Garbis Altınoğlu |
“Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.” Atasözü
DTP (=Demokratik Toplum Partisi) eski genel
başkanlarından ve HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın ağabeyi Nurettin
Demirtaş'ın 9 Haziran'da Yeni Özgür Politika 'da yayımlanan “Ermeni
milliyetçiliğinin Kürt düşmanlığı” başlıklı yazısı, konuya duyarlı çevrelerde
haklı bir tepkiye yol açtı. Oysa N. Demirtaş'ın tek kusuru, PKK/ KCK-HDP
çevrelerinde yıllardır egemen olan güçlü bir eğilimi, belki biraz daha çarpıcı
bir biçimde dile getirmekten ibaretti. Evet o bu yazısında diğer şeylerin
yanısıra, bir Ermeni yetkilinin Ermenistan'da bir süre cezaevinde tutulan
Kürtlere, “Hakkari taraflarında en küçük çocukları dahil birçok Kürt aileyi
imha ettik, daha da öldürmeye devam edeceğiz” dediğini aktarıyor ve ardından
-hangi Ermeniler ise onlar- Ermenileri kastederek, “Hakkari’de ne zaman nasıl
katliam yapmışlar bilemiyoruz, fakat boşuna bu sözü sarf etmedikleri son 30 yıl
içinde yaşanan katliamlardan bellidir: Gerek PKK gerillası kılığına girerek,
gerekse bizzat Türk komandoları adıyla yüzlerce cinayet işlendiği kayıtlıdır”
(“Ermeni milliyetçiliğinin Kürt düşmanlığı”, Yeni Özgür Politika, 9 Haziran
2016) diyordu.
Bazı Ermenistan yetkililerinin böyle bir şeyi gerçekten
de söyleyip söylemediğini bilmiyoruz; söylemiş olsalar da bu, N. Demirtaş'ın
ima ettiğinin aksine, Ermeni halkının tümünü ya da çoğunluğunu bağlamaz. Zaten
tutarlı demokrat ve enternasyonalistler; sınıf, siyasal görüş vb. ayrımı
yapmaksızın Türklerden, Almanlardan, Kürtlerden, Ermenilerden vb. söz
edemezler. Kaldı ki, Türk burjuva devletinin de dile getirmediği ve en fazla
“sünnetsiz PKK teröristleri”nden söz etmekle yetindiği koşullarda böyle bir
suçlamayı, hem de herhangi bir kanıtla desteklemeksizin ileri sürmek son derece
sorumsuz bir tutumdur. Bunun böyle olduğu “son 30 yıl içinde yaşanan
katliamlardan belli” ise bunun bir yığın ve çürütülemez kanıtları olmalı. Bu
inanılmaz “gerçeği” ilk kez N. Demirtaş keşfetmiş olamaz herhâlde. Bu durumda
bu kanıtların kamuoyuna sunulması gerekir. Gerçekleştirildiği kanıtlandığı
takdirde böylesi kirli eylemleri ve öznelerini en ağır bir biçimde suçlamak ve
lanetlemek, sadece Ermeni halkının değil, değişik ulus ve milliyetlerin siyasal
bakımdan ileri kümelerinin ve tüm devrimci ve demokratların görevi olacaktır
elbet.
N. Demirtaş'ın bu çıkışını bireysel bir tutum olarak
değerlendirmek de yanıltıcı olacaktır. Kürt ulusal hareketi içinde, OLUMSUZ
temelde, yani hem Anadolu'nun Hristiyan halklarına, hem Ortadoğu halklarına ve
hem de Kürt halkının gerçek çıkarlarına karşıtlık temelinde bir Türk-Kürt
birliği/ bağlaşması zihniyeti öteden beri vardı ve var olmaya da devam ediyor.
Bunu Abdullah Öcalan'ın, özellikle 1999'da yakalanıp Türkiye'ye getirilmesinden
sonra pek çok kez dile getirdiği açıklamalarından görüyoruz. Örneğin o,
Mayıs-Haziran 1999'da DGM’nde yapılan yargılaması öncesinde hazırladığı Savunma
ve Esasa İlişkin Savunma adlı metinlerde, Türkiye'nin sözde barış ve sözde
demokratik birlik yoluyla Kürt sorununu çözmesi hâlinde, PKK'nın olanaklarının
Türk devletinin hizmetine gireceğini, böylelikle Türkiye'nin bölgede güçlü ve
lider bir ülke hâline geleceğini ve yayılmacı bir politika gütme ve çevre
ülkelere “meşru” müdahale yapma hakkı kazanacağını vb. şöyle anlatıyordu:
“Cumhuriyet tarihinin bu en zor sorunu çözümlendiğinde
Türkiye'nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle
gücüne kavuşacağı kesindir. Ortadoğu'da liderlik dönemi Orta Asya'dan Balkanlar
ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına gelecektir. Demokratik sistemin çözüm
gücü, başta barış olmak üzere, birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı
bir müdahale ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır.” (Savunma)
“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar,
tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta
PKK'nin askerî savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye'nin hizmetine
girecektir... Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu
askerî anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir.
Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.”
(Esasa İlişkin Savunma)
Birileri çıkıp bu gerici, sakat ve savaş kışkırtıcısı
görüşlerin yıllar önce söylendiğini ve artık ulusal hareket açısından
yolgösterici bir nitelik taşımadığını ileri sürebilir belki. Ama, varsa eğer,
böyle düşünenler yanılırlar. 1999'dan bu yana Öcalan da içinde olmak üzere PKK/
KCK'nın öndegelen isimleri pek çok benzer açıklama yapmış bulunuyor. Öcalan
2003'de yaptığı bir açıklamada şöyle demişti:
“Ben kendi modelime 'Büyük Demokratik Çözüm' diyorum. ABD
ve AB'yi aşarak yükselme modeli diyorum. Türkiye aydınlarına şu çağrıyı yapmak
istiyorum: 1071'de Alparslan Silvan'da Kürtlerle ilişkiyi nasıl düzenlediyse,
1516'da Yavuz -egemen temelde de olsa- nasıl Kürtlerle ilişki düzenlemişse,
1920'lerde Mustafa Kemal Kürtlerle nasıl ilişki düzenlemişse; günümüz için de
Türk aydınları, Kürtlerle ilişkiyi bunlar gibi düşünmelidir. Başbakana da bir
çağrı yapıyorum. Cem Uzan gibi Allah'sız demiyorum, Allah'ına ve peygamberine
bağlıysan Kürt kardeşlerine doğru yaklaş diyorum. Genelkurmay'a da çağrı
yapıyorum. Soruşturmada bir temsilcileri 'sorunun çözümünü ABD, Avrupa'ya
bırakmayalım, kendi aramızda halledelim' demişti. Doğrudur. Ben de diyorum ki
kendi aramızda halledelim. Genelkurmay'ı da buna çağırıyorum.” (Özgür Politika,
23-24 Ağustos 2003)
Öcalan 23 Haziran 2006 tarihli görüşme notlarında bu
görüşünü bir kez daha yineliyor ve “dördüncü Türk-Kürt bağlaşması”nı önerirken
şunları söylüyordu:
“Tarihte üç kez Türklerle Kürtler stratejik ittifak
yapmışlardır. Kurtuluş Savaşı’ndaki ittifakın sonucunda Kürt ve Türk halkının
elde ettiği ortak başarısının yanı sıra Yavuz döneminde ve 1071 tarihinde
Alpaslan döneminde de stratejik ittifak yapılmıştır. 1071'de Alpaslan Roma
İmparatoru Romen Diyojen'e karşı Kürtlerle ittifakı yaparak Anadolu'ya
girmiştir. Alpaslan Silvan taraflarına gelerek, Mervani Kürt kalıntıları ve geri
kalan Kürtlerle işbirliği yapmıştır. Bunun neticesinde Kürtler 10 bin asker ile
destek vererek Alpaslan'ın savaşı kazanmasını sağlamıştır. Aynı şekilde Yavuz
döneminde de benzer şekilde Yavuz, Kürt ittifakını sağladıktan sonra
Ortadoğu'ya girebilmiştir. Bugünkü Türkiye-İran sınırı o dönemde
şekillenmiştir. Yavuz ittifakı sağladıktan sonra Çaldıran, Mercidabık, Ridaniye
savaşlarını kazanarak Suriye, Arabistan, Mısır yani Ortadoğu'ya egemen
olabilmiştir...
“Bu durumdan ancak Kürt-Türk kardeşliği temelinde bütün
Ortadoğu'da 'Demokratik Fetih' yapılarak kurtulunabilir. Bu anlamda Erdoğan'ın
İspanya Başbakan'ı ile yürütmek istediği Medeniyetler İttifak'ı devam
ettirilebilir ve bununla da sınırlı kalınmamalıdır. Israrla vurguladığım gibi
Türk-Kürt ittifakı da sağlanıp Ortadoğu'ya demokrasi kültürü
yerleştirilmelidir. Yavuz döneminde yapılan ittifak ile Ortadoğu feodal bir
şekilde fethedilmişti. Yapılacak yeni ve demokratik bir ittifak ile Türkiye
demokratikleşebilir ve bu demokrasi kültürü bütün Ortadoğu'ya taşınabilir.”
(“Öcalan'dan 4. İttifak Önerisi”) Aslında Öcalan'ın burada bir maddi hata
yaptığını belirtmek gerek. Öcalan'ın sözünü ettiği ittifaklar Alparslan, Yavuz
ve Mustafa Kemal'le yapılan ittifaklardan ibaret değil; arada bir de II.
Abdülhamit'le ittifak, daha da önemlisi İttihat ve Terakki ile ittifak var.
Bunlara katılacağı düşünülen Tayyip Erdoğan önderliğindeki siyasal İslamla
Türk-Kürt-İslam sentezi temelinde ittifaktan ise 4. değil, 5. ya da 6. ittifak
olarak söz etmek gerek. Ama hepsinden önemlisi şu: Dünyada yoğun ve azgın
gericiliğin en önemli kaynaklarından biri olan Türk burjuva devleti nasıl
olacak ta “Ortadoğu'ya demokrasi kültürü yerleştir”ecektir? Bu önerinin Suudi
Arabistan'ın ve onun beslediği İslami teröristlerin Suriye'ye “demokrasi kültürü
yerleştireceği” safsatasından farkı nedir? Bu kötü ve niteliksiz bir şaka
değilse eğer, Anadolu ve Ortadoğu halklarını hedef alan düzeysiz bir
aldatmacadır.
Öcalan, görece dikkatli ve diplomatik bir dille kaleme
aldığı 21 Mart 2013 Newroz mesajında da aynı temaları işliyor ve “İslam bayrağı
altında” birlik vurgusu yapıyordu:
“Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı
bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları
kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır.
“Gerçek anlamında, bu kardeşlik hukukunda fetih, inkar,
red, zorla asimilasyon ve imha yoktur, olmamalıdır...
“Ortadoğu’nun temel iki stratejik gücü olarak kendi öz
kültür ve uygarlıklarına uygun şekilde demokratik modernitemizi inşa etmeye
çağırıyorum.
“Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın
değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır.
“Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler;
Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır.
“Ortak geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek; ortak
geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh,
bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır...
“Tıpkı yakın tarihte Misak-i Milli çerçevesinde Türklerin
ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı’nın daha güncel,
karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz.
“Son doksan yılın tüm hata, eksiklik ve yanlışlıklarına
rağmen bir kez daha yanımıza, mağdur edilmiş, büyük felaketlere uğramış
halkları, sınıfları ve kültürleri de alarak bir model inşa etmeye çalışıyoruz.
Tüm bu kesimleri; eşitlikçi, özgür ve demokratik ifade tarzının örgütlenmesini
gerçekleştirmeye çağırıyorum.”
Akla hemen şu meşru sorular geliyor. Kürt ulusal hareketi
İttihat ve Terakki çetesinin Anadolu'yu Hristiyan halklardan “arındırmak” için
işlediği o büyük suçun kazançlarını muhafaza etmek için yapılan ve gene
İttihatçılar tarafından bu büyük suç sonucu elde edilen ganimeti muhafaza etmek
için örgütlenen Türk “ulusal kurtuluş” savaşının mirasına sahip çıkmalı mıdır?
Kürt ulusal hareketi Yavuz Sultan Selim'in ve diğer padişahların Anadolu'nun
Alevi Türkmen halkına karşı giriştiği korkunç kıyımların anısına sahip çıkmalı
mıdır? Kürt ulusal hareketi, Osmanlı'nın torunlarının devletinin güçlenmesine
ve Ortadoğu'ya egemen olma projelerine sahip çıkmalı ve destek vermeli midir?
Ben PKK/ KCK'nın yukardaki soruların hepsine net ve duraksamasız bir “HAYIR”
yanıtı vermesi, Türk gericilerinin başka ülkeler ve halklar üzerinde nüfuz,
hegemonya vb. kurma hayallerini asla desteklememesi, bu yayılmacı ve Osmanlıcı
söylemi terketmesi ve bir daha ağzına almaması gerektiği kanısındayım. Ne var
ki bu örgütün onyıllardır süregelen pratiği bu konuda umutlu olmayı olanaklı
kılmıyor.
Özetle Kürt ulusal hareketi Öcalan'ın ağzından bölge
halklarına şunu söylemiş oluyor: “Ey, Anadolu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika
halkları! Biz Kürtler Türklerle stratejik bir birlik/ bağlaşma oluşturacak ve
Türkiye'yi Ortadoğu'nun en güçlü ve lider ülkesi yapacağız. Ve biz sizin
üzerinizde Osmanlı'nın kurduğuna benzer bir egemenlik kuracağız. Ama küçük bir
farkla; biz sizi feodal bir tarzda değil, demokratik bir tarzda fethedeceğiz.”
Öcalan'ın ve diğerlerinin, geçmişte Alparslan'ın ve Yavuz Sultan Selim'in
kazandığı tarihsel çarpışmalara göndermede bulunması tam da bu fetih/ işgal
eğilimini anlatıyor. Ben “demokratik fetih”in ne demek olduğunu da bilmiyorum.
Ama, demokrasi ile -başka türlü olamayacak ve ancak silah zoruyla
gerçekleştirilebilecek olan- fetih'in birbirini dıştaladığı açıktır.
Öcalan'ın bu yaklaşımı hem ilkesel düzeyde ve hem de
somut tarihsel koşullar bağlamında yanlış ve gericidir. Acaba Öcalan ve diğer
PKK/ KCK liderleri, yüzlerce yıl Osmanlı'nın kanlı boyunduruğu altında yaşamış
olan Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarının “demokratik” bir tarzda da olsa,
Osmanlı'nın torunları tarafından fethedilmeyi asla kabul etmeyeceklerini
bilmiyorlar mı? Onlar, böylesi maceracı ve yayılmacı politikaları savunmanın ne
ilericilikle, ne demokratizmle ve ne de barış yanlılığıyla hiçbir ilgisi
olmadığını, tam tersine gericiliği, anti-demokratizmi ve savaş yanlılığını
savunmaya götüreceğini kavramıyorlar mı? Ve onlar böylesi politikaları
savunmanın Kürt halkı İLE Anadolu'nun bir avuç Hristiyan halkları ve -daha da
önemlisi- Anadolu'nun Alevi halkı ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın Arap vb.
halkları arasında büyük bir güvensizlik duvarı örmeye ve Kürt halkını bölge
halklarından izole etmeye hizmet edeceğini anlamıyorlar mı? Böylesi bir
emperyal stratejinin Kürt halkının gerçek çıkarlarına uygun olmadığı iki kere
ikinin dört ettiği kadar açıktır.
N. Demirtaş yazısında, “KCK Eşbaşkanı Bese Hozat”ın “çok
isabetli şekilde, milliyetçi-komplocu lobi faaliyetlerinin tehlikesine dikkat
çektiğin”e de işaret ediyor. Peki Hozat, 8 Ocak 2014'teki açıklamasında bu
“milliyetçi-komplocu lobi”ler hakkında ne demişti? Aynen şunu:
“Türkiye’de resmi devletin dışında bir de oluşan paralel
devletler vardır. Mesela Fethullah Gülen cemaati paralel bir devlettir. İsrail
lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri paralel birer devlettir. Paralel
devletlerin birbiriyle ortaklaştığı ciddi bir çıkar ilişkisi vardır. Paralel
devletlerin resmi bir hukukları, anayasaları yoktur. Görünürde resmiyete
kavuşmuş bir orduları da yoktur ama resmi olandan daha güçlü ve örgütlü bir
güce sahiptirler. Özel harp dairesi ve JİTEM gibi güçler paralel devletin
vurucu güçleridir, şimdi buna resmi kimlikli emniyet, polis ve yargı güçleri de
eklenmiştir. Bunların bağlı kaldıkları hiçbir hukuk ve kural yoktur. Tüm savaş
kurallarını kendileri belirleyip uyguluyorlar, kimseye de bir hesap
vermiyorlar. Paralel devletin korkunçluğu esas burada ortaya çıkıyor. Paralel
devlet Gladyo devletidir, NATO destekli cemaatin ve lobilerin illegal devlet
örgütlenmesidir. Asıl amacı, Türkiye’nin demokratikleşmesini engellemektir.” (“Paralel
devlet 9 Ocak komplosunun içindedir”, Firatnews.com, 8 Ocak 2014)
Hadi, arkasında İsrail gibi bir devletin olduğu ileri
sürülebilecek Türkiye Yahudilerini anladık. Ezeli ve ebedi, Türkçesiyle öncesiz
ve sonrasız “hain” Ermenileri de anladık. Ama Vikipedi'ye göre sayıları
2,000-4,000 arasında olduğu söylenen Türkiye Rumlarından bir paralel devlet
nasıl çıkarılabilir? En azgın Yahudi, Ermeni ve Rum düşmanlarının bile
keşfedemediği bu “gerçeği”, herhâlde ancak gözünden hiçbir şey kaçmayan Bese
Hozat gibi “yetenekli” bir lider başarabilirdi! Şaka bir yana Hozat'ın,
“milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri”nin “paralel birer devlet” oldukları,
“Fethullah Gülen cemaati” ile ve “İsrail lobisi” ile “ortaklaştı”kları ve
“ciddi bir çıkar ilişkisi” içinde oldukları ve “resmi olandan”, yani resmi
devletten “daha güçlü ve örgütlü bir güce sahip” oldukları yolundaki savları da
son derece fantastik bir nitelik taşıyordu. Ama aradan geçen 2.5 yıla yakın
zaman içinde PKK/ KCK ne bu savları kanıtlamak için herhangi bir adım attı, ne
de bu savların yanlış olduğunu söyledi. Bu açıklama PKK/ KCK'nın Eş Genel
Başkanı tarafından dile getirilmiş ve geri çekilmemiş olduğuna göre ŞU ANDA DA
bu örgütü bağlamaktadır. Bese Hozat'ın bu açıklamasını bazı PKK/ KCK
liderlerinin yanısıra, ulusal hareketi destekledikleri bilinen bazı anlı-şanlı
Türkiyeli devrimciler de onamış ya da daha ziyade sessizlikle geçiştirmeyi
yeğlemişlerdi. Anlaşılan onlara göre, Kürt halkı ve ulusal hareketiyle
dayanışma, böylesi gerici sav ve saptamaları görmezden gelmeyi ve onlara asla
ve kata karşı çıkmamayı gerektiriyordu.
Ben bu konuyu, 17-19 Ocak 2014 tarih ve “B. Hozat, R.
Altun ve A. Öcalan” başlıklı yazımda
(http://ear-witness4.rssing.com/chan-3619897/all_p64.html) daha geniş bir
biçimde ele almıştım. Bu nedenle burada ayrıntılara girmeyeceğim; sadece bir
kez daha, böylesi saptamaların Türk gerici ve şovenleriyle gerici temelde bir
birlik/ bağlaşma oluşturmaya kalkmak ve başka halkların olduğu gibi Kürt
halkının da gerçek ve uzun erimli çıkarlarına ters düşmek anlamına geldiğini
söylemekle yetineceğim. N. Demirtaş'ın bu yazısında, Bese Hozat'ın başlattığı
tartışmaya göndermede bulunması boşuna değil. İki açıklama da aynı kumaştan
dokunmuş ve aynı zihniyeti yansıtıyor. Dahası N. Demirtaş ta tıpkı Hozat gibi,
bu fantastik savını kanıtlamak için herhangi bir veri sunmaktan kaçıyor ya da
kaçınıyor.
Şimdi N. Demirtaş'ın, PKK/ KCK yöneticilerinden bağımsız
ve habersiz olarak yapması olanaksız olan bu açıklamasının altında hangi neden
ya da nedenlerin yattığı sorusunu sormamız gerekiyor: Ama önce N. Demirtaş'ın
bu açıklamasını hangi somut koşullarda yaptığını anımsayalım:
a) Türkiye Kürdistanı'nda son aylarda Türk ordusu, özel
kuvvetleri ve Kontrerillası eliyle işlediği ve işlemeyi sürdürmekte olduğu
kıyım ve ağır ve korkunç insanlık suçları nedeniyle Türk burjuva devletinin
Kürt halkı katında sahip olduğu etki ve saygınlık dibe vurmuş ve Türk ve Kürt
halkları arasındaki mesafe daha da artmıştır.
b) Suriye başta gelmek üzere Ortadoğu ülkeleri ve
halklarına karşı sürdürdüğü beyaz terör politikası yenilgiye uğramış olan
Erdoğan kliği, bu bölgede işlediği ve işlemeyi sürdürdüğü ağır ve korkunç
insanlık suçları ve Suriyeli ve diğer mültecileri bir pazarlık kozu ve tehdit
aracı olarak kullanması nedeniyle uluslararası alanda büyük ölçüde
yalnızlaşmıştır. Alman parlamentosunun, onyıllar süren uzun bir gecikmeden
sonra alabildiği ve Türk gericilerinin yanısıra N. Demirtaş'ı da rahatsız
ettiği anlaşılan Ermeni jenosidini tanıma kararı, bu yalnızlaşma sürecinin
çarpıcı bir belirtisidir.
c) Kendisinin ve kendi dar çevresinin yasadışı eylemleri,
hırsızlıkları, yolsuzlukları, alçaklıkları, sahtekarlıkları ve çocuklara,
kadınlara, işçilere, LBGT bireylerine, gençlere, aydınlara karşı işledikleri
ağır suç ve cinayetleri nedeniyle Erdoğan kliği, başta ilerici ve demokratik
güçler gelmek üzere Türkiye halkının önemli bir bölümünü karşısına almıştır.
d) Erdoğan kliği, IŞİD, El Nusra Cephesi gibi İslami
terörist örgütlerin Türkiye'de üslenmesine olanak sağlamış ve özellikle 7
Haziran 2015 seçimlerini izleyen dönemde göz yumduğu ve/ ya da perde arkasından
bu gruplarla birlikte örgütlediği patlamalar yoluyla yüzlerce Kürt, Türk vb.
genci ve aydınını katletmiş, yaralamış ve sakat bırakmıştır. Ayakta kaldığı
takdirde bu klik, bu çeteleri, Türkiye ve Kürdistan halklarına karşı yeni bir
korucu ordusu olarak ta kullanacaktır.
e) Devletlu “muhalefet” partisi CHP'nin de desteğiyle
milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasının ve böylelikle başta HDP
milletvekilleri gelmek üzere muhalif milletvekillerinin tutuklanmasının önünü
açan Erdoğan kliği, yapmaya giriştiği son düzenlemelerle yargı mekanizmasını
tümüyle kendi denetimi altına almak için gereken adımları atmaktadır. (Bu
listeyi uzatmak olanaklı; ama bu kadarı yeter de artar bile.)
N. Demirtaş ve onun temsil ettiği damar işte BU
KOŞULLARDA, yani Türkiye'de açık bir İslami-faşist diktatörlük inşasını
tamamlamak üzere ve Kürt halkına karşı alçakça saldırılarını sürdürmekte olduğu
bir anda Erdoğan kliğine çiçek atmakta ve destek olmaktadır. Bunun hem utanç
verici olduğunu ve hem de Kürt halkına ve onun hâlâ son derece taze olan
acılarına hakaret anlamına geldiğinin altını çizmek isterim. Öte yandan PKK/
KCK/ HDP yöneticilerinin bu satırların yazılmakta olduğu ana kadar N.
Demirtaş'ın açıklamasına karşı çıkmamış, hatta bu açıklamayı yumuşatma
girişiminde bile bulunmamış olmaları, bu açıklamanın bireysel bir tavır
olmadığının dolaylı, ama sağlam bir kanıtıdır. Zaten kabaca son bir yıl içinde
yaşananlara baktığımızda Kürt liderlerinin N. Demirtaş'ın bu açıklamasıyla aynı
doğrultuda tavırlar aldıklarını rahatlıkla görürüz. Yazıyı fazla uzatmamak için
bu tavırların bir bölümünü özetleyerek anımsatmak istiyorum.
a) Çetin Çeko, 27 Nisan 2015 tarihli yazısında, HDP Grup
Başkan Vekili İdris Baluken'in, “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”
için özel gündemle toplanan TBMM Genel Kurul toplantısında partisi adına bir
konuşma yaptığını söyledikten sonra şunları eklemişti:
“Baluken konuşmasında, doksan beş yıl önce, bu
topraklarda yaşayan bütün halkların, eşit yurttaşlık temelinde ortak yaşam
arzusuyla bir araya geldiklerini, Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Trakya’nın
bütün renklerinin ortak bir gelecek, eşit ve özgür bir yaşam için kader birliği
yaptığını söyledi. Baluken, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, Amasya Protokollerinde,
23 Nisan 1920’de kurulan Büyük Millet Meclisi’nde ve 1921 Anayasası’nda
farklılıkları zenginlik olarak gören bir anlayışın hâkim olduğunu, hiçbir
etnisiteye vurgu yapılmadığını, bin bir çiçekli bir bahçe gibi, Büyük Millet
Meclisi’ni oluşturan temsilcilerin kendi kimlikleriyle bu Meclis’te yer
aldıklarını ifade etti.” (“HDP'nin 23 Nisan 1920'ye bakışı Ermeni Soykırımı'na
yaklaşımını gölgeliyor”, t24.com.tr)
Baluken'in söylediklerinin gerçek durumla hiçbir ilişkisi
yok. 1930 yılında, Kemalist rejimin adalet bakanlığı koltuğunda oturan ve
Mustafa Kemal'in en yakınındaki isimlerden biri olan Mahmut Esat Bozkurt aynen
şöyle demişti:
“Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi
Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi
olmaktır, köle olmaktır.” (Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek Parti
Yönetiminin Kurulması, 1923-1931, s. 30)
b) HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 14 Eylül
2015 günü Ararat eteklerinde, yani Ermeni jenosidini anımsatan bir mekânda
yaptığı konuşmada Öcalan'ın, Hozat'ın ve ağabeyi N. Demirtaş'ın izinden giderek
şöyle dedi:
“Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir.
1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı. O zamanlar
da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı. Kürtlerle
ittifak yaparak bunu başardılar. Şimdi Türk halkı bu ittifakı, işbirliğini
unutarak nasıl kardeşliği sağlayacak? 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda,
Çanakkale’de, Antep’te, Adana’da kim beraber savaştı ? Kim göğsünü düşmana
karşı beraber siper etti ? Kürtler de, Türkler de vardı. Madem vatanı ortak
vatan yaptık, madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış
toprağında bizler kanımızı ortak döktük, o hâlde eşit yaşamanın kime nasıl bir
zararı olabilir?” (Aktaran Recep Maraşlı, “Türklerle Kürtler Beraber Kimin
Kanını Döktük?”, 20 Eylül 2015)
Vurgu gene, “bin yıllık kardeşliğe”, Türklerle Kürtlerin
“ortak yazgısına”, Türk “ulusal kurtuluş savaşının ilerici ve meşru bir savaş
olduğuna ve bu temelde Türk burjuvazisi ve devletinden eşit haklar dilenmeye
yapılmaktadır. Ama tarihsel deneyim, Türk gericilerinin Kürt halkını olsun,
onların yöneticilerini olsun hiçbir zaman eşit ortaklar ve muhataplar olarak
kabul etmeyeceklerini yeterince göstermiştir ve bundan sonra da gösterecektir.
c) Yannis V Yaylalı, Devrimci Karadeniz websitesinde
yayınlanan 9 Nisan 2016 tarih ve “Urfa'ya verilen neyin, kimin madalyası,
kimden, neden kurtulduk?” başlıklı yazısında, önce Hürriyet gazetesinden şu
alıntıyı sunuyordu:
“Kurtuluş Savaşı sırasında verdiği destansı mücadeleyle
büyük kahramanlık gösteren Şanlıurfa’ya İstiklal Madalyası verilecek. Teklif,
AK Parti, CHP, HDP ve MHP’li bütün milletvekillerinin oylarıyla oybirliği ile
kabul edildi.” Yaylalı daha sonra şunları söyleyecekti:
“...Kürt halkına katliamın orta yerinde Urfa’ya istiklal
madalyası komedisi HDP ve bu zihniyetin İttihatçılık ve Kemalizme
hesaplaşmasını iyi yapmadığını da bize gösteriyor. Bu faşist inkarcı katliamcı
devletin birinci ya da onuncu meclisi de aynıdır, aralarında hiç bir fark
yoktur. Bugün var olan meclis Türkiye ve Kürdistan’da halklar ve diğer inançlar
için nasıl katliam ve inkarın devamı ise sürekli övüle bitirilemeyen birinci
meclis de aynen öyleydi...
“O gün o dönemlerde azılı İttihatçılar ve Kemalistlerin
kurtulduk diye yaygarasını kopardıkları ve bu yüzden her fırsatta dağıttığı
madalyalar bizim Rumların, Ermenilerin, Süryani ve Asurilerin yokluğu
üzerinedir...
“Hürriyet'in verdiği o haber ve sözde istiklal madalyası
için verdiğiniz onay ne anlama mı geliyor? Hükümetin ve devletin hunharca Kürt
halkına giriştiği katliamları HDP’nin onayladığını, bununla da yetinmeyip
geçmiş tüm katliamları da kabul ettiğiniz anlamına gelir; siz yok öyle değil
böyle deseniz de ifade ettiği şey bu kadar açık ve nettir.”
* * * * *
PKK/ KCK gerçeği burada dile getirdiğim olumsuz
olgulardan ibaret değil elbet. Çeşitli taktiksel hatalarına ve stratejik
bakışaçısındaki zayıflıklara rağmen bu örgütün Türkiye/ Kuzey Kürdistan
arenasında esas itibariyle olumlu bir rol oynadığı, Türkiye devrimci
hareketinin yerlerde süründüğü bir dönemde devrim umudunu canlı tutmaya hizmet
ettiği yadsınamaz. Ne var ki, ayakta kalmaya çalışan devrimci grupçukların Kürt
hareketine yaslanarak ve onu taklit ederek politika yapmaya çalışmalarının hiç
de yararlı ve doğru olmadığına işaret etmek isterim. PKK/ KCK'nın ve onun
Suriye'deki kardeşi ya da uzantısı PYD'nin İslami terörist çetelere karşı
savaşta elde ettiği başarıların daha da büyük bir takdiri hak ettiği tartışma
götürmez. Rojava'da gerçekleştirilen ulusal devrimin kazanımlarının bütün
devrimci ve demokrat çevrelerde haklı bir sevince yol açmış olması da bunun
göstergesidir. Ama burada da Rojava halkının devrimci kazanımlarının pekişmiş
olmaktan uzak olduğu ve bir yandan da PYD ve onun askeri kanadını denetimleri
altına almaya çalışan emperyalist devletlerle ilişkilerinin gelecekte ciddi
sorunlar yaratmaya aday olduğu unutulmamalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.