Yücel Özdemir / @ozdemir_y
/ yucel@evrensel.de
Avrupa’da sosyal demokrat parti ve akımların bir süredir
içine girdiği ‘kriz’ derinleşerek sürüyor. Halbuki; bugün yerlerde sürünen
sosyal demokratlar için 1970’ler ‘altın yıllar’dı… Sosyal demokrasinin çöktüğü,
muhafazakarların gücünü korumaya çalıştığı kıta Avrupa’sında iki akımın
yükseliş içinde olduğu görülüyor. Birincisi: sağ popülist, milliyetçi, dinci akımlar.
İkincisi: ilerici, sol sosyal demokrat, ekoloji çizgideki parti ve hareketler. Bugüne
kadar ‘merkez’ diye tabir edilen klasik burjuva partilerinin dışında görülen bu
akımların yükselişi ülkeden ülkeye farklılıklar gösteriyor. Ekonomik krizin
etkili olduğu Güney Avrupa ülkelerinde sol sosyal demokratlar, diğer bölümlerde
sağ-popülistler güç kazanıyor. Gelişmeler, ‘yaşlı’ sosyal demokrat partilerin
yarattıkları derin tahribat nedeniyle kısa sürede sola kayıp yeniden güç
kazanması, asıl seçmeni olan işçi sınıfına ve emekçilere ulaşıp güven
vermesinin zor olduğunu gösteriyor. Bu nedenle sefaletten kurtuluş kolay
olmayacak.
***
Avrupa’da sosyal demokrat parti ve akımların bir süredir
içine girdiği ‘kriz’ derinleşerek sürüyor.
Halbuki; bugün yerlerde sürünen sosyal demokratlar için
1970’ler ‘altın yıllar’dı. Almanya’dan İsveç’e oradan İspanya’ya kadar Batı
Avrupa neredeyse tümüyle sosyal demokrasinin rengini aldığı kırmızıya
boyanmıştı. ‘Eşitlik’, ‘sosyal adalet’, ‘adil paylaşım’ kavramlarının bolca
kullanıldığı bu yıllarda muhafazakarların esamesi okunmuyordu.
Bu yükselişten rahatsız olan dönemin ABD Dışişleri Bakanı
Henry Kissinger, ‘Böyle giderse Avrupa 10 yıl içinde Marksistleşir’ demişti.
Ne var ki; Avrupa sonraki yıllarda Kissinger’in ileri
sürdüğü gibi Marksistleşmedi, tersine daha fazla kapitalistleştirildi. Hem de
‘Marksist’ gösterilen sosyal demokratların eliyle...
Kıta Avrupası’nda baskı ve sömürünün katmerleşmesinde
önemli rolü bulunan sosyal demokrat partiler bu nedenle şimdi ‘sefalet
dönemi’ni yaşıyor.
Bu sefaletten nasıl çıkılacağına dair en ufak bir ışık da
ortada yok.
Sadece Avrupa’da değil, dünya genelinde ‘sosyal
demokrasinin anası’ kabul edilen Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), yükseliş
yıllarının ardından 1982’de muhafazakarlara kaptırdığı hükümeti, ancak 16 yıl
sonra, yani 1998’de alabildi. Aynı yıllarda diğer Avrupa ülkelerinde de sosyal
demokratlar yükselişe geçti. O zaman 12 üyeli AB’nin 11 ülkesinde sosyal
demokratlar hükümetteydi.
Denilebilir ki; ’90’lı yılların sonu 2000’li yılların
başı sosyal demokrasi için ikinci ‘altın yıllardı.’
Ancak bu yıllar pek uzun sürmedi, yeni bir çöküşü
beraberinde getirdi.
Sovyetler’in yıkılmasıyla dizginlerinden boşalan
kapitalist devletler, muhafazakar Hıristiyan Demokratlar eliyle tepkilerden
ötürü hayata geçiremediği pek çok uygulamayı bu yıllarda sözde solcu sosyal
demokratlar döneminde yaptı.
Almanya’da ‘Schröder Dönemi’ diye adlandırabileceğimiz
1998-2005 arasında hem iç politikada hem de dış politikada ‘tabular kırıldı’,
savaş ve sömürü politikaları katmerleştirildi, özelleştirmeler hızlandırıldı.
Bu politikalar SPD’ye ağır bir fatura çıkardı.
1998’de yüzde 40.9 ile hükümeti kurarken oyu 2009’da
yüzde 23’e kadar düştü. 2013’teki son seçimlerde ancak yüzde 25 oy alabildi.
18 yıl içinde yüzde 15 oy kaybeden SPD’nin önümüzdeki yıl
yapılacak genel seçimlerde oyunu artırması, yeniden toparlanması mümkün
görünüyor.
Buna rağmen parti içinde günlerdir kimin başbakan adayı
olacağı tartışmaları yapılıyor. ‘Kim başbakan olursa parti daha çok oy alır’
deniyor. Yanıt yok.
Nasıl olsun ki...
Çünkü mesele ‘personel’de değil, politikada. Geniş
kesimleri harekete geçirecek, sorun ve özlemlerini dile getirecek bir politika
olmadıktan sonra başbakan adayı ağzıyla kuş tutsa bile yeni oy getirmeyecek
SPD’ye...
Bu nedenle çöküşe neden olan, 2003’te Ajanda 2010 adı
altında izlenen neoliberal politikalarla hesaplaşmadıkça Almanya’da sosyal
demokrasinin yeniden ayağa kalkması mümkün görünmüyor. Zira, adı sosyal
demokrat olan partinin ‘Sosyal adaleti getireceğine inananların oranı yüzde 32
ile dibe vurmuş’ (spiegel.de)
Sadece Almanya’da değil, diğer Avrupa ülkelerinde sosyal
demokrat partiler cephesinde durum bundan ibaret.
Son bir yıl içinde Avrupa’da yapılan 12 seçimin 11’inde
sosyal demokratlar bir varlık göstermedi. Görece güçlü olduğu Fransa’da
milyonların protesto ettiği ‘çalışma reformu’ nedeniyle, sosyal demokrat
Sosyalist Partinin akıbeti kaçınılmaz olarak SPD’ninki gibi olacak. Hızlı çöküş
kapıda.
Bir zamanlar parmakla gösterilen Avusturya, Hollanda,
Yunanistan’daki sosyal demokrat partilerin oyu yüzde 10 sınırına kadar düşmüş.
Avusturya’da kısa bir süre önce Parti Başkanı ve Başbakan
Werner Faymann’ın istifasıyla boşalan koltuğu, Demiryolları İşletmesinin (ÖBB)
Menajeri Christian Kern getirildi. Artık partiyi bir şirket gibi yönetecek.
Yeni bir toparlama zor görünüyor.
Keza İspanya’da da yüzde 20 sınırında.
Yani ‘Kıta genelinde fiili olarak sosyal demokratların
bir rolü bulunmuyor’ (Süddeutsche Zeitung, 15.05.2016).
Sosyal demokrasinin çöktüğü, muhafazakarların gücünü
korumaya çalıştığı kıta Avrupa’sında iki akımın yükseliş içinde olduğu
görülüyor.
Birincisi: sağ popülist, milliyetçi, dinci akımlar.
İkincisi: ilerici, sol sosyal demokrat, ekoloji çizgideki parti ve hareketler.
Bugüne kadar ‘merkez’ diye tabir edilen klasik burjuva
partilerinin dışında görülen bu akımların yükselişi ülkeden ülkeye farklılıklar
gösteriyor. Ekonomik krizin etkili olduğu Güney Avrupa ülkelerinde sol sosyal
demokratlar, diğer bölümlerde sağ-popülistler güç kazanıyor.
Gelişmeler, ‘yaşlı’ sosyal demokrat partilerin
yarattıkları derin tahribat nedeniyle kısa sürede sola kayıp yeniden güç
kazanması, asıl seçmeni olan işçi sınıfına ve emekçilere ulaşıp güven
vermesinin zor olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle sefaletten kurtuluş kolay olmayacak. Bundan
sonra asıl belirleyici olan, gün geçtikçe daha fazla derinleşen sınıflar arası
çelişkiler karşısında ilerici parti ve hareketlerin zaman kaybetmeden işçi
sınıfı ve emekçilerin sorunları karşısında ne yapacağıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.