir çaresizlik, perişanlık
içindedir. Yalvar-yakar olurlar. Köylerinde, evlerinde kalabilmek için
Müslümanlığa dönüşü bile kabul ederler. Ermeni köylülerin hiçbir isteği kabul
edilmez. Köyü terk etmeleri zorunludur. Yalvar yakar olmalarıyla üç günü beş
güne çıkarabilirler. Beşinci gün sonunda köylüler, büyük bir perişanlık,
çaresizilik içinde birkaç parça
eşyalarıyle, çocuklarıyla,
yaşlılarıyla, evlerini, hayvanlarını,
sularını, kiliselerin, manastırlarını, bütün zenginliklerini vs. geride
bırakarak köyü terk ederler… Bütün bunlar, ‘Hasta Adam’ın, ‘Canlı Cenaze’nin
yapabileceği işler midir?
Devlet nedir? Devlet, kamu gücünün organizasyonudur.
Legal, meşru silah tekelinin organizasyonudur. Ordu, polis, jandarma,
istihbarat, mahkemeler, hapisaneler, yargıçlar, vergi, tahsildar… Devlet bütün
bu güçlerin organizasyonudur. Ve bütün
bu süreç içinde Ermeni köylülerin şikayet edebilecekleri, başvurabilecekleri
hiçbir makam yoktur. Bu makamların hepsi, mebusun isteği doğrultusunda
çalışmaktadırlar
1911 den sonra, 1912- 1913 yıllarında, Ege’de, Kapadokya’da
Rumlar, boykotlarla, sindirmelerle, sabotajlarla, taciz edilerek Rumlara sık
sık ölümler yaşatılarak bölgeden uzaklaştırılmışlar, Ege adalarına,
Yunanistan’a sürgün edilmişlerdir. Rumlar, bin yıllardır yaşadıkları
topraklarından koparılmışlardır.
1914 baharından itibaren Rum-Pontuslara karşı, Amasya,
Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Tokat gibi alanlarda çok yoğun sindirme, sabotaj,
boykot, operasyonları gerçekleştirilmiştir. Rum-Pontuslar kaçırılıp infaz
edilmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sürecinde ve Milli Mücadele döneminde de bu
tür operasyonlarla Rum-Pontusların bölgedeki varlıklarına son verilmiştir. Bu
çok derin ve yaygın operasyonları, ‘Hasta Adam’, ‘Canlı Cenaze’ gerçekleştirebilir mi? Birinci Dünya Savaşı
döneminde, bir taraftan çeşitli cephelerde savaş sürerken, Rumlara, Rum-Pontuslara, Ermenilere, Süryanilere,Eziid
Kürdkere karşı soykırımlara varan politikaler nasıl uygulanabil miştir.
Bütün bunları ‘Hasta Adam’ ‘Canlı
Cenaze’ nasıl yapabilir?
1915’e geldiğimiz zaman, Sivas, Erzurum, Harput,
Diyarbakır, Bitlis, Van eyaletlerinde, yaşayan Ermenilerin nüfusunun tehcir adı
alında tamamen çürütüldüğünü görüyoruz. O dönemde, örneğin, Muş ve Siirt
mutasarrıflıklarının Bitlis eyaletine bağlı oldukları da biliniyor. Bursa,
Eskişehir, Balıkesir, Ankara, Konya gibi illerde benzer operasyonlarla,
Ermenilerin yok edildiklerini görüyoruz. Bu sürecin İstanbul’da
24 Nisan’da Ermeni aydınlarına karşı başladığı yakından bilinmektedir.
Bütün bunları ‘Hasta Adam’, ‘Canlı Cenaze’ gerçekleştirebilir mi?
Bunlara rağmen bu kavramlar, neden sık sık
kullanılıyor? Bu kavramlar, üzerinde, bu
kavramlarla birlikte, Rum, Rum-Pontus, Ermeni, Asuri tehciri, soykırım süreci üzerinde daha ayrıntılı
bir şekilde, olgulara, olgusal süreçlere, olgusal ilişkilere
dayanılarak düşünmek gerekir kanısındayım.
1920’lerde dikkate alınarak şöyle söylenebilir. 1915
Ermeni soykırımı, Rum-Pontus, Süryani soykırımı, büyük bir suçtur. 1920’lerde,
Kürdlerin/Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması, paylaşılması da büyük bir suçtur. Bu süreçde, Birleşik Krallık,
Fransa gibi emperyal devletlerin, Yakındoğu’nun, ve Ortadoğu’nun iki köklü
devletinin büyük rolü vardı. Bu konuda, dönemin iki emperyal gücünün,
Yakındoğu’daki ve Ortadoğu’daki Türk, Fars ve Arap yönetimleriyle işbirliği
içinde bu sürecin gerçekleştirildiği
açıktır. Bu süreçde, Osmanlı
İmparatorluğu’nun, Ortadoğu’ki
topraklarının paylaşıldığı da görülüyor. Büyük Britanya’ya bağlı Irak, Ürdün,
Filistin mandaları, Fransa’ya bağlı Suriye, Lübnan mandaları bu şekilde
kuruluyor. Manda kavramının, sömürge kavramı anlamında kullanıldığı açıktır.
İşte, bütün bu konularda, Türk yönetimiyle, Batı
yönetimleri arasında şu şekilde sözlü bir antlaşma olmuş olabilir: Sen benim, Kürd, Ermeni, Rum, Süryani … sorunlarımı gündeme getirme, ben de sizin,
Yakındoğu’daki ve Oradoğu’daki Osmanlı topraklarını paylaşmana itiraz
etmeyeyim…
Bunu tersi bir söylem de olabilir. Sen bizim,
Yakındoğu’daki ve Oradoğu’daki Osmanlı topraklarını paylaşmama itiraz etme, ben
de senin, Kürd, Ermeni, Rum, Süryani vs. sorunlarını gündeme getirmeyeyim…
Bu konularda, dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi
Gönül’ün, 10 Kasım 2008’de Brüksel’de
yaptığı konuşmayı unutmamak gerekir. Bu konuşmanın bilincine varmak
önemlidir. Milli Savunma Bakanı Vecdi
Gönül şöyle demişti. Ege’de Rumlar,
Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler yaşamaya devam etseydi, bugünkü gibi Türk
milleti, Türk devleti olabilir miydik?
Bu konuşma, Yakındoğu’nun, Rum-Pontus’un nasıl ve neden imha edildiğini de
açıklamaktadır.
· 9 Nisan
2016’da, Ankara’da, Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi ve Newroz Dergisi
tarafından düzenlenen, Birinci Dünya
Savaşı’nda ve Sonrasında, Trabzon Vilayet Pontus Sorunu konulu sempozyuma
sunulan bildiri

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.