Ermeni soykırımının başlangıcından yaklaşık bir asır
sonra, hayatta kalanlar ve onların torunları, hâlâ, olayın failleri tarafından
bu olayın tanınmasını bekliyorlar. Ermeni anavatanı şu an başka bir isimle
anılıyor ve burada, Ermenilerin bu topraklardaki tarihsel varlığını inkar
edenler ikamet ediyor. Türkiye Cumhuriyeti ‘Ermenistan’ ve ‘Ermeni’
sözcüklerini okul ve tarih kitaplarından, coğrafyadan silerek Ermenileri
geçmişinden mahrum bıraktı. Zaman içerisinde Ermeniler, atalarının doğmuş
olduğu yerleri, isimleri değişmiş köy ve kasabalarla ilişkilendirmek için daha
fazla uğraşacaklardır. Ülkelerinin geçmişi konusunda bilinçli olarak cahil
bırakılan yeni kuşak Türkler, Cumhuriyetlerinin kurulmasından önceki on yıldan
daha az bir süre içerisinde cereyan eden bu olaylara karşı kayıtsız kaldılar.
Katliam ve etnik kıyımdan oluşan soykırım, Türkiye
Cumhuriyet’inin kuruluşunun başlangıcı olarak icra edilip tamamlanmıştır
elbette; fakat diğer Soykırım, yani Ermeni kültürüne ve Ermenilerin tarihsel
hafızasına karşı işlenen suç hâlâ devam ediyor.
Cezasız kalan Ermeni Soykırımı tanınmıyor, az biliniyor
ve failleri tarafından hâlâ inkâr ediliyor. 1894-1896 yılları ve yine 1909’da
gerçekleşen geniş çaplı katliamlarla öncelenen Ermeni Soykırımı, Türklerin
Birinci Dünya Savaşı’na Mihver Güçleri’nin yanında girmesinden sonra 1915
Nisan’ında İstanbul’da başladı. İlk yıl içerisinde, 1 milyondan fazla Ermeni ya
öldürüldü ya da Suriye çöllerine doğru gerçekleştirilen tehcir sırasında ölüme
terk edildi[1].
Genç Arnold Toynbee tarafından hazırlanmış, detaylı görgü
tanıklığının geniş çaplı bir derlemesi olan “The Treatment of the Armenians in
Ottoman Empire” İngiltere Parlamentosu tarafından 1916’dan önce basıldı[2].
Ermenilerin tarihsel anayurdu yerli halkından arındırıldı ve hiçbir Ermeni
bugün orada yaşamıyor[3].
Ermeni soykırımı 1918 Ateşkesi’nden, 1920 Sevr Barış
Antlaşması’ndan ya da 1923 Lozan Barış Görüşmeleri’nden sonra bitti mi? Ne
yazık ki hayır, çünkü müteakip Türk Hükümetleri kendi vatandaşlarına karşı: A)
ayrımcı pratikler, B) bir inkâr politikası ve hatta Ermeni anıtlarının kasıtlı tahribatı,
C) Soykırımın ve hatta her zaman Ermeni Yaylası olarak bilinen bölgedeki
Ermenilerin tarihsel varlığını yalanlayan bir devlet politikası yoluyla
soykırımı devam ettirirken, failler de sonradan “insanlığa karşı suçlar” olarak
adlandırılacak bu süreci kabul etmeyi reddetmişlerdir.
Sözde “Terkedilmiş” Ermeni Mallarının Gaspı
“Terk edilmiş mülkler” teriminin, “çalınmış mülkler”
terimine bir örtü olduğu en başından beri apaçık ortadayken, bu kavram bir
hukuk terimi olarak Ermeni mallarının ilk gaspından on beş yıl sonra
kullanılmaya başlandı. Mayıs 1915’te, planlanmış imhanın hemen hemen ilk ayı
içerisinde, Jön Türk hükümetinin üç liderinden biri olan Osmanlı Dahiliye
Nazırı Talat Paşa, kendi Ermeni vatandaşlarına karşı “Savaşın ve Olağanüstü
Siyasi Koşulların Sonucu Olarak Ermeniler Tarafından Terk Edilmiş Taşınabilir
ve Taşınamaz Mülklerle İlgili Talimatname” başlıklı bir talimatname
yayınladı[4]. Söz konusu talimatname, bu konumdaki mülkiyetin, özel komisyonlar
tarafından envantere alınmasını ve göç ettirilen mülk sahipleri adına emanette
bulundurulmasını öngörüyordu. Aslında Ermenilere, alındı belgeleri
verilmişti[5]. Yasa bunlara ilaveten Balkan Savaşları’ndan gelen Türk
göçmenlerini, Ermenilerin evlerine ve topraklarına yerleştirme koşullarını da
belirliyordu. Kuşkusuz, failler kadar onların bugünkü savunucuları da
tutuklamaları ve sürgünleri basitçe Ermenilerin savaş alanından
uzaklaştırılması olarak görüyor ve yetkililer hiçbir Ermeni’nin geri
dönmeyeceğini biliyorlardı[6]. “Terk edilmiş” mallar sorunu 1918’den 1922’ye
kadar, “Müsadere Kanunu”nu iptal eden Sevr Antlaşması[7] da dâhil olmak üzere
Türkiye, Ermenistan ve Müttefik Devletler arasında sayısız defa görüşüldü.
Fakat 1923’te, revize edilmiş Lozan Barış Antlaşmasının imzalanmasından hemen önce,
yeni bir Terk Edilmiş Mülkler Kanunu çıkarıldı. Bu kanun, ayrılma koşulları ne
olursa olsun, artık Türkiye’de ikamet etmeyen Ermenilerin mülklerinin müsadere
edilmesinin önünü açıyordu.[8]*
Lozan Antlaşması, Türkiye vatandaşı olmaları durumunda
azınlıklara koruma hakkı sağladı ve söz konusu hakkı hâlâ sağlıyor. Ancak, Türk
Devleti, Lozan’daki başarısından sonra, Ermenilerin Türkiye’ye dönmesini
yasaklayan başka bir yasayı uygulamaya koydu. 1926 Ağustosu’nda, Atatürk
hükümeti, “Lozan Antlaşmasının yürürlüğe girdiği 1924 Ağustos’undan önce
müsadere edilmiş tüm mülkleri muhafaza edeceğini” resmen ilan etti. 1927
Mayıs’ında, başka bir yasa ile “Kurtuluş Savaşı’nda” savaşmamış ya da 1923-1927
arasında yurtdışında kalmış olanların Türk vatandaşlığı iptal ediliyor ve
böylece Ermeni Sorunu aslında gömülüyordu[9]*.
Başka bir yerde, el konulmuş bu malların kapsamını ve
değerini detaylıca tartışmıştım[10]. Bunlar, likit varlıklar (banka
mevduatları, hisse senetleri, tahviller, sigorta poliçeleri, altınlar, tablolar
ve diğer değerli mallar) ile taşınmaz mallardan (evler, dükkanlar, fabrikalar,
han, vakıflar, çiftlikler, ahırlar, ambarlar, değirmenler, ekili ve ekili
olmayan tüm araziler, canlı hayvanlar ve benzeri) oluşmaktaydı. Ermeni
toplumunun en görünür sembolleri olan ve bugüne birkaç düzinesi kalan 2500
civarında kilise, 450 manastır ve 2000 Ermeni okulunu da içermekteydi.
Uzmanlar, bu gaspın toplam değerinin bugün 100 milyar doların üzerinde olduğunu
hesaplamışlardır[11]. Böylelikle, Türkiye Cumhuriyeti geçen yüzyılın ilk
soykırımının dehşetine, zamanımızın en büyük servet ve toprak hırsızlığını da
ekleyerek, Osmanlı Devleti Jön Türklerinin başlattığı işi bitirmişlerdir.
Malların/Anıtların Soykırım Suçu ile İlişkisi
Halkların Kalıcı Mahkemesi girişiminin Ermeni Soykırımı
ile ilgili olarak 1984’te Paris’te topladığı mahkemedeki tanıklığımda da ifade
ettiğim üzere, tarihsel, dinsel veya kültürel eserlerin imhası, modern
soykırımların tamamlayıcı bir parçasıdır; kendi kültürlerinin temel simgeleri
durumundaki bu eserleri yaratan halkın hafızasını yok etmeye yönelik bir
girişimdir.[12] 17 yıl sonra, 1 Ocak 2001’de, Londra’daki The Times
dergisindeki bir makalede Alexander Stillie, Ermeni Soykırımı, Holokost ve
Bosna Savaşı sırasında Sırp savaşçılarının son zamanlardaki eylemleri hakkında
şunları söylüyordu: “Öncelikle, birinin direniş azmini kırmanın, onun kültürünü
yok etmekten geçtiğini anlayarak, bilinçli bir şekilde camileri, anıtları ve
kütüphaneleri yıktılar. Belki daha haince olanı, doğum ve ikametgâh kayıtları
ile beraber arşivleri ortadan kaldırdılar, böylelikle dağılmış mülteciler asla
doğmuş olduklarını veya evlerinde yaşamış olduklarını dahi
kanıtlayamayacaklardı”.[13] Üç ay sonra, aktivist Prof. Michael Sells bu
kavramı pekiştirdi: “Sıklıkla, sadece olabildiğince çok insanın değil, kültürel
hafızayı temsil eden nesnelerin de yok edilmesine yönelik çabaları ve
böylelikle sağ kalanların artık dâhil oldukları hafıza birliğinin bir parçası
olmaktan çıkarılmalarını gündeme getirdim. Çoğu kez ‘Niye insanlar dururken
nesneleri umursayalım’ itirazıyla karşılaştım. Cevabım şu oldu: ‘Bir anıtı yok
etme çabası, aslında o anıtı yaratan ve hala onu kültürel hayatlarının
merkezinde bulunduran insanların hafızasını da yok etme çabasıdır’.”[14] Bu
konferans ve Prof. Donna-Lee Frieze’in, Raphael Lemkin’in yayınlanmamış
otobiyografisi üzerine yazdığı makalesi sayesinde, Lemkin’in, kültürel yok oluş
veya asimilasyonun, herhangi bir sistematik soykırım girişiminde oynadığı temel
rolü hâlihazırda açıkça anlamış olduğunu ortaya çıkarmıştır[15].
Aynı yıllarda, belki de Bosna’daki Müslüman nüfusun
tehdit altında olmasından dolayı oluşan hassasiyet sebebiyle, bazı Türk aydın
ve siyasetçilerinde de Ermenilere karşı temkinli ama belirgin bir uyanış söz
konusuydu. Aralık 2002’de, Los Angeles Times gazetesinde, Türk bir gazeteci
tarafından yazılan makalede, açıkça, Türkiye’nin agresif bir şekilde Avrupa
Birliği’ne girme mücadelesi verdiği bir süreçte; Van Gölü’ndeki Akdamar
(Aght’amar) Adası’ndaki 10. yy. Ermeni Kilisesi’nin restorasyon projesinin
kökeninde, yeni seçilmiş Adalet ve Kalkınma Partisinin, dini hoşgörüsünü ve
azınlık haklarına saygısını gösterme çabasında olduğu dile getiriliyordu.
Restorasyona öncülük eden Hüseyin Çelik, Kültür Bakanıydı ve Tayyip Erdoğan’ın
iktidardaki İslamcı partisinin bir üyesiydi. Kendisinin şaşırtıcı derecede
samimi yorumları, 70 yıllık kendi tarihsel revizyonizminin başarısı ile
yüzleşen Türk Devlet’inin ikilemi ve geçmiş trajedisi hakkında açık bir
kavrayışı ortaya koyuyordu: “Bizim karşı olduğumuz durum, devlet içindeki dar
görüşlü kişilerin, Türkiye’deki Ermeni Anıtları’na karşı ayrımcı, deklare
edilmemiş politikalarıdır.” Devamında “Politika yapanların korkuları şudur ki;
eğer Hıristiyan yerleşimleri restore edilirse, bu Ermenilerin bir zamanlar burada
yaşadığını kanıtlayacak ve topraklarımız üzerindeki Ermeni iddialarını yeniden
gündeme getirecektir.[16]”
Mevcut Durum
19 Eylül 2010’da, basında fazlaca yer alan, hükümet
tarafından da tasdik ve teşvik edilen Akdamar Kilisesi’ndeki Ermeni Cemaati’nin
ayini ve kilisenin milyon dolarlık restorasyonu, Ekim 2009’daki Ermeni-Türk
Protokolleri’nin imzalanmasına benzer bir şekilde, çoğu kişi tarafından
Türkiye’nin dünyaya ve özellikle Avrupa Birliği’ne, kendi azınlıklarına ve
onların mülklerine karşı saygılı davrandığını göstermek için kullandığı bir
propaganda taktiği olarak görüldü. Rum Ortodoks Kilisesi’ne karşı diğer
sembolik jestler, Ortaçağ Ermeni şehri Ani’de[17] yapılan restorasyonlar ve
diğer Ermeni Kiliseleri için yenileştirme projeleri, yetkililere, azınlıklara
karşı aydınlanmış Türk tavrı sunmaya çalışan bir görünüm verdi. Şu not
edilmelidir ki, bu yazı yazılırken, 26 Ocak 2011’de, Türk Dışişleri Bakanlığı,
Lozan Antlaşması’ndaki hukuki azınlıkları (Yunanlar, Ermeniler, Yahudiler)
Hariciye Hizmet İşleri’ne başvurmamaları şartını ekleyerek işe almaya hazır
olduğuna dair bir demeç verdi[18].
Geçtiğimiz on yılda diasporadaki Ermeniler, Soykırım
öncesinde satın alınan sigorta poliçelerinin zararlarını karşılayan ödemeleri
sağlamak amacıyla, uluslararası sigorta şirketlerine karsı açılan toplu
davaları kazandılar, fakat hayatta kalan varisleri olmayanlar için hiçbir
şekilde bu talepte bulunamadılar.[19] Bu çabaların öncüsü, Ermeni Soykırımına
ilişkin Brian Kabateck ve Mark Gregos ile birlikte pek çok çalışması
yayınlanmış avukat Vartkes Yeghiayan, Ermeni Soykırımı olaylarının kapsamında
bulunan sigorta ve diğer varlıklara ilişkin birçok davayı Kaliforniya Federal
Mahkemesi’ne taşıdı[20]. Toplu davalar açıldı ve 2004’te New York Life’a
(20.000.000 $)[21] ve Fransa’da 2005- 2007 arasında (17.500.000 $) AXA
sigortaya karşı açılan bu davalar kazanıldı; Alman sigorta şirketi Victoria’ya
karşı açılan bir üçüncü dava ise şimdilik temyiz aşamasındadır.[22] Söz konusu
Ermeni davalarının hemen hemen hepsinde, hukuki süreçlerin ve emsallerin
Holokost davası üzerinden kurulduğu ve yakından takip edildiği belirtilmelidir.
Ermeni, Kıbrıslı ve Yunan bireylerin Türk devleti
aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıdıkları benzer davalar, Soykırım
kurbanları ve onların torunları adına, katliamların sonucu olarak müsadere
edilmiş mülklerin milyarları bulan tazmini arayışıyla, Türk devleti ve iki
büyük Türk bankası aleyhine Kaliforniya Federal Mahkemesinde açılan toplu bir
davaya yol açtı.[23] Ve çok yakın tarihte, Vartkes Yeghiayan; Alex Bakalian ve
diğerleri adına Türk Devleti’ni, şu anda ABD’ye kiralanmış İncirlik Hava
Üssü’nün parçası olan davacı ailelerinin arazilerine, soykırım esnasında el
koymakla suçladığı bir dava açtı[24].
Bu, Diaspora Davut’unun Türk Golyat’ına karşı savaşı, ne
Türkiye’nin Soykırımı tanımasını bekleyen ne de buna bağımlı olan, bunlardan
ziyade tarihsel geçerliliğini Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu, 20
devlet ve ABD’deki 42 eyaletin resmi işlemleri ile soykırım ve Holokost üzerine
çalışan bilim insanlarının neredeyse hepsinden alan, uzun dönemli bir hukuki
süreci temsil eder. Bu aktivist politika aynı zamanda AB üyeliğinin getirdiği
mecburiyetler dolayısıyla oluşan daha açık bir Türk tavrıyla beslendi ve 4 yıl
önce, Agos’un kurucusu ve editörü, aynı zamanda 2005 Erivan Soykırım
Konferansı’nın katılımcısı olan Ermeni-Türk gazeteci Hrant Dink’in vahşice
öldürülmesi sonrasında ivme kazandı.
Bazı Türk aydınları ile gazetecileri, soykırımın
koşulları ve bunun aynı zamanda katledilen kardeş yurttaşların varlıklarının
gaspının bir Türk orta sınıfının kurulmasındaki rolünü açıkça konuşuyorlar.
Türk gazeteci Murat Bardakçı’nın, tehcir ve ölümler sırasında Bakanın kendi
eliyle yazdığı ve Ermeni ölümlerinin sayısının (yaklaşık 1 milyon) köy köy ve
gün gün kayıtlarını içeren, “Talat Paşa’nın Kara Kaplı Defteri”nin 2005
yılındaki aynı basımını[25] toplu katliamın gizli ve bastırılmış boyutları
üzerine alışılmış yorumlar takip etti.
Aynı yıl, tapu belgeleri ve arsa el değişimlerinin
nüshalarını temin etmekle görevli Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Milli
Güvenlik Konseyi’nden bunları kopyalamak için izin istedi. Beş yıl önce
Erivan’daki Soykırım Konferansı’nın bir başka katılımcısı olan Murat Belge,
“Osmanlı Devleti dönemine ait söz konusu defterlerin içerdiği bilgilerin etnik
ve siyasi (asılsız soykırım, Osmanlı Vakıfları mülkiyet iddiaları ve benzeri)
istismara malzeme olabileceği ve ülkemizin içinde bulunduğu koşullar dikkate
alındığında, kısmen ya da tamamen çoğaltılarak dağıtılmamalarının, …
dolayısıyla bulundukları Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde muhafaza
edilmelerinin ve kullanılmasının ülke menfaatleri açısından sınırlı
tutulmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir”[26] ifadelerini, MGK’nın
ivedi cevabından aktarıyordu. Zeki bir siyaset analizcisi olan ve Ermenistan’da
gerçekleşen Soykırımın 90. Yıl Anması’na katılan Prof. Baskın Oran’a, Milli
Güvenlik Konseyi’nin ne sakladığı sorulunca şöyle cevapladı: “Açıkça bu gizli
not 1915’te ne olduğunu örtmeye çalışıyor, fakat derinlerde [aynı zamanda] Türk
sermaye [ya da zenginlik] birikiminin kaynaklarını da gizlemeye çalışıyor.”
Kendisine kimden saklandığı sorulunca ise “Pek tabii Türk vatandaşlarından,
dünyanın geri kalanı tüm kalbiyle hikâyeyi biliyor” diye cevapladı. Neden?
“Çünkü eğer 1915 üzerine düşünmeye başlarsak, bütün mesele açığa çıkacak. Bu
sebeple Milli Güvenlik Konseyi halının altına süpürmeye devam ediyor.”[27]
Tapu kayıtlarına dair en açık yorumlar, Kasım 2006’da,
bir söyleşide Sabancı Üniversitesi’nden Cemil Koçak tarafından yapıldı. “Aynı
kadro, aynı zihniyet Cumhuriyeti devam ettiriyor. İşte o zaman da rejim
değişikliği olmuyor, iktidar değişikliği oluyor. … İttihat Terakki Partisi isim
değiştiriyor ve ittihatçılar Cumhuriyet Halk Partisi oluyor. İttihatçılar
Osmanlı’yı batırıyorlar ama Cumhuriyeti de kuruyorlar. Kopuş olmadığı için,
Ermeni katliamı da bu yüzden tartışılamıyor.” Bir tarihçi olarak 1915
olaylarını nasıl tanımladığı sorulunca da Koçak şöyle yanıtlıyor: “Tapu
kayıtları, bu meselenin özüne ilişkin bilgi kaynağıdır. Çünkü 1915 çok sayıda
Ermeni’nin öldürülmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda büyük miktarda servet
de el değiştirdi. Ne boyutta servet değişimi olduğu, Müslümanlara ne boyutta
mülk devri gerçekleştiği anlatımdan çıkmaz. Bu ancak tapu kayıtlarından
okunabilir. Yaklaşık bir milyon Ermeni yerinden ediliyor ve bir daha dönmüyor.
O bağlara, bahçelere, dükkânlara, işyerlerine birileri sahip oluyor. Tapu
kayıtlarında bu ortaya çıkıyor. 1915’ten 1918’e kadarki tapu kayıtlarından
Ermenilerin o sıradaki mülk toplamı ve bunların kimlere geçtiği rahatlıkla
görülebilir. Bunun ortaya çıkmasından çekiniliyor…[28]”
Türk Devleti’nin bu konudaki hassaslığı 18 ay sonra, Mart
2008’de, Dr. Hilmar Kaiser’in Armenian Weekly’nin editörü olan Khachig
Mouradian ile röportajı sırasında yeniden doğrulandı. Osmanlı arşivlerinde son
yıllarda nelerin değiştiği sorulunca, Kasier “İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus
ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü yeniden açıldı… Diğer dosyaları açması
ani ve etkileyici… Fakat -…sözde terk edilmiş mallar komisyonun dosyaları gibi-
hala bazı dosyalar erişime açılmadı” cevabını veriyor[29]. Tapu kayıtları ile
birlikte Ermenilerin soykırım esnasında el konulmuş mal ve mülklerine karşılık
verilmiş belgelerin kamuoyuna açılması, Ermenilerin kültürel hafızasını iade
ederken ulusal ve uluslararası düzeylerde hukuki girişimleri tetikleyecektir.
Sonuç
Şu ana kadar Türk söyleminde özü itibariyle var olmayan
Ermeni anıt ve malları sorunu, 1915 olaylarına karşı Türk inatçılığının
kırılmasında kilit bir konumdadır.[30] Bir yıl önce, Prof. Henry Theriault’nun
dikkat çektiği üzere: “Amerika’daki sivil haklar hareketi ya da Hindistan’ın
bağımsızlığı için Gandhi’nin mücadelesinde olduğu gibi tarihsel çabaların
kalıcılığında çarpıcı olan… taleplerin, büyük maddi, politik ve askeri
zayıflıklardan kaynaklanmasına rağmen ‘zayıfın’ ‘güçlüye’ karşı pozisyonunun
ahlaki üstünlüğü sebebiyle ‘zayıfın’ başarıya ulaşmasıdır… Ahlaki meşruiyet
jeopolitikada büyük bir güçtür ve zayıfın, bastırılmışların,
marjinalleştirilmişlerin güvenilir müttefikidir. İktidar siyasetine adanmış
olanların, ahlaki meşruiyete inananlarla, belki bu inancı bırakırlar da
böylelikle en güçlü değişim aygıtından vazgeçme tuzağına düşerler beklentisiyle
alay etmeye kalkışmalarının nedeni bu güçtür. Bugün, bu Ermenistan’ın bir
avantajıdır.”[31]*
Çeviri: Yunus Yücel & Burcu Karakaya
DİPNOTLAR
[1] Bir kısmı bu konferansın katılımcıları tarafından
yapılmış olan Ermeni Soykırım’ım tarihi hakkında yakın zamanlı yapılmış
çalışmalar arasından; geniş çaplı “Le Genocide des Armeniens”, Raymond
Kevorkian, Paris: Odile Jakob, 2006. Ayrıca bkz: Taner Akçam, “A Shameful Act.
The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility”, New York:
Metropolitan, 2006.
[2] Yakın zamanda eklerle beraber yayınlandı: James Bryce
ve Arnold Toynbee, “The Treatment of the Armenians in the Ottoman Empire,
1915-1916: Documents Presented to Viscount Grey of Fallodon by Viscount Bryce
[Sansürsüz edisyon]”, düzenleme ve sunuş Ara Sarafian, London: Gomidas
Institute, 2. ed. 2005.
[3] Müslümanlaştırılmış (gerçekten veya yalandan) Türk ve
Kürt olarak yaşayan, sayıları yüz binler ile iki milyondan fazla olabileceği
tahmin edilen gizlenmiş, saklanmış, başka türlü davranan Ermeni vardır.
Birçoğu, kendi kimliklerini yavaş yavaş açığa çıkarmaktadır. Son zamanlarda,
birçok makale ve kitap ile bu nüfusu daha derinlemesine inceleyen birçok proje
vardır.
[4] Shavarsh Toriguian, The Armenian Question and
International Law, Beirut: Hamaskaïne, 1973, s. 118 ff.; Gözden geçirilmiş 2.
baskı, La Verne, CA, 1988, s. 85. 28 Mayıs 1915 tarihli, Talimatname olarak
bilinen geride bırakılan mallar ile ilgili yasa, Kevork Kévork Baghdjian’ın The
Confiscation of Armenian Prosperities by the Turkish Government Said to Be
Abandoned kitabının yeni İngilizce çevirisinde ek olarak yayımlanmıştır. çev.
ve ed., A. B. Gureghian, Antelias: Armenian Catholicosate of Cilicia, 2010, s.
480-487. Doktora tezinin 1968-9, Montpellier, Faculté de Droit et des Sciences
Economiques, yeniden yazılmış hali olan, Baghdjian’ın önemli ve özgün çalışması
La confiscation, par le gouvernement turc, des biens armeniens…dits ≪abandonnes≫,Montreal, 1987, adıyla
yayınlanmıştır.
[5] Baghdjian, The Confiscation of Armenian Properties,
s. 83-88; yazar yasanın birçok maddesini tek tek inceliyor ve Türk hükümetinin
envanter ve alındı belgeleriyle ilgili hükümlerin tamamına riayet edip
etmediğini ve bu materyallerin şu anda nerede tutulduğunu sorguluyor.
[6] Detaylı bilgi için bkz. Dickran Kouymjian, “La
confiscation des biens et la destruction des monuments historiques comme
manifestations du processus génocidaire,” L’actualite du Genocide des
Armeniens, Paris, 1999, s. 223-224. Fakat Türk göçmenler tarafından istenmeyen
arazi ve mülkler açık artırma ile satılacaktı ve geliri Ermeni sahipleri adına
yatırılacaktı.
[7] Bu dönemde Ermenistan Cumhuriyet’inin imzaladığı
diğer antlaşmalar ve antlaşma metinleri Toriguian’ın kitaplarının eklerinde
bulunabilir; The Armenian Question and International Law, (1973), s. 169 ff,
and Baghdjian, The Confiscation of Armenian Properties, çev., Appendix I, s.
343-387.
[8] Gilbert Gidel, Albert de Lapradelle, Louis Le Fur et
André N. Mandelstam, Confiscation des biens des refugies armeniens par le
Gouvernement turc, Paris: Imprimerie Massis, 1929, s. 87-90; cf., Toriguian,
The Armenian Question, 2. ed., s. 88 and Appendix 3, s. 233-320; Gidel, de
Lpradelle, Le Fur’un nerdeyse bütün metinleri için bkz. Mandelstam kitapçığı.
* Ç.N.: 1915 Müsadere Kanunu ile Ermeni mallarına el
konulmasının önü açılmıştır. Sevr Antlaşmasından sonra, Ocak 1920’de çıkarılan
Vahdettin Kararnamesi ile Ermeni mallarının kayıtsız şartsız iadesi kabul edilir.
Ancak, Lozan Antlaşması öncesi, 14 Eylül 1922’de bu kaldırılır ve Tasfiye
Kanununun bazı maddelerinde değişiklik yapılıp ve altı madde daha eklenip
uygulanır. Kouymjian metin içerisinde bu yasalara atıf yapmaktadır.
[9] Ibid. Bu, özünde zorla el konulmuş mallar hakkındaki
Ermeni hak taleplerini kaderine terk ediyordu. Ermeni Göçmenlerinin Merkez
Komitesi’nin 1925-1928 yılları arasındaki Milletler Cemiyeti’ne karşı
gerçekleştirdikleri protestolar Türkiye üzerinde etkili olmadı ve yine Türkiye
tarafından reddedildi.
*[9] Ç.N.: 6 Ağustos 1924’te yürürlüğe giren Lozan
Antlaşması yurtdışında yaşayan Osmanlı uyruklarına “2 yıl içerisinde başvuru
şartı ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak hakkını” verir ama bu hak
Ermenilere verilmez. Ağustos 1926’da da geri dönmeyenlerin mülklerini
kaybedeceklerine dair bir yasa çıkar. 23 Mayıs 1927’de Kurtuluş Savaşı’na
katılmayanlarla ilgili 1041 No’lu Kanun uyarınca; Milli Mücadele’ye
katılmayarak o sırada Türkiye dışında kalan ve 23 Temmuz 1923 ile bu tarih
arası dönmeyen Osmanlı vatandaşları, TC vatandaşlığından çıkartılmış ve bu
gerekçeyle vatandaşlıktan çıkarılanların mallarına el konulmuştur.
[10] Dickran Kouymjian, “Confiscation and Destruction: A
Manifestation of the Genocidal Process,” Armenian Forum, vol. 1, no. 3
(Sonbahar, 1998), s. 3-4, ayrıca bkz. Kouymjian, “La confiscation,” s. 222.
[11] Detaylı bilgi için bkz. Kouymjian, “La
confiscation,” s. 221-223.
[12] Dickran Kouymjian, “Destruction des monuments
historiques arméniens, poursuite dela politique de génocide,” Le Crime de
Silence, Paris: Flammarion, 1984, s. 295-310; İngilizce çevirisi, “The
Destruction of Armenian Historical Monuments as a Continuation of the Turkish
Policy of Genocide,” The Crime of Silence, Permanent Peoples’ Tribunal, London:
Zed, 1985, s. 173-185.
[13] Alexander Stillie, “Don’t Let the Past Turn into
History,” The Times, London, 1 Ocak 2001. Toplumsal hafızanın bilinçli yok
ediliş süreci tartışmasında, Stillie Hitler’in “Ermenilerin kaderini kim
hatırlıyor?” sözünü alıntılıyor.
[14] Prof. Michael Sells’in 13 Mart 2001 tarihinde
GENOCIDE-AND-HOLOCAUST tartışma grubuna “Anıtların yok edilişi neden
önemlidir,” başlıklı yolladığı uzun e-mail; genel tartışma konusu Buda
heykellerinin Taliban tarafından; camilerin, türbelerin ve kabirlerin
Bosna-Hersek’te yıkılması üzerineydi.
[15] Donna-Lee Frieze, “’Genos – the Human Group’: How
the Concept of ‘Culture’ Underscores Raphael Lemkin’s Notion of ‘Genocide’,”
The Crime of Genocide: Prevention, Condemnation and Elimination of Consequences,
Erivan, 14-15 Aralık 2010, bu derlemenin içinde.
[16] Amberin Zaman, “Armenian Church Caught Up in Ethnic
Enmity,” Los Angeles Times, Aralık 25, 2002, s. 12; Zaman Türk gazetesi
Taraf’ta sürekli muhabirdir.
[17] Fakat çoğu kişi tarafından kutsal olana saygısızlık
olarak görülen, aşırı muhafazakâr parti MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin,
belki de planlı bir şekilde seçimlerle ilgili sebeplerle, Ani Ermeni Katedrali
harabelerinde namaz kılması ve sonrasında Elle Türkiye dergisinin Aralık 2010
sayısı için Ortaçağ Şehri Ani’nin etrafındaki anıtlarda Polonyalı modellerle
gerçekleştirilen fotoğraf çekimi bu çabalara zarar vermiştir. İki olay da
uluslar arası infiale sebep olmuştur.
[18] Sevil Küçükkoum, “An Open Door in Turkey with No One
Knocking,” Hurriyet Daily News, Ocak 26, 2011. Makale aynı zamanda Türk-Ermeni
haftalık gazetesi Agos’un editörü Rober Kopta ile bir röportajı içeriyor. Kopta
röportajda, şu ana kadar Türkiye’nin azınlıkları işe alımında gerçek bir ilgi
göstermediğini, bu sebeple bu kariyer yolunu seçen genç azınlık öğrencilerine
teşvik ve cesaretlendirme olmadığını söylüyor. Bu makale, durumu tersine
çevirmek için azınlık başvuruları için kota öneriyor. (Yazının orjinali için
bkz. http://www.hurriyetdailynews.com/default.aspx?pageid=438&n=foreign-ministry-says-the-doors-are-open-for-minorities-to-be-diplomat-2011-01-25-
çev. )
[19] Hrayr S. Karaguezian ve Yair Auron, A Perfect In
justice. Genocide and Theft of Armenian Wealth, New Brunswick & Londra:
Transaction 2009; belgelerin daha eski versiyonları için bkz. Hrayr S.
Karaguezian, Genocide and Life Insurance. The Armenian Case, La Verne, CA:
University of LA Verne Press, 2006.
[20] Soykırımda hayatta kalanlar ve onların çocukları
İçin adalet ve tazminat talep eden bu hukuki kampanyanın tarihi, hukukçu ve
avukat Michael J. Bazyler’in “Genocide Restitution Civil Litigation in the
United States: Comparative Analysis of Armenian Genocide Victims and Other
Victim Groups,” adlı makalesinde oldukça güzel özetlenmiştir, yayınlanacak
üçüncü Bölüm ise Ermeni sigorta davalarının tarihi üzerinedir.
[21] Bu konuda Yeghiayan’ın çalışmalarının detayları
Michael Bobelian’da bulunabilir, “Vartkes’s List,” Legal Affairs (Mart/Nisan
2006), online http://www.legalaffairs.org/issues/March-April-2006/feature_bobelian_marapr06.msp.
Ayrıca bkz. Michael Bobelian, Children of Armenia. A Forgotten Genocide and the
Century Long Struggle for Justice, New York: Simon & Schuster, 2009, s.
134-138, 207-234.
[22] Detaylar için bkz. Bazyler, “Genocide Restitution
Civil Litigation in the United States.”
[23] “Events in Turkey From 1915 Find Way To Los Angeles
Federal Court,” Wall Street Journal, Temmuz 30, 2010. Toplu dava Los
Angeles’tan Garbis Davouyan ve NY Queens’ten Hrayr Turabian adına açıldı ve
Türkler tarafından ele geçirilen mülklerin yanı sıra banka mevduatları için de
tazminat öngörüyordu.
[24] Armenian Weekly, Aralık 20, 2010; Yeghiayan’a,
potansiyal zararlar için yüzlerce milyon dolar talebinde Michael Bazyler,
Kathyrn Lee Boyd ve David Schwarcz adlı meslektaşları eşlik ediyordu.
[25] Metnin orijinali Hürriyet, Nisan 27, 2005, fakat
takip eden sene tamamıyla düzenleniyor: Murat Bardakçı, Talat Paşa’nın Evrak-ı
Metrukesi, İstanbul, 2006.
[26] Murat Belge, “Before Challenging, Check It,”,
Radikal, Kasım 7, 2006. (Yazının orjinali için bkz.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=203718&tarih=07/11/2006-
Kouymjian’ın metninden çevirmek yerine Murat Belge’nin yazısını esas aldık.
çev. )
[27] Baskın Oran, Radikal, Eylül 25, 2006.
[28] Cemil Koçak’la Söyleşi, Radikal, Kasım 13, 2006,
İngilizceye çeviren Müge Fatma Göcek (Söyleşinin orjinali için bkz.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=204424. Kouymjian, Müge Fatma
Göcek’in çevirisini kullanıyor, biz mülakatın aslını esas aldık. çev.)
[29] Khachig Muradian, Armenian Weekly, Mart 8, 2008.
Erişim
http://khatchigmouradian.blogspot.com/2008/03/interview-with-hilmar-kaiser.html
[30] Bu bağlamda, Hrant Dink suikastının dördüncü
yıldönümü anmasında, Türk ve Kürt sol partileri Ankara’da 19 Aralık 2011’de,
pek çok şeyin yanı sıra soykırım esnasında Ermeni mülklerinden de söz ettikleri
İngilizce, Ermenice ve Türkçe bir deklarasyon yayınlandılar: “[Hrant Dink] Bu
devletin kuruluş harcındaki soykırımcı yüzü deşifre etmişti. “Malta Sürgünleri”
diye bilinen soykırımın suç ortaklarının bu devletin kuruluşunda sermaye,
siyaset ve devlet yönetimi katındaki etkin rollerini deşifre etmişti.
Soykırımda gasp edilen Ermeni mallarının akıbetini sorguluyordu.”
[31] Henry Theriault, “The Final Stage of Genocide:
Consolidation,” Armenian Weekly, Ekim 11, 2009.
* Ç. N: Özellikle Ermeni Mülklerine ilişkin yasal süreç
hakkındaki dipnotlara yardımı için Zeynep Baykal’a teşekkürü borç biliriz.
Soykırım Ne Zaman Biter? Ermeni Olayı
ÇEVİRİDOSYALARERMENİ SOYKIRIMIDickran KOUYMJIAN Nis 10,
2015 702
“Soykırım ne zaman biter?” Beklenen cevap “cinayetler
bittiği zaman”dır. Nazi Soykırımının, kitlesel imha kamplarının kurtarılması,
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi veya bazen de Nürnberg Mahkemeleriyle
bittiği söylenir. Her durumda, Nazi Soykırımı evrensel olarak ve hatta faili
tarafından bile kabul edilen tarihsel bir gerçektir. Kamboçya’daki daha güncel
soykırımın da -sorumlulardan hesap sorulmamakla birlikte- sona erdiği açıktır.
Ruanda’daki soykırımın da sona erdiği söylenebilir ve faillerine uygulanacak
cezai yaptırım süreci devam etmektedir. Ancak diğer bazı soykırımlar veya
soykırımsal eylemler kabul görmemiş, cezalandırılmamış, bilinmemiş veya tamamen
reddedilmiştir. Bazılarına göre Amerika’daki Kızılderili halkının yok edilmesi
bu kategoriye girmekte ve bu sürecin farklı biçimlerde devam ettiği tartışılmaktadır.
Sorunun soykırım ve Holokost çalışmalarında daha yakından incelenmeye ihtiyacı
vardır. Bu bildiride bunu yapmak niyetinde değilim. Benim ilgilendiğim, 20.
yüzyılın ilk soykırımı olan, kimilerine göre Hitler ve Nazi Partisi için
Yahudileri, Romanları ve diğer etnik ve sosyal grupları Avrupa’dan silmek için
bir model oluşturan Ermeni Soykırımı olacak.
Ermeni Soykırımı kabul edilmemekte, cezalandırılmamakta,
çok az bilinmekte ve failleri tarafından hala reddedilmektedir. Soykırım,
Osmanlı İmparatorluğu’nda 1915 Baharında Türklerin Almanya ve
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun oluşturduğu İttifak Devletlerinin
yanında 1. Dünya Savaşı’na girmesinin ardından başlamıştı. Öncesinde, 1894-1896
yılları arasında ve 1909’da İmparatorluğun Ermeni nüfusuna yönelik yaygın
katliam ve pogromlar gerçekleştirilmişti. Uluslararası basında bu durum
sıklıkla dile getirildi. Bu yıllarda Batılı hükümetler Osmanlı
İmparatorluğu’nun hükümdarı Sultan Abdülhamit’e kendi ülkesinde düzeni
sağlaması için birçok sefer çağrıda bulunmuş ve Hıristiyan vatandaşlarını
özellikle de Ermenileri koruyacak reformları yapması yönünde ısrarcı
olmuşlardır. Büyük Savaşın hemen öncesinde 1914 yılında Ermeni yerleşimlerinde
reformlar hayata geçirileceği umudu en üst seviyedeydi. Ancak bundan 6 ay sonra
Ermeni nüfusunu Ermenistan’dan silme planı devreye sokuldu ve uygulanmaya
sokulan planın ilk yılında Osmanlı Devleti’nde yaşayan 1 milyondan fazla Ermeni
tahayyül edilebilenden daha vahşi şekillerde öldürüldüler veya Suriye
çöllerinde zorunlu tehcirle ölüme gönderildiler.
Ermenilere karşı başlatılan soykırım süreci 1918
ateşkesinden (Mondros) sonra bile devam etti; Türkiye Cumhuriyeti’nin -Mustafa
Kemal Atatürk tarafından- 1923 yılındaki kuruluşuna kadar yaklaşık 1 milyon 500
bin ile 2 milyon arası Ermeni can vermişti. Soykırım başladıktan yaklaşık bir
yıl sonra, 1916 yılında, İngiliz Parlamentosu, genç Arnold Toynbee tarafından
derlenen ve Ermenilerin imhasının detaylarını tanıklıklar üzerinden anlatan
devasa bir arşiv olan “Osmanlı Imparatorluğunda Ermenilere yapılan Muamele:
Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Fallodon Vikontu Gray’e Verilen Belgeler”i
yayınladı. Ermenilerin tarihsel anavatanı, İÖ 1. yüzyıla dayanan
medeniyetlerinin beşiği yerli nüfustan temizlenmişti. Günümüzde, tarihi Ermenistan’da
artık hiç Ermeni kalmamıştır.
Bu durumda Ermeni Soykırımı 1918’de savaşın bitişiyle mi,
yoksa 1923’teki Barış Konferansıyla mı (Lozan) sona erdi? Hayır, maalesef -iki
temel nedenle- sona ermedi: İlk olarak, failler soykırımı tanımayı reddettiler
ve ikinci olarak da Türkiye’nin art arda gelen hükümetlerinin mevcut ve eski
Ermeni vatandaşlarına; “A) Ayrımcı uygulamalar, B) Kültürel soykırım olarak
tanımlanabilecek, Ermeni kültürel eserlerinin yok sayılması hatta kasıtlı
imhası, ve C) Bir resmi devlet politikası olarak eskiden Ermeni Platosu olarak
bilinen alandaki Ermeni varlığının reddi” yoluyla soykırımsal sürece devam
ettiler.
1919 baharında resmi hükümetin o dönemdeki başkent
Konstantinopol’de gerçekleştirilen savaş suçları mahkemelerine rağmen,
soykırımı tanımayı reddetmek, hatta şiddetle inkar etmek, 1923’te Cumhuriyetin
kuruluşundan bu yana bütün Türk hükümetlerinin temel ilkesi oldu. İtilaf
Devletleri tarafından yön verilen Nürnberg Mahkemelerini aksine, bu mahkemeler
bütünüyle Osmanlı’nın üst düzey Türk yetkilileri ve hâkimlerinden oluşuyordu.
Osmanlı Devleti’nin Ermeni vatandaşlarının kasıtlı imhasının sanıkları daha
önceki katliamlarda olduğu gibi zorba padişahın birlikleri değil, bir siyasi
partinin – İttihat ve terakki Cemiyeti’nin liderleri, daha yaygın bilinen
isimleriyle Jön Türklerdi. Bu parti, Birinci Dünya savaşına giden yıllarda Türk
Devletini kontrol etmekteydi, tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Partisi’nin
Almanya’yı kontrol etmesi gibi. Jön Türkler’i yöneten üçlü otorite, merkez
komitenin tüm üyeleri, İçişleri Bakanı ve sonra sadrazam (Başbakan) olan Talat
Paşa, Savaş Bakanı Enver Paşa ve Donanma Bakanı Cemal Paşa ve onların yanı sıra
soykırım sürecinin gerçek mimarları Dr. Nazım ve Dr. Şakir’den oluşuyordu. Bu
beş kişi ve diğerleri Ermeni nüfusunun imhasını planlama ve bu süreci yönetmek
suçlarından Türk mahkemeleri tarafından suçlu bulundular. İdama mahkum
edilmekle beraber, bu karar maalesef gıyabiydi, çünkü hepsi zaten ülkeyi terk
etmişlerdi.
Duruşmalar yalnızca Türk Devleti tarafından yürütülmekle
kalmadı, aynı zamanda tutanaklar, usulünce, Türkiye resmi gazetesi Takvim-i
Vekayi’de yayınlandı. Birleşik Devletler, Fransa, Büyük Britanya, İtalya,
Vatikan ve daha da önemlisi Türkiye’nin savaş dönemi müttefikleri Almanya ve Avusturya’nın
milli arşivleri tehcir ve kitle imhasıyla ilgili muazzam hacimdeki dosyalar,
Ermeni nüfusunun katledilmesine dair harekat raporları, misyoner raporları,
kişisel hesaplar ve askeri tebliğler yoluyla günlük olarak kaydedilen
milyonlarca belge içeriyordu. Dünya basını da günlük olarak konuyla ilgili
haber veriyordu. İlerleyen yıllarda, 1919 askeri mahkemelerinden hemen sonra,
Atatürk’ün önderlik ettiği Türk milliyetçi hareketinin başından itibaren Ermeni
nüfusuna karşı ayrımcılık politikası izlendi. Bu politika, nüfusun zorunlu
tehciri nasıl tanımlanırsa tanımlansın -Türklerin daha çok inanmak istedikleri
gibi savaş zamanı askeri çıkarla ya da etnik temizlikle- yasal olarak
katledilen, sürgün edilen Ermenilere ve onların soyundan gelenlere ait olan
mülklerin açık müsaderesini içeriyordu.
Ermeni Zenginliğinin Çalınışı
Ermeni Altınları ve Banka Varlıkları
8 yıl önce (1995), Avrupa ve Amerika’daki gazeteler,
İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında İsviçre bankalarındaki
hesaplarına para yatıran insanların isimlerini yayınladı. Birçoğu Yahudiydi. Bu
listedeki insanların hiçbiri paralarını talep etmemişlerdi çünkü büyük bir
kısmı Soykırım sırasında öldürülmüşlerdi. Bankalar 50 yıl süren sessizliklerini
bozarken, kendilerine yöneltilen işbirlikçilik ve göz yumma suçlamalarını
İsviçre bankacılık ilkesi olan “mahremiyet” ile savunmaya çalışıyorlardı. Nazi
Soykırımından kurtulanların haklarını savunan Yahudi diyasporası
temsilcilerinin desteklediği kamuoyunun ve Birleşik Devletlerin baskısıyla Nazi
Almanyası tarafından gaspedilen Yahudi zenginliğinin İsviçre’ye ve diğer
ülkelere aktarılmasının öyküsü anlatıldı. Yasadışı bir şekilde el konulan
Yahudi mallarının değeri yüzlerce milyon doları buluyordu. Sonuç olarak, bir
grup İsviçre Bankası, Soykırım kurbanları için özel bir fon oluşturdu. Toplanan
para milyarlarcaydı.
Jön Türk hükümeti Ermeni varlıklarına 1915’te el koydu.
Osmanlı hazinesi el konulan malların ayrıntılı envanterini, Ermeniler
katledilmeden ya da Suriye çöllerine doğru yüzlerce kilometre sürülmeden önce
almıştı. Öldürülen ya da tehcire zorlanan Ermenilerin malvarlıkları için
senetler bile basılmıştı. Hitler’in Yahudi altınları gibi, paralar Türkiye’nin
dışına çıkarıldı ve Avusturya ve Alman bankalarına yerleştirildi. Savaştan
sonra 1918’de, Ermeni mültecilere neden yardım verilmesi gerektiği ile ilgili
eski başbakan Sör James Baldwin ve Herbert Asquith tarafından Büyük Britanya
başbakanı Ramsey McDonald’a sunulan resmi raporun dördüncü paragrafında:
“1916’da Türk hükümeti tarafından Berlin’deki Reich bankalarına yatırılan
toplam 5 milyon Türk lirasının (yaklaşık 33 ton altın) büyük bir kısmı- belki
de hepsi Ermenilere aitti.” denmekteydi. 1915’teki Ermenilerin zorunlu
tehcirinden sonra tasarruf hesapları hükümet emriyle Konstantinopol’deki devlet
hazinesine oradan da Avrupa’ya aktarıldı.
1925’te Birleşik Devletler Kongresi transfer edilen
paranın değerini 40 milyon dolar olarak hesapladı. Günümüzde, aynı miktarda
altın, faizi hariç yaklaşık 320 milyon dolar değerindedir. Türk bankaları paraların
yatırıldığı ve daha sonra aktarıldığı hesapların resmi kayıtlarını tuttuğuna
göre, şu soruların sorulması gayet meşrudur: Türk bankaları hesaplarına hiçbir
zaman sahip çıkılmayan kurbanların ismini ne zaman yayınlayacak? Türk hükümeti
el konulan Ermeni malvarlıklarının kaydedildiği hesap defterlerini ne zaman
erişime açacak? Türk hükümeti soykırım kurbanları veya mirasçıları için ne
zaman fon kuracak? Bir buçuk milyondan fazla kişinin katli ve kovulmasının
yanında Türk hükümeti Ermeni servetini çalmış, varlıklarına el koymuş ve tarihi
Ermeni eserlerini imha etmişlerdir. Tüm bu olaylar, Ermeni nüfusundan Türk
nüfusuna dikkatlice planlanmış bir suç yoluyla devasa boyutlarda bireysel ve
toplumsal zenginliğin aktarılmasını temsil etmektedir. Soykırımda, katliamları
ve hırsızlığı gerçekleştiren bireylerin sorumluluğunun yanı sıra devleti idame
ettirmeye yönelik kazanç motivasyonu da küçümsenmemelidir.
Sigorta Poliçeleri
Jön Türklerin açgözlülüğü yalnızca banka hesaplarıyla
sınırlı kalmadı. 1916’da İçişleri Bakanı Talat Paşa, Henry Morgenthau ile bir
sohbeti sırasında gözü pek ABD büyükelçisine -o sıralarda ABD henüz savaşta
değildi- kendisine Amerikan sigorta şirketlerinde hayat sigortası olan
Ermenilerin tam listesini sağlamasını rica etti, çünkü Talat’ın dediği gibi
“…Neredeyse hemen hepsi arkada hiçbir canlı bırakmadan ölmüşlerdi. Zaten
Osmanlı vatandaşı oldukları için, bu poliçelerden gelen paralar yasal olarak
Osmanlı Hükümeti’ne geçmeliydi.” Türk Hükümeti Osmanlı müşterilerle çalışan
bütün uluslar arası sigortacılara sigorta poliçesi olan bütün Ermenilerin
titizlikle hazırlanmış bir listesini isteyen resmi tebligat gönderdi. Bu
bakımdan büyük sigorta şirketlerinin Soykırım öncesinde ve sırasında yaptırılan
hayat sigortalarına bağlı arşivlerini açma konusunda ısrarcı olmak Soykırımın
Ermeni kurbanlarının hakkıyla ilgilenen herkes için önemli olmalıdır.
Geçtiğimiz üç yıl içinde bu sigorta şirketleri Yahudi poliçelerine ilişkin
olarak milyarlarca doları Yahudi kurbanlara verdiler veya vermeyi kabul
ettiler.
Ermeni soykırımına uzanan yıllar boyunca, on binlerce
sigorta poliçesi Ermeni bireyler tarafından satın alındı; hemen hemen hepsi de
hayat sigortalarıydı. Sadece birkaç yıl önce, Kasım 1999’da, bir grup Ermeni
tarafından, öldürülen atalarının yasal mirasçıları New York Hayat Sigortası
Şirketi’ne üç milyar dolarlık toplu dava açmışlardı. 1915 sayılı Kaliforniya
Senatosu Kanun Tasarısı sigorta poliçesi olan Ermeni Soykırım kurbanlarının
mirasçılarına sigorta şirketlerini Kalifroniya mahkemelerine dava etme hakkı
tanıyordu. Ermeni davası karara bağlanmadı, bu yüzden mahkemelerin bu poliçeler
bağlamında kendini ölümlerden sorumlu olan Osmanlı Devleti’nin kibirli
mirasçısı sayan Türkiye’nin sorumluluğunu nasıl hükme bağlayacakları açık
değil. Dönemin sigorta şirketleri tam da soykırımdan sonraki dönemde Osmanlı
hükümetinin sigorta poliçelerinin sahiplerinin öldürülmesinden sorumlu olduğunu
belirterek, Amerikan hükümetinin bu poliçelerden finansal olarak sorumlu
tutulması gereken Türkiye üzerinde baskı uygulanması gerektiğini ileri
sürdüler.
El Konulan Mülkler (Taşınmaz Varlıklar) ve Mallar
Likit varlıklar olarak bilinen mevduat hesapları, hisse
senetleri, bonolar ve sigorta poliçelerinin yanı sıra Ermeniler Osmanlı
Türkiye’sinde muazzam miktarda mülke sahipti, öncelikle evleri vardı. Ancak ev
sahibi olan toplam Ermeni ailelerinin miktarı konusunda hiçbir istatistik
bulunmamaktadır. Aynı şekilde, taşrada muazzam miktarlarda olmakla birlikte,
Ermenilerin sahip oldukları toprakların tam hesabı da bulunmamaktadır.
Bilgimiz, belli başlı kasaba ve köyler için daha iyi olmakla birlikte bu
hisseleri öğrenmek için hala ciddi bir çaba sarf edilmesi gerekmektedir. Aynı
şekilde, Ermenilere ait olan fabrikalar, tarlalar, şirketler, dükkanlar veya
atölyelerle ilgili de tahmini bir veri bulunmamaktadır. Diğer taraftan, cemaat
tarafından sahip olunan mülkler hakkında bilgi mevcuttur. Tarihi Ermenistan’ın
güneybatı kısmındaki Ermeni Kilisesi’nin merkezi olan Kilikya Katolikosluğu
(Kilikya kutsal makamı), sahip oldukları arazi ve binaları hakkında detaylı
hesaplar tutmaktadırlar. Türkiye’deki çeşitli Ermeni dinsel otoriteleri
içerisinde en fazla kayıp yaşayan oydu. Bütün malvarlıkları, Katolikosluğu’nun
Akdeniz’in yanındaki Sis şehrindeki binaları da dahil olmak üzere, ele
geçirilmiş ya da yok edilmiştir ve Katolikos ve hayatta kalan bütün rahipler
Suriye’ye veya nihayetinde Lübnan’a yerleşmeye zorlanmışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu dini cemaatler temelinde
yapılandığı için İstanbul’daki Ermeni Patriği Ermeni cemaatinin resmi
lideriydi. Bu sayede Ermeni Patriği, tüm Ermenileri ve Ekümenik Patrikliğe
bağlı Rum Ortodoksları ve Konstantinopol’deki Hahambaşı’na bağlı Yahudi cemaati
dışındaki tüm diğer Hıristiyanları temsil ediyordu. Doğrudan Sultan’a şikayette
bulunan Ermeni Patriği kendi yetki alanındaki kiliselerin, manastırların ve
okulların dökümünü tutuyordu. 1912’de Jön Türk hükümeti azınlık cemaatlerine
-asıl olarak Yunanlılar, Ermeniler, Yahudiler- imparatorluktaki mal
varlıklarının dökümlerini hazırlamalarını istedi. Şunu unutmamak gerekir ki,
imparatorluk Irak’tan Avrupa’nın ortasına; Karadeniz’den Arabistan’a kadar
genişlemişti. Oldukça büyüktü.
Ermeni Patriği hali hazırda kasaba kasaba kiliselerin,
manastırların ve okulların kayıtlarını; hatta nüfusun istatistiklerini bile
1910’da Fransa’da basılan kitabı Ermeni Kilisesi kitabında ek olarak basmıştı.
Birkaç yıl sonra, 1913-1914’te, Birinci Dünya savaşı öncesinde, Patrik illere
güncel bir araştırma yapmak için özel bir görev verdi. Bu kayıtlar halen
mevcuttur. Bu bilgi, Ermeni zenginliğinin yok edilmesi üzerine yapılan soykırım
sonrası hesaplamaların temelini oluşturmaktadır. Liste, Konstantinopol’dekiler
ve -her biri faal cemaatler olan- Ermeni Katolik ile Ermeni Protestanlarının
kiliseleri dışında Osmanlı İmparatorluğu’nda işler durumda 2039 Ermeni
Apostolik Kilisesi içermekteydi.
1919’daki Paris Barış Konferansı’nda, Ermeni delegeler
“Türk Ermenistanı ve Ermenistan Cumhuriyeti’ndeki Ermeni Nüfusun Zararı için
Tazminat ve Kefaletin Yaklaşık Araştırması” başlıklı ortak bir rapor sundular.
Rapor, 1860 Ermeni Kilisesi, 229 manastır, 1439 okul, 29 lise ve papaz okulu ve
42 yetimhaneden bahsediyordu. En gerçekçi rakamlar, Raymond Kévorkian’ın 1992 yılında
yayınladığı geniş kapsamlı “Soykırım Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda
Ermeniler” başlıklı çalışmasında dikkatli biçimde tümüyle derlendi. Veriler,
İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin 1913-1914 yıllarındaki 2,538 kiliseyi, 451
manastırı ve yaklaşık 2,000 okulu içeren yayınlanmamış arşivine dayanıyordu.
Günümüzde, İstanbul dışında Ermeniler 6 kiliseye sahip olmakla birlikte,
manastırları ve okulları bulunmamaktadır. Peki, 2500 kilise ve geri kalan
Ermeni varlıklarına ne oldu? Sistematik katliam ve sürgün yoluyla gasp edilen
Ermeni mirasının değeri nedir?
Soykırım sürecinde Ermeni milletinin en büyük ve yagane
kaybı kurbanların hayatları hesaplanamaz ancak görüleceği gibi her bir ölüye
bir değer biçilmektedir. Paris Barış Konferansı’nda sunulan ortak raporda
parasal varlıklar ve mülkler dikkatlice hesaplanmıştı. Rakamları öldürülen veya
sürgüne zorlanan 1.800.000 bireye dayandırarak “Yaklaşık Araştırma” geride
kalan Ermeni malvarlıklarının değerini hesaplamayı amaçlıyordu.
Toplam Ermeni nüfusunun üçte birini oluşturan taşrada
yaşayanların kayıpları, yapıları -ev, ahır, ambar, değirmen- işlenmiş ve
işlenmemiş toprakları, tarım malzemelerini, kişisel varlıkları, mobilyaları,
kıyafetleri, mücevherleri, yıllık mahsul kayıplarını, hayvancılığı, gıda stoğunu,
hayvan yemlerini ve sermayeyi içeriyordu. Karma toplam taşrada yaşayan her bir
Ermeni ailesi için yaklaşık 17.000 frank, veya toplam olarak ifade edilirse
4.600.000.000 (Dört milyar altı yüz milyon) frank olarak hesaplandı. Başkent
Konstantinopol, bugünkü İstanbul, dışındaki şehirlerde yaşayan 90.000 Ermeni
ailesi için hesaplanan yaklaşık zarar ise aile başına 36.000 franktı. Toplam
3.235.000.000 (Üç milyar iki yüz otuz beş milyon) Fransız Frangına denk
düşüyordu. Görece daha düşük bir miktar, 75.000.000 frank ise binlerce okul,
kilise ve diğer cemaat yapıları için teklif edildi. Toplam varlıklar ve emek
kayıpları ise 8 milyar franka yakındı. Buna, soykırım esnasında öldürülen her
bir Ermeni için hesaplanan 5.000 frankı içeren insan hayatının değeri yaklaşık
7 milyar frank da eklendi. Bu kayıpların toplamı 1919’da Fransız Frangı
üzerinden yaklaşık 14.500.000.000 (on dört milyar beş yüz milyon) franktı.
Bugünkü kur ile, trilyonlarca franka denk düşmektedir. 1990’daki karşılığı ise,
geçen yıl yaptığım güncellemelere göre, toplam yüz milyar dolar civarındadır.
Ermeni Mülklerinin Gaspı
Mayıs 1915’te -soykırımın Nisan 1915’te başladığını
unutmayalım- yani bu planlı imha politikasının ikinci ayında, Osmanlı hükümeti
İçişleri Bakanı Talat Paşa aracılığıyla, kendi Ermeni vatandaşlarına karşı
“Savaş ve Müstesna Politik Durumlar Sonucu Tehcire Uğrayan Ermeniler Tarafından
‘Terk Edilen’ Mal, Mülk ve Arazilere Uygulanacak İdare Hakkında Yönetmelik”
başlıklı detaylı bir kararname yayınladı.
Yasa, terk edilen mülklerle ilgili listeler ve taslak
raporlar hazırlayacak özel komitelerin oluşturulmasını gerektiriyordu. Mülkler
sürgün edilenlerin isimlerine emanete alınacaktı. Aslında böylesi dökümler
hazırlanmış ve Ermenilere verilmişti. Yerel komiteler kopyalarını saklamış ve
diğer kopyalar Osmanlı Hazinesine gönderilmişti. Kolay bozulabilen mallar ve
hayvanlar satılacak ve elde edilen para Ermeni sahiplerinin adına bankalara
yatırılacaktı. Yasa, Balkan Savaşlarından dönen Türk mültecilerin uygun
belgelendirme ve resmi kayıtlara sahip olmak kaydıyla binlerce kilometrelik bir
yolu içeren Ermeni evlerine ve arazilerine yerleşmelerini taahhüt ediyordu. Bu
son nokta açıkça soykırımcıların veya onların günümüzdeki temsilcilerinin,
soykırımı basitçe savaş alanından uzaklaştırılan Ermenilerin gidişi olarak
adlandırmalarına rağmen- ki günümüzde Türklerin ve apolojistlerin söyledikleri
budur- Balkanlardan gelen Türklerin Ermeni arazilerine ve mülklerine
yerleştirilmesi, hükümetin hiçbir Ermeninin zorunlu göçten dönmeyeceğini
bildiğini göstermektedir. Ancak, Türk mülteciler tarafından istenmeyen mal ve
mülkler açık arttırmada satılacak ve paralar Ermeni sahiplerinin adına bankaya
yatırılacaklardı.
Gerçekte, taşınır malların çoğu çeteler tarafından
yağmalanmış, evler, çiftlikler, araziler ve dükkanlar değerinin altında özel
komite üyelerinin arkadaşlarına satılmış, elde edilen para da komite üyeleri
tarafından saklanmış veya Konstantinopol’deki Merkezi Hazine’ye aktarılmıştı. 4
ay sonra 26 Eylül 1915’teki ikinci bir kararname “terk edilen” Ermeni
varlıkları üzerindeki hak taleplerinin nasıl kayıt edileceğini ve
uygulanacağını detaylı bir şekilde açıklıyordu. Soykırımdan sonra, Birinci
Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Ermenistan, diğer iki Kafkas ülkesi Gürcistan
ve Azerbaycan’la birlikte Mayıs 1918’te bağımsızlığını ilan etti. Yeni Ermeni
Cumhuriyeti yanı başındaki Türkiye’yle karşı karşıya geldi. “Terk edilen”
varlıklar sorunu daha sonra yeni Ermeni Cumhuriyeti ve Türkiye arasındaki ilk
anlaşma olan Haziran 1918, Batum Anlaşması’nda ele alınarak, mülkiyet hakları
garantiye alındı ve olası bir devlet müsaderesi durumunda sahiplerine uygun
tazminatların verilmesine karar verildi.
Kayıtlı varlıkların Ermeniler tarafından resmi olarak
talebi Ağustos 1920’de, Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra imzalanan Sevr
Anlaşması’nın 144. maddesinde de vurgulanıyordu. Bu anlaşmadaki kanun hükmü
şunlar içindi: 1) Terk edilen mallarla ilgili 1915 yasasının iptali; 2)
Ermenilerin evlerine dönüşü; ve 3) İşyerlerinin ve tüm taşınır-taşınmaz
malların geri verilmesi. Ermeni taleplerini değerlendirecek Milletler Cemiyeti
Konseyi tarafından atanacak Arabulucu Komisyonları atanacaktı. Kaçabilen ve
hayatta kalmayı başaran eski Osmanlı tebaası Ermenilere yeni ülkelerinde
vatandaşlık almış bile olsalar, anlaşmaya göre, Türkiye’deki malları ve
hisseleri geri verilecekti. Ermeni Cumhuriyeti gibi Türkiye de Sevr
Anlaşması’nın imzacılarındandı ve anlaşma her ne kadar imzacı hükümetler
tarafından onaylanmamış olsa da, hukuk uzmanları anlaşmaya bağlı yükümlülüklere
uyulması gerektiğini savunmaktadır. Türkiye tarafından imzalanan daha sonraki
anlaşmalar olan, Aralık 1920 Aleksandropol, 1921 Moskova, 1921 Kars, Nisan 1922
Ankara Anlaşmalarının hepsi azınlık malları konusunda özel hükümler içeriyordu.
Tabii ki bunlar hiçbir zaman uygulanmadılar. Daha da kötüsü, Türk hükümeti
müsadere ile ilgili yeni yasalar çıkardı. Fransa ile yapılan ve Fransızların
çekilmesinden sonra -Fransızlar Kilikya olarak bilinen Akdeniz’in doğu kıyısını
işgal etmişlerdi- Kilikya’daki Ermeni mülklerini koruyan 1922 tarihli Ankara
Anlaşması, düşmandan kurtarılan alanlardaki, yani Fransızlar tarafından kontrol
edilen ve aslında sürülmüş Ermenilerin ait olan tüm terkedilmiş mallara el
koyan yeni bir Türk yasası ile küçük duruma düşürüldü. Bir yıl sonra, 15 Nisan
1923’te, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından ya da İttifak ve İtilaf
Devletleri arasındaki nihai Barış Anlaşması’ndan hemen önce yapılan yeni
düzenlemeyle, Terk Edilmiş Mallar Kanunu (Emval-i Metruke), gidiş sebepleri
veya koşulları ne olursa olsun artık Türkiye’de yaşamayan Ermenilerin tüm
varlıklarına el konulacağı ilan edildi.
Yukarıda geçen tartışmanın nedeni, resmi olarak kurulmuş
bir hükümetin adım adım yeni yasalar geçirerek kendi vatandaşlarını birçok
haklarından nasıl mahrum ettiğini göstermektir. Temmuz 1923’te imzalanan Lozan
Anlaşması, Türkiye vatandaşı olmaları durumunda azınlıkların korunmasını
sağlamıştır ve hala sağlamaktadır. Ancak, birazdan görüleceği gibi hiçbir şey
Türkiye’nin bazı azınlık gruplarını vatandaşlık haklarından mahrum etmesinin
önüne geçemedi. Türk hükümeti Lozan’daki başarılarının ardından Eylül 1923’te
Kilikya’daki ve diğer Doğu illerinden göçmüş Ermenilerin Türkiye’ye dönüşünü
yasaklayan bir yasayı yürürlüğe koydu. Ağustos 1926’da, Türk hükümeti kamuya
“Lozan Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği 6 Ağustos 1924’ten önce
(gayrımüslimlerce) edinilmiş tüm mallara el konulacağını” ilan etti. Ve Mayıs
1927’de, Kurtuluş Savaşı’na katılmayan ve Temmuz 1923 ile Mayıs 1927 tarihleri
arasından yurtdışında kalmış olanların Türk vatandaşlığından çıkarılmasını
içeren başka bir yasayı hayata geçirdi.
Bu esas olarak, el konulan mallarını talep eden
Ermenilerin kaderlerini belirledi. 1925’ten 1928’e kadar Ermeni Mülteciler
Merkez Komitesi tarafından Milletler Cemiyeti’ne yapılan itirazlar Türkiye
tarafından dikkate alınmayarak reddedildi. İtilaf devletlerinin çıkarları artık
Ermenistan’dan yana değildi. O tarihten itibaren Ermeni Cumhuriyeti Sovyet
Cumhuriyeti olmuştu. Diaspora Ermenileri ve onların dostları kolayca göz ardı
edilebilecek manevi güçten sadece birazcık fazlasını temsil ediyordu. Ermeni
mallarıyla ilgili talepler Ermeniler arasında unutulmuştu. Böylelikle Türkiye
Cumhuriyeti, 20. yüzyılın ilk soykırımının dehşetine günümüzün en büyük servet
ve toprak hırsızlıklarından birini ekleyerek Osmanlı Hükümeti tarafından
başlatılan işi tamamlamış oldu.
Tarihi Ermeni Eserlerinin Yıkımı
Ermeni nüfusunun Ermeni anavatanından temizlenmesi
kararının hayata geçirilmesi kararı alındıktan sonra bunun mantıksal sonucu
yeni ele geçirilen topraklardan Ermeni halkıyla ilgili bütün kurumların
silinmesiydi. Böylelikle “Ermenistan” kelimesi bütün Türk haritalarından ve
belgelerinden çıkarıldı. Yanlışlıkla havayolları haritaları gibi, okul
kitaplarında ya da popüler edebiyatta ortaya çıktığında, ek olarak el konulup
imha edildi. Türk hükümeti Ermeni medeniyetinin tarihi topraklarındaki bütün
izlerini silmek için çok uğraştı. 1950’lerin sonlarında hali hazırda NATO üyesi
olan Türkiye sistematik olarak doğu illerindeki kasabaların, köylerin,
mezraların ve kırsal kesimlerin adını değiştirdi. Türk tarihçiler geçmişi
değiştirdikçe, yeni nesil Ermeniler kendi atalarını yaşadıkları yerleri
bulmakta sıkıntı yaşadılar. Fazla turist çeken ve önemli bir Ermeni cemaati
barındıran İstanbul dışında, Türk kontrolündeki eski Osmanlı İmparatorluğu’nun
her yerinde Ermeni kültürel kalıntıları yok edilerek ya da ayırt edici ulusal
unsurlardan yoksun bırakılarak soykırım ısrarla devam ettirildi. Ermeni ulusal
hayatının tanıkları Ermeni kiliseleri tarihi Ermeni varlığının katlanılamaz
örnekleriydi. Kurbanların dini anıtları soykırımın yürütücüleri için büyük bir
utançtı. Sayıları ne kadar çoksa, dezenformasyon kampanyası da o kadar zora
girecekti. Bundan dolayı, bütün Ermeni eserleri tehdit altındaydı ve hala da
öyle. Şimdi, Ermeni kiliselerinin zarara uğratılmasının, harabeye
dönüştürülmelerinin veya etkisizleştirilmelerinin bazı yöntemlerini
özetleyeceğim.
Kiliselerin, sivil binaların ve evlerin soykırım
döneminde ateşle ya da patlayıcılarla kasti olarak yıkılmaları, 1915-1917.
Neredeyse bütün Ermenistan bölgesi etkilenmişti.
1915-1923 yılları arasında, sekiz yıllık periyodda, 700 kadar dini yapı kısmen
yıkılırken, yaklaşık 1000 Ermeni kilisesi ve manastırı toprağa gömüldü. Bu
duruma Van iyi bir örnektir. Soykırımdan dört sene sonra tarihi kent, bir
Ermeni kilisesinin az miktardaki yıkıntısı dışında tamamen yokolmuştu. Bugünkü
“yeni” Van şehri, tarihi Van kentinin yaklaşık üç kilometre ötesindedir.
Oldukça yeni ve büyük bir şehirdir. Ancak, Ermenilerin, Yunanlıların ve
Türklerin yüzyıllarca birlikte yaşadıkları tarihi kent değildir. Van’dan çok
uzak olmayan, yaklaşık bir saat uzaklıktaki dağlarda, daha önce bahsettiğim 429
manastırdan biri olan ve İsa’nın gerildiği çarmıhın kalıntılarının bir kısmını
muhafaza ettiğinden dolayı hac sayılan Varag (Yedi Kilise) bulunmaktadır.
Günümüzde, bu manastırdan geriye fazla bir şey kalmamıştır.
Soykırım sonrası bireysel eserlerin patlayıcılar veya
ağır silahlarla yok edilmesi.
Ermeni-Türk sınırının yakınında, etrafında beş küçük
kiliseyle tenha bir bölgede küçük bir 11-12. yüzyıl manastırı olan Khtskonk
bulunmaktadır. Neredeyse başka hiçbir şeyin olmadığı uzak bir bölgededir.
Manastırın büyük bir kısmı yıllar boyunca dinamitle patlatılmış, şimdi ise
yalnızca kiliselerden birisi kalmıştır. Bu ıssız 11. yüzyıl kilisesi de
duvarlarını yıkan dinamitlerle patlatılmış olmakla beraber kiliseyi ayakta
tutan, içindeki geleneksel beton nüvesidir ancak her ne kadar halen ayakta
dursa da daha ne kadar dayanacağını söylemek mümkün değildir.
Kasıtlı ihmal ve köylülerin işgalinin cesaretlendirilmesi
yoluyla yıkım
İyi bilindiği üzere, Ermeni kiliselerinin dış
cephelerinde kullanılan ince kesilmiş taşlar mükemmel prefabrik yapı
malzemeleridir. Türk-Ermeni sınırına yakın bir bölgede beşinci yüzyılda inşa
edilmiş, 480 yılı civarında yazılmış en eski Ermeni taş yazıtları içeren Tekor
Kilisesi bulunmaktadır. 1906’da terk edilmiş ve hemen sonrasında bir depremle
karşılaşmıştır. Ancak, yıkıntıları bile heybetli ve etkileyiciydi. 1970’lere
gelindiğinde çok az şey kalmıştı ve bizim de 1999’daki ziyaretimiz sırasında
yalnızca taş duvarların bazı parçaları duruyordu. İran sınırında Kürtlerin
yaşadığı küçük bir köy olan Soradir’deki kiliseyi ziyaret eden biri köylülerin
dış cephedeki ince kesilmiş taşlardan kendi evleri ve duvarları için nasıl
faydalandıklarını görebilir. Bunu, Doğu Anadolu’nun her yerinde görebilirsiniz.
Ermeni Kiliselerinin camilere, müzelere, hapishanelere,
spor merkezlerine, ambarlara, ahırlara, çiftlik evlerine dönüştürülmesi.
Yukarıda bahsettiğimiz Soradir Kilisesi köylüler
tarafından hayvanları için yiyecek veya saman depoladıkları bir ambar olarak da
kullanılmaktadır. Ermeni sınırına gelmeden önceki en büyük şehir Kars’ta,
Ermeni mimarisinin cevherlerinden 12. yüzyıl yapımı Aziz Havariler Kilisesi
(Holy Apostles) bulunmaktadır. Soykırım sonrası ilk olarak müzeye dönüştürülmüş
ve ziyaretçilere açılmıştır. Müzenin içinde, bölgedeki Ermeni kiliselerinden
toplanmış ayin eşyalarının sergilendiği vitrinler vardı. Günümüzde, müze
yoktur. 1999’da bina camiye dönüştürülmüştür.
Asgari bakımın sağlanmamasından kaynaklı yıkım.
Türkiye’de geriye kalan bütün Ermeni kiliseleri bu
ihmalkârlık nedeniyle tehlike altındadır. En iyi iki örnek Ahtamar Kilisesi ve
Ani Katedralidir. Ahtamar Kilisesi soykırımdan önce Van Gölü’nün ortasında
küçük bir adada yaşayan Katolikosun üç ana merkezinden biri olarak hizmet
vermişti. Katolikos buradan, çok sayıda insan ve yüzlerce insanın bulunduğu
gölün etrafındaki Ermenileri yönetmiştir. Adada, yalnızca Kutsal Haç Kilisesi
değil, keşişler için hücreler, bir adet okul ya da papaz okulu ve çoğunlukla
rahiplerden oluşan geniş bir nüfus vardı. Günümüzde, bu bileşimden Hıristiyan dünyası
için eşsiz olan kilise dışında hiçbir şey kalmamıştır. 915-921 yılları arasında
Ermeni kralı Gagik Artzruni tarafından yaptırılan kilisenin tamamen taş olan
dış cephesi Eski Ahitten sahnelerin oyulduğu bas-rölyeflerden oluşmaktadır.
Krallığının başkentinde göstermeye değer bir parçaydı.
Dahası, Ermeni kiliselerinin çoğundan farklı olarak içi
tabandan tavana İncil’den sahnelerin yer aldığı fresklerle boyalıydı, ancak
günümüzde çoğu güçlükle fark edilmektedir. Bir adada olmasından dolayı
kilisenin kendisi diğer kiliseler kadar zarar görmemiştir. Ancak, 1950-60’larda
adada bir Türk taburu konuşlanınca, top ve silah talimleri için kullanılmıştır.
Her ne kadar kilise bin yıldan fazla süre ayakta kalabilmişse de, volkanik
süngertaşından yapılma çatısının pervazı 25 yıldan fazla bir süredir kayıptır.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ve Türk hükümetinin diğer
kurumlarına kubbe çökmeden ya da yapmur ve nem kalan freskleri tamamen yok
etmeden bir şeyler yapılması için protestolar çekilmiştir.
Ani Katedrali bakım sağlama konusundaki başarısızlığa
ikinci örnektir. Ermenistan’la mevcut sınırın hemen yanında bulunan Ani,
Ermenistan’ın Ortaçağ’daki başkentidir. Katedral 989-1001 yılları arasında inşa
edilmiş ve yapımında sivri kemerler, kümelenmiş sütunlar ve yüksekliğe yapılan
vurgu gibi Avrupa’daki gotik mimariye yakın öğeleri yaklaşık yüzelli yıl önce
kullanılmıştır. Katedral yüzyıllarca kullanılmamış ve Ani bir kent olarak 1500
yılları civarında terk edilmiştir. Yıllarca, Ermeni otoriteleri ve bireyler,
çoğunlukla da Ermeni olmayan sanat tarihçileri, Türk hükümetine Katedralin
kuzeybatı köşesindeki çatlakla ilgili bir şeyler yapılması gerektiğiyle ilgili
şikâyette bulunmuşlardır. Muhtemelen depremlerden ötürü uzun bir süre önce
kubbe çökmüştür ama kuzeybatı köşesindeki boşluk bütün bir duvarın çökmesine
neden olabilir. Faal olarak çalışan Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel
Müdürlüğü sorundan haberdar edilmesine rağmen, Türkler tamir edilmesine yönelik
hiçbir şey yapmamışlardır. Ermenistan’daki 1988 depreminden sonra kilisenin
bütün bir köşesi çökmüş ama Türkler Ani’nin İslami kesimlerine odaklanırken
bunu görmezden gelmişlerdir. Türkiye’nin doğusundaki en önemli iki turizm
merkezi olan Ahtamar ve Ani, turizmden ekonomik olarak kar sağlasalar da yetkililer
tarafından ihmal edilmişlerdir.
Yolların, köprülerin ve diğer kamu işlerinin inşası için
yıkım.
Buna güzel bir örnek 11. yüzyılda inşa edilen Ani’deki
Aziz Savior Kilisesi’dir. Ortadan ikiye ayrılmış durumdadır. Bazı yerel
kaynaklar üzerine yıldırım düştüğünü söylemekteyken, diğer kaynaklar yeni bir
yol yapımı için yarısının yıkıldığını öne sürer ama Ani’ye giden herhangi bir
yol bulunmamaktadır. Ancak her durumda, bir yarısı yıkılmıştır ve diğer
yarısının da yerle bir olmaması için desteğe ihtiyacı bulunmaktadır.
İstanbul’daki Ermeni mezarlıkları, okulları ve kilise mülkleri yollar, köprüler
ve diğer kamu işleri için yıkılmış veya tahrip edilmişlerdir.
Bir eserin Ermenice yazılarını veya haçlarını silerek
Ermeni kimliğini yok etmek.
Bunu bir kez yaptığınızda, artık eser hiçbir şeydir. Kim
açıklayabilir? Ortalama bir turist Ermeniler ve Selçuk Türkleri arasındaki
farkı nerden bilebilir? İstanbul’da bile Ermeni yazıları en azından bir önemli
kamu binasından silinmiştir
Binaları, özellikle de turistik önemi olan eserleri
kasıtlı bir şekilde Türklere, genellikle de Ortaçağ Selçuk mimarisine atfetme.
Bu durumun en kötü şöhretli örnekleri Selçuk Türkleri
henüz tarih sahnesine bile çıkmamışken, 10. yüzyılda inşa edilen Ahtamar ve
Kars Kiliseleridir. Örneğin Kars Katedrali’nde “Havari Kilisesi Katedrali,
Kars’ın Bagratid Ermeni Kralı Abbas tarafından yaptırılmıştır…” yazılı bir
yazıt ve tarihlerini, tarihlerini, kökenini…vs içeren bir ifade bulunmaktadır.
Ama günümüzde, turist tablelalarının hiçbirinde Ermeni kelimesi geçmemektedir
ve ziyaretçiler Abbas (köken olarak Arapça bir kelime) gibi bir ismi okudukları
zaman, onun Ermeni olduğunu bilmelerinin herhangi bir yolu yoktur.
Son olarak, bir bölgenin Ermenilerin inşa ettiği hali ile
değil, yüzyıllar sonra Türkler veya Türkmen fetihçiler tarafından dönüştürülmüş
hali örnek alınarak yapılan fırsatçı restorasyon.
Bu duruma bir örnek de Ani’de, dünya üzerindeki en
olağanüstü Ortaçağ sur duvarlarında görülebilir. Muhtemelen turizmden kaynaklı,
Türk arkeologları bu duvarları yeniden inşa etmeye başladılar. Maalesef, inşayı
Ermeni-Hıristiyan köklerini görmezden gelerek ve Türk olmayan otoriterlerden
öneri almadan kendileri nasıl görmek istiyorlarsa öyle yapıyorlar. Örneğin,
birkaç yıl önce çekilen fotoğraflarda duvarların bir kısmında taşlara
çalışılmış haçlar görülebilirdi. Bu haçlar restore mi edilecek yoksa görmezden
mi gelinecek? Ayrıca, Ani’deki eserleri restore ederken Türk uzmanlar onları
orijinal Ermeni tasarımlarına göre değil, Türk ve Moğol işgalcilerinin daha
sonra değiştirdiği şekillerine göre restore etmeyi seçtiler.
Günümüzde Türkiye azınlık haklarının ve eserlerinin
korunması ile ilgili çeşitli anlaşmalara imza atarak uluslararası toplumun
model bir üyesi oluyor gibi görünmekle birlikte, bu yıkıma izin vererek
soykırımsal politikalarına devam ediyor. Türk hükümeti tarafından imzalanan bu
anlaşmaların kısmı listesi şu şekildedir:
1923’te gözden geçirilmiş Lozan Anlaşması’nın 38-44.
Maddeleri, azınlık haklarının korunması ve güvence altına alınmasıyla
ilgilidir. Ne var ki, yabancı gözlemcilerin düzenli bir şekilde bildirdikleri
gibi Türkiye bu koşulları sürekli ihlal etmektedir. 1998’den bu yana,
İstanbul’daki mevcut Ermeni yapılarının tadilatı, hükümet iznini
gerektirmektedir ve bu her seferinde verilmemektedir. 2003’te bile bu türden
bir iznin reddedildiği oldu. Yeniden inşa ve genişlemeye müsamaha gösterilmemekte
ve kilise ve cemaatin mülkiyetleri kamulaştırma hakkına başvurularak sıklıkla
işgal edilmektedir. Türkiye’nin en çok görülen ve turistik eski başkenti olan
İstanbul’da böyle bir eğilim varken, Türkiye’nin görece kimsesiz iç
bölgelerindeki eserlerin bakımını üstlenmesini beklemek saflık olmaz mı? Geçen
sene Avrupa Birliği’ne başvuru tarihi verilecekken yem olarak kullanılan ve bir
hayli reklamı yapılan “reform”lara rağmen Türkiye, Ermeni hayır kuruluşlarının
varis olmasına ve hatta bazı durumlarda mülk edinmelerine bile izin
vermemektedir.
Türkiye, Birleşmiş Milletler’in diğer noktaların yanında
azınlıkların kültürel haklarını tanıdığı Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar
Sözleşmesi’ni onaylamış ve imzalamıştır.
1965’te Türkiye, Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür
Mallarının Korunmasına Dair Sözleşmeyi imzalamıştır.
7 Ocak 1969’da Türkiye, azınlıklara ait kültürel
anıtların bakımı ve korunması ile ilgili açık hükümler içeren Kültürel
Anıtların Korunması Uluslararası Antlaşmasını imzalamıştır.
Pek çok kişi, tarihi anıtların korunması üzerine geniş
bir birimi olan UNESCO’nun, en azından genel sanat tarihi açısından önemi
teslim edilmiş yapıların korunması konusunda aktif bir rol oynamasını
istemektedir. Ancak UNESCO, anıtların bulunduğu ülke yönetiminin müdahale
talebi olmadığı sürece böyle bir girişimde bulunamaz Dahası, çok sayıda uzman,
UNESCO’nun Ermeni eserleriyle aleni ilgisinin olumsuz etkileri olacağı
konusunda uyarıda bulunmuştur. Ermeniler hakkında 1976’da Londra’da yayınlanan
Azınlık Hakları Raporu’nun 32. Maddesi Türkiye’nin azınlıklara karşı
uluslararası sözleşmelere yönelik ihlallerini şöyle sonuçlandırmaktadır:
“Türkiye’nin Doğu’sundaki Ermeni anıtlarının daha iyi korunduklarını görmek
isteriz, ancak bu yöndeki eylemlerin sadece geriye kalan anıtların harap
edilmelerini hızlandıracağı nedeni ile, Türkleri bu konuda baskı altına almak
konusunda UNESCO veya herhangi bir Batılı hükümeti uyarırız.”
Dünyanın kültürel mirasını korumak için tasarlanmış çok
önemli bir konvansiyon olan UNESCO Dünya Mirası Konvansiyonu’nun hiçbir
maddesinde, bir azınlığın kültürel varlıkları ya da bir zamanlar sahip
oldukları mülklerinin ya da bu mal veya mülklerin bazı durumlarda yasal olarak
bir başka devletin nüfusuna ait olması sorunu sorgulanmamaktadır. Bir üye devletin
kendi ülkesindeki, özellikle azınlıklara ya da yabancı kültürlere ait olan
kültürel eserlere karşı ağır önlemler almasını yasaklayan hiçbir madde
bulunmamaktadır.
Neyse ki, azınlıklara ait kültürel varlıkları dikkatle
koruyan ülkelere birçok parlak örnek vardır. Almanya’da çok sayıda sinagog
restore edilmiş ve müze olarak kamuya açılmıştr. İsrail’de Yahudi devleti
Müslümanlar ve Hıristiyanlar için çok önemli olan iki eseri Kubbet-üs Sahra ve
Kutsal Kabir Kilisesini kıskançlıkla korumaktadır. ABD’de, Amerikan
Yerlileri’nin kutsal mezarlıklarını hak sahiplerine iade etme ve orijinal
hallerine uygun restore etme yönünde bir eğilim bulunmaktadır. Ancak Türkiye’de
durum böyle değildir. Halen, bilinçli olarak ihmal edilen ve yerel köylülerin
insafına terk edilen yüzlerce kültürel Ermeni eseri bulunmaktadır.
16 yüzyıl boyunca depremlere ve erozyona karşı ayakta
duran kiliseler birkaç nesil sonra, ne acıdır ki- restorasyon ve korumanın o
mahir çağında yok olacaklardır. Birçok ülkeden bilim insanının bu eserler
hakkında araştırma yapmak, fotoğraflamak ve makale yayınlamak için
gösterdikleri cesur çabalara rağmen, Batı devletleri açıkça soykırımı
tanımadıkça ve beraberce Türk devletini ikna yoluna gitmedikçe, bu tahrip ve
hırsızlığın sona ermesine ilişkin çok az bir umut vardır. Şimdiye kadar ne
antlaşmaların, ne Avrupa Parlamentosu’nun, ne de Avrupa Birliği’nin
tehditlerinin herhangi bir yararı olmamıştır. Türkiye’nin geniş Kürt toplumuna
karşı bugünkü yıkıcı politikası, onun azınlıklara karşı olan tarihi tutumunun
ve uluslararası konvansiyonlara kayıtsızlığının altını çizmektedir. Günümüzde
Türkiye uluslararası yasalar ve imzacısı olduğu konvansiyonlara rağmen 1915’te
yasadışı bir şekilde el koyduğu toprakları ve malları hala elinde tutmaktadır.
Şimdi Ne Yapılabilir?
Koşullar birçok açıdan radikal bir şekilde değişti. Son
yıllarda, 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Soykırım
Konvansiyonu ve 1968’de cezai düzenleme olmadığı gerekçesiyle yasal olarak
harekete geçilememesi sorunun soykırım kurbanları açısından da çözümüyle
insanlığa karşı işlenen suçların cezalandırılması için açık bir yöntem tesis
edildi. Teorik olarak, davalar Birleşmiş Milletler’e ve Uluslararası Adalet
Divanı’na taşınabiliyor. Sorun ise bu tür sorunların hükümetler tarafından desteklenmesi
gerekliliğinden kaynaklanıyor çünkü Birleşmiş Milletler ve Adalet Divanı
uluslararası alanda tanınan devletlerden oluşan bir cemiyete hizmet etmek üzere
tasarlanmış kurumlar. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından 1991’de üçüncü
Ermenistan Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla ve Ermenistan’ın Birleşmiş Milletler
tarafından tanınmasından sonra Ermeni kurbanların maruz kaldığı ahlaki ve
fiziksel önyargıların tanınmasının araştırılması ve mallarının iadesi sorununa
yeni bir etken eklenmiş oldu. Açık bir şekilde, uluslararası hukuğun etkisiyle,
bugüne kadar uygulamayı çok nadir tercih etse de Ermenistan Cumhuriyeti muazzam
hukuki bir güçle yetkili kılınmıştı. Ayrıca, Ermeni bağımsızlığıyla Türkiye’yle
yeni bir diyalog yolu açılmış, ama bildiğim kadarıyla bugüne kadar Ermeni
eserleri veya diğer mallarla ilgili ciddi bir görüşme gerçekleştirilmedi.
Aslında soykırım hakkında anlamlı bir diyalog başlatma çabası Türkiye hükümeti
veya herhangi bir organize grup tarafından sistemli bir şekilde
reddedilmektedir. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası organların üyesi
olan Ermenistan resmi kanallar üzerinde Türkiye’ye baskı uygulayabilir.
Kuşkusuz Ermenistan’ın soykırımın kurbanlarını tespit etme yetkisi açıktır.
İki farklı davranış tarzı daha kullanışlı hale gelebilir.
Avrupa ve kendi adalet kurumlarının birleşimiyle, uluslararası hukukta yeni bir
yol açılmış; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne önceden yalnızca devletlerin
başvuru hakkı varken, artık devletlere karşı kişilere de bireysel başvuru hakkı
tanınmıştır. Birleşik Devletler’in aktif desteğiyle Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne katılmaya daha da yaklaşmasıyla, özellikle Belçika, İtalya ya da
Fransa gibi soykırımı resmi olarak kabul eden üye ülkelerde ikamet eden Ermeni
kurbanlar veya mirasçıları tarafından dava edilme riskiyle karşı karşıyadır.
Gelecekte Türkiye kendi çıkarları için kullanamayacağı bir yasal sistem ile
uğraşmak zorunda kalabilir. Ayrıca, yeni bir gelişme olan Uluslararası Soykırım
Mahkemesi’nin kurulması insanlık suçlarına da uygulanacağı için kanuni
prosedürleri güçlendirecektir ve şunu da söylemekten son derece mutluyum ki
bugün Lahey’de bu yeni organın resmi olarak uygulamaya geçirilmesi anlamına
gelen, Uluslararası Soykırım Mahkemesi hayata geçti. Yani bugünü, 11 Mart
2003’ü, bir yere kaydedelim. Gelecekte kutlanacak.
Keşfedilen bir diğer fırsat penceresi ise el konulan
mallarına karşı Ermeni Kilisesi’nin aldığı pozisyon. Dini binaların mülkiyeti
meselesi bireylerin ya da laik kurumların mülkiyetlerinden farklı olarak her
zaman tartışılan bir konu olmuştur. Yakın bir zamanda Ermenistan, Rusya ve
diğer eski Sovyetler Birliği ülkelerinin kilise binalarını dini otoritelere
iade ettiklerine tanık olduk. 70 yıllık ateist komünizmin yanlışları 1920’lerde
el konulan kilise mallarının hızlıca iadesiyle mümkünse eğer, yalnızca 5 yıl
önce, 1915’te Türk hükümeti tarafından yağmalanan malların 21. yüzyılın başında
iadesi neden mümkün olmasın? Ermenistan ve Diyaspora’daki Ermeni Kilisesinin
güçlendirilmesiyle, el konulan kilise mallarını geri almayı amaçlayan İstanbul
Ermeni Patrikliği ve Kilikya Katolikosluğu gibi kurumlarla, uluslararası
kurumlar ve Türk hükümetinden önce kiliselerin hızlı restorasyonu için yasal
prosedür başlatma konusunda makul olmayan bir yan bulunmamaktadır. Ermeni
Kilisesi Ahtamar ve Ani Katedrali gibi ibadethaneleri neden yönetmesin?
Bu konuda son bir düşünce: Her ne kadar 1.5 milyondan
fazla Ermeni’nin ismini belirlemek ve mirasçılarının yerini tespit etmek zor
olsa da, tehcir ve katliamlar sırasında ve sonrasında el konulan Ermeni
kiliselerini, manastırları ve okulları tespit etmek sorun olmayacaktır. Bu
kiliselerin isimleri mevcut olmakla birlikte kendileri ya da kalıntıları
1915’te nerdelerse orda durmaktalar. Yasal sahipleri Ermeni kilisesi ve onun
resmi olarak tanınan temsilcileri olan İstanbul Ermeni Patrikliği ve Kilikya
Katolikosluğu’dur. Patrik, Türkiye’yi hiç terk etmemiş ve günümüzde halen el
konulan malları kabul etmek için hazır beklemektedir. Belki kilisenin
mallarının bu şekilde iadesi Ermenilerin soykırım kurbanı olarak yaşadıkları
önyargının telafi edilmesi için ilk adım olacaktır.
Bir yıl önce, Nisan 2002’de Ermeni Soykırımı konusundaki
en saygın bilim insanı Profesör Vahakn Dadrian, Harvard Üniversitesi’nde bu
düşüncelerle bir seminer verdi, alıntılıyorum: “İnsanlar Ermeni Soykırımı’nı
keskin düşmanlığa bağlıyorlar; bu Türk milliyetçiliği, fanatizmidir…vs gibi.
Doğru, ancak bana göre, Holokost’ta olduğu gibi, soykırım, bütün bu etkenlerin
ötesinde, sonuca hizmet eden bir araç niteliğindedir. Dolayısıyla işlevseldir.
Heterojen bir toplum olan Türkiye, multietnik Osmanlı İmparatorluğu’ndan şiddet
içeren ölümcül araçlarla neredeyse homojen bir topluma dönüştü. ‘Yahudisiz
Almanya’ (Judenrein) ile ‘Türkler için Türkiye’ sloganları amaca yönelik bu
soykırımların simgesi niteliğindedir. Sonuç olarak, soykırım sosyal sistemi
etnik temizlik yoluyla yeniden yapılandırmanın bir yöntemidir.”
Görüldüğü gibi, bütün soykırımlar birçok benzer özellik
barındırsalar da aynı değiller. Modern zamanların ilk soykırımı olan Ermeni
Soykırımı halen devam etmektedir. Soykırımın güncel aşaması, bazılarının
ifadesiyle inkar evresi, yeni can kayıplarına yol açmasa da 1915 kurbanlarının
ve onların soyundan gelenlerin süregelen keder ve psikolojik acılarını
azaltamamıştır. Soykırımın bu boyutu, Birleşmiş Milletler Soykırım
Konvansiyonu’nda doğrudan ele alınmamaktadır. İnkar, insanlığın adlandırdığı en
kötü suçun sona ermesini engellemektedir. Fail eylemini inkar ederse, soykırım
çözümsüz kalmaya devam eder ve bu da kurbanların tam anlamıyla affetmelerini ve
hayatlarına devam etmelerini engellemektedir. Tövbe etmemiş olanları affetmenin
içi boştur ve anlamsızdır.
Yeni bir Holokost ve Soykırım uzmanının ikna edici bir
şekilde ortaya koyduğu gibi, soykırımın son aşaması inkardır.
Bu durumda, soykırım ne zaman sona erer? Ancak inkâr sona
erdiği zaman.
Çeviri: Duygu TANIŞ ZAFEROĞLU,

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.