Rıdvan Turan
Alman Federal Parlamentosu’ndan 1915 olaylarını soykırım
olarak tanıyan kanun tasarısının hemen hemen oy birliğiyle çıkması Türkiye’de
birkaç protesto dışında sessiz sedasız geçiştirilmeye çalışılıyor. Erdoğan “konsolosumuzu çağırıp istişare
edeceğiz” derken, taze başbakan Yıldırım sorunu, “her ülkenin tarihinde olan
sıradan ve önemsiz bir mesele” olarak niteleyerek bir adım öne geçti. Türk
Alman dostluğuna, çıkar birliğine vurgular yapıldı (ki aynı dostluk ve çıkar
birliğiydi 1915te soykırımı olanaklı kılan) ama sonuç değişmedi. Türkiye
cenahında kıyametlerin koparılamamış olmasının sanırım en önemli nedeni, yedi
düvelle düşman olmuş, ekonomide dibe vurmuş Türkiye’nin bir de Almanya ile
dalaşmayı göze alamamış olması.
Bu sebeple yönetici elit meseleyi sessiz
sedasız geçiştirmeye çalışırken, medyada da Alman malları üzerinde tepinen
linçsever kitlelerin nümayişine tanık olmadık. Belki iktidar sahiplerinin
içlerinde fırtınalar kopuyor ama içerde ve dışarıda vaziyet uygun değil. Uygun
olsa, “ey Almanya”, “ey Merkel’le başlayan pek çok nutuk dinlememiz içten bile
değildi. Günde 2-3 defa sahne alan Erdoğan neredeyse meseleye hiç değinmiyor.
Bununla birlikte özde bir değişiklik yok. “Kimse bizim soylu geçmişimize
soykırımı yakıştıramaz” ile başlayan, “soykırım yapan asıl Almanlardır, 6
milyon Yahudiyi yok ettiler”le devam eden koro hala yerinde duruyor.
Bu meseleye ve benzer meselelere Yıldırım gibi cahil
cesaretiyle yaklaşıp, vukuatı adiyeden muamelesi çekerek memleketin geldiği yer
ortada. Koskoca bir toplum 17 yaşındaki sivilceli ergen psikolojisiyle
yaşatılıyor. Kompleksli, korkak, tedirgin ve her daim bunalımlı. Yarınından
endişeli, gergin. Bugün “arkadaş” dediğini 15 dakika sonra bıçaklayacak
kıvamda. Kapanmayan her hesap sonsuza dek açık kalır. Ermeni meselesi de
kapanmayan hesapların başındadır. O sebeple düne ait olmaktan çok bugünümüzü
ilgilendiren ve daha beteri bugünü şekillendiren bir mesele bu.
Oysa çözüm kolay, “bu mesele tarihçilerin işi” diyen
siyasetçi eğer bu vakte kadar bağımsız tarihçilerin ortaya koyduğu soykırımı
kanıtlayan onbinlerce belgeye göz atarsa, “atalarım soykırım yaptı dedirtmem”
diyen lümpen, Talat Paşa başta ittihatçıları atası olarak görmeyi bırakırsa
epey önemli bir adım atmış sayılabiliriz. Bu iş tarihçilerin işidir diyen siyasetçi
soykırımın ne olduğunu ve tarihçinin bilmediğimiz neyi araştıracağını
sanıyor? Sanki yüzde elli elli bir durum
varmış ve bir tarihçinin yeni keşfi ile 49’a 51, mesele soykırım olmaktan
çıkacakmış gibi bir durumun mu olduğu sanılıyor?
Soykırım tanımı hukuki ve oldukça da kapsamlı bir tanım.
1948’de Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması
Sözleşmesi’ne (SSECS) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’ne göre
soykırım tanımı şöyle yapılıyor: Soykırım bir milletin, etnik, dini bir grubun
veya bir ırkın tamamını veya bir bölümünü yok etmek amaçlı yapılan aşağıdaki
davranışlardır:
(1) Grup üyelerini öldürmek;
(2) Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar
vermek;
(3) Grup üyelerini bilerek tamamen ya da kısmen fiziksel
yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak;
(4) Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek
(5) Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer
etmek
Hadi buyurun, bir Allahın kulu çıksın ve biz bunları
Ermenilere uygulamadık desin. Resmi tezde yer alan ve soykırıma karşı
kullanılan tehcir politikasının bir insanlık suçu olduğu ve aslında bu uluslar
arası tanım gereği soykırım tezini desteklediği açıkça görülüyor.
Yani mesele Almanya’ya kızmakla, “asıl siz
soykırımcısınız” demekle hallolmuyor. Ermeni sorunu uluslar arası bir şantaj
meselesi olmasın isteniyorsa, bunu uluslar arası hukuk ve daha önemlisi halklar
arası dostluk ve kardeşlik hukuku çerçevesinde nasıl çözüleceğinin hesap
edilmesi gerekiyor. Bu meseleyle “kirlenmiş kanın” temiziyle yer değiştirmesi
gerekiyor. Ve her şeyden evvel bu meseleyi kendimize olan saygımız gereği
çözmemiz gerekiyor. Enver Paşa kompleksiyle ülkeyi yöneten oldukça, bu çözüm
zor tabiatıyla.
Bu konuda son söyleyeceğim de bir özeleştiri olsun. Bugün
Türkiye’de demokrasi, insan hakları ayaklar altındaysa, ve kirli savaşta
insanlarımızla birlikte tarihimizi ve kültürümüzü de kaybediyorsak, hatayı
başta yaptığımızı bilelim. Meşhur fıkradaki gibi “Ermeni’yi dövdürmeyecektik”
Belki şimdi çok başka konular konuşuyor olabilirdik.
Kaynak: Özgür Gündem
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on
TumblrShare on Google+
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.