Etyen Mahçupyan / emahcupyan@karar.com
Türkiye kendisini beceriksizliğe ve son kertede
uyumsuzluğa mahkum eden bir zihni darboğazda debelenip duruyor. Aynen orta
gelir tuzağı gibi, bir ‘orta kimlik’ tuzağının içinden çıkamıyor. Bir yandan
evrensel uygulamaları öğrenip kullanmaktan gocunuyor, diğer yandan da kendi
iradesiyle evrensel kalibrede çözüm üretecek seviyeyi taşıyamıyor… Hem çok
önemli ve değerli olmak istiyor, hem de bunu sağlayacak kalite, incelik ve
nüans zenginliği karşısında ezik ve kavruk kalıyor. Bu eziklikle yüzleşme
cesareti olmadığı için de kolaya kaçılıyor… Batı karşıtlığı, mağduriyet
hamaseti, ‘üst akıl’ söylemi sayesinde başarısızlık kamufle olur, ‘öteki’
nefretiyle yoğrulur, böylece anlayışla karşılanır sanılıyor. Ama başarısızlığın
üstünü örtmek zor… Zaman geçiyor, sorunlar devam ediyor ve Türkiye kendini
küresel akıntıya bırakmış gidiyor…
***
Osmanlı imparatorluğunun sorunu ve temel başarısızlığı,
yaşanan gerçeklikle zihinlerdeki normatif doğrular arasındaki ilişkinin
kurulamaması, aradaki boşluğun tamir edilemeyecek ölçüde açılmasıydı. Türkiye
de bu açıdan fazla bir yol alamadı. AK Parti’nin çıkışı bu açıdan devrimsel bir
adımdı, ama sanki o da olumsuz anlamıyla bugünlerde ‘kadim fabrika ayarlarına’
dönerek tarihsel başarısızlık çizgisine ilave bir halka eklemekle yetiniyor.
***
Ülke ve toplumların yaşanmakta olan zamana uyum
sağlamasının gereklerinden biri, miras aldıkları veya neden oldukları sorunlara
hangi bağlam içinde, hangi ölçüt, norm ve ilkeler çerçevesinde yaklaştıkları.
Çünkü hiçbir sorunu salt güç kullanarak çözemiyorsunuz. Meşruiyete ihtiyacınız
var ve bu da yaşanan zamana bağlı olarak değişiyor. Dolayısıyla eğer meşruiyet
ölçütünüzü o anki dünyaya adapte edememiş durumdaysanız, ne denli güçlü
olursanız olun sorunları çözemiyorsunuz.
Ayrıca meşruiyet de ikili bir yapıda ve bu durum
kendinizi aldatmanızı çok kolaylaştırabiliyor. Türkiye’nin Kürt meselesi buna
iyi bir örnek… Bugün PKK ile savaşmak, ona karşı güç kullanmak meşru. Ama bu
durum, AK Parti iktidarının Kürt meselesindeki tutumunu meşru kılmıyor. Çünkü
bu ikinci meşruiyetin muhatabı PKK değil, Kürtlerin kendisi. Sorun hala
çözülmemiş olarak duruyor, çözülmediği her gün talep çıtası yükselirken,
psikolojik tahammül düşüyor ve sonuçta işin uzaması iktidarın niyetinin pek de
iyi olmadığı şeklinde yorumlanıyor. Meseleye serinkanlılıkla bakan kimseyi, PKK
ile savaşılıyor gerekçesine dayanarak, Kürtçe’nin ana dil işlevinin devletçe
sahiplenilmemesi gerektiğine ikna edemezsiniz. Aynı şekilde yerinden yönetimin
hala ciddi bir biçimde tartışmaya açılmamış olmasını da kolayca anlatamazsınız.
***
PKK’nın varlığı olması gerekenin, neyin istendiğinin
tartışılmasını engellemez. Onun ancak uygulanmasını geciktirebilir… Öte yandan
bu tartışmanın bizzat kendisi örgütün etkisini ve kalıcılığını sınırlayabilir.
Bu durumda iktidarın böyle bir adımı atmamış olmasını nasıl açıklayabiliriz?
Acaba tarihten miras kalan kimliksel korkularımız, kadim özgüven eksikliğimiz
ya da farklılıkları kendimizle eşitlemekten gocunan bir fıtrat anlayışımız mı
var?
Bunu tartışmanın yeri bu yazı değil… Ama Kürt meselesi
bağlamında karşımızda açık bir sonuç duruyor: Türkiye devleti bir sorunu
eşitlik temelinde kalıcı biçimde çözmektense, zamana bırakarak eşitsizlik
temelinde yapısallaşmasını tercih etmiş gözüküyor. Buna siyaseti dövüşmek
olarak anlayan ve konuşma kültürünü bilmeyen bir Meclis ve esas derdi Kürt meselesinden
ziyade ‘devlet meselesi’ olan bir iktidar ekleyin… Dokunulmazlıkları da
anlarsınız, bu ‘süreçlerin’ sonuçta niçin başarılı olamadığını da.
***
Türkiye kendisini beceriksizliğe ve son kertede
uyumsuzluğa mahkum eden bir zihni darboğazda debelenip duruyor. Aynen orta
gelir tuzağı gibi, bir ‘orta kimlik’ tuzağının içinden çıkamıyor. Bir yandan
evrensel uygulamaları öğrenip kullanmaktan gocunuyor, diğer yandan da kendi
iradesiyle evrensel kalibrede çözüm üretecek seviyeyi taşıyamıyor… Hem çok
önemli ve değerli olmak istiyor, hem de bunu sağlayacak kalite, incelik ve
nüans zenginliği karşısında ezik ve kavruk kalıyor. Bu eziklikle yüzleşme
cesareti olmadığı için de kolaya kaçılıyor… Batı karşıtlığı, mağduriyet
hamaseti, ‘üst akıl’ söylemi sayesinde başarısızlık kamufle olur, ‘öteki’
nefretiyle yoğrulur, böylece anlayışla karşılanır sanılıyor.
Ama başarısızlığın üstünü örtmek zor… Zaman geçiyor,
sorunlar devam ediyor ve Türkiye kendini küresel akıntıya bırakmış
gidiyor…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.