Yarına Bakış adlı sözde gazetede Ümit Kardaş isimli
yazar, Almanya’nın aldığı “Ermeni” kararına destek vererek alçakça “Ermenilere
soykırım yapıldı” diye yazdı.. İşte Paralel Yapı’nın “kapatın artık bu gazeteleri” dedirten
yayın organında yayımlanan o yazı: Almanya, aklı ve vicdanı öne çıkarıp, medeni
bir şekilde Ermenilere yapılan mezalimin suç ortağı olduğunu kabul ederek doğru
olanı yaptı. İttihat ve Terakki ile yaptığı suç ortaklığı nedeniyle
özeleştiride bulundu, vicdanlıca sorumluluğunu üstlendi, akıllıca elini kolunu
bağlayan prangaları attı, toplumunu ve siyasetini bu olay nedeniyle iyileştirme
yoluna soktu. Almanya, geçmişinden gocunmadan bu zulme ortak olanlarla yolunu
ayırmasını bildi,“onlar benim ecdadım” demeden objektif ve ilkesel bir tavır
sergiledi ve özür dilemesini bilen bir kültüre sahip olduğunu da gösterdi.
Almanya’nın bunu hangi siyasî saikle yaptığı hiç önemli değil. Aslında bunu
Erdoğan ve Merkel birlikte yapabilirlerdi. Bu, Türkiye’yi güçlendirir ve
itibarlı hale getirirdi. Oysa İttihat ve Terakki vandallığının zihniyet
kodlarıyla yaşayan siyasetçi ve bürokrat erbabının beyanları hepimizi
medeniyetten, akıl ve vicdandan uzak bir çapsızlığın ve kalitesizliğin içine
gömdü. Köşemin elverdiği ölçüde bu meseleyi bir süre analiz etmeye çalışacağım.
****
FETÖ bülteninde, alçakça “Ermenilere Türklerin soykırım
yaptığı” iddiasına yer verildi. Terör örgütü PKK ile dayanışma içerisine giren
Paralel Yapı’nın tetikçileri bunu da yaptı.
MGK tarafından terör örgütü olduğu tescillenen FETÖ’nün yayın
organlarından Yarına Bakış adlı sözde gazetede Ümit Kardaş isimli yazar,
Almanya’nın aldığı “Ermeni” kararına destek vererek alçakça “Ermenilere
soykırım yapıldı” diye yazdı.
İşte Paralel Yapı’nın “kapatın artık bu gazeteleri” dedirten
yayın organında yayımlanan o yazı:
Almanya, aklı ve vicdanı öne çıkarıp, medeni bir şekilde
Ermenilere yapılan mezalimin suç ortağı olduğunu kabul ederek doğru olanı
yaptı. İttihat ve Terakki ile yaptığı suç ortaklığı nedeniyle özeleştiride
bulundu, vicdanlıca sorumluluğunu üstlendi, akıllıca elini kolunu bağlayan
prangaları attı, toplumunu ve siyasetini bu olay nedeniyle iyileştirme yoluna
soktu. Almanya, geçmişinden gocunmadan bu zulme ortak olanlarla yolunu
ayırmasını bildi,“onlar benim ecdadım” demeden objektif ve ilkesel bir tavır
sergiledi ve özür dilemesini bilen bir kültüre sahip olduğunu da gösterdi.
Almanya’nın bunu hangi siyasî saikle yaptığı hiç önemli değil. Aslında bunu
Erdoğan ve Merkel birlikte yapabilirlerdi. Bu, Türkiye’yi güçlendirir ve
itibarlı hale getirirdi. Oysa İttihat ve Terakki vandallığının zihniyet
kodlarıyla yaşayan siyasetçi ve bürokrat erbabının beyanları hepimizi
medeniyetten, akıl ve vicdandan uzak bir çapsızlığın ve kalitesizliğin içine
gömdü. Köşemin elverdiği ölçüde bu meseleyi bir süre analiz etmeye çalışacağım.
1915’te başlayan tehcirlerin koşulları daha önce
yapılanlardan çok farklıydı. İki ay içindeki uygulamalar sadece Ermenileri
değil, Doğu Anadolu’daki tüm Hıristiyanları kapsıyordu. Belirlenen yerler
yaşanabilecek koşulları taşımadığı için bu tehcir yeniden iskan olunarak
düşünülemezdi. Bu yerlere ulaşabilenlerin sayısı da azdı. Birçok kişi,
doğdukları ve yaşadıkları yerleşim birimleri içinde ya da dışında hemen
öldürülmüş, diğerleri yaya çıkarıldıkları yollarda ölmüş ya da öldürülmüştü.
Öldürülenlerin çoğu erkekti. Kadın ve çocuklar güney çöllerine doğru sürülen
kafilelerin en büyük bölümünü oluşturuyordu. Vilayet görevlileri yola
çıkarılanlara yiyecek, su ve barınak sağlamak için hiçbir tedbir almamışlardı.
Teşkilat-ı Mahsusa’nın devşirdiği işsiz güçsüz çeteci takımından ve cezaevi
hükümlülerinden oluşan gruplar kafilelere saldırıyordu. Bürokrat-yerel
siyasetçi ittifakı gasp edilen malların bir bölümünü dahiliye nezaretine
gönderirken, bir bölümünü zimmete geçiriyor, gidenlerin evlerine
yerleşiliyordu. İngiliz sosyal tarihçi David Gaunt’un belirttiği gibi bu
tehcirlerin amacı özgül bir nüfusu tamamen özgül bir alandan çıkarmaktı. Hızla
yapılması istendiğinden gözdağı, şiddet ve zulüm unsuru artıyordu. Yeniden iskan
gibi bir amaç taşınmadığından tehcir edilen nüfusun nereye gittiği ya da
fiziken yaşayıp yaşayamayacağı, yönetimi de orduyu da ilgilendirmiyordu. Talat
Paşa, yanılgı içinde son noktayı şöyle koyuyordu: “Artık Ermeni sorunu diye bir
şey yok”. Ermenilerin sahip olduğu yüksek derecedeki kültür ve uygarlık, onlara
yapılan bu mezalimi dünyanın gözünde çok daha korkunç hale getirmişti. Arnold
Toynbee, bunu şöyle belirtmekte: “Ermeniler bütün Amerika kıtasında beyaz
adamın önünden çekilen Kızılderililer gibi vahşi değillerdi. Komşuları Kürtler
gibi hayvancılıkla geçinen göçebeler de değillerdi. Onlar bizimle aynı hayatı
yaşayan insanlar, kuşaklar boyunca şehirde yerleşmiş şehirliler ve yerel
refahın başlıca mimarlarıydı. Onlar yerleşik bir halktı, doktor, avukat,
öğretmen, işadamı, zanaatçı ve dükkân sahipleriydiler; akıl ve çalışmalarının
sağlam anıtlarını dikmişlerdi. Pahalı kiliseler ve kökleşmiş okullar. Kadınları
nazik, eğitilmişti, çünkü uygarlıkla yakın kişisel ilişkileri vardı.” Devam
edeceğim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.