Her şekilde Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisleriyiz. Ve
bu gerçek hiç değişmeyecek… İlber
Ortaylı’ya göre Osmanlı, “son Roma İmparatorluğu”dur. Tarihçi, üç farklı Roma
İmparatorluğu’ndan söz eder. Birincisi: Klasik Roma’dır. Pagandır. Muhteşemdir.
Çağlar içerisinde en kalıcı olanıdır. İkincisi: Batılıların sonradan “Bizans”
dedikleri Hıristiyan Roma’dır. En azından Doğu Avrupa ve Balkanlar bu
uygarlığın izlerini taşır. Üçüncüsü ise: Osmanlı İmparatorluğu’dur. Ve
zannedilenin aksine İstanbul’un fethinden sonra kurulan yeni yapı, hiç de
Asyalı bir devlet görünümünde değildi. Derhal Roma İmparatorluğu’nun
müesseseleri benimsendi . Hatta ve hatta, Kayser-i Rum (“Roma İmparatoru”)
unvanını taşıyan Fatih’in düşü, Roma’yı da alarak, kadim Roma İmparatorluğu’nu
bütünüyle kendi hükmü altında ihya etmekti… Geçenlerde, ‘Cahiliye Dönemi’nin
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, 1932 yılından beri protokol cenazelerinde
çalınan Chopin’in “Opus 35, 2 numaralı Sibemol Minör Piyano Sonatı”nı
eleştirerek, “Cenaze törenlerinde Polonyalı müzisyenin Cenaze Marşı adını
verdiği bir müziğinin çalınması doğru değil. Bizim kendimize ait değerlerimiz,
kültürümüz var. Itri’nin Tekbir’i var ki, muhteşem bir bestesidir” dedi. Peki…
“Bizim kültürümüz” diye önerdiği Klasik Türk Musikisi özünde Bizans (Rum
Ortodoks Hıristiyan) kilise müziği değil midir? Elbette! Ancak bizim dinciler,
Osmanlı’yı idealleştirip hayallerinin istediği oranda tarih yazarlar!
***
ANA TANRIÇA’DAN İLK HIRİSTİYAN “SAPKIN”LARA, FRİGYA’DA
DİRENİŞ…
Ne olursa olsun, “uslu çocuk” olmamakta direnen Frigya
Bölgesi halklarının anısına…
Ah şu bizim Bizans yok mu! Hani kahpe olan. Yeme-içme
kültüründen, otoriter devlet yapısına; musiki makamlarından, Avrupalılara
tanıdığı imtiyazlara kadar mirasçısı olduğumuz Doğu Roma İmparatorluğu. Bir
türlü barışamadığımız tarihsel “gölge”miz. İstenmeyen bir akrabanın silik
hayali gibi görmezden geldiğimiz, unutup gittiğimiz. Belki 1087’de Selçuklu
Süleyman Şah İznik’e yerleştiği zaman Bizans’ın çağrısıyla başlatılan Haçlı
seferleri … belki Osmanlı’yla Anadolu ve Rumeli’deki egemenlik mücadeleleri…
belki Bizans’ı tekrar diriltmeyi değişmez bir milli politika olarak izleyen
Yunan Devleti ya da belki Yunanlılar’ı öne sürerek Anadolu’yu paylaşmaya
kalkışan Avrupa emperyalistleri… hatta belki Cumhuriyet’in kimlik inşasında
dozu kaçan Helen alerjisi… hepsi kolektif bilinçaltımızda yer etti. Tarihin
tortuları üzerine sistematik cehalet inşası ile Bizans’a karşı ilgisiz,
bilgisiz ve önyargılıyız şimdi.
Ama tarih inkar edilemiyor maalesef. Her şekilde Doğu
Roma İmparatorluğu’nun varisleriyiz. Ve bu gerçek hiç değişmeyecek. Türkler bu
topraklara “Roma ülkesi” manasında Diyar-ı Rum demişler. Balkanlara geçtikten
sonra bu sefer de oralara Rumeli demeye başlamışlar. Hatta, İlber Ortaylı’ya
göre Osmanlı, “son Roma İmparatorluğu”dur. Tarihçi, üç farklı Roma İmparatorluğu’ndan
söz eder. Birincisi: Klasik Roma’dır. Pagandır. Muhteşemdir. Çağlar içerisinde
en kalıcı olanıdır. İkincisi: Batılıların sonradan “Bizans” dedikleri
Hıristiyan Roma’dır. En azından Doğu Avrupa ve Balkanlar bu uygarlığın izlerini
taşır. Üçüncüsü ise: Osmanlı İmparatorluğu’dur. Ve zannedilenin aksine
İstanbul’un fethinden sonra kurulan yeni yapı, hiç de Asyalı bir devlet
görünümünde değildi. Derhal Roma İmparatorluğu’nun müesseseleri benimsendi .
Hatta ve hatta, Kayser-i Rum (“Roma İmparatoru”) unvanını taşıyan Fatih’in
düşü, Roma’yı da alarak, kadim Roma İmparatorluğu’nu bütünüyle kendi hükmü
altında ihya etmekti.
Peki biz ‘Anadolu toprağındaki Roma’yı nasıl biliriz?
Kimliğimize nasıl katarız? Aya Sofya bilet gişesi dışında bu zengin kültürel
mirası ne kadar değerlendiririz? Oysa Bizans İmparatorluğu uzandığı topraklar
üzerinde en fazla eseri Anadolu’da bırakmış. Özellikle de İstanbullular için bu
medeniyet adeta günlük hayatın bir parçası. Her gün bir sürü Bizans eseriyle
karşı karşıyayız. Binaları, sokak ağları, kara ve deniz surları, camiye
çevrilmiş kiliseleri, Bozdoğan Kemeri, İstinye, Tarabya, Marmara, Üsküdar,
Pendik gibi yer adlarıyla, Bizans’tan miras aldığımız bir şehir burası. Fakat
sokaktaki insan çoğu zaman bunların farkında bile değil. Yağmalarla,
yangınlarla, depremlerle ve zamanla aşınmış, üzerlerine tabelalar asılmış,
delinmiş, sarılmış, yeni inşaatlar arasında kaynatılmış bu tarihi eserlere
bakar ama görmeyiz.
Sadece sokaktaki insan mı? Geçenlerde, ‘Cahiliye
Dönemi’nin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, 1932 yılından beri protokol
cenazelerinde çalınan Chopin’in “Opus 35, 2 numaralı Sibemol Minör Piyano
Sonatı”nı eleştirerek, “Cenaze törenlerinde Polonyalı müzisyenin Cenaze Marşı
adını verdiği bir müziğinin çalınması doğru değil. Bizim kendimize ait
değerlerimiz, kültürümüz var. Itri’nin Tekbir’i var ki, muhteşem bir
bestesidir” dedi. Peki… “Bizim kültürümüz” diye önerdiği Klasik Türk Musikisi
özünde Bizans (Rum Ortodoks Hıristiyan) kilise müziği değil midir? Elbette!
Ancak bizim dinciler, Osmanlı’yı idealleştirip hayallerinin istediği oranda
tarih yazarlar! Klasik Türk Musikisi’nde, Bizans (Rum Ortodoks Hıristiyan)
etkisini kabul etmezler. Oysa kazara, kiliseye gidip Rum Ortodoks ilahilerini
dinleseler şaşırıp kalacaklar. Görmez’in “Cenazelerde çalınsın” diye önerdiği
“Itri’nin Tekbir’i” segah makamındadır ve segah Ortodoks kilise makamıdır!
Cehalet zor zanaat… Şimdi sorsun bakalım Sönmez, şehitler cenazelerini Bizans
kilise müziği ile uğurlamak isterler mi? Sistematik olarak “ötekileştirdikleri”,
hiçbir şey olmazsa 29 Mayıs’larda tekrar tekrar fethetmelere doyamadıkları
İstanbul üzerinden mütemadiyen itip kaktıkları, dışladıkları,
yabancılaştırdıkları Bizans’ın müziğini kabul eder mi bu insanlar artık?
Velhasıl, Bizans tarihi ve kültürüne dair bu derin
cehalet kimlik bunalımlarımızda cepheyi genişletiyor. Zira tarihi
benimsemediğiniz zaman coğrafyayı da benimseyemiyorsunuz. Kimliğin oturmadığı,
iyi tarif edilmediği, kabul edilmediği ve eksik teşekkül ettiği yerde “ortaya
sadece karnını doyurmaya kalkan ve mütemadiyen bunu tekrarlayan garip bir
toplum çıkıyor”. Tabii sahiplenmek için sevmek, sevmek için bilmek gerek.
Bizans’ın sadece entrikalardan ibaret olmadığını, dünya tarihine, Batı’ya
damgasını vurmuş çok yönlü bir medeniyet olduğunu ve bizi derinden etkilediğini
insanlara bir şekilde anlatabilmeli. Akademik bilgi, artık bir zahmet fildişi
kulelerinden inip toplumu beslemeli. Ama nasıl?
Halka açık sempozyumlar bir başlangıç olabilir. Bu
bağlamda, dünyanın dört bir yanından gelen Bizans hocalarının kendi ihtisas
dallarında bildiriler sunduğu Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları
Sempozyumu iyi niyetli bir çağrı. Geçen hafta sonu, ‘İstanbul’da yaşayıp bu
şehri kuranları tanımamak ayıptır’ diyerek davete icabet ettim. Bizans’a dair
yıllardır hasretle beklediğim bir buluşma. Aman pek heyecanlıyım. Erkenden
gidip en ön sırada yerimi aldım hemen. Öyle ki, protokolde İlber Ortaylı’yla
dirsek dirseğe oturuyoruz. Elimde program akışı, evire çevire okuyorum. Ve
fakat ufak bir sıkıntı var; uluslararası standartlarda, prestijli bir sempozyum
olmanın gereği bütün sunumlar İngilizce. Hem de öyle böyle değil; teknik,
akademik, iç bunaltıcı bir İngilizce. Eyvah.
İngilizce ile ilgili bir problemim yok, çok şükür. Ama
arkama dönüp baktığımda, salonun yarısından fazlası kulaklıklarını takmış,
simültane çeviriden medet ummakta. Bu kadar teknik konularda simültane çeviri
ne derece işe yarar, bilemedim. Düşünsenize Mr. Redford elindeki kağıttan
haldır haldır İngilizce okuyor, sen arkada kan-ter içinde Türkçe’ye çevirmeye
çalışıyorsun. Ne anlamlar kayar, ne cümleler düşer, ne kelimeler yutulur o
karambolde. Zaten simültane çeviri deyince hep aklıma, cümleleri çekiştire
çekiştire bize gece/gündüz I. Körfez Savaşı’nı anlatan TRT spikerleri gelir.
Tüylerim diken diken.
Evet sempozyum “uluslararası” ve ne güzel. Dolayısıyla da
İngilizce kullanımı da anlaşılır. Ama eğer “amaç”, ya da en azından “amaçlardan
biri”, Bizans medeniyetini olabildiğince geniş kitlelere tanıştırmak ise,
“araç” dil değilse nedir? Diğer türlü “Bizans tarihi ötekileştiriliyor,
dışlanıyor” diye dövünmenin ötesine nasıl geçilir? Akademik camianın ‘körler’
ve ‘sağırlar’ olarak birbirini ağırlaması halkı karanlıkta bırakmaz mı? Üstelik
Bizans medeniyetinin merkezi Anadolu. Dolayısıyla bu konuda çalışan yabancı
akademisyenlerin çoğu Türkçe öğrenmiş. Yani Türkçe sunumları takip edebilecek
altyapıları var. Ve fakat tüm bunlara rağmen, bu toprağın akademisyenleri de
meramlarını İngilizce anlatmaya soyununca, İsmet Zeki Eyüboğlu düştü aklıma: “Kendi
dilini beğenmemiş, sevmemiş Anadolu bilginleri. Anadolu’da çıkan buluntuları
yabancı dillerde yayımlamayı, yapıtlarını yabancılara satmayı bilimsel bir
başarı sanmışlar. Böylece bilimi yabancıların tekeline verenler bilmeden kendi
toprağına kötülük edenlerdir”. Sonra Oktay Sinanoğlu’nun sesi çınladı
kulaklarımda: “Türkiye’de önemli bir sorun var: 200 senedir milletin içine adım
adım işletilmiş, kılcal damarlara kadar inmiş ve İngilizce eğitim sistemiyle
körüklenen bir aşağılık duygusu. İngilizce eğitimle hiçbir şey öğrenilemez. Bir
insanın az bildiği bir dilde bir şey öğrenmesi mümkün değildir. Varsayalım ki
size fiziğin temel kavramlarını öğretecek kişinin de yarım yamalak bir
İngilizcesi var. Yahu, bunu kendi dilinde anlatsa zor anlarsın zaten ”.
Bizimkisi de o hesap. Bizans medeniyeti; Yunan, Roma,
Hıristiyan ve Yahudi kültürel unsurlarının kompleks bir birleşimini yansıtır.
Ve burada oturmuş, adamların 1.000 küsür yıllık çetrefil tarihinden
bahsediyoruz. Türkçe bile anlamamız zorken, gün boyu ağır, ağdalı, akademik
İngilizce ile sunum dinlemekten beyin haşlama olmuşuz. Diğer taraftan verilen
bilgiler inanılmaz değerli. Dinlemesen olmaz, dinlemeye çalışsan anlamak
namümkün. İşte böyle bir ahval-i perişan içerisinde, sempozyumun ikinci günü
öğleden sonraya doğru, Ordu Üniversitesi’nden bir öğretim görevlisi çıktı
sahneye. Işıklar, ses düzeni, sunum…vs. hepsi ayarlandıktan sonra Dr. Seçkin
Evcim mikrofonu hafifçe kendisine doğru çekerek başladı konuşmasına. Ama
Türkçe! Salonda kocaman bir şaşkınlık. İnanamadık. Söylediği her kelimeyi
anlıyoruz. Ne büyük rahatlık, ne büyük kolaylık Tanrım. Hem anlatan, hem
dinleyenler için. Uluslararası akademik camianın gözünün içine baka baka,
“ulusalcılık” safsatalarından ürkmeden ‘Türkçe bilim yapmak’ cesaret istese de,
Dr. Evcim’in bu duruşu izleyicide de karşılık buldu. Zira üç günlük sempozyum
boyunca diğer tüm hocalar ayıp olmasın diye cılızca geçiştirilirken, Evcim
noktayı koyar koymaz dakikalarca alkışlandı. Çay molasında tebrik için yanına
gidip, Türkçe vurgusunun bilinçli olup olmadığını sordum. “Türkçe sunum yapmak
bilinçli bir tercihti. Böylece hem biraz daha fazla insana ulaşmak hem de
‘Türkçe bilim yapmayı da unutmayalım’ mesajını vermek istedik. Türkçe olması da
konuya ilgiyi arttırdı zaten” dediğinde bilimi halka indirebilme çabasını
okudum gözlerinde.
Elbette ki onca alkışın sebebi sadece dil tercihi
değildi. Ordu Üniversitesi’nden Öğretim Görevlisi Dr. Seçkin Evcim’in,
Eskişehir Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı
Prof. Dr. B. Yelda Uçkan ile birlikte hazırladığı “Da Vinci’nin Şifresi”
tadındaki sunumunda, Frigya Bölgesi’nde (Eskişehir, Afyonkarahisar, Kütahya
üçgeni arasında yer alan coğrafya) kayalara oyulmuş Erken Hıristiyan Dönemi
kiliselerindeki sembollerden yola çıkarak Avrupa’daki Gnostiklere kadar uzanan
bir gelenekten bahsetti bize. Nefes almadan dinledik. Öyle bir hikaye ki,
içinde hem Anadolu, hem onun baş tacı olmuş “Ana Tanrıça”, hem Bizans, hem de
Bizans’ın resmi dini Ortodoks Hıristiyanlıkla uyuşmadıkları için “heretik”,
“din-dışı”, “sapkın” ve “öteki” ilan edilen Gnostik Hıristiyan cemaatlerin
yaşadığı Frigya Vadisi var. Daha ne olsun? Şimdi bu “beş-benzemez” kahraman
arasındaki akıl almaz bağlantıları inceleyelim…
Anadolu’nun baş tacı: “Ana Tanrıça”
Bilindiği gibi, ilk tanrısal tasvirler içerisinde en
ünlüsü MÖ. 30.000’lere tarihlenen Willendorf Venüsü’dür. Bu çıplak kadın
heykelciği, Paleolitik Çağ insanının düşüncesinde tasarlanan ilk tanrıçaydı.
Aynı zamanda o dönem insanının doğayla kadın arasında kurduğu ilişkinin de bir
göstergesi. Doğurgan, besleyici ve anaç olan doğa elbette ki kadın olmalıydı.
İlk tanrı doğaydı, doğa da kadın. Kadının ve doğanın yaratma kabiliyeti, eski
toplumlar için vazgeçilmez bir gereklilikti. Çünkü ölümün karşısında durabilen
tek güç doğurganlıktı. Kadın, bedensel özellikleri ile erkek karşısında son
derece üstün durumdaydı. Besin kaynaklarının zor elde edildiği bu dönemde,
göğüslerinden akan süt ile mucizevi bir şekilde hazır besin üretebiliyor ve
bununla dünyaya getirdiği insanı besleyip büyütebiliyordu. İşte, insanlığı
yaratanın “Ana”, yani doğuran kadın, olduğuna dair düşünce bu üstünlükler
çerçevesinde gelişerek “Ana Tanrıça” ile ilgili inanç sistemini oluşturdu.
Willendorf VenüsüFigure 1 – Willendorf Venüsü
Samuel Noah Kramer, Mezopotamya’daki tanrıça için
“Dünyanın hiçbir yerinde kadın bu kadar uzun süre ve bu kadar güçlü olmamıştır”
diye yazar. Özgür, güçlü, yaratıcı ve üretken kadınların erkeklere egemen
olduğu matriyarkal sistem ile idare edilen Anadolu’nun Ana Tanrıçası da,
Mezopotamya’daki kız kardeşlerinden hiç de geri kalmıyordu. Anadolu’da baba
Tanrıdan çok önce Ana Tanrıçaya tapınıldı. Her ne kadar MÖ. 10.000’lere dayanan
Göbeklitepe ikonografisinde erkek figürler ön plana çıksa da, aynı dönemde Anadolu’nun
başkaca yerlerinde; kadının doğanın hakimi, sorumlusu ve çözüm üreteni olarak
görüldüğü toplumlar ağırlıktaydı. Neolitik Çağ’da, Şanlıurfa Nevaliçori ve
Diyarbakır Çayönü gibi merkezlerde bereket kültünün ana ögesi olan kadın
temsilleri ya da MÖ. 7.000’lerde dünyanın en büyük Neolitik yerleşim
merkezlerinden biri sayılan Çatalhöyük’te Willendorf Venüsü’nü andıran iri
göğüslü, koca kalçalı ve göbekli kadın heykelcikleri bu inancın Anadolu
topraklarındaki devamlılığına işaretti. Çatalhöyük’ün leoparla tasvir edilen
Ana Tanrıçası, varlığını binlerce yıl sürdürerek Kibele, Artemis ve Hekate gibi
Ana Tanrıça kültlerinde de etkisini devam ettirdi. Mezopotamya ya da Anadolu…
Ana’ya yöneltilen hep aynı bakış, aynı sevgi, aynı içtenlikti…
MÖ. 2.000’lerde Anadolu’da yazılan ilk yazıyla, bu
toprağın en eski tanrıçasının adlarından birinin “Kubaba” olduğunu öğrendik.
“Dağ Tanrıçası” diye de çağırılıyordu. Çünkü dağlar O’nun tahtıydı. “Diriye ve
ölüye hükmeden” Tanrıça oralarda algılanırdı. Gücü kayalarda gizliydi.
Tanrıça’nın tapınağı kayanın özünden özümlenmişti . Doğaldır ki bugün hala
eskinin bir çok dağında, kayasında O’nun hükmünün izleri vardır . İşte bu yerli
Anadolu düşüncesi, Erken Demir Çağı’nda, genellikle duvarda küçük girintiler
şeklinde yapılan “mihrap”larla, Frigyalılara, Urartulara ve tüm diğer Anadolu
halklarına mal oldu. Mihraplar, kayanın derinliklerinde “var olduğu” düşünülen
“Tanrıçanın Evi”ne açılan “kapı”lardı. Bugün bile Anadolu insanının onlara
“kapı” demesi bundandır. Bu kapılar sanki bir “hiçliğe”, özde bir soyutluğa
açılır. “Tanrıça’nın Evi”, üstte bütün görkemiyle göz kamaştıran “kabuk” değil,
bu “kapı”lardan girilen dağın, kayanın derinliğindedir.
Midas AnıtıFigure 2 – Midas Anıtı (Yazılıkaya), Han,
Eskişehir
Kapadokya’daki gibi nispeten kolay işlenebilen tüf kaya
oluşumlarıyla kaplı Frigya Vadileri’nde de, bir taraftan günümüzden 2.700 yıl
öncesinde yaşamış Frigler’in Ana Tanrıçaları “Magna Matar” ı kutsamak için
yaptıkları onlarca kaya tapınağı, mihrap, niş, altar, heykel ve kabartma; bir
tarafta Helenistik ve ardından Roma dönemlerine ait kaya mezarları; bir tarafta
da Bizans dönemine ait kaya kiliseleri kah üst üste, kah yan yana, kah iç içe
bulunur. Zira bölgede Frig döneminde başlayan kaya kütleleri içine kilise ve
şapel gibi dini işlevli mekanlar yapma geleneği Roma ve Bizans döneminde de
aynı hızla devam etmiş.
Peki, nasıl oluyor da Hint-Avrupa kökenli bir topluluk
olan Frigler, bu coğrafyanın en büyük inancı olan Ana Tanrıçayı, her fırsatta
dağlara taşlara işleyecek kadar çok benimsemişler? Nasıl oluyor da, dağı taşı
Ana Tanrıça’nın kutsandığı mabetlerle donatmışlar? Nasıl bu kadar çabuk
Anadolululaşmışlar? Dr. Seçkin Evcim’e göre Frigler Anadolu’ya gelmeden önce de
muhtemelen Ana Tanrıça kültüne sahiptiler. Zira savaşçı bir topluluk değiller.
Aksine, tarımla uğraşan, doğayla iç içe, barışçıl bir kültürleri vardı.
“Aslında dünyanın her yerinde, özellikle de tarım ve hayvancılıkla geçinen
toplamlarda ana tanrıça inanışı yaygındır. Zira geçimini ekip biçmekle sağlayan
insanlar için en öncelikli mesele üreme ve doğurganlık. O yüzden, insanlık
tarihinin en eski tanrıları aslında tanrıçalardır. Tabii ki bu tarıma dayalı ve
barışçıl toplumların yaklaşımı. Varlığını ticaretle ya da savaş ekonomisi
(yağma, talan, toprak fethetme…vb) ile sürdüren kültürlerin ise tanrı figürleri
genellikle erilleşir” diyor Dr. Evcim.
Frikya Krallığı
Frigler: “Anadolululaşan” Avrupalılar
Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon’a göre Frigler, o
dönemin Slavcasını konuşan Avrupalı bir kavimdi. Muhtemelen Makedonya
civarından Anadolu’ya göç ettiler. Yani Trakya kökenli bir topluluk. Tabii
Antik dönemde “Trakya” dediğimiz bölge, bugünkü Yunanistan, Bulgaristan,
Romanya gibi Avrupa’nın güney doğusundaki coğrafyaları kapsar.
Frigler, Anadolu’yu yurt edinmek istediler. Ve büyük
olasılıkla MÖ. 1.200-1.000’lerde kadın erkek, çoluk çocuk yollara düşüp
geldiler. Kimi yerden savaşarak, kimi yerden savaşmadan geçtiler ve başlangıçta
Eskişehir, Afyonkarahisar, Ankara ve Sakarya vadilerine yerleştiler. Ama gelir
gelmez hemen bir krallık kurmadılar. Bir süre sonra Muşkilerle birleşerek
Hititleri yıktılar. Hititlerin dağılmasından sonra o coğrafyada iki büyük güç
ortaya çıktı; Batı’da Lidya, Doğu’da ise Frigya Krallığı .
MÖ. 750’lerde dağınık Frig topluluklarını siyasal bir
birlik altında toplamayı başaran ilk kral, Gordias oldu. Krallığının başkenti
de, kendi adından türeyen Gordion’du. Kral Gordias, Thelmessos’lu (Fethiye’li)
bir kadınla evlendi ve Midas adında bir oğlu doğdu. Efsanelerde “eşşek
kulakları” ile ünlenen Midas’ın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en
önemli düşmanı Asurlar’dı. Midas, önce Asurlar’la barış yaparak Güneydoğu
sınırlarını güvence altına aldı. Ardından Batı ülkeleriyle dostça ilişkiler
kurmaya yöneldi. Önce Batı Anadolu kentlerinden bir olan Kyme kralının kızıyla
evlendi. Fildişi tahtını ise Delfi’deki Apollon Tapınağı’na armağan ederek Kıta
Yunanistanı ile ilişkileri güçlendirdi. Midas döneminde (MÖ 725-695) Frigler
bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu’ya egemen oldular.
Frigler, MÖ. 750-300 yılları arasında, yani sadece 450
yıl gibi çok kısa bir süre, siyasi bütünlüklerini koruyabilmiş olmalarına
rağmen kültür ve sanat alanında Anadolu’nun en güçlü uygarlıklarından birisini
yarattılar. Kendi ekinlerini Anadolu’ya katarak zenginleştirdiler. Anadolu
Ekini’nin etkisini de çokça hissettiler. Hint-Avrupa kökenli olmalarına rağmen
şaşırtıcı bir hızla Anadolululaştılar. Bir yanda Helen, öbür yandan Geç Hitit
etkileri altında kalarak Anadolu ağırlıklı özgün bir kültür oluşturdular.
Mimarileri, Anadolu’nun kökleşmiş geleneklerini (yani Doğu’da Mezopotamya ve
Batı’da İonya ve Yunanistan etkilerini) yansıttı. Sözlü edebiyatta çok ileri
gittiler. Hatta hayvanların kahramanlaştığı “fabl” dediğimiz edebiyat tarzını
icat ettiler. Antik Yunan’ın edebiyatını ve müziğini derinden etkilediler.
Ekonomileri tarım ve hayvancılığa dayalı barışçıl bir
toplum olan Frigler, askerliğe fazla önem vermediler. Sadece kral ve sarayı
koruyan birlikler kurdular. Elbette ki bu durum kanunlarını ve inanışlarını da
derinden etkiledi. Mesela öküz öldürmenin ya da saban kırmanın cezası ölümdü.
Din bakımından da, Anadolu’da kökleşen gelenekleri sürdürüp, Hititler gibi
birden çok tanrıya inandılar. Ancak bir çiftçi ve köylü medeniyeti olarak
Frigler en çok; toprak, doğurganlık ve bereketi simgeleyen Ana Tanrıçaya
güvendiler, ona bel bağladılar. Anadolu’nun en önemli Ana Tanrıçası olan
Kibele’ye, “Matar” (“Anne”, “Mother”) ya da “Magna Matar” (“Yüce Ana”) dediler.
O, genç kızların, doğanın, şehirlerin, bolluğun ve tarımın koruyucusuydu. Dağlarda
yaşadığına inandıkları Tanrıça Matar için Frig Vadileri boyunca kayaların içine
tapınaklar yaptılar v Tanrıçayı o tapınaklarda kutsadılar.
Gnostik
Figure 4 – Frigya Bölgesi “Magna Matar” heykelleri
Bizans’a karşı Frigya bölgesindeki Gnostik Hıristiyan
Direniş
Zaman içerisinde önce Helen uygarlığı Frigya’yı ele
geçirdi. Ardından Roma İmparatorluğu bölgeyi topraklarına kattı. Romalılar
genellikle tebaalarına dinsel açıdan baskı yapmadıkları için muhtemelen Roma
dönemi boyunca Frigya bölgesinde, Kibele/Magna Matar inancı yine birinci
sıradaydı. Hatta bir dönem Magna Matar kültü Roma’ya bile ihraç edildi.
Roma İmparatorluğu’nun henüz Hristiyanlığı resmi olarak
kabul etmediği dönemde, pek çok Hristiyan mezhebi ortaya çıkmıştı. Ancak
özellikle MS. 391 yılında Hıristiyanlığın devlet dini unvanını kazanmasının
ardından Pagan kültünün uygulanması yasaklanmış, tapınaklarının kapatılması
emredilmiş ya da değiştirilmiş kullanımlar önerilmişti. Ancak genellikle, kült
yapılar yakılıp yıkılarak yerle bir edildi. Bunun yanında, yıkımları yasaklayan
ya da haçın yapıya asılarak günahının çıkarılmasını sağlayan kararnameler de
çıkarıldı. Bütün kutsal alanların aynı anda terk edilmesi ve Hıristiyanlığa
uyarlanması hemen gerçekleşmedi. En azından belli bir süre daha Paganlar,
Ortodoks Hıristiyanlar ve ana akım Ortodoks Hıristiyan inancına karşı direnen
Gnostik Hıristiyan mezhepleri yan yana varlık gösterdiler.
Ancak zaman içerisinde Bizans, kimliğini sadece ve sadece
iki nokta üzerine oturtmayı seçti:
1) Helen kültürü
2) Ortodoks Hristiyanlık
Bizans devlet yapısı, fethettiği yerlerdeki yöre
halklarını kendisinden sayabilmesi için öncelikle bu iki kimliğe sahip
olmalarını bekliyordu. “Yani Yunanlaşmış ve Ortodokslaşmış tebaa makbuldü.
Tabii bu tercih, bu iki ana yolu da takip etmeyen topluluklar üzerinde ciddi
bir baskı oluşturdu. Bizans, hem devlet mekanizması hem de kilisesiyle, sürekli
olarak kendisi gibi olmayan bu grupların üstüne gitmiş, onları da kendisine
benzetmeye çalışmıştı. Frigya bölgesinin yerli halkları ise kendi inançlarını
yaşatmakta ısrarcı oldular. Öyle ki, Bizans İmparatorluğu’nun kalbinde yer
almasına rağmen Frigya bölgesinde, bu merkezi otorite ile çatışma hali 4.
yüzyıldan 14. yüzyıla kadar aralıksız devam etti. Burada yaşayan halklar hiçbir
zaman istenildiği kadar “Bizanslı” olamadı. Belki de bu yüzden Bizanslılar,
Frigya Bölgesi’nde yaşayanlara “Katafrigian” (“Aptal/Kalın kafalı/Anlayışsız
Frig”) der” diyor Dr. Evcim.
Frigya bölgesi, Bizans döneminde pek çok Erken
Hristiyanlık mezhebine ev sahipliği yapmış. Onca mezhebin üstüne bir de
Bizans’ın tehcir politikaları binmiş. Hemen hemen her imparatorluk gibi Bizans
da, gerekli gördüğü hallerde, belli toplulukları mevcut yerlerinden sürgün etme
politikası izlemiş. Bu bağlamda dönem dönem Slavlar, Bulgarlar, Ermeniler ve
Athinganiler’i getirip Frigya bölgesine yerleştirmişler. Yerliler hali hazırda,
Helenleşme ve merkezi kilise otoritesi ile sorunlar yaşarken, dışarıdan
getirilen bu halkların inanışları da Frigya’nın aykırı duruşuna katkıda
bulunmuş. Yeni gelen mezhepler de eklenince Frigya bölgesi, Bizans için her
zaman “sorunlu”, her zaman “öteki” olmuş.
Ana Tanrıça’dan “Havva’nın Kızları”na, Meryem Ana’dan
Anadolu Bacıları’na…
Frigya’nın yerli halkları, güçlü kültürel altyapıları
sayesinde, Ana Tanrıça ile simgelenen “kadın”a verdikleri değeri,
Hıristiyanlığın içine de sızdırmaya başlamışlar. Dr. Evcim, bölgede ortaya
çıkan ilk Hristiyan cemaatlerinden biri olan Montanizm’in, Frigler’in Magna
Matar kültü ile ilişkili olabileceğini düşünüyor. “Frigya’yı Frigya yapan bir
Ana Tanrıça inancı var. Hristiyanlaşma rüzgarları esmeye başlayınca bu insanlar
kültürlerine işlemiş olan Ana Tanrıçayı nasıl unutabilirler ki? Unutmadılar.
Hatta ve hatta, Ortodoks/Bizans kültürünü benimsemedikleri gibi, Kibele/Magna
Matar inanışlarını da bu yeni dinin içine soktular. Örneğin, Montanizm adlı
Hıristiyan mezhebi kadınla ilgili değerleri kutsal sayar. Antik kaynaklara göre
bu cemaatin kurucusu Montanus, Hristiyan olmadan önce muhtemelen bir Kibele ya
da Attis rahibi idi. Belki de bu yüzden kurduğu mezhep, kadın ve kadınlıkla
ilgili değerleri, ön plana çıkarıyordu. O dönem ana akım olan Ortodoks
Hıristiyanlık kadınlara kilisede konuşmayı bile yasaklarken, Montanizm’de
kadınlar rahip olabiliyor, vecd halinde ayinler yapıyor ve cemaati vaftiz
edebiliyorlardı. Zaten o yüzden kilise tarafından “heretik”, “din-dışı” ve
“sapkın” ilan edildiler. Zamanla üzerlerindeki baskılar arttı. Hatta bir grup
Montanist, Aya Sofya’yı inşa ettiren imparator I. Jüstinyen döneminde, Bizans
askerlerince katledilmektense kendilerini kiliselerine hapsedip yaktılar”.
Anadolu’da bugün Uşak sınırları içerisinde kalan Pepuza
ve Tymion’da ortaya çıkan Montanizm mezhebinin en önemli özelliklerinden birisi
de “Havva’nın Kızları” olarak anılan Priscilla ile Maximilla adında iki kadın
peygamberinin olmasıydı. Montanizm geleneksel cinsiyet rollerini reddetmiş ve
kadınların hareketin bütün aşamalarına tümüyle katılmalarına izin vermişti.
Onlara göre kiliselerde kadınlar da rahip olabiliyordu. Havva, bilgi ağacının
tadına bakan ilk insandı, dolayısıyla kadınlara da bilgelik bahşetmişti. Ancak
bu kadın peygamberler şeytanla sözleşme yaptıkları gerekçesiyle diğer
Hristiyanlarca suçlandılar. Montanus ve taraftarları hakkında, küçük çocukları
kesip yedikleri, bakır iğnelere batırarak kanlarını çıkarıp una katarak kutsal
ekmeği hazırladıkları yönünde gerçek dışı efsaneler üretildi. Çok geçmeden,
Montanizmin Uşak’taki merkezi olan ve “Yeni Kudüs” sayılan Pepuza kenti ve kutsal
kalıntılar yakılıp yıkıldı. Montanist kiliselerine tamamen el konularak
susturuldular. Akıllarda Maximilla’nın, alnına şeytan çıkarıcı yağı sürenlere
söylediği şu sözler kaldı: “Bir kurt gibi kuzuların yanından
uzaklaştırılıyorum. Ben kurt değilim. Ben sözüm ve Ruhum ve Gücüm!”.
Dr. Seçkin Evcim’in bildirisinde bahsi geçen bir başka
ilginç ayrıntı ise, Frigya Bölgesi’nde tespit ettiği 60’tan fazla kaya
kilisesinden biri olan İbrahim İnleri Kaya Kilisesi’nin duvarlarındaki bir
kabartma unsurunda gizli. Kök boyası neredeyse tamamen dökülmüş olduğu için tam
olarak anlaşılmasa da muhtemelen “Hodegetria (Yol Gösterici) Meryemi” dedikleri
pozdaki (yani bebek İsa’yı kucağında taşır vaziyette ayakta duran) bir Meryem
Ana figürü bu. Ve adeta kendisinden asırlar önce Frig kaya tapınaklarında
tanrıça Magna Matar için yapılmış yüzlerce niş/heykel/kabartmanın bir izdüşümü.
Sanki tanrıça Magna Matar aradaki uzun zaman ve inanç farklılığına rağmen
İbrahim İnleri Kilisesi’nde karşımıza Meryem Ana olarak çıkmış gibi. Kültürel
hafıza böyle bir şey olsa gerek!
Aslına bakılırsa, Ana Tanrıça öyle derine işlemiş ki,
Müslüman Anadolu’da dahi bu inancın izlerini taşıyan güçlü kadınlar
görebiliyoruz. Örneğin, tasavvuf kökenli geleneklerden biri olan Ahiliğin
kurucusu Ahi Evren’in karısı Fatma Bacı, “Anadolu Bacıları” (Baciyan-ı Rum)
adlı bir kadın örgütü kuruyor. Hacı Bektaş Veli’nin de kendisine saygı
gösterdiği ve karşılaştığı güçlükleri çözmek için ondan yardım aldığı biliniyor
. Ya da mesela, Anadolu kırsalında, kadının kudreti yuvayı dişi kuş yapar
sözünde vücut buluyor. Bu yerleşik inancın özü, bolluk kaynağı Ana Tanrıça’nın;
evleri, ekinleri, kadınları, tarımı koruyucu kanatları altına aldığı çağlardan
gelir. Kadının üretici olduğu, ailenin geçimini üstlendiği dönemlerdir bunlar.
Evin yükü, evin düzeni, bakımı kadının sırtındadır. Bunun örneklerini Anadolu
köylerinde hala görmekteyiz . Ve en bağnaz dönemlerde bile aslında Anadolu
insanı tanrısıyla hep içli dış olmaya devam etmiş. Bugün bile işimiz ters
gittiğinde “Kahpe Felek!” diyerek dostça bir küfür savururuz. Kimdir bu Felek,
hiç düşündük mü? Kültürel hafızamıza kayıtlı Tanrıçamız olmasın…
Frigya bölgesinde yaşayan topluluklar, Frigler’den
yüzyıllarca sonra bile kendilerine dayatılana karşı durmasını bilmiş,
Ortodoks/Hristiyan/Bizans ya da “egemen” kültürü hiçbir zaman tam olarak
benimsememiş, içselleştirememiş. Acaba bu coğrafyada tarih boyunca görülen bu
direnişin günümüze yansımaları var mı? Bu sorunun cevabı, bildirinin
yazarlarından biri olan Prof. Dr. B. Yelda Uçkan’ın sempozyumda anlattığı tatlı
bir anekdotta saklı: “Sanılanın aksine Frigya kırsalında, yani köylerde, kadın
hala toplumdaki ayrıcalıklı yerini koruyor. Ama sadece görece daha az kültürel
erozyona uğramış köylerde durum böyle. İllerde, ilçelerde, kasabalarda değil.
Akademik çalışmalarımız için bölgedeki köylere gittiğimizde, karısına sormadan
bize bir parça ekmek veremeyen erkekler gördük. Karnımız çok aç. Adamın da
ekmeği var. Bize vermek istiyor ama önce karısından izin alması gerekli. Aynı
şey mesela tapu işlemlerinde de çok sık görülürmüş. Alıcı-satıcı anlaşıyor, el
sıkışıyor, her şey tamam. Tapuya gidiyorlar ama satıcı birden bire ‘Benim bir
danışmam lazım’ diyerek geri çekiliyor. Danışacağı kişi kim? Ulu orta
söylemiyor tabii ama elbette karısı”. Anadolu’da kemikleşmiş “Ana Tanrıça”
imgesi, tanrısal bulunan güçlü kadın olarak algılara, genlere böylesine işlemiş
demek ki.
Gnostik Hıristiyan mezheplerin Frigya ve Avrupa’daki
izleri
Frigya her zaman için farklı mezhep ve cemaatlerle ana
akıma karşı çıkmış bir bölge. Resmi inanç yapısıyla uyuşmayı reddetmişler. Peki
bu tercihlerinde, Bizans tehciri ile bölgeye yerleştirilen “azınlıklar”ın da
rolü olmuş olabilir? Malum, Bizans dönem dönem, çeşitli nedenlerle, Slavları,
Bulgarları, Ermenileri ve Athinganileri Frigya’ya sürgün etmiş. Bir de tam
tersi, Frigya Bölgesi’nde yaşayıp da zamanla başka bölgelere (Ege Adaları,
Trakya, Makedonya…vb) yerleştirilmiş olanlar var. Acaba yaşanan bu karşılıklı
göç trafiği, bir takım sanatsal etkileşimler doğurmuş olabilir mi? İşte Prof.
Dr. Uçkan ve Dr. Evcim, Bizans döneminde Slav ve Bulgar nüfusun yaşadığı
Bulgaristan, Yunanistan, Hırvatistan, Bosna gibi coğrafyaları tarayıp, Frigya
Vadileri ile aralarında sanatsal benzerlikler olup olmadığını araştırmışlar. Ve
sonuçlar şaşırtıcı!
Mesela, Afyonkarahisar’daki Kırkinler Kaya Kompleksi
tavanında, güneş diski içinde görülen haç tasvirleri, Mısır’da “Koptik Haç”,
Avrupa’da “Norman Hacı”, “Kelt Hacı” ya da “Latin Hacı” dedikleri figürlere çok
benziyor. Prof. Dr. Uçkan ve Dr. Evcim, bu sembollerinin benzerlerine
Yunanistan ve Bulgaristan’daki Bogomillere ait mezar ve adak taşlarında da
rastlamışlar. Bizans devletinin Frigya bölgesine Bulgarları yerleştirdiklerini
biliyoruz. Ayrıca Slavlar da 8. ve 12. yüzyıllar arasında çeşitli dönemlerde İç
Anadolu’ya yerleştirilmişler. Dolayısıyla Bulgar ve Slav etkisinden
bahsedilebilir belki.
Kaya Kilisesi
Figure 6 – Kırkinler Kaya Kilisesi, İscehisar,
Afyonkarahisar
Bogomil MezarlığıFigure 7 – N. Chalkidona’daki Bogomil
Mezarlığı
Diğer taraftan, yeşerecekleri toprakları Frigya
bölgesinde bulan, ana akım Ortodoks Hıristiyanlık karşıtı Gnostik mezhepleri 5
ana grup altında toplamak mümkün:
– Montanizm Frigya bölgesindeki yerli kültürün
yarattığı bir mezhep. “Yeni Kehanet” olarak da bilinen Montanizm’de Ana Tanrıça
Kibele kültünün kolay kolay silinmeyen izlerini görmek mümkün. Kadını kutsal
sayıyorlar. Kadın peygamberleri ve din görevlileri var.
– Novatianizm Frigya bölgesindeki yerli kültürün
yarattığı bir mezhep. Novatian, “Temizler” demek. Kendilerini “Temiz
Hristiyanlar” olarak tanımlamışlar. İnançları Montanizm’le benzer özellikler
taşıyor. Merkezi kilise otoritesi ve devlet tarafından dışlanarak zamanla
kaybolmuşlar.
– Pavlikan Frigya bölgesine dışarıdan ithal edilen bir
mezhep. Pavlikanlığın Ermenistan’da doğduğu biliniyor. Anadolu’daki merkezi ise
Sivas Divriği. Ama Frigya bölgesine hızla sirayet ediyor. Zaten Frigya
bölgesinin resmi Bizans Hristiyanlık anlayışıyla derdi olduğu için Pavlikanlar
Frigya’da yayılmayı bir fırsat olarak görmüş olabilir ya da Frigya bölgesi
halkları Pavlikanların fikirlerini daha kolay kabul etmiş olabilirler. Mesela
Pavlikanlar resim sanatına kesinlikle karşıydı. Frigya bölgesindeki kaya
kiliselerinde de çok az duvar resmi görürüz. Bu sadelik tercihi, bir Pavlikan
etkisini gösteriyor olabilir.
– Bogomiller Frigya bölgesine dışarıdan ithal edilen
bir mezhep. Bogomillerin, Pavlikanların etkisiyle 11. yüzyılda Bulgaristan’da
doğduğu düşünülüyor. Dünyanın şeytan tarafından yaratıldığına dolayısıyla da
günahla dolu olduğuna inanırlar. Bogomillerin İç Anadolu’ya geldikleri kesin
ama nasıl geldikleri tam olarak bilinmiyor. Ayrıca bir de Bizans devleti
tarafından bölgeye yerleştirilen Bulgarlar var. Belki de Bogomilizm Frigya’ya
girişi bu Bulgarların etkisiyle olmuştur.
– Athingani Frigya bölgesine dışarıdan ithal edilen bir
mezhep.
Bogomil
Figure 8 – 10. ve 15. yüzyıllar arasında Pavlikanların ve
Bogomillerin coğrafi dağılımı
Bütün bu mezheplerin hepsinde Gnostik bir yapı olduğunu
söyleyebiliriz. Düalist bakış açısına sahiptiler. Dr. Evcim, muhtemelen
sihir/büyü/astronomi ile ilgili de bir takım inançları da olduğunu düşünüyor ve
ekliyor “Özellikle orta Bizans dönemi itibariyle düalizmin Frigya’da oldukça
yaygın olduğu, buradan batıya doğru başta Pavlikanizm olmak üzere çeşitli
kanallarla yayıldığı görülmektedir. Bölgede bu kadar farklı grubun yaşamış olup
geriye hiçbir iz bırakmadıklarını düşünmek zordur, daha zor olan ise hangi izin
hangi grubu-inanışı temsil ettiğini belirlemektir”.
Velhasıl-ı kelam; Anadolu ulusu kendi geçmişini, tarihini
bilmiyor. 1071 yılından ötesini kendinden saymıyor. O dönemi bilmeden,
öğrenmeden yok saydığı için tarihine karşı yabancılaşıyor. Oysa Anadolu ile
ilgili yapılan bu benzeri çalışmalar, araştırmalar, buluntular gün ışığına
çıkartılsa, toplumun gözü önüne serilse az çok aydınlanır bu konular. Özellikle
bir inanç düzeninin nereden geldiği ortaya konsa, karanlıklar aydınlığa kavuşur
birden. Halk, yaşattığı, bağlandığı inançların kökenine varınca geçmişin
bilincine erer, kendini daha kolay tanır, anlar. Geçmişten kopmadığını,
binlerce yıllık inançlarla, geleneklerle, göreneklerle eskiçağ yurttaşlarının
izini sürdüğünü kavrar. Böyle uyanır toplumda tarih bilinci. Yoksa öyle astık
kestik, ezdik geçtik nidalarıyla olmuyor.
Diren Anadolu!
Diren Frigya!
Diren Tanrıça!
Doğa Taşlardan
KAYNAKÇA
[1] İnalcık, Halil, Doğu Batı – Makaleler 1, Doğu Batı
Yayınları, Ankara, 2005, 215
[1] İnalcık, a.g.e, 223
[1] Ortaylı, İlber, Türklerin Tarihi, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2015, 20-21
[1] Ortaylı, İlber, Avrupa ve Biz, Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, 62-63
[1] Ortaylı, İlber, Avrupa ve Biz, Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, İstanbul, 2007, 210
[1] İnalcık, a.g.e, 16
[1] “Nevra Necipoğlu: Bizans’ı dışlayarak nasıl dünya
kenti olacaksınız?”, 18 Ağustos, 2015,
http://www.hurriyet.com.tr/nevra-necipoglu-bizans-i-dislayarak-nasil-dunya-kenti-olacaksiniz-29819516
[1][1] Soner Yalçın, “Diyanet Başkanı’dan kilise müziği
önerisi”, 21 Nisan 2016,
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/soner-yalcin/diyanet-baskanidan-kilise-muzigi-onerisi-1194285/
[1] Ortaylı, İlber, Türklerin Tarihi, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2015, 20-21
[1] “Nevra Necipoğlu: Bizans’ı dışlayarak nasıl dünya
kenti olacaksınız?”, 18 Ağustos, 2015,
http://www.hurriyet.com.tr/nevra-necipoglu-bizans-i-dislayarak-nasil-dunya-kenti-olacaksiniz-29819516
[1] Eyüboğlu, İsmet Zeki, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu,
Derin Yayınları, İstanbul, 2007, 5
[1] Sinanoğlu, Oktay, Hedef Türkiye, Otopsi Yayınları,
Istanbul, 2002, 38
[1] Sinanoğlu, a.g.e, 281
[1] Gezgin, İsmail, Sanatın Mitolojisi, Sel Yayınları,
İstanbul, 2008, 28
[1] Uzunoğlu, Edibe, Tarih Öncesinden Demir Çağ’a
Anadolu’da Kadın, Çağlar Boyu Anadolu’da Kadın, Anadolu’da Kadının 9000 Yılı,
Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1993, 16
[1] Aydıngün, Şengül, Yerleşik Hayat Öncesi: Yaratan Beden, Tunç Çağının
Gizemli Kadınları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2005, 12
[1] Cıbıroğlu, Yıldız, Anadolu’da Kadının Kültürel
Şifreleri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2011, 23
[1] Halikarnas Balıkçısı, Merhaba Anadolu, Bilgi
Yayınevi, Ankara, 1980, 15
[1] Cıbıroğlu, a.g.e, 32
[1] Uzunoğlu, a.g.e, 17
[1] Çelebi, Binnur, Eskiçağ’da Kadın, Toprak Altındaki
Kadının Sessiz Çığlığı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2015, 111
[1] Tuncer, Ömer, İşte Anadolu, Arkeoloji ve Sanat
Yayınları, İstanbul, 1993, 27
[1] Işık, Fahri, Doğa Ana Kubaba, Tanrıçaların Ege’de
Buluşması, Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü Monografi
Dizisi 1, İstanbul, 1999, 4
[1] Işık, a.g.e, 2
[1] Işık, a.g.e, 5
[1] Işık, a.g.e, 7
[1] Işık, a.g.e, 3
[1] Işık, a.g.e, 7
[1] Işık, a.ge, 2
[1] Ohri, İskender, Anadolu’nun Öyküsü, Bilgi Yayınevi,
Ankara, 2006, 39
[1] Tabbernee, William, Havva Kızlarının Dini, NTV Tarih
Dergisi, Sayı 14, İstanbul, 2010, 1-6.
[1] Seipel, Wilfried, Efes Artemisionu, Bir Tanrıçanın
Kutsal Mekanı, Kunt Historisches Museum’un Sergi Kataloğu, Viyana, 2008, 79
[1] Tabbernee, 1-6.
[1] Tuncer, a.g.e, 119
[1] Eyüboğlu, İsmet Zeki, Anadolu Mitolojisi, Derin
Yayınları, İstanbul, 2007, 67
[1] Tuncer, a.g.e, 70
[1] Eyüboğlu, İsmet Zeki, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu,
Derin Yayınları, İstanbul, 2007, 8







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.