Tarih rezaletlerle dolu. Yani insan olan utanır. Ama
utanmamışlar işte. Acaba yıllar sonra
bizden de böyle bahsederler mi? Kuvvetle ihtimal bir o kadar muhtemel değildir
de nedir buna cevap?... Bi zamanlar bu ülkede kör topal da olsa bi mozaik
varmış düşünebiliyor musunuz? Ermeniler varmış, Rumlar varmış ne bileyim
Süryaniler varmış sonra.. Yahudiler yada..
70 millet varmış desem -yalan olmayacak- insan yaşamış bu topraklarda…“Bi
zamanlar.. “.. Ne acı bir kelime yumağı değil mi? Yani bir zamanlar varmış ama
artık yok! Anlam tamamen de bu çünkü!... Varlık Vergisi diye bir kanun
çıkarılmış bu ülkede bi zamanlar. Ne hikmetse o vergi sadece Ermeni’sine Yahudi’sine
Rum’una sebep çıkarılmış, nedenmiş çünkü piyasada hakimlermiş çünkü, o kadar ki
ekonomi ellerindeymiş de falan da filan .. “peki sen neden olmadın da gittin
malına göz koydun, çaldın, hiç mi acımadın- oldu mu?” diye soruyosun – sorduğunla
kalıyosun! Neyse bu şekil bi vergi yasası çıkarılıyor ve ödemeyenler sürgüne
mahkum ediliyor.
***
Tarih rezaletlerle dolu. Yani insan olan utanır. Ama
utanmamışlar işte. Acaba yıllar sonra
bizden de böyle bahsederler mi? Kuvvetle ihtimal bir o kadar muhtemel değildir
de nedir buna cevap?
Bi zamanlar bu ülkede kör topal da olsa bi mozaik varmış
düşünebiliyor musunuz? Ermeniler varmış, Rumlar varmış ne bileyim Süryaniler varmış
sonra.. Yahudiler yada.. 70 millet varmış
desem -yalan olmayacak- insan yaşamış bu topraklarda. N’olmuş sonra? N’olmuş da
şimdi sanki bizle hiç alakası olmayan bi hikayeden bahseder gibi bunlardan
konuşuyoruz? “Bi zamanlar.. “.. Ne acı bir kelime yumağı değil mi? Yani bir
zamanlar varmış ama artık yok! Anlam tamamen de bu çünkü!
Varlık Vergisi diye bir kanun çıkarılmış bu ülkede bi
zamanlar. Ne hikmetse o vergi sadece Ermeni’sine Yahudi’sine Rum’una sebep
çıkarılmış, nedenmiş çünkü piyasada hakimlermiş çünkü, o kadar ki ekonomi
ellerindeymiş de falan da filan .. “peki sen neden olmadın da gittin malına göz
koydun, çaldın, hiç mi acımadın- oldu mu?” diye soruyosun – sorduğunla
kalıyosun! Neyse bu şekil bi vergi yasası çıkarılıyor ve ödemeyenler sürgüne
mahkum ediliyor. Kaba hat bu şekilde olayın genel çerçevesi. Ama o çerçevede
Aşkale’ye gönderilen 1869 gayrımüslim vatandaşların hayatını derinden etkileyen
« Varlık vergisi kanunu » TBMM’i tarafından 11 Kasım 1942’de kabul ediliyor bir
zamanlar.. Bununla başlayalım:
Varlık Vergisi, 11 Kasım 1942 tarih ve 4305 sayılı
kanunla konulan olağanüstü servet vergisinin adıdır. Yasa metni 11 Kasım 1942
Cumhuriyet tarihinin tartışılan yasalarından biri olan “Varlık Vergisi”, Şükrü
Saraçoğlu Hükümeti tarafından 9 Kasım 1942’de TBMM’ye sevkedildi.
Yasa, 11 Kasım’da Genel Kurul’da kabul edildi ve 12 Kasım
1942’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 15 Mart 1944 tarih ve
4530 sayılı “Varlık Vergisi Bakayasının Terkinine Dair Kanun” ile o tarihe
kadar tarh edilmiş, ancak tahsil edilememiş vergilerin silinmesiyle “Varlık
Vergisi” uygulaması ortadan kalktı. Ne hoş.. 2 kara sene! Yasanın Gerekçesi ise
evlere şenlik: “olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı
vergilemek”..
Ne oldu sonra? Medya devreye sokuldu. Dikkat edelim o
zamanki medya şu zaman gibi değil.. 1942
yazı boyunca İstanbul gazetelerinde hırsızlık, karaborsacılık, vurgunculuk ve
ihtikârla ilgili haber ve yazılar ön plana çıkarıldı. Hemen her gün ve her
gazetede “karaborsacı Yahudi/Ermeni/Rum” tiplemelerini içeren karikatürler
yayınlandı. Köşe yazarları, dergi – gazete yada mecmualarda kusaşladılar
adeta.. Mesela ‘Hececi’ şairlerimizden
Orhan Seyfi Orhon, 24 Eylül 1942 tarihli Akbaba’daki yazısında iktidarın
ağzındaki baklayı çıkararır: “Kelle İstiyorum! Ben ki bir tavuk bile kesilirken
bakamam; karıncaları, sinekleri öldüremem, kelle istiyorum. Yumruklarım
sıkılmış, dişlerim kısılmış, at meydanında kazan kaldıran yeniçeriden daha
hiddetli bir sesle kelle istiyorum, vurguncunun kellesini!Onun, mülevves (pis)
kafasının bir çürük kavun gibi önümde yuvarlandığını görsem ferahlıyacağım.
Onun, iğrenç vücudunun boş bir çuval gibi karşımda süründüğünü görsem rahatlıyacağım.
Böyle, dünyayı sarmış bir ölüm kalım mücadelesi içinde ben, vurguncuya karşı
merhamet tanımam, şefkat tanımam, adalet tanımam, kanun, nizam, usul, hiç bir
şey tanımam! Bence onun cezası, para değil, hapis değil, dükkân kapamak değil,
neyif (sürgün) değil; müsadere, yağma, falaka, işkence, zindan veya ölüm
olmalı!İktisat prensipleri bana vız gelir! İster misiniz gizli mahzenlerin
aralıklarından pirinç kazevileri (sepet), şeker sandıkları, un çuvalları, yağ
tenekeleri sürüyle meydana çıksın? İster misiniz apartmanların balkonlarından
top top elbiselik kumaşlar, ipekliler, yünlüler, pamuklular sarksın? İster
misiniz makarnalar serpantinler gibi sokaklara yayılsın, bisküviler konfetiler
gibi caddelere dağılsın? İster misiniz eşya fiyatları durup dururken hiç yoktan
yükselmesin? Pirince kum, una toprak, süte su, yağa müzahferat (parlak boya)
karıştırılmasın? İster misiniz müstehlikin (tüketicinin) verdiği az farkla
müstahsilin (üreticinin) eline geçsin? Altın spekülasyonu, on misline arsa
alışlar, apartıman satışlar, villa yaptırışlar olmasın. Öyleyse siz de benimle
beraber olun! Gelin, yakalanıp cezasını çekecek vurguncunun arkasından -eski
devirlerde olduğu gibi- gülbank çekelim: -Vur vuranın, kır kıranın, destursuz
bağa girenin, karaborsa fiyatına mal sürenin, el altından iş görenin, memlekete
zarar verenin hali budur, hey!” (Nasıl hastalıklı bir ruh bu..)
Gazetelerde suçlananlar başta Yahudiler olmak üzere
gayrimüslim zenginlerdi, ama ‘savaş zenginleri’ yaratan politikaları yüzünden
halk Başbakan Refik Saydam’dan da adeta nefret ediyordu. Hava böyleyken Refik
Saydam 7 Temmuz 1942 gecesi aniden öldü (bu da ayrı bi film ya neyse) 9 Temmuz 1942 günü hükümeti kurmakla
görevlendirilen Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos’taki güven oylamasından sonra şöyle
der: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima
Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan
ve kültür meselesidir. (…) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların
saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir.”
diyerek yeni hükümetin sosyal politikasını açıklamıştır. Yetmez basına kapalı
parti toplantısında şunları der pardon kusar: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim
kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat
karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak,
Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” (Rezalete gel!)
Saraçoğlu hükümetinin ilk icraatı, Varlık Vergisi
Kanunu’nu çıkarmak oldu. 11 Kasım 1942 tarihinde TBMM’de oturumda hazır bulunan
350 milletvekilinin oybirliğiyle kabul edilen kanuna göre bazı varlıklı
kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi alınacaktı. Bazı lafına
takılmayın, Müslüman olmayan kim varsa ondan bahsediyor bazı derken..
18 Kasım 1942’de vergi listeleri yayımlandığında görüldü
ki, Varlık Vergisi’nin yüzde 70’i İstanbul’daki mükelleflere tahakkuk
ettirilmişti. Bunların da yüzde 87’si gayrimüslimdi. Gayrimüslimlerin mali
güçleri ile uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce
kez daha ağırdı. Gayrimüslimler arasında da Ermenilerin vergisi en yüksek
orandaydı.
12 Eylül 1942’de İstanbul defterdarlığı görevine atanan
Faik Ökte’nin anılarında anlattığına göre, Maliye Bakanlığı savaş dolayısıyla
fevkalade kazanç elde ettiği iddia edilen kimselerin cetvelinin yapılarak
müslümanların M, gayrımüslimlerin G, dönmelerin D harfiyle işaretlenmesini
talep etti.
11 Kasım’da Varlık Vergisi kanunu TBMM’de hiç
tartışılmadan kabul edildi. Kanun her il ve ilçe merkezinde kimin ne kadar
vergi ödeyeceğini belirleyecek servet tespit komisyonları kurulmasını, komisyon
kararlarının nihai ve kati olmasını, vergi ödeme süresinin 15 gün olmasını, bu
süre içinde tahakkuk eden vergiyi ödemeyenlerin mallarının haczedilerek icra
yoluyla satılmasını, buna rağmen borcunu ödeyemeyen mükelleflerin borçlarını
“bedenen çalıştırarak ödetmek” amacıyla çalışma kamplarına gönderilmesini
öngörüyordu.
İstanbul’da kurulan üç komisyon tahakkuk eden vergi
listelerini 18 Aralık 1942’de açıkladı. Tahakkuk eden vergilerin %87’si
gayrımüslim, %7’si müslim mükelleflere yüklenmişti. Geri kalan %6 değişik
kalemlerde olup, bunların da çoğu gayrımüslim azınlıklar ve ecnebilerdi.
4 Ocağa kadar vergisini ödemeyen mükelleflere birinci
hafta için %1, sonraki haftalar için %2 gecikme zammı uygulanacağı ilan edildi.
Aralık 1942 ve Ocak 1943’te İstanbul’da gayrımüslimlere ait binlerce taşınmaz
mülk el değiştirdi. El değiştiren mülkler arasında İstiklal Caddesi’ndeki
yapıların büyük bir kısmı bulunuyordu.
Satılan mülklerin %67 kadarı müslüman Türkler, %30 kadarı
resmi kurum ve kuruluşlar tarafından alındı. 21 Ocak 1943’ten itibaren
İstanbul’da binlerce gayrımüslime ait ev ve işyerleri haczedilerek haraç mezat
satıldı. 27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, tümü gayrımüslimlerden oluşan
toplam 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale’ye yollandı. Buraya kadar
okuduklarınız bir korku filmi gibi di mi? Yok değil, gerçekten yaşandı (hatta
yüz katı) bu yazılı olanlar..
Sözlü anlatımlara göre bu kişilerin aileleri Aşkale’ye
sürülenlerin “sağ dönmeyeceğine” inanıyordu. Sürgünlerden 900 kişi 8 Ağustos
1943’te yük vagonlarıyla Eskişehir Sivrihisar’a nakledildi. 9 – 13 Eylül 1943
tarihlerinde New York Times gazetesinde Cyrus Sulzberger imzasıyla Türkiye’deki
Varlık Vergisi uygulamasını eleştiren bir dizi yazı çıktı. Bu yazılardan hemen
sonra 17 Eylül’de toplanan TBMM, henüz tahsil edilmemiş olan Varlık Vergisi
borçlarının silinmesine karar verdi. Aralık ayının ilk günlerinde Aşkale ve
Sivrihisar sürgünleri yaklaşık on aylık esaretten sonra evlerine
gönderildi.Çünkü o dönem İkinci Dünya Savaşı’nın kritik günleriydi ve Türkiye
bu durumdan etkilenmek istememişti.
Bu rezil verginin toplanmasıyla toplamda 314.900.000 TL
vergi tahsil edildi. Bu sayının %70’i İstanbul’da toplandı. Toplam tahsilat,
394 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin %80’ini buluyordu. 1935 sayımında
Türkiye nüfusuna oranı %1,98 olan gayrımüslim azınlıklar, vergiden sonra
başlayan göç nedeniyle 1945’te %1,56’ya ve 1955’te %1,08’e düştü. Şu an bu oranı
merak ediyor musunuz? %1’in yarısı bile değil artık!
Bu yüksek vergileri ödeme süresi 1942 kışından 1943 Ocak
ayınadek sürecek, ödemeler olmazsa Ocak ayı itibariyle hacizler başlayacaktı.
Yani devlet sana diyor ki: “Bak güzelim çok zenginsin, o yüzden malına mülküne
el koycam ama sana bir güzellik yapıp süre vercem vergiyi ver diye. Zaten
ödeyemeyeceksin – eni konu 2 senen var..”
Hacizlerin nasıl yapıldığını artık yayımlanmayan Rum
gazetesi Apoyevmatini’nin yayın müdürü Mihail Vasiliadis gazeteci Celal
Başlangıç’a şöyle anlatmıştı: “Beyoğlu Karakolu’nu biliyorsunuz? Kalyoncukulluk
Sokağı ile Tarlabaşı Bulvarı’nın kesiştiği yerde, karakolun tam karşısındaydı
benim doğduğum ev. Babam Aristodumas diş hekimiydi. Ben doğmadan 10 gün önce
beyin kanaması geçirmiş. Yatalaktı. Eve memurlar geldi. Yanlarında bir hamal
vardı. Babamı yatağından tutup yerdeki şilteye indirdiler. Yatağı alıp
gittiler. Giderlerken de ‘İyi ki böylesin, Aşkale`ye gitmeyeceksin’ dediler.
Babamın muayenehanesi evimizin karşı odasıydı. El koydukları eşyaları o odaya
tıktılar, kapıyı da mühürlediler. Daha doğrusu gelen memur, yanındaki hamala,
‘Kapıyı kapa ve mühürle’ diye emir verdi. Zavallı bir adamdı hamal. Pabucunun
arkası basık, topuğu kalkık, pantolonu yamalı, üstü başı ter kokan fakat nur
yüzlü bir adamdı. Oyuncağımı bile aldılar. Bu arada odaya tıkılan eşyaların
arasında benim de sallanır bir oyuncak atım vardı. Tam kapıyı mühürlerken,
‘Oyuncak atım’ dedim. Adam anladı. Bağladığı ipi kapıdan çözdü. Bana kapıyı
açtı. Atımı aldım. At kucağımda, adamın yüzüne bakıyorum gülerek. Adam da bana
gülümserken birden yüzü dondu. Çünkü arkamdaki memur bağıra bağıra oyuncağımı
koparırcasına elimden çekti, mühürlenmek üzere olan kapıyı açtı, içeri fırlattı
oyuncağımı ve ‘mühürle’ dedi. Karşımdaki hamalın gözündeki yaşı gördüm. Fakat
ben ağlamamam gerektiğini düşündüm. O adamın çirkinliği, öteki hamalın nur yüzü
hâlâ gözlerimin önünde.”
Bu tür muameleler yüzünden, yüksek vergileri ödemek
istemeyen ya da ödeyecek durumda olmayan bazı mükellefler yurtdışına kaçmaya
çalışıyorlardı. Kaçamayanlar veya kaçmak istemeyenlerden haraç mezat satılan
mallarının bedeli vergilerini karşılamayan bini aşkın mükellef 27 Ocak 1943 tarihinden itibaren Eskişehir’in
Sivrihisar ve Erzurum’un Aşkale ilçelerindeki çalışma kamplarına gönderilmek
üzere bazı merkezlerde toplandılar. Aşkale’ye gönderilen 1,229 mükelleften 21’i
(bir kaynağa göre 25’i) kötü hayat koşulları ve yetersiz tıbbi bakım yüzünden
kampta hayatını kaybetti. Hayatını kaybetmeyenler arasında ruh ve beden
sağlığını, üzüntüye dayanamayan yakınlarını kaybedenler oldu.
Ali Sait Çetinoğlu’nun Varlık Vergisi 1942-1944 adlı
kitabında bugün hepsi de Yunanistan’da yaşayan bazı İstanbul Rumlarının
tanıklıklarına yer verilmiş. 1993 yılında ‘Yok Edici Varlık Vergisi’ başlığıyla
Atina’da yayımlanan O Politis (Ο Πολıτης) gazetesinde yayımlanan görüşmeleri
Dr. Raço Donef, Temmuz 2008’de Türkçeye çevirmiş. Şu örneği gözleriniz dolmadan
okumaya çalışın, azcık empati kurun mesela:
Dr. Yeorgiou Topaloğlu anlatıyor: “İstanbul’da doğdum ve
okula gittim. Sonradan peynir tüccarı
oldum ve bilinen Ticaret Odası’nda kayıtlıydım.
Dükkânım Eminönü’ndeydi; orda babam İosif bana yardımcı oluyordu.
1943’ün Ocak ayında bize toplam 105.000 lira vergi tarhedildi Varlık vergisi
altında. Tanıdığımız bir Türk’e baba emaneti evimizi iki bin liraya satmak
zorunda kaldık, Türk devleti bizi mecbur etmeden evvel. Fakat bize tarhedilen vergi çok büyük olduğu
için ve verebilecek durumda olmadığımız için Şubat 1943 tarihinde polis babamı
tutukladı; 72 yaşındaydı o zaman ve Aşkaleye tehcir oldu. Bir buçuk ay sonra,
32 yaşındayken beni de tutukladılar – hasta ve 40 derece ateşim olmasına
ragmen. Beni babamı karşılamaya
gönderdiler. Hayvanların taşındığı
vagonlara topladılar ve bir çok gün süren seyahatten sonra bizi bir istasyona
indirdiler. Bu istasyon Aşkale toplama
kampına yürüyerek 8 saat mesafede idi.
Orda çadırda -25 derecede ve ısıntısız kaldık. Büyük yaşta olanlar çalısmıyorlardı, biz
gençleri ise yoldan karları temizlemeye ve rayların üstündeki buzları
parçalamaya mecbur ediyorlardı. Beslenme
olarak sefil kalitede karavana vardı ve günde bunun için 70 kuruş
borçlanıyorduk. Biz aramızda para
toplayıp bir sürgün yoldaşa yemek pişirmek görevi verdik. Ödeyecek durumda olmayanlar için diğerleri
paylaşıyordu. Sonradan bizi Sivrihisar’a sevk ettiler. Babam gırtlak kanseri oldu ve birkaç gün
sonra öldü. Ben başka kampta olduğumdan
kendisini göremedim. Ama son günlerinde memleketlim Kostas Andoniadis görmüştü;
zaten bana bildiren oydu. (…) Babamın vefatından bir ay sonra kamptan kaçtım ve
çok serüvenli bir seyahatten sonra elbisesiz ve aç İstanbul’a vardım ve Ayios
Nikolas gününde, 6 Aralık 1943 tarihinde, babamın anısına dua okunulan güne
yetiştim. Biraz sonra eziyetler durduruldu ve diğer sürgünler de evlerine
dönduler. Hayatım, bu felaketten
sonra bir çok yıl normalleşmemişti. Bizim dükkânın işletmesini üstüne alan Türk
hamal Halit Özgal bizim döndüğümüzü öğrenir oğrenmez kasayı boşaltıp ortadan
kayboldu. Aynı devirde kızkardeşim
Elda’nın da sıkıntısından kanseri oldu ve 1945’te öldü…”
Aşkale sürgünleri ancak, Avrupa’da savaş cephesindeki
gelişmeler ve İsmet İnönü’nün ABD Başkanı Roosevelt ve Britanya Başbakanı
Churchill’le görüşmek üzere Kahire’ye gitmesinin arifesinde, 17 Aralık 1943’te
evlerine dönebildiler. Varlık Vergisi, Yahudilerin ABD nezdinde yaptıkları lobi
faaliyetleri sonucu ABD’nin Türkiye’ye baskıları ve Nazilerin yenileceğinin
anlaşılması sayesinde bir muhalif oya karşılık 310 kabul oyuyla 15 Mart 1944
tarihinde kaldırıldı.
Verginin İstanbul’da uygulanmasından sorumlu olan
İstanbul Defterdarı Faik Ökte’ye göre, Varlık Vergisi kapsamında toplanan
315.000.000 TL verginin 280.000.000 TL gayrimüslimler ödemişti. Bu rakamlar,
1942-1944 yılları arasında, gayrimüslim Türk vatandaşlarının mal varlıklarının
önemli bir bölümünü kaybettiğine işaret ediyordu. Ama daha önemlisi
gayrimüslimlerin, Cumhuriyet’in kuruluşunda vaat edildiğinin aksine, bu ülkenin
eşit vatandaşı olmadıklarının farkına varmalarıydı. Faik Ökte bu duyguyu şöyle
özetlemişti: “Varlık Vergisi’nde şöven milliyetçiliğin, ırkçılığın damgası
vardır. (…) Verginin bu karakteri Lozan’dan sonra yavaş yavaş kazanmaya
başladığımız ekalliyetleri (azınlıkları) bizden soğutmuştur. (…) Esefle
kaydetmek lazımdır ki, Varlık Vergisi bu yakınlaşma, bu kaynaşma konserinde
falsolu bir nota olmuştur.”
Ne denir? Ne söylenir ki? Sadece yazmakla sadece okumakla
ele ne geçer? Ben bunu soruyorum. Hesaplıyorum kabaca; annem 5 babam ise 12-13
yaşlarında bir çocuk.. Ama babam mesela 6-7 olaylarını çok iyi anımsıyor.
Rahmetlinin aklına geldikçe anlattığı Beyoğlu’ndaki arkadaşlarını nasıl unutur
insan?
Şimdi bu kadar söz
sonrası belki alakasız olcak ama “üç kuruşla İstanbula geldim ama bi baktım bi
suru holding olmus bu kuruşlar” diye temeli atılmış bir ton holding var – hiç
düşündünüz mü bu değirmenin suyu nerden gelmiş?
Üzerinden onca sene geçmiş ama şimdi bile ekonominin köküne indiğinizde
temeller nasıl atılmış diye bir baktığınızda burnunuza kötü kokuların gelmemesi
imkansız.. Yok yok ben sadece düşünüyorum o kadar!
Diyebileceğim tek şey var: Yazık! (küfretmeyi bela
okumayı yıllar önce bıraktım ben; anladım bi cacık etmiyor)
Bu yazı sonrası bir de 6-7 Eylül’den bahsetmek farz
oldu..
—————————————————————————
Kaynakça:
-Rıfat N. Bali, The “Varlık Vergisi” affair: A study of
its legacy, selected documents, Isis Press, 2005;
-Rıfat N. Bali, Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945),
İletişim Yayınları, 2005;
-Rıdvan Akar, Aşkale Yolcuları-Varlık Vergisi ve Çalışma
Kampları, Belge Yayınları, 2000;
-Faik Ökte, Varlık Vergisi Faciası, Nebioğlu Yayınevi,
1951; Ali Sait Çetinoğlu, Varlık Vergisi 1942-1944,
-Ekonomik ve Kültürel Jenosid, Belge Yayınları, 2000.
-Wikipedia2016
VARLIK VERGİSİ
http://www.somethinginmymind.com/2016/04/22/uzeri-ortulen-silinmeye-calisilan-oteki-tarih-varlik-vergisi/





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.