Sibel Yerdeniz / sibel@yerdeniz.com.tr
Çoğu insan, ‘etnik soykırım’ın dünyada milliyetçiliğin
yükselişine bağlı olduğunu söyler ve bu doğrudur. Fakat milliyetçilik ancak
siyasileştiğinde, ulus-devletteki modern demokrasi özlemlerinin
sapkınlaşmasını temsil ettiğinde, çok tehlikeli hale gelir... Dünyanın gördüğü en katı soykırım rejiminin ortaya çıkacağını bugün
‘Auschwitz’e giden dolambaçlı’ yolu geriye doğru düzleyerek görebiliyoruz
ancak. Türkiye’de -dönemin Osmanlı İmparatorluğu’nda- ‘Ermeni
Soykırımı’nın izlediği yol ise hem daha bulanık, hem daha hızlı gelişmiştir.
İlk olayların tırmanmasıyla birlikte, ‘soykırım’ eşiğinin geçilmesi süresi
toplamda üç aya yayılır. Cinai temizlik nadiren sorumluların baştan niyetli
olduğu bir şeydir. Burada, Almanya’da olduğu gibi örgütlü ve önceden
tasarlanmış bir soykırım söz konusu değildir. Kitlesel ama stratejik bakımdan
sınırlı tehcir, hızla ortaya çıkmıştır ve daha da hızlı bir şekilde genel ve
çok daha ‘şiddetli’ tehcire dönüşmüştür. Plan, başından beri istikrarsızdır
ve hızla ‘soykırım’a evrilmiştir. Gelecek vaat eden bir siyasi hareketin
-İttihat ve Terakki Cemiyeti- dolambaçlı ama nihayetinde hızlı bir şekilde
yoldan saptığı tek vaka da bu değildir
***
"Büyüklüğün lanetli kaderi, yeni yaşam yaratmak için
cesetlere basmak zorunda kalmasıdır."
Heinrich Himmler (Hitler’in sağ kolu, SS komutanı)
Dışişleri Bakanlığı, Obama'nın ‘1915 Olayları’ için
kullandığı ‘Büyük felaket’ sözüne itiraz ederek kendisini "tüm tarafların
acılarını dikkate alan, tarafsız, sağduyulu ve yapıcı bir yaklaşım"
benimsemeye davet etmiş.
California Üniversitesi sosyoloji profesörlerinden
Michael Mann’in, “Demokrasinin Karanlık Yüzü; Etnik Temizliği Açıklamak” adlı
kapsamlı incelemesi,“tüm tarafların acılarını dikkate alan, tarafsız, sağduyulu
ve yapıcı bir yaklaşım" olmasıyla ünlüdür ve ‘1915 Olayları’na da genişçe
yer verilmiştir.
Hiç sözü uzatmadan ‘yer yer’ alıntılayacağım:
“Cinai etnik temizlik ne ilkel ne de yabancı bir şeydir.
Ne yazık ki, bizim uygarlığımıza ve bize aittir. O bizim karanlık yüzümüzdür.
Çoğu insan, ‘etnik soykırım’ın dünyada milliyetçiliğin
yükselişine bağlı olduğunu söyler ve bu doğrudur. Fakat milliyetçilik ancak
siyasileştiğinde, ulus-devletteki modern demokrasi özlemlerinin
sapkınlaşmasını temsil ettiğinde, çok tehlikeli hale gelir.
Naziler modern bilim, modern siyaset ve modern toplum
geleneğinin en uç taraftarlarıydı. Yine de bu temizlik eğilimlerinin nasıl
sonuçlanacağını kimse tahmin edemezdi. Dünyanın gördüğü en katı soykırım
rejiminin ortaya çıkacağını bugün ‘Auschwitz’e giden dolambaçlı’ yolu geriye
doğru düzleyerek görebiliyoruz ancak.
Türkiye’de -dönemin Osmanlı İmparatorluğu’nda- ‘Ermeni
Soykırımı’nın izlediği yol ise hem daha bulanık, hem daha hızlı gelişmiştir.
İlk olayların tırmanmasıyla birlikte, ‘soykırım’ eşiğinin geçilmesi süresi
toplamda üç aya yayılır.
Cinai temizlik nadiren sorumluların baştan niyetli
olduğu bir şeydir. Burada, Almanya’da olduğu gibi örgütlü ve önceden
tasarlanmış bir soykırım söz konusu değildir.
Kitlesel ama stratejik bakımdan sınırlı tehcir, hızla
ortaya çıktmıştır ve daha da hızlı bir şekilde genel ve çok daha ‘şiddetli’
tehcire dönüşmüştür. Plan, başından beri istikrarsızdır ve hızla ‘soykırım’a
evrilmiştir.
Gelecek vaat eden bir siyasi hareketin -İttihat ve
Terakki Cemiyeti- dolambaçlı ama nihayetinde hızlı bir şekilde yoldan saptığı
tek vaka da bu değildir.
Kendilerini, İtilaf Devletleri’nin istilasıyla karşı
karşıya gelmiş, ezilen, aşağılanmış bir kurban olarak gören Türklere
savaş bölgelerinden ‘tehcir’ makul bir tepki gibi gelmiş olmalıydı. Ermeniler,
düşmanla işbirliği yapamayacakları ve başlarında Türk birliklerinin
durmasını gerektirmeyecek yerlere yerleştirileceklerdi. Tehcirler, Osmanlı
geleneğiydi ve zorla yer değiştirme yirminci yüzyılda standart bir savaş
politikası haline gelmişti.
Tehcirin gerçekten samimi bir politika olup olmadığını
-samimiyse de tam olarak hangi noktada toplu katliama dönüştüğünü-
bilemiyoruz. Ama tehcirde parmağı olanlar, 1915 ortasında artık sistematik
cinayet işlediklerinin farkındaydılar. Pek çoğu soykırıma giriştiklerini
anlamış olmalılar.
Bir kez başladıktan sonra esasen yukarıdan aşağı
gerçekleştirilmişti. Aşağıdan kitlesel halk hareketlerinin sonucu değil
küçük bir milliyetçi elitin ürünü olduğundan, bu iktidar ancak yarı
parti-devletti. Çekirdek kadrosu imparatorluğun askeri ve siyasi orta
sınıflarından, özellikle de mülteci ve göçmenlerden oluşuyordu. Bu
radikalleşmiş milliyetçiler kilit devlet aygıtlarını, kırsal bölge
idarecilerinin soykırım yapmaya direnen üçte birini görevden almaya yetecek kadar
kontrol ediyorlardı ve onların yerine geçirecek kadar kendi saflarından
ehliyetli idarecileri vardı. Sonrasında devletin baskı güçlerini ele
geçirdiler: Polis, özel olarak oluşturulmuş paramiliterler ve ordunun bazı
kesimleri. Bu çekirdek militanlar esasen yeni radikalleşmiş ideolojik
katillerden oluşuyordu -gerçi kariyerizm de motivasyonlarını artırıyordu.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın subayları da önceki iki-üç yılda şiddet içeren suçlar
işlemeye alışmışlardı.
Bu şekilde silahlanan radikaller daha sıradan Türkler
ile başkaları arasındaki alelade araçsal güdüleri sömürebildiler. Teşkilat-ı
Mahsusa’ya alınan suçlular özgürlüğün ve ganimetin çekiciliğine kapılmıştı.
Kürt ve Çerkez reisleri daha fazla siyasi özerklik ve toprak edinmiş,
takipçileri de ganimetlerden faydalanmıştı. Onlar ve olaylara karışan
binlerce sıradan Türk son derece maddiyatçı katiller gibi görünmektedir. Gerçi
her iki taraf da Ermenilere karşı belli bir düzeyde kıskançlık kaynaklı fanatikliği
paylaşıyordu; ayrıca savaş zamanındaki vatanperverlik, onları verilen
emirlere itaat eden daha disiplinli katiller haline getirmişti. Neticede
sıradan Türkler, Kürtler, Çerkezler ve başkaları soykırıma katıldı, Maddiyatçı
açgözlülük güdüleri olağanüstü önplandaydı.
Kadın ve çocuklardan çok daha fazla erkek öldürüldü. 1916
Mayısı’nda Deyr-ez Zor kampında hayatta olan 180.000 Ermeniden sadece yüzde onu
erkekti -çoğu da yaşlıydı-, yüzde otuzu kadındı ve yüzde altmışı çocuktu. Ama
çok sayıda erkek, kadın ve çocuk öldürüldüğü, hayatta kalan kadın ve
çocuklardan pek çoğu zorla Müslüman kimliğine asimile edildiği için Ermeni
ulusunu silip atma yönünde bir girişimdi bu.
‘Soykırım’ kelimesi henüz mevcut değildi. Ama sayılar bu
eyleme tekabül ediyordu.
Soykırım (büyük) sayılar ve kasıt gerektirir. 1915 ve
izleyen yıllarda öldürülen Ermenilerin, -hatta Türkiye'de yaşayan Ermenilerin-
kesin sayısını bilmiyoruz. 1915-16 için 1,2-1,4 milyon Ermeni'nin öldürüldüğünü
söylemek makul bir tahmin olabilir. Ama İngiliz ve Fransız işgal kuvvetleri
çekildikten sonra da, katliamlar yapılmış, bu rakamlara daha binlerce kişi
eklenmiştir. Muhtemelen Ermenilerin üçte ikisi ölmüştür. Birçokları dış
ülkelere kaçarak canlarını kurtarmış; 1922'de, 1914'te Türkiye'de yaşayan
Ermenilerin ancak yüzde on kadarı kalmıştır.
Elimizde bulunan çok sayıdaki belge; katliamların ve
tehcirlerin Kilikya’daki en büyük Ermeni yoğunluğunun olduğu alanlarda ve
kuzeydoğu sınırlarında başladığını, sonra da bu sınırlardan içeriye doğru,
Karadeniz bölgesinden batıya ve Bağdat demiryolu boyunca güneydoğuya
uzandığını gösteriyor. Çoğunluğu erkek olan 600.000 ile 800.000 Ermeni,
Anadolu’da yoğunlaşan bu ilk dalgada öldürülmüş. 1915 sonunda Avrupa
eyaletlerinden güneye doğru ayrı bir akış başladı. Hemen öldürülmeyen ve
çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı erkeklerden oluşan Ermeniler güneye doğru,
Suriye ve Mezopotamya çöllerine sürülmüşler.
İkinci büyük nihai imha dalgasında yaklaşık 630.000
kişi daha Suriye ve Mezopotamya’daki ölüm kamplarına gelmiş. Buradaki
ölümlerin çoğunun sebebi açlık ve hastalık.
Sadece İstanbul, İzmir ve Halep’te yaşayanlar, büyük
ihtimalle çok göz önünde olduklarından büyük ölçüde hayatta kaldılar. 1917
başında Suriye’ye İngiliz askerlerinin gelmesiyle güney bölgelerinde hâlâ
hayatta olanların çoğu kurtulur. Ama 1923’e kadar cinayetler daha küçük
dalgalar halinde devam etti, İngiliz ve Fransız birliklerinin bölgeden
çekilmesiyle ve bazı cani Türk subaylarının İngiliz hapishanelerinden salınmasıyla
tekrar yoğunlaşır. (Marashlian, 1999).
Ancak bu konudaki literatürde ‘hâlâ’ büyük bir boşluk
var. Türklerin dürüst açıklamalarından yoksunuz. Kurbanları daha iyi tanıyoruz,
bu da bizim Ermeni yaklaşımını daha kolay benimsememize yol açıyor. Türk
hükümetleri soykırımı inkâr etmeyi sürdürdükçe, Türk arşivleri büyük ölçüde
kapalı kalmaya devam ettikçe ve Türklerin açıklamaları bu denli
inandırıcılıktan uzak oldukça, bizim bu eğilimimiz devam edecektir…
Oysa, 1919’da bazı Türkler suçun büyüklüğünü kabul
etmişlerdi. Yeni Osmanlı hükümeti savaş suçu mahkemeleri düzenlemiş ve
dahiliye nazırı açıkça şöyle yazmıştı:
“Dört beş yıl önce bu ülkede tarihte eşi olmayan, tüm
dünyanın tüylerini ürperten bir suç işlendi. Suçun muazzam büyüklüğüne
bakıldığında, faillerin beş on kişi değil, yüzler ya da binler olduğu
anlaşılmaktadır... Bu trajedinin İttihatçı Merkez Komite’nin kararlan ve
emirleriyle planlandığı şimdiden kanıtlanmıştır.”
Ne yazık ki kısa süre sonra bu rejim daha milliyetçi bir
rejim tarafından devrildi ve duruşmalar durduruldu. O zamandan beri Türk
hükümetleri ya inkâr ya da sessizlik politikası izlemeye devam etti.
Türkiye’de çok sayıda ‘vicdan azabı çeken’ insan da
vardı. Türkler, Ermenilerin sık sık tasvir ettiği gibi ‘bütünüyle’ dözü dönmüş
fanatikler değillerdi. Ama soykırımların, halk bütünü tarafından
desteklenmeleri gerekmez. Suskun milyonların arasına yerleşmiş otuz bin
‘katil’ yeterlidir. Dünya, bunun örnekleriyle doludur…
Etnik temizlik 'failleri' ayrı bir kötülük türü olarak
aramıza inmemişlerdir. Onları yaratan, uygarlığın tam ortasındaki, beklenmedik
gidişat ve hayal kırıklıklarına yol açan çatışmalardır; bu süreçte bireyler bir
dizi ‘ahlaki’ seçim yapmak zorunda kalırlar. Bazıları, sonunda dehşet verici
sonuçlara varacağını bildikleri yolları seçerler. Onları suçlayabiliriz, fakat
niçin böyle yaptıklarını anlamak da bir o kadar önemlidir.
Türk liderler arasında Ermenilerin düşmanla işbirliği
yapabileceğine dair genel bir inanış ve Anadolu’da ‘saf’ bir Türk anayurdu
yaratma arzusu vardı. Kitlesel tehcirler çoğunluk tarafından kısa vadeli
krizin çözümü olarak, radikaller tarafından da Osmanlı Türkiye’sinin uzun
vadeli güvenliğinin yolu olarak görülüyordu.
Talat Paşa, Alman bir gazeteciye, bu politikanın niçin
bütün Ermenileri kapsaması gerektiğini şöyle açıklamıştı:
“Masum Ermenilerle suçlular arasında bir ayrım
yapmadığımız için bizi suçluyorlar; ama böyle bir şey yapmak kesinlikle
imkânsızdı; çünkü bugün masum olanlar yarın suçlu olabilir... Eylemlerimiz
milli ve tarihsel bir zorunluluktan kaynaklanıyordu. Türkiye’nin varlığını
güvenceye almak tüm diğer kaygılara ağır basmalıdır.”
Onlara göre, ülkeyi savunmak için en uç önlemleri almak
gerekiyordu. Ülke kurtulana kadar hem ahlak hem de ekonominin cehenneme kadar
yolu vardı.
O günden bu güne kadar da ‘tehcir’ kelimesini bir kılıf
olarak kullanmaktan vazgeçmediler.
Sadece ahlaken değil, olgusal bakımdan da yanıldılar.
Ermeniler böyle bir tehdit oluşturmuyordu ve ortadan kaldırılmaları
Osmanlı’nın savaş gücünü azalttı. Yenilgide soykırımın da payı vardı. Ardından
liderler kaçıp sürgün hayatı yaşamaya başladılar, ama Ermeni suikastçıların
mermilerine hedef oldular. Soykırımın uzun vadede başarılı olduğunu iddia
edebilirler; çünkü Ermenilerin yok oluşu savaş sonrasında Türkiye’yi
birleştirip merkezileştirmeyi kolaylaştırmıştı. Fakat ülke Jön Türklerin
iki mirasından hâlâ kurtulamadı: Şimdi Ermenileri değil Kürtleri ezen askeri
otoriterlik ve organik milliyetçilik.
Jön Türkler organik milliyetçilik peşinde koşarak
ülkelerini büyük ölçüde zayıflatmışlardı; bugünkü halefleri de onların
gölgesinde mücadeleyi sürdürüyor…”
@SibelYerdeniz
(*) Bu yazının bütününde, Michael Mann'ın Demokrasinin
Karanlık Yüzü: Etnik Temizliği Açıklamak, adlı kitabından yararlanılmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.