Sait Çetinoğlu // Mail: cetinoglus@gmail.com
Yapısal etmenin en önemli aktörü, bu coğrafyanın ezici
çoğunluğunun inancı olan İslam’dır. Her din gibi İslam’ın da bir ideoloji
olmasına karşın, bir toplum projesi olmayan İslam, revizyonu ve
dönüştürülmesine olanak olmayan arkaik bir ideolojidir. Günümüze 1400 yıl
öncesinden referans verilemez. Son tahlilde din de bir ideoloji olduğuna göre,
bu kadar katı bir yargıdan kaçınmak gerektiği söylenebilir. Ancak İslam’da bu güne kadar zamana/çağa uygun bir
yorumun zemin bulamaması ve gerçekleşmemesi, İslam’da bir reformasyon dönemi
yaşanmamış olması, bu gün böyle katı bir yargıyı gerçekliğe dönüştürmektedir… Nitekim
1960’lı 1970’li yıllarda, Sudan’lı Mahmut Muhammed Taha o yönde bir hamle
yapılmış, İslamın İkinci Mesajı başlığını taşıyan bir kitap da yazılmıştı ve
Taha orada, Cihad’ın bir islâmi ilke olmadığını iddia ediyordu… Ama Müslüman
Kardeşlerin de dahliyle 1986 da idam edildi…
***
Ortadoğu’da İslam Devleti (IŞİD – İD). Ortadoğu’da
Siyasal İslam son günlerde İslam devleti/ IŞİD-İD eliyle muazzam bir güç
devşirdi. Irak ordusunun Sünni bölgesinde (Musul) örgüte teslim ettiği ağır
silahlar ile durdurulamaz bir güce ve hareketliliğe ulaştı. Irak’ın Sünni
bölgesini kontrolüne alıp taban oluşturarak adım adım vahşetini ve etki alanını
genişletip ilerleyerek, son yılların en büyük etnik temizliğine – soykırımına
imza atmaktadır.
Irak’ta siyasal İslam, IŞİD (yeni adıyla İslam
Devleti-İD) eliyle uyguladığı, -Musul[i]’un ele geçirilmesiyle çok daha fazla
görünür hale gelen- şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir vahşet politikası ve
soykırımcı bir zihniyetle Suriye’de ve bölgede kendinden saymadığı kadim
unsurları; Şii Arapları, Hristiyanları(Asuriler, Kildaniler, Nasturiler,
Süryaniler, Ermeniler,…), Ezidileri[ii], Nusayrileri[iii], Şiileri, Şii
Türkmenleri, Kakaileri[iv], Mandaileri (Sabailer)[v], Şabakları[vi], … ve önüne
çıkan herkesi yok ederek ilerlemeye devam ediyor. Bu halkların çoğunun feryatları
duyulmamakta, sessizlik içinde yok olmaktadırlar.
İslam Devleti, daha önce Suriye sınırları içerisinde
Arami kasabası Malula’da[vii] ve 1915 Soykırımından arta kalan Musa Dağ
direnişçilerinin mirasçısı Ermeni kasabası Kessab’ta, Şii ve Alevi Türkmen
köylerinde ve Akdeniz kıyı şeridinde Nusayri bölgelerinde başlatılıp uygulanan
vahşet politikası daha büyük boyutta Irak’ta yürütülüyor ve basına servis
ediliyor.
Uluslararası toplum (siz bunu emperyalizm/kolonyalizm
olarak okuyun) yükselen insanlık dramına karşı sessiz.
Emperyalizmin/ Kolonyalizmin bölgede insan hakları ihlali
ve azınlıkları[viii] koruma kaygısının olacağının düşünülmeyeceği gerek
Suriye’de gerekse Irak’ta yaşanan insani dramlardan apaçık ortaya çıktı. Zaten
emperyalizmden böyle bir beklentimiz de yoktu.
Kolonyalizmin bölgedeki en eski vasal’ı T.C. nin
sınırlarını zaman zaman mültecilere kapatması ve zorluk çıkartması ayrı bir
insanlık dramına sebep oluyor. Vasal, İslam Devleti mensuplarını Türkiye’de
tedavi ederken diğerlerine yaralı olsun, sağlam olsun sınırları kapatıyor.
Vahşetin durdurulamaması (!) ve Soykırım
Emperyalizmin kırmızı çizgisinin İslam Devleti’nin sebep
olduğu insan hakları ihlalleri ve soykırıma varan etnik temizlik değil, İslam
Devleti’nin Erbil’e dayanması olduğunu hava harekatından belli olmuştur. Hava
harekatının bölgede var olan insanlık dramına bir çözüm olacağını ve
emperyalistlerin böyle bir gailesi olduğunu düşünmek yanıltıcıdır. Dolayısıyla
bunun, sınırlı bir harekat ile İslam Devleti’nin belli bir yörüngeye çekilip
petrol şirketlerinin karları güvenceye alınmasının yanında, Suriye’deki yandaş
unsurlarına destek harekatı olduğunu ve olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ayrıca, Bölge yönetimi adı altındaki prematüre devletin,
İslam Devleti’ne yol vererek soykırıma varacak bir etnik temizliğin kapısını
araladığını bu yüzden Peşmergenin dolaylı yoldan etnik temizliğe yol verdiğini
de söyleyebiliriz. Peşmergenin terk ettiği kasabaların etnik bileşeni ve İslam
Devleti’nin işgali sonrasında gerçekleşenler bu görüşü doğrular niteliktedir.
İslam Devleti’nin harekatlarıyla bölge yönetimi denen
prematüre devletin, kendini olduğundan fazla önemseyen diğer aktörlerin ve
Bağdat’ın da savaş gücünün olmadığı ortaya çıkmış görünüyor. Bir kısım askeri
başarıların Amerikan bombardımanından sonra gerçekleştiği, bombardımanın
kesilmesiyle elde edilen yerlerin bir kısmının geri verildiğini görüyoruz. ABD
şemsiyesi olmadan bu unsurların savunma, savaşma ve başarı şanslarının olmadığı
da rahatlıkla söylemek mümkün.
Musul, Hıristiyan, Kakai, Ezidi, Mandai, Şabak,.. gibi
Ortadoğu tek ve çok tanrılı dinlerine mensup etnik ve dini azınlıkların
yaşadığı bir bölge olduğu gib,i bu etnik ve dini azınlıkların tarihsel
topraklarıdır.[ix] İslam Devleti’nin ilerlemesinin en önemli ayağı Musul
başlangıcının Türkiye üzerinden tezgahlandığı sünni politikacı ve
yöneticilerinin Türkiye’ye geliş gidişlerinden ve Türkiye’yi mesken
tutmalarından çıkarmak mümkün.[x]
Anglosakson jeostratejisi gereği kolonyalizmin Lozan ile
bölgedeki vasal gücü olarak oluşturduğu bir yapı olarak Türkiye’nin başka bir
konumda olması düşünülemezdi. – bu olguyu aşağıda daha geniş olarak açacağız.
Musul konsolosluk mensuplarının rehine durumu da bir
mizansendi. Bu durum Türkiye’nin elini güçlendirerek İslam Devleti’ne lojistik
imkanını dikkat çekmeden yükseltmenin yanında zaman kazanmasını da sağlamıştır.
Cep telefonu elinde ülkesiyle iletişimini kesmeyen bir
rehine olur mu?
İslam Devleti (IŞİD –İD) bu gücü nasıl elde etti?
Irak El-Kaidesinden bir hizip, böylesine güç devşirerek,
bölgenin muktedir olmayanlarına karşı bu olağanüstü bir vahşeti uygulayabilir
hale nasıl geldi?
Bilindiği gibi, olguları tanımlamak ve açıklanmak
istenildiğinde içsel (yapısal) ve dışsal etmenler göz önüne alınır. Bu
etmenlerin kesiştiği ve ayrıştığı noktalar belirlenir. Bu pencereden
baktığımızda iç ve dış etmenlerin üst üste gelmesiyle bölgenin vahşet sürecine
girdiğini görüyoruz.
Bugünkü Ortadoğu yada eski ve daha doğru tanımlamayla
Yakındoğu’da meydana gelen olayların ve olguların kabaca öne çıkan içsel ve
dışsal etmenlerine işaret edersek, İslam[xi] ile kolonyalizm / emperyalizm, iki
ana temel etmen olarak önümüze çıkmaktadır.
İslam ve katliam geleneği
Yapısal etmenin en önemli aktörü, bu coğrafyanın ezici
çoğunluğunun inancı olan İslam’dır. Her din gibi İslam’ın da bir ideoloji
olmasına karşın, bir toplum projesi olmayan İslam, revizyonu ve
dönüştürülmesine olanak olmayan arkaik bir ideolojidir. Günümüze 1400 yıl
öncesinden referans verilemez.
Son tahlilde din de bir ideoloji olduğuna göre, bu kadar
katı bir yargıdan kaçınmak gerektiği söylenebilir. Ancak İslam’da bu güne kadar zamana/çağa uygun bir
yorumun zemin bulamaması ve gerçekleşmemesi, İslam’da bir reformasyon dönemi
yaşanmamış olması, bu gün böyle katı bir yargıyı gerçekliğe dönüştürmektedir.
Teorik olarak, o yolun ilelebet kapalı olduğu anlamına
gelen bir ifadeden sakınmak uygun olsa da pratikten vereceğimiz bir örnek bu
konudaki ümitlerin sönmesine neden olmakta, bu katı yargıyı bir buçuk asra
yakın bir zamanın pratiğinde olduğu gibi, günümüzde de doğrulamaktadır:
Nitekim 1960’lı 1970’li yıllarda, Sudan’lı Mahmut
Muhammed Taha o yönde bir hamle yapılmış, İslamın İkinci Mesajı başlığını
taşıyan bir kitap da yazılmıştı ve Taha orada, Cihad’ın bir islâmi ilke
olmadığını iddia ediyordu… Ama Müslüman Kardeşlerin de dahliyle 1986 da idam
edildi…
Teslimden gelen İslam’dan bir kurtuluş teolojisi çıkması
yapısal olarak imkansızdır. Zira kapitalizm gibi kutuplaştırıcıdır. Tekfirci ve
selefi gruplar bu çerçeve içinde değerlendirildiğinde, bu grupların
yükselişleri anlamlandırılabilir. Dar – ül harb ve Da -ül İslam kavramı İslam
için hayati öneme haizdir. İslamın dar-ül harb olmadan uygulanması ve yaşatılması
imkansızdır. İslam’ın bugünkü krizi de buradan kaynaklıdır. (Foti Benlisoy’dan
ödünç aldığımız iki kavramla açıklarsak) şimdinin canavarlar zamanına denk
gelmesi ve vahşetin idaresi ile İslam Devleti’nin önemli kazanımlar sağlaması
mümkün olmuştur: “Kurucu kaos”[xii] . Kısaca Siyasal İslam’ın vahşete dönüşmesi
yapısaldır.
Samir Amin, İslam Devleti ve İslam olgusunu çok net
özetler: Kuzeyde bir İslam Devleti
peydahlandı ki, bu İslam Devleti denilen tanımı ve doğası gereği yayılmacıdır.
Tüm Dünya Müslümanlarını kendine bağlama, kapsama iddiası ve perspektifi olan
bir hareket… Türkiye’den Çin’e kadar tüm Müslümanları İslam Devleti bayrağı
altında birleştirme hedefi var. Yani dünyanın tamamını fethetme peşinde… Bu
yüzden tam bir çılgınlık hâli söz konusu…[xiii]
İslam Devleti vahşetinin/ Kafa kesmenin/kadınlara el
konarak köleleştirmenin dinsel ve tarihsel arka planı vardır. Bu konuda
bölgeden vereceğimiz iki örnek yeterince açıklayıcıdır:
Muhammed döneminde hile ile tutsak edilen Beni Kureyza
Yahudileri hakkında verilen hüküm ibret vericidir. [xiv] “Kureyza erkekleri
öldürülecek, kadın ve çocuklar köle edilecek, malları müsadere edilecektir.
Muhammed Allah’ın ve resulunün yargısıyla yargıladın diyerek onu onaylar.”
“Resulallah karardan sonra Medine’nin çarşı alanına
giderek hendekler kazdırır. Beni Kureyza erkekleri gruplar halinde buraya
getirilerek hendeklerin başında kafaları kesilir. Toplam katledilen sayısı bazı
kaynaklara göre 600 ila 700, bazılarına göre 800 ila 900 kişidir. İdamların
çoğunu Ali b. Ebu Talib (sonradan dördüncü halife) ve Zübeyr infaz ederler.”
Kesim sırasında Ali yorulur gölgede mola verir. Mola
sırasında tutsaklara merhamet gösterilerek süt ikram edilir. Sonrasında kesim
kaldığı yerden devam eder.
İkinci örnek, Osmanlı
Sultanı IV. Murat’ın Bağdat fethi sırasında, sene 1636. Bağdat Seferini
Evliya Çelebi seyahatnamesinden okuyoruz. Seyahatnamede teslim olan Şiilerin
katledilmesi nakledilir. Katl esnasında kurbanlar kanlarıyla nehirlerin rengi
değişir[xv]:
“Bağdâda eyle hücumlar oldu kim Kızılbaşların başları
yine kaygulu işe uğradı. Gördiler kim gayri çare yok, hemân burc u bârûlar üzre
beyaz emân bayrakları diküp,
‘Amân elamân ey güzidei Âl-i Osmân’ deyü feryâd u nâlâni
sad-hezar etdiler.
Bağdat’ı tutan Şiiler pes edip teslim olurlar.
…”… derûn-i askerden bir sada zahir olur kim, Tîz
Kızılbaş kırılsın derler.
Azâmet-i Hüdâ an saatde kırk bin piyade şâh tolusun içmiş
[iran şarabı içmiş] tülüngi Kızılbaş ve yigirmi bin de gayri evbâş seyf-i
miczem ile başları tırâş olup [keskin kılıç ile başları traş edilip] derûn-i
Bağdad’da hûn-i Râfiziyân nehr-i âb-ı revân gibi cereyân etdi [zındıkların kanı
akarsu gibi aktı] ve niöe bin atlı guzât cânib-i nehr-i Diyâle’ye gitdi ve emân
ile mukaddemce çıkan Kızılbaş’a yetdi ve bu perîşân olmuş Kızılbaş’a girişdiler
ve eyle kırdılar kim az Kızılbaş, ‘Feryâd-reses yâ Ali’ deyüp nehr-i Diyâle’ye
urdular.”
Şehir içinde kan oluk oluk akarken bir kısım gaziler de
Diyale nehrine kendini atmış olan Şiilere yetişir. Kızılbaşlar feryadımızı duy
ya Ali diye bağırırlar.”
“Düldül-süvâr Ali de bu Havâricîn’in [Haricilerin]
feryâdlarına res olmayup cümle Diyâle’de gark-ı âb oldular [boğuldular]. Yetmiş
bin Kızılbaş’tan ancak altı bin mıkdârı tırkazlarda ve merhamet-i dest-i
Osmanlı’da hâlâs oldu deyü kendüleri nakl ederler.
Hakkâ böyle bir kırgın dahi diyâr-ı Acem’de olmamışdır.”
Yetmiş bin Şii’den ancak altı bin kadarı Osmanlı’nın
merhametli ellerinde canını kurtarır.
Şimdi devir değişmiş, üçyüz-beşyüz kişilik kafa kesme
vakaları dünya medyasına haber oluyor.”
“Düldül-süvâr Ali de bu Havâricîn’in [Haricilerin]
feryâdlarına res olmayup cümle Diyâle’de gark-ı âb oldular [boğuldular]. Yetmiş
bin Kızılbaş’tan ancak altı bin mıkdârı tırkazlarda ve merhamet-i dest-i
Osmanlı’da hâlâs oldu deyü kendüleri nakl ederler. Hakkâ böyle bir kırgın dahi
diyâr-ı Acem’de olmamışdır.”
Yetmiş bin Şii’den ancak altı bin kadarı Osmanlı’nın
“merhametli ellerinde” canını kurtarır. Şimdi devir değişmiş, üçyüz-beşyüz
kişilik kafa kesme vakaları dünya medyasına haber oluyor.”
Emperyalizm ve 20. Yüzyılda Arap toplumsal yapısının
dönüşümü
Mağripten Maşrike Arap coğrafyası geçmiş çağlarda uzak
mesafe (uluslararası) ticaret sayesinde yükselmiştir. Kentler bu sayede
yükselip, durumun tıkanmasıyla gerileyerek çöküntüye uğramıştır.
Bölgenin/havzanın gelişme ve yükselmesini sağlayan, uzak
mesafe ticaretini yürüten ve kontrol eden Hristiyanların Baas milliyetçiliği
tarafından yok edilmesiyle onulmaz yara almış. Bu yara yine uzak mesafe
ticareti olarak niteleyebileceğimiz fosil yakıtların ticareti bir süre bölgede
statükoyu koruyabilmiştir.
Ancak bu statüko yada fosil yakıtların ticaretinden
kaynaklı saadet zincirinin ila-nihaye devamının garantisinin olmadığı,
Arap-İsrail Savaşlarıyla ortaya çıktığı gibi Körfez Savaşlarıyla daha da
belirginleşmiş ve derinleşmiştir.
Hristiyanların yok edilmesi, millet-i mahkûmenin ortadan
kaldırılmasına ve altın yumurtlayan tavuğun kesilmesine yol açtı ve krize
girildi. Bilindiği gibi, bu ticaret ve millet-i mahkûme sonsuz diyebileceğimiz
gelir kaynağıydı. Bu ticaret zinciri bir çok grupların da gelir paylaşımına
dâhil olmasını temin ederek gelirin paylaşılmasının da önemli bir
mekanizmasıydı.
Fosil yakıtların ticareti, sadece iktidardaki aileye ve
onun dar çevresine bir gelir sağlamakta, bunların isteği halinde gelir halka
sadaka kabilinden dağıtılmaktadır.
Bu imkânların ortadan kalkması ve içine düşülen kriz
ortamının dışsal etmenlerle çakışmasıyla İslam vahşete dönüştü. Şimdi İslam
Devleti’nin Müslüman olmayan son gurubunun elinden son lokmasını alma peşinde
olduğunu söyleyebiliriz.
Yakındoğu, Kolonyalizm için stratejik bir bölgedir ve bu
stratejik önem Batı için yaşamsaldır. Lozan ile onaylanarak Anglosakson
politikanın yani kolonyalizmin çıkarlarının bölgedeki bekçisi olarak İngiltere
ile Sovyetler arasında tampon bölge devleti olarak organize edilen yeni Türkiye,
boğazın vasalı olarak Akdeniz’in 30. ile 36. paralel arasındaki yatay alanın
doğu ucundaki bölge ile bu paraleli Ege’den dikey olarak kesen bölgeyi
güvenceye almaktadır. Bu yatay alanın doğu ucu Suriye önlerine tekabül
etmektedir. Bu bölgenin jeostratejik önemi sadece günümüze özgü değildir.
Akdeniz ticaret yolu üzerindeki Kıbrıs ile birlikte bu bölgenin jeostratejik
önemi, çok eski tarihlere dayanır.
Samir Amin de bölgenin tarihsel ve jeostratejik öneminin
altını çizer: jeostratejik pozisyonu çok önemli. Zira, orası Eski Dünya’nın
kalbidir, merkezidir. Dikkat edilirse, Bağdat, Moskova’ya, Pekin’e, Singapur’a,
Johannesburg’a eşit uzaklıktadır. Dolayısıyla bu bölgenin doğrudan militer
denetimi, emperyalistlere uzun mesafedeki bölgelere askeri birliklerini kolay
ulaştırma, kolay müdahale imkânı demek.[xvi]
Bölgenin stratejik önemine ilişkin teoriler, Anglosakson
(kolonyal) jeostratejik yaklaşımın önemli teorisyenleri olan iki Anglosakson
coğrafyacı ve jeopolitik uzmanı Sir Halford Mackinder (1861-1947) ve Nicholas
Spykman (1893-1943) tarafından formüle edilerek geliştirilmiştir. Bölgenin
jeostratejik önemi 20. Yy da yeniden dizayn edilerek günümüze uzanır. Bu
stratejik önem İsrail’in bölgede kurulmasıyla daha da önem kazandığını
söyleyebiliriz. Sürekli kriz İsrail’in de yaşam kaynağıdır. Bu da kurucu kaosa
denk geliyor.
Kolonyalizm, 1. Büyük Savaş sonrası bölgedeki sömürge ve
manda devletlerinden çekilirken, yarattığı kaos ile birlikte bölgeye İsrail
devletini armağan olarak bıraktı.
Emperyalizmin yeni stratejisi öncelikle devletin
çökertilerek kaos ortamı yaratıyor, bunu yaparken iç çatışmaları ve iç savaşı
kendine yedekliyor. Körfez savaşı sonrasında bu çok daha belirgin. Körfez
savaşları ile bir anlamda devletin çökmesi ile birlikte saadet zinciri de koptu.
Sübvansiyonlar ortadan kalktı devletin halkına rüşvet olarak dağıttığı paralar
kolonyal bankalara akınca içeriye bir şey kalmadı. Kaldı devlet de olmayınca
bereketli bir zemin oluştu. Siyasal İslam’ın bu toprakta serpilip gelişmesi
kolay oldu.
Emperyalizm için bu çöküntü ortamında kaynakların
talanını kolay, maliyet yüklemeyen iç savaş da yeni bir yöntem. Kaldı ki silahı
sen temin ettiğinden baştan kar ederek başlıyorsun.
Bu bir anlamda bölgedeki özgürlükçü taleplere, Arap
baharına Emperyalizmin verdiği bir cevaptır.
BM kararları ve Emperyalizmin bölgede yeniden
yapılanması:
Son günlerde bölge ile ilgili BM nezdindeki yeni kararlar
ışığında yeni bir koalisyon (siz bunu yeni emperyalist ittifak olarak okuyun)
kotarılarak bölgeye yeni müdahale olanakları oluşturuldu. Bu toplantılardan
dönen Vasal, toplantılardan ve kararlardan ne anlaşılması gerektiğini
özetliyor:
120 devlet başkanının katıldığı zirvede hangi adımların
atılması gerektiği düşünüldü. Zirvenin başarılı geçtiğini düşünüyorum. Bölgede
kritik bir dönemi yaşıyoruz. Kritik diyorum çünkü 1250 km yaklaşık sınırımız
olan Suriye ve Irak’ta terör eylemleri bizi ilgilendirmez veya bize ne deme
lüksümüz yok. 1,5 milyon sığınmacı bizim ülkemizde. Bu sığınmacıların
Türkiye’ye gelmiş olduğu bir ortamda bize ne diyemeyiz. Atılan bu adımlarda
başta Suriye rejimi olmak üzere bu zalim rejimden kaçanların sığındıkları bir
başka zalim olmamalı. Özgür Suriye Ordusu da orada bir mücadele veriyorlar.
Başka örgütler de var orada… Şimdi ise durumun ne vahim olduğu, IŞİD’in Irak’ı
işgal etmesi, Sünnilerin Musul’u boşaltmış olmaları bunlar görünen gerçekler.
Bir de çok acımasız devam eden, bizim dinimizle alakası olmayan bir uygulamayı
kabullenmek mümkün değildir. Tüm yapılanlar İslam’a mal edilmektedir. Bizler
Müslüman olarak elimizden geleni yapmamız lazım. Hıristiyan dünyası böyle bir
adım atıyorsa biz buna seyirci kalmayacağız. İşte 49 kişi. İçeriden dışarıdan
birçok yakıştırmalar yapıldı. Biz sözün değil, eylemin tarafı olmak
durumundaydık. Bundan sonra atacağımız adımlar bizim aynı felaketleri tekrar
yaşamamak. Onun için atmamız gereken adımlarda ana başlık olarak; uçuşa yasaklı
bölgenin ilan edilmesi ve bu bölgenin güvence altına alınması. Güvenli bir
bölgenin Suriye tarafında tesis edilmesi. Güvenlik Üst Kurulu toplantısında
konuşacağız ve adım atacağız. Bu süreci kimlerle nasıl yöneteceğiz bunlar
görüşme başlıklarımız arasında[xvii]
Bu sözlerle, T.C. nin aldığı konumunun 180’ derece değiştiği
izlenimi verilse de, yeni konum 2011 den farklı değildir. Erdoğan’ın
sözlerinden Irak’ın yeni durumundan dolayı bir endişe taşımadığı, sorununun
sadece, Suriye ve Esad ile olduğunu net olarak anlıyoruz.
İkincisi, Erdoğan, doğan sorunlardan siyasal İslam’ı
vareste tutmaya çabalamaktadır. Sözlerindeki Müslüman-Hristiyan vurgusu ayrıca
dikkat çekicidir.
Sonuncusu, Türkiye halen durumu kavramaktan uzaktır.
2011’den bu yana durum oldukça değişmiştir.
Bu durumu BM genel kurulunun boş sıralarından anlamak
mümkündür. BM genel kurulu salonu yeterince açıklayıcıdır.
İslam Devletine yakın duran sünni cephede Erdoğan tek
başına kalmış gözüküyor. Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri
cepheden ayrılmışlardır. Kaldı ki, son tahlilde İslam Devleti bunların rakibi
durumundadır ve düşman kampta yer almalarından daha normal bir şey yoktur.
Bilindiği gibi Suudi Arabistan’ın anayasası Kur’an’dır ve bayrağında da La
ilahe illalah yazar. İslam devleti ile sadece bayrağının rengi farklıdır.
Koalisyon Güçlerinin yeni hava harekatları ve Suriye
BM toplantılarından ve alınan kararlardan sonucun ne
olacağını biz kestiremediğimiz gibi karar alıcılarının da bir kestirimde
bulunabildikleri şüphelidir:
Birincisi, Esad’ın düşürülmesinde Vasal kadar istekli
olmaları mümkün gözükmüyor. Esad’ı düşürüp düşürmeyeceklerini, bu yönde
girişimlerde bulunup bulunmayacaklarını bilmiyoruz. Kendilerinin de
bildiklerini sanmıyoruz. Bu konuda Irak’taki durumu saymasak bile, Libya
örneğinden yeterince ders çıkarmadıkları düşünülemez. Ayrıca Yemen’deki
gelişmelerin de istedikleri gibi gitmediği ortada…
İkincisi, ABD bölgeye asker göndermeye ve hava harekatını
kara harekatıyla desteklemeye hevesli değil. Kara harekatı olup olmayacağını da
bilmiyoruz. Olsa dahi bu harekat bölgedeki paryaların üstesinden gelebileceği
bir şey değil. Binlerce kilometre uzaktaki Yeni Zelanda’dan gelecek askerin
kendini riske atacak bir sebebi de yok.
Sonuncusu, emperyalizmin her şeye kadir olduğunu düşünmek
eşyanın tabiatına aykırıdır.
BM toplantıları ve görüşmeleri sürerken ABD’nin
Suriye’deki bazı İslam Devleti mevzilerini derhal bombaladığını ve İslam
Devletinin kontrol ettiği Der-Zor vilayeti çevresindeki petrol tesislerini
tahrip ederek İslam Devletinin ekonomik gücünü de hedeflediğini görüyoruz.
Ancak, Kürt güçlerinin İslam Devleti‘nin saldırılarına
direnmeye çalıştığı, önemli direniş noktası Kürtlerin Kobani dedikleri Ayn-ül
Arab bölgesine müdahaleden gecikilmesi, Vasal’ın güvenli bölge beklentilerine
yol açtı.
Kobani/ayn ül Arab savaşının naklen yayınlanması ile
direnişte zaman zaman yetersiz kalan Kürt güçlerine vurgu yapılması, Ayn ül
Arab’taki savaşın yeni insani felaketlere sebep olduğunun gün yirmi dört saat
ekranlardan tekrarlanması, görüntülerinin ekranlardan inmemesi ve gelen mülteci
sayısının olağanüstü abartılmasındaki amaç, gerçekte bölgenin
insansızlaştırılmasına, bunun meşrulaştırılmasına ve güvenli bölgenin alt
yapısının de facto Suriye topraklarında oluşturulması hevesine yöneliktir.
Vasal durumu yanlış okumaktadır. Hazırlıkları da, sürecin ve bombardımanların
seyrinden, Suriye’ye yeni müdahale olanaklarının doğduğu anlamını çıkardığının
ip uçları olarak okumak mümkündür. Sanki bizi, İslam Devleti’yle ölümü gösterip
sıtmaya razı etmeye çalışmaktadır.
Yeni tezkereler, Vasal’ın yeniden hevesinin kabardığını
ve yeni maceralara hazırlandığını göstermektedir. Yanılarak felakete sebep
olması durumu fıtrattandır nasıl olsa!
Ancak Ayn ül Arab’taki İslam Devleti mevzilerine ve
buraya lojistik destek verebilecek mıntıkalara yapılan hava harekatı bu
düşüncenin hayata geçmediğinin işareti olsa gerektir. Kaldı ki Esad’ın bu
bölgeden vazgeçtiğine dair bir işaret de yoktur. Koalisyondan önce Ayn ül Arab
yakınlarındaki İslam Devleti mevzileri Esad güçleri tarafından da hedef
alınmıştır. Olağanüstü bir durum olmazsa, Ayn ül Arab’taki Kürt direnişi İslam
Devleti tarafından kırılamayacak gibi gözüküyor. Kırılsa dahi bu durum
geçicidir.
Şunu unutmamamız gerekiyor:
İster BM’nin, isterse koalisyon güçleri denilenlerin ve
tabii Türkiye’nin de, bölgede süregelen insanlık dramından zerrece kaygısı
olmadığından şüphemiz yoktur. BM bu konuda bir çaba harcamıyor demek için
yeterince sebebimiz var.
Türkiye için ise, neredeyse her büyük ilinin caddelerinde
dilenci durumuna düşürülen Suriyeli sığınmacıların içler acısı durumu yeterince
açıklayıcıdır. Bu durumun Suriye’ye müdahaleyi meşrulaştırıcı bir argüman
yapılmak istendiğini, dolayısıyla bilinçli bir tercih olduğunu düşünmek için de
yeterli nedenimiz mevcuttur.
Dipnotlar:
[i] Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde Musul’u ziyaret eden
H.Charles Luke Musul’u ayrıntılı nakleder. Tasvirin bugüne kadar değişmediğin
söyleyebiliriz: “Dünyada (artık karmaşık bir ırklar mozaiğinin olmadığı
Kafkaslar dışında), etnografik harita çıkarmaya çalışanları şaşırtan şehirler
arasında Musul vilayeti gibisi pek az bulunur. Şehrin sınırları dahilinde eski
olduğu kadar pek az bilinen çok sayıda mezhep olmasının yanı sıra, devasa Musul
ovasını baştanbaşa gezerseniz, aynı ırktan, aynı dili konuşan, aynı tanrıya
inanan insanların oturduğu yan yana iki köy bulmanın imkansız olduğunu
görürsünüz. Musul şehrinde ve ovanın tamamında Arap nüfusu çoğunluktayken,
kuzeydeki ve doğudaki dağlarda Kürtler çoğunlukta. Ancak hem merkezde, hem de
dağlarla ovalarda diğer halkların kalıntıları da dağınık halde yaşıyor.
Bunların bir kısmı artık çok ender bulunsa da, bir zamanlar büyük bir tarih
yazmış halkların mensupları. Bir kısmı da çok gizemli bir tarihe sahip
olduğundan etnik kökenlerini ve dinlerinin doğuşunu çözmek çok zor.” H.Charles
Luke, Musul ve Azınlıklar, çev. Utku Kavasoğlu, Nesnel Y. 2007, s 29
[ii] Ezidilik, sadece Ezidi anne babadan doğanların dine,
dolayısıyla kimliğe kabul edildiği tikel bir dine sahip özelliğiyle sınırlarını
dışarıya kapatmış etno – dinsel bir halktır. Ezidiler günümüzde, Suriye’den
Irak’a, Türkiye’den Kaf- kaslar ve Rusya’ya kadar uzanan bir coğrafyada yaşıyor
olmakla birlikte, nüfusun büyük çoğunluğu, kutsal merkezlerinin de yer aldığı
Kuzey Irak bölgesinde yaşamaktadır. Bununla beraber, özellikle Türkiye’den, başta
Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine göçmüş önemli bir Ezidi nüfusunun
olduğu da bilinmektedir. Geniş bilgi: Çakır Ceyhan Suvari, Ezidiler, Etnodinsel
Bir İnanç Olarak Ezidilik, Ütopya Y. 2013
[iii] et Tavil, Nusayriliğin ortaya çıkışını hicretin 14.
Yılına denk getirir. Ayrıca Gassani’leri Araplaştırdığı gibi Nusayriliği
islam’ın içinde düşünür. (Geniş bilgi: Muhammed Emin Galip et-Tavil, Arap
alevileri Tarihi Nusayrilik, çev.İsmail Özdemir, Chiviyazıları, 2004.)
Nusayrilerin yaşadığı bölgede 7.Yüzyıla kadar Bizans imparatorluğunun etkisinde
Hırıştiyan Gassan Devleti bulunmakta ve bu devlet yöneticilerinin Arap
yarımadasının diğer köşesindeki Pers etkisindeki kardeş Hristiyan Lahm devleti
gibi Araplıkla bir ilgileri yoktur. İslam öncesi Ortadoğu’daki siyasi bölünme
için bkz.Charles Lindholm, İslami Ortadoğu, çev. Balkı Şafak, İmge Y.2004, s
129
[iv] Kakailik dini
kardeşlik ve yardımlaşma, yarenlik temelleri üzerine yapılandırılmıştır.
Toplumun dirlik düzeni için herkes eşit olmalı, zengin-fakir ayrımcılığı
olmamalı, kuvvetli ve zayıf arasındaki fark ortadan kaldırılmalıdır. Kakailikte
yardımlaşma esastır. Birinin evi, herkesin evi, malı da herkesin malıdır. Bir
Kakai diğer bir Kakainin malına göz dikmez, çalmaz. Helal değildir. Sözlü veya
fiili olarak korkutmaz. Üzerinde baskı kurmaz. Kakai yani
‘’kardeşlik’’anlamındadır. Dolayısıyla kakailer birbirinin kardeşidir ve
aralarında kardeşlik hukuku geçerlidir.
Kakailerin köklerinin Zerdüştlüğün ve Miteraizmin
köklerine çok yakın olduğunu görürüz. Kakailiğin kutsal kitabı ‘’Serencam’’dır.
Sultan Sehak/İshak (San Sehak) tarafından yazılmıştır. 200 sayfadır. Tamamı
Hawrami lehçesinde şiir ve metinlerden oluşur. Anlamak biraz zordur
çünküZerdüşt’ün‘’Avesta’’sına yakın bir dil kullanılmıştır. Kakailiğin En büyük kitabı Serencam, ancak
başka kutsal kitapları da bulunmaktadır. Dileyen Kakai olabilir. Kakailere göre
Ezidilik Kakailiğin sonradan kopup ayrı düşen koludur. Bir kısım Ezidiler de
tersini düşünür. Irak’ta yaklaşık 200 bin civarında Kakai yaşamaktadır. Kesin
rakamını bilememekle beraber Suriye, Afganistan, Tacikistan, Pakistan,
Türkiye’de Kakai nüfusunun var olduğunu biliyoruz ancak çoğundaki koyu taassub
neticesi Kakailiklerini ifşa etmekten korktukları da ayrı bir gerçek.
Hewreman Bölgesi Kakayilerin en eski yerleşim birimi ve
hareket alanıdır. Öyle ki Sultan Sehak “Hewreman Şahı” olarak da bilinir.
Hewraman’ın Doğusundan Becar ve Zencan’a kadar, Batısında, Hawar ve Halepçe’den
Serezur, Çemçemal ve Kerkük merkezi ve çevresine kadar, Güneye doğru Dakuk,
Hemrin Dağı etekleri, Kifri, Kelar ve Hanekin, Mendeli, Bağdat ve Orta Irak’ın
bazı yerleri (Diyala ve Bakube vilayetlerinde Arap Kakayiler yaşıyorlar),
Kuzeye doğru Hewler’e, Hebat kazası, Karakuş, Musul merkezi, Tella’far ve
Nemrud’a kadar olan coğrafya.
[v] Araplar tarafından “Sâbaî” (Subbi ya da Subbâ)
biçiminde adlandırılan bu topluluk, kendilerine “Mandenler” (bilgili olanlar,
arifler anlamında; İngilizcede Mandaeans) adını verir. Kendileri için
kullandıkları bir diğer ad “Nasuralar”dır (kutsal öğretileri koruyanlar
anlamında; İngilizcede Nasoraeans). Manden adı tüm topluluk üyeleri için
kullanılırken, Nasura adı yalnızca din adamları, topluluğun ileri gelenleri ve
ataları için kullanılır. Mandailer, Aramicenin bir diyalektini konuşurlar. Dini
metinleri Aramicedir. Asıl yurtları Şatt-ül Arab bataklıklarıydı Saddam
döneminde asimilasyonlarını kolaylaştırmak için bataklıklar kurutularak
dağıtılmaya çalışıldılar. Vaftizlerini nehirde yaparlar. Vaftizci Yahya
taraftarıdırlar. Mandailer, kendi dinlerinin Adem’le birlikte başladığını ileri
sürerler.
Aslında bu din, İ.Ö. 200 yıllarından başlayarak,
Filistin-Ürdün yöresinde yaşayan heterodoks Yahudi akımları içinde
filizlenmiştir. Bu dönemde Kudüs’teki egemen Yahudi anlayışına karşı çıkan bir
çok topluluk bulunmaktaydı. Bunlar arasında en önemlileri “Esseneler”,
“Vaftizciler” ve “Nasuralar” idi. Mandailer açısından bunların içinde en dikkat
çekeni Nasuralar’dır. Zira kendi kutsal metinlerinde Mandailer, Nasuralar’ı
Filistin’deki kendi ataları olarak kabul ederler ve Nasuralar’ın Yahudiler ile
yaptıkları mücadeleyi dile getirirler.
Her üyenin topluluğun gizlilik ilkesine uyması en önemli
görevidir. Manden dininin herhangi bir kuralı ya da öğretisini, Mandai
olmayanlara aktarmak en büyük günah olarak değerlendirilir. Topluluk üyeleri
için bir dine kabul töreni yoktur. Mandai bir aileden doğan herkes topluluğun
doğal üyesi olarak kabul edilir. Mandai anne ya da babadan doğmamış bir
kimsenin topluluğa kabulu olanaksızdır. Her topluluk üyesinin bir dünyalık adı,
bir de gizli adı olmak üzere iki adı vardır. Gizli ad, doğumda din adamları
tarafından yapılan astrolojik hesaplar sonucunda verilir. Bu gizli ad yalnızca
topluluk üyeleri arasında ve dinsel törenlerde kullanılır.
Günümüzde Sabailer Dicle ve Fırat kıyıları, Irak’ın
güneyindeki eski Kuzistan’ın Karun Nehri Boylarında yaşamalarına rağmen büyük
bir bölümü Bağdat ve Basra’da yaşamaktadırlar. Sabiiler kendileri dışında
kimseyle evlenmeyen kapalı toplum olup Altın ve Gümüş işçiliğinde oldukça
ilerlemişlerdir. Irak’ın dışında İsveç, Avustralya, ABD gibi ülkelerde de
yaşayan Mandaistlerin Dünya’daki sayıları 30.000 kadardır.
[vi] Şabaklar, 5 asrı aşkındır Ninova’da yaşıyor.
Topluluğun kökenlerine dair kesin bir bilgi yok. Şabakların dili, Hint-Avrupa
dil ailesinden geliyor. Şabak topluluğu, Hristiyanlar, Yezidiler ve başka
azınlıklarla birlikte Taklif, Başika, Karakuş ve Musul’un kimi banliyölerde
yaşıyor. Gayrı resmi verilere göre sayıları 250 bini bulmakta ve sadece Irak’ta
yaşamaktadırlar.
Tarih boyunca, farklı Irak rejimleri Şabaklara baskı
uyguladı. Örneğin Baas rejimi, Şabaklara Arap kimliğini dayatmaya çalıştı ve
Şabak kimliğini unutacaklarını umarak onları Arap aşiretlerine katılmaya teşvik
etti.
Şabaklar, Irak toplumunun önyargılarından da olumsuz
etkilendi. Birçok insan, kimi kitap ve öğretilere dayanarak Şabakların yanlış
inanç ve tuhaf geleneklere sahip, sapkın bir topluluk olduğuna inanıyor. Bu da
Şabakların ötekileştirilmesine neden oldu. İslam Devleti Şabakları gayrimüslim
saydığı için Şabaklar dini ve siyasi nedenlerle hedef alınıyor. İslam
Devleti’nin Musul ve Ninova ovalarını ele geçirmesinden sonra Şabak köylerinde
büyük katliamlar yaşandı. Ölü sayısına ilişkin kesin bir bilgi yok. Ancak
katliamlardan yüzlerce insanın etkilendiği tahmin ediliyor. İD birkaç aileyi de
kaçırdı ve bu ailelerin akıbetleri hâlâ bilinmiyor.
Evini kaybeden 3 binden fazla aile, Irak’ın iç
kesimlerinde, güneyde ve Irak Kürdistan bölgesindeki Şii kasabalara kaçtı.
Şabak Demokratik Topluluğu Genel Sekreteri Hanin El Kaddo, 15 Temmuz’da yaptığı
açıklamada, Şabakların soykırıma uğradığını söyleyerek Şabakları ve Irak’ın
diğer azınlıklarını kurtarmak için bir an önce tedbir alınmasını istedi. Irak
parlamentosundaki Şabak temsilcisi Salim Cuma da uluslararası örgütlere
müdahale çağrısında bulunarak Şabaklara uygulanan kitlesel zulmün durdurulması
için yakardı.
Sonuç olarak, hiçbir destekçisi olmayan küçük azınlıklar
başta olmak üzere Irak’ın zengin toplumsal dokusu yok olma tehlikesiyle karşı
karşıya. Bu azınlıkların soykırımdan kurtulması için uluslararası toplumun acil
ve sınırsız desteğine ihtiyacı var.
http://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2014/08/iraq-minorities-shabak-extinction-islamic-state.html##ixzz3BsaYDOxg
[vii] Malula’da halen İsa’nın konuştuğu Aramice
konuşulmaktadır.
[viii] Azınlık terimi muktedir olmayanlar anlamında
kullanılmaktadır.
[ix] Musul’un 16 km doğusundaki Bahizan, Süryanice ismi
Beys Hıryani (bakmak görmek yeri) Ezidiler ve Hıristiyanlar yaşamaktaydı,
Ba’vize Musul’un 5km kuzeyinde Ninova harabeleri üzerindedir. Köyün adı Aramice
Bays Avviz’dir (geçiş yolu) köyün tarihi Asurllular çağına uzanır. El- Kuş,
Musul’a 50 km mesafede bir kildani köyüdür. Karakuş, Musul’dan 28 km uzaklıkta,
Kadim halkı Hıristiyandı.Karakuş’a, Süryaniler Bahdid (Baghdade) ismini verir.
Bahdid, Süryanice Tanrının evi anlamındadır. Köyde Ermeniler de yaşamaktaydı.
Keremli veya Geremlis, Musul’un 30 km güneydoğusunda, halkının tamamına yakını
Kildaniydi, Ermenilerin de yaşadığı köylerden biriydi. Bartulla, Musul’un 33 km
doğusundadır. tarihi Asurlulara kadar uzanır halkı Süryaniydi. Anlamı
Süryanicede çocuklar evi, ölçü evi anlamındadır. Batna, Musul’un 15 km
kuzeyinde, aramice’de adı Bays El- Tin veya Bays al Kıra – çamurdan ev. Halkın
çoğu Hıristiyandı. Bakufa, Aramice’de Bays Kuya- Ağaç yeri. Kadim Asur yerleşim
yerlerinden biridir. Tarihi Asurlulara kadar uzanır. Ba’zıra, Musul’un 50 km
kuzeydoğusunda, Ezidi köyüydü. Aramice’de adı Bays ‘Izra- ev direği. Bahınduva,
Musul’un 26 km kuzeyinde çoğunluğu, Ezidi, Hıristiyan Kildani nüfusun yaşadığı
bölgeydi. Dayr-ı Ba Yusuf yada Dayr-ı ya- Yusuf nüfusu Hıristiyan bir yerleşim
yeriydi ve büyük bir kilisesi vardı. Baysan yada Bisan, Musul’un kuzeydoğusunda
Aramice’de Bays Şan-sukünet evi. Aramilerin yaşadığı bölgeydi. Muşarafi veya
Meşerefi, Musul’un batısındaki bu köy halkı Ezidiydi. Baş’ika, Aramicede Bays
Şahiki- talihsiz ev, Musul’un kuzeydoğusunda köyde Ermeniler de vardı. Babent
yada Babıntı Musul’un 15 km kuzeydoğusunda Süryanice Bays Şıbına- yağma evi.
Köy aynı zamanda bir Şabak yerleşim bölgesiydi. Dayr Miha’il veya mar Muha’il,
Nuniya, Nunyavaya Nineva. Baştepe yada Başmanya, Musul’a 25 km uzaklıkta en
önemli Şabak köylerinden biriydi. Barım yada Barıma Aramice’de Bays Rime-
yüksek ev. Tella’far yada Talya’far, Aramice’de Tel Ağbar- toprak tepe, Sincar
ile Musul arasındadır. Basahra yada Basafra, Süryanice’de Bays Sahraya- Kasr
sahibi. İmam- Fazliyya da Şabak yerleşim yerlerinden biriydi.Tilkef, Tel Kef-
Taştepe, nüfusu Kildaniydi. Hursabad yada Horsabad, eski adı Sur olan bölge
Ezidi yerleşimlerinden biriydi. ‘Ayn Safna musul’un 50 km doğusundaki köy bir
Ezidi yerleşimiydi. Ermeniler de bulunmaktaydı.
[x] Ortadoğu’nun
şu anda en vahşi insanlık dışı gücü olarak tehlike arz eden IŞİD ile ilgili
Gaziantep baro başkan yardımcısı Bilgi Edinme Yasası’na dayanarak emniyet
müdürlüğüne Gaziantep’teki IŞİD faaliyetleriyle ilgili soru yöneltmiş. Verilen
cevapta ‘devlet sırrı’ nedeniyle bilgi verilemeyeceği belirtilmiş. Her şey ne
kadar açık değil mi! IŞİD’i büyüten güçlerin sadece Katar, Suudi Arabistan ve
başlangıçta ABD olmadığı bu kervanda Türkiye’deki iktidarın da büyük bir
sorumluluğunun olduğu gayet açık. Ercan Kanar, Veziriazam’ın Ahlak
Mühendisliği, http://www.demokrathaber.net/veziriazamin-ahlak-muhendisligi-makale,7831.html
[xi] Eski Irak başbakanı Maliki’nin Sünni politikasını
Siyasal İslam’ın yada İslam Devleti’nin yegane sebebi göstermek yanıltıcıdır.
Bu argüman Maliki’nin tasfiyesine yöneliktir.
[xii] Siyasal İslam’ın yükselişinin bir Kurucu kaosa
ihtiyacı olduğu gibi bir diğer ibrahimi din devleti İsrail’in de kurucu kaosa
ihtiyacı vardı. Bu kez hangi doğuma neden olacağını hep birlikte göreceğiz.
[xiii] Samir Amin’le Söyleşi, Fikret Başkaya “Amerikalıların
istediği yegane şey, bölgenin kaos ortamına sokulmasıdır…”
http://www.ozguruniversite.org/index.php/fikret-bakaya/guenluek/1584-samir-amin-fikret-başkaya-söyleişi
[xiv] Sevan Nişanyan, Beni Kureyza Katliamı,
http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2013/05/beni-kureyza-katliam.html
[xv] Sevan Nişanyan, Eski Zaman IŞİDleri,
http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2014/08/eski-zaman-isidleri.html
[xvi] Samir Amin’le Söyleşi, Fikret Başkaya
“Amerikalıların istediği yegane şey, bölgenin kaos ortamına sokulmasıdır…”
[xvii] Erdoğan: Artık şartlar değişti,
http://www.taraf.com.tr/haber-erdogan-artik-sartlar-degisti-164728/
2 yorum:
Öyle görünüyor ki Ortadoğu başta olmak üzere Müslüman ülkelerde sadece Hıristiyanlara değil bütün Müslüman olmayanlara yaşam hakkı yok. Osmanlı Müslüman olmayanları nasıl yüzde yirmi beşten binde bire düşürdüyse aynısını diğer Müslüman ülkeler soykırım ya da etnik arındırma yoluyla yapıyor. Gitmek mi zor kalmak mı zor, zor bir soru.
Muhammed eşlerinden biri “Reyhâne” ile ne şekilde evlenmiş hep birlikte görelim.
Benî Kureyzâdan alınan savaş ganimetleri ve esirleri müslümanlar arasında islâm dinine uygun bir şekilde taksim edildi. Reyhâne (r.anhâ) da savaş esirleri arasında bulunuyordu. Ganimetler taksim edilip, sıra esirlere gelmişti. Reyhâne (r.anhâ) da Peygamber efendimizin hissesine düşmüştü. Kaynak: Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-8, sh-129
Yukarda açıkça köle olarak muhammed’in payına düşen bu bahtsız kadının akrabalarına ne olmuş hemen bakalım:
Kocasının ismi Hakem idi ve Kurayza baskınında öldürülmüştü. Geriye kalan babası, kardeşleri ve diğer erkek akrabaları ise Kurayza esirleri arasında boynu Hz.Zübeyr ve Hz.Ali tarafından vurulanlar arasındaydı.
Kadının bu katliam ardından akıbetine bakalım:
Reyhane’nin muhammed’in eşi olup olmadığı ve cariyesi olarak kalmış olabileceği de hep tartışma konusu olmuştur. İbn Sa’d da onun “safiyy” payı olarak daha ganimetler dağıtılmadan önce muhammed’in onu kendisine ayırdığı ve onu hür zevceleri arasına kattığı yazılıdır. Kurtubi’ye göre de muhammed kendisini azad edip onunla evlenmiştir. İbn İshak’da ise cariye olarak kaldığı yazılıdır.
Özetle bu talihsiz kadın bütün erkek akrabalarını katleden bir adama kadınlık yapmak zorunda kalmış belki de bundan dolayı 631 yılında genç yaşta ölmüştür.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.