ABD merkezli düşünce kuruluşu Stratfor, Türkiye'deki
darbe girişimi ile ilgili kurumsal kimlikle bir yazı kaleme aldı. TSK
içerisindeki darbe girişiminde en kilit rolü Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)'ye
ait hücrelerin rol oynadığı belirten Stratfor, "Darbe teşebbüsünde ordu
içerisindeki Erdoğan muhaliflerinin Gülencileri maşa olarak kullandığı"
ifadesine yer verdi. Türkiye'deki muhafazakar sınıfın yükselişinin de
anlatıldığı makalede, "Türkiye genişlemeci yoluna devam edecek: öyle bir
yol ki birbiriyle uyumsuz bir grup İslamcı ve milliyetçilerin öncülüğündeki
gelişigüzel bir darbe ile bile kısa devre yapması ihtimal dahilinde değildi.
Türkiye tarihin bu fasılasında böyle bir rotada, çünkü jeopolitik bunu istiyor.
Ama kimse bunun sakin bir yolculuk olacağını söylemedi" vurgusu yer aldı.
***
Gölge CIA' olarak bilinen ABD merkezli düşünce kuruluşu
Stratfor, Türkiye'deki darbe girişimininde kilit rolün Gülenci cunta tarafından
oynandığını, ancak Gülen hücrelerinin, TSK içerisindeki Erdoğan muhaliflerince
maşa olarak kullanıldığını iddia etti
ABD merkezli düşünce kuruluşu Stratfor, Türkiye'deki
darbe girişimi ile ilgili kurumsal kimlikle bir yazı kaleme aldı.
TSK içerisindeki darbe girişiminde en kilit rolü
Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)'ye ait hücrelerin rol oynadığı belirten
Stratfor, "Darbe teşebbüsünde ordu içerisindeki Erdoğan muhaliflerinin
Gülencileri maşa olarak kullandığı" ifadesine yer verdi.
Türkiye'deki muhafazakar sınıfın yükselişinin de
anlatıldığı makalede, "Türkiye genişlemeci yoluna devam edecek: öyle bir
yol ki birbiriyle uyumsuz bir grup İslamcı ve milliyetçilerin öncülüğündeki
gelişigüzel bir darbe ile bile kısa devre yapması ihtimal dahilinde değildi.
Türkiye tarihin bu fasılasında böyle bir rotada, çünkü jeopolitik bunu istiyor.
Ama kimse bunun sakin bir yolculuk olacağını söylemedi" vurgusu yer aldı.
Oldukça subjektif duygularla kaleme alınan makalede,
ilginç kıyaslar da yer buldu: "Erdoğan şevkle ve olanca hiddetiyle
konuşurken, arkasındaki büyük portrede, Mustafa Kemal Atatürk karamsar
bakışlarla doksan sene önce kurduğu cumhuriyetin akıbetine şahitlik
ediyordu."
Dünya Bülteni'nden Mustafa Doğan'ın tercüme ettiği makale
şöyle;
İŞTE O MAKALENİN TAMAMI:
Türkiye'nin geleceği kadar cüretkâr bir darbe
Türkiye'de yaşanan kısa süreli darbe teşebbüsünden tuhaf
sahneler zihnimize kazındı: silah zoruyla ordunun yönetime el koyduğunu deklare
eden bir TRT spikeri, paniklemiş bir CNN Türk muhabiri ve onun iPhone'undan
halkı sokaklara çağıran gözleri şişmiş cumhurbaşkanı, kalabalığın üzerine
mermiler yağdıran Kobra helikopterler, müminleri meydanlara dökmek için geceyi
inleten salâlar, polis ve siviller tarafından durdurulan askeri kamuflaj
içindeki kuvvetler, cumhurbaşkanının taraftarlarınca linç edilmiş kanlar içindeki
bir asker ve kendi ülkeleri kuşatma altındayken Türkiye'deki bu tezat duruma
istihzayla bakan Suriyeliler.
Fakat 15 Temmuz olayları yaşanırken beni asıl çarpan ve
gözden kaçan bir başka sahne daha vardı. Saat sabah üç sularıydı, yani
darbeciler harekete geçtikten kabaca beş saat sonrası. Darbe çoktan çatırdama
sinyalleri vermeye başlamıştı. Ekibimiz bir ekranın etrafında toplanmış, Tayyip
Erdoğan'ın İstanbul Atatürk Havalimanı'na yaptığı uçuşu gösteren minik uçak
simgesini izliyordu. Cumhurbaşkanını derdest etmek zorunda olan darbecilerin
F-16'ları hala havadaydı ve bu Erdoğan'ın tatilini geçirdiği Marmaris'ten
imparatorluğun başkenti İstanbul'a yapacağı kısa ve tehlikeli seyahatin
ciddiyetini arttırıyordu. Uçağın transponder vericisi kapatılmıştı ve biz de
acaba Erdoğan güvenli bir iniş gerçekleştirdi mi diye muallakta kalmıştık.
Birkaç dakika sonra cumhurbaşkanı FaceTime konuşmasındaki takım elbise ve
kravatı üzerinde olduğu halde NTV ekranında gözüktü ve darbenin arkasındaki
"paralel" güçleri temizleyeceğine ahdetti. Erdoğan şevkle ve olanca
hiddetiyle konuşurken, arkasındaki büyük portrede, Mustafa Kemal Atatürk
karamsar bakışlarla doksan sene önce kurduğu cumhuriyetin akıbetine şahitlik
ediyordu.
Bazıları bu darbe teşebbüsünü tarihin tekerrürü gibi
sunmakta gecikmedi: Ordu, İslami düzene karşı Atatürk cumhuriyetinin seküler
esaslarını savunmak için 60'lı ve 90'lı yıllar arasında olduğu gibi müdahaleye
kalkışıyordu. Ancak bu Türk siyasetinin fevkalade kolaycı ve demode bir yorumu.
21. yüzyılın Türkiyesi ne seküler elitlerin silahları ve askerleri altında ne
de yalnızca tek tip İslamcı bir kampın idaresi altında yaşıyor. Türkiye'nin fay
hatları çok daha girift ve bu hatların anlaşılması sadece bu küstah darbe
teşebbüsünün köklerini değil, aynı zamanda ülkenin jeopolitik geleceğini
anlamada da kritik.
Türkiye kaçınılmaz bir kimlik krizinden muztarip.
Türkiye'yi kaba hatlarıyla resmedecek olsaydık, şöyle bir memleket portresi
görürdük: Asya ile Avrupa'yı birleştiren, İstanbul ve Marmara Denizi
havzasındaki mukim ekseriyeti seküler tutucular ile Anadolu havalisindeki daha
dindar bir ahali arasında bölünmüş bir ülke. Atatürk, Birinci Dünya Savaşı'ndan
sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun külleri üzerine ulusçuluktan gücünü alan, Batı
felsefesi rehberliğinde bir ülke kurmuştu. Ona göre Türk devleti geniş, çok uluslu
bir imparatorluğun dertlerinden âzâde olacak; onun yerine daha mütevâzı,
Karadeniz ile Akdeniz arasında köprü vazifesi gören güçlü bir toprak parçasına
dikkatini sarf edecekti. Atatürk bir imparatorluğun ölümüne şahitlik edip bir
ulus devletin ise doğumuna öncülük etmişti. O devletin idâmesi için de ordu
güçlü, seküler bir ruhun korunmasıyla tavzif edilmeliydi. Ancak o zaman Türkiye
gerçek mânâda Batı ile olan bağlarını çekip çevirebilir, sınırlarının
ötesindeki İslam ülkelerinin zorluklarından sakınmış olurdu.
Buna ilaveten, Atatürk ulusunu birleştirmeye de muhtaçtı.
İslam'ın oynayacağı rolü tamamen göz ardı etmek yerine, dini kurumlaştırma
yoluna gitti. Dini, devletin güdümünde idare edilmesi ve Türk vatandaşlarının
imparatorluğun gayrimüslim bakiyesinden ayırt edilmesi için Diyanet İşleri
Başkanlığı'nı kurdurttu. Boşnaklar, Arnavutlar ve Çerkezler ekseriyetle yeni
Türk kimliğine razı olurlarken ülkenin ağırlıkla Müslüman olan Kürt azınlığın
etnik kimliği elinden alınıp "dağ Türkleri" şeklinde telakki
edildiler. Bu esnada İslam kimlik de ülke sathında yaşamaya devam etti.
Bu, Türkiye'nin 20. yüzyılıydı. Yıllar boyunca seküler
politikalar ve sermaye imparatorlukları saltanat sürerken Anadolu dışlanmış ve
azınlıkların da Türk ulusal kimliğine asimile olması beklenmişti. Fakat
1970'lerden başlayarak, ülkenin muhafazakar kesimleri tedricen etkilerini
arttırmaya başladı. Bu uyanışta, Said Nursî'nin İslam'ı Batı bilimiyle
kaynaştırma anlayışının mirasçısı olan Fethullah Gülen'in, önderlik ettiği
hareketin tabanı rol oynadı. Gülen özetle Türkiye'nin İslam hüviyeti hasebiyle
Batı'dan kaçınmamasını, her ikisinin de en iyi yönlerini alması gerektiğini
vâzediyordu.
Türkiye'yi bu doğrultuda şekillendirmek için Gülen önce
ülkedeki kurumları kendi takipçileriyle doldurmayı lüzumlu gördü. Vaazlarında,
takipçilerine "mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gidin,
sistemin can damarları içinde tüm kademeleri ele geçirene kadar dolaşın"
çağrıları yapıyordu. Gülen'in talimatı altındaki muhafazakarlar (religious conservatives)
ve onu taklide çalışan önderler aynen böyle yaptı. Taşranın güvenliğinden
sorumlu jandarmadaki gevşek özgeçmiş sorgulamalarından faydalanıp güvenlik
bürokrasisinde yuvalanmaya başladılar. Aynı zamanda, Anadolulu işadamlarını
Orta Doğu, Orta Asya ve Afrika'daki pazarlara bağlayan etkileyici şebekeler
geliştirip İstanbul'un seküler kodamanlarına kafa tuttular. İyi finanse edilmiş
ve nüfuzlu medya şirketler ile okulları palazlandı. Bu okullarda ülkenin İslami
kimliğini tekrar kucaklarken bir ayağını da Batı'da tutmaya devam edeceği yeni
devrinin hakimleri, siyasetçileri, öğretmenleri, polisleri, pilotları ve ordu
komutanları yetişti.
80'li yılların sonlarında, Soğuk Savaş'ın kaotik güvenlik
ortamının da yardımıyla, ordunun gerekli olan müdahaleyi hızlıca yapması ve
Atatürk'ün seküler modelinden sapmış demokratik bir hükümeti devirmesi için
kurumsal gücü vardı. Fakat 1990'ların Soğuk Savaş sonrası nispî barış ortamında
ordu, Türkiye'nin ilk İslamcı hükümetini iktidardan etmek için daha kurnaz yöntemlere
-"post-modern darbe"- başvurmalıydı. Yeni yüzyıl girmeden, ordunun
İslamcıları kolaylıkla ve hızlıca al aşağı etme kabiliyeti bir hayli
zayıflamıştı.
Bir ekonomik krizi müteakip, Adalet ve Kalkınma Partisi
2000'lerde heybetli bir güce erişmiş, İstanbul'dan Anadolu'ya uzanan bir destek
sağlamıştı. Parti ve yandaşlarının özgüvenleri kabardıkça, yıllar yılı
kendilerine köstek olan odakları budamaya giriştiler. Hükümet Balyoz ve
Ergenekon davalarına ön ayak oldu, yeni Türkiye'nin karşısında olan ve aşırı
milliyetçi subaylar, politikacılar, hakimler ve işadamlarından müteşekkil
"derin devletin" kökünü kazımayı planladı. 2010'a kadar İslamcılar
(Islamists) ordunun derinliklerine nüfuz etmiş, Gülenci medya kuruluşları
askeri personele şantaj yapmak için kullanılacak istihbaratla donatılmıştı. Bir
dizi mahkemenin ardından ki hepsine Gülenci hakimler başkanlık etti, ordu
temizlenmiş ve hava kuvvetleri, jandarma ve donanma kademeleri Gülencilerle
dolmuştu.
Erdoğan'ın, Gülencilerin vasıtasıyla zayıflayan ordudan
faydalandığına şüphe yok. Ama Gülencilerin de ne derece güçlendiklerinin
farkındaydı. Gülen, gönüllü sürgünde olduğu Pennsylvania'dan siyaseten kendini
daha çok öne sürmeye ve Erdoğan'ın politikaları hilafına sesini daha çok
yükseltmeye başladı. Erdoğan'ın Mavi Marmara hadisesi sonrası İsrail'le karşı
karşıya gelişi Arap dünyasındaki saygınlığını arttırırken, kendisinin İsrail
karşıtı duruşuna 2013'te Gülen'den eleştiri geldi. Ama bardağı taşıran son
damla 2013 sonlarında, Gülen hareketinin yargıdaki nüfuzu marifetiyle ses
kayıtları sızdırıp Erdoğan'ın oğlu Bilal de dahil olmak üzere yakın çevresini
bir yolsuzluk skandalına bulaştırmaya çalıştığında geldi.
O noktadan itibaren, Gülencilerle Erdoğan taraftarları
arasındaki gedik kapanmayacak hale geldi. 2014'te Gülenci bir savcı Erdoğan'ın
kilit bürokratlarından olan Hakan Fidan'ı PKK ile gizli görüşmeler
gerçekleştirdiği suçlamasıyla hedef aldı. (Çevirmenin notu: yazar 7 Şubat 2012
hadisesine atıfta bulunuyor olmalı.) Öyle görünüyor ki Gülen kendi hareketini
dahil edilmeden Erdoğan ve Fidan'ın PKK ile barış müzakereleri yürütmesini
kendine yediremedi. Aynı yıl (Ç.N: 2013'ü kastediyor) Gülen, Erdoğan'ın Gezi
protestolarını sert şekilde bastırmasını bariz şekilde eleştirdi, daha da ileri
gidip AKP iktidarının altını oymak için kendi hareketine temelden karşı olan
seküler muhalefet partilerden bile yardım arandı. İhtilaf gittikçe
derinleşirken, Erdoğan hala gücü varken Gülencileri tasfiye etmenin iyi
olacağına karar verdi. Gülencilerin orduya karşı kullandığı silahların aynısına
sahip olan Erdoğan eski yol arkadaşlarını yok etmek için yerel ve uluslararası
bir kampanya başlattı.
2014 itibariyle Türk hükümeti Gülenci medya ajanslarını
ve okulları kapattı, bankalarına ve şirketlerine el koydu, hakimleri görevden
aldı. Fakat ordunun temizlenmesi yarım kalmıştı. Erdoğan kendi iktidarına karşı
en büyük tehdidin orduda olduğunu biliyordu ama oranın icabına kademe kademe
bakmayı tercih etti. Anlaşılan o ki Hakan Fidan darbenin istihbaratını hazırlık
safhasında aldı ancak darbenin faillerini 1 Ağustos'taki Yüksek Askeri Şûra
öncesi yakalattırmayı planladığı söyleniyor. İfşâ olduklarının öğrenen
darbeciler darbeyi öne almaya karar verip 15 Temmuz'da da harekete geçtiler.
Ancak ordu içerisinde marjinal, küçük bir fraksiyonu teşkil ettikleri için daha
başından başarısızlığa mahkumdular. Devlet kanalını işgal edip aynısını özel
kanallar için düşünmediler. Sokakları dolduran büyük kalabalıkların ve darbeye
karşı birlik olma çağrısı yapan muhalefet partilerinden gösterdiği üzere, darbe
karşıtı hava Erdoğan karşıtı havaya baskın çıktı. Başladıktan iki sonra darbe
çatırdamaya başladı ve 24 saatten kısa sürede tamamen çöktü.
Tüm bunlar Türkiye'nin bir şiddet sarmalına nasıl
geldiğini açıklıyor fakat ülkenin önünde aynı şekilde karmaşık bir yol
uzanıyor. Başarısız darbenin en çabuk sonucu bir diğer şümullü tasfiye olacak.
Bu yazıyı yazarken, yaklaşık 3000 asker gözaltına altında ve 2700 hakime de
görevden el çektirildi. Fakat açık olmak gerekirse, Gülen hareketi tek başına
bunların sorumlusu değildi. Her ne kadar darbe teşebbüsündeki kilit faktör
ordudaki Gülenci hücreler olsa da, Gülenciler Erdoğan muhalifleri tarafından
maşa olarak kullanıldı; aynı geçmişte AKP tarafından kullanılmaları gibi.
Erdoğan yine de her tipteki muhaliflerini yakalatmak için "paralel"
yaftasını kullanacaktır. Elbette bu darbenin, iktidarını daha da pekiştirmek
için Erdoğan tarafından planlandığı anlamına gelmiyor, ancak Türkiye'nin
darbelerle dolu geçmişine sünger çekme adına anayasada reform yapma planlarını
hızlandırmak için bu çirkin hadiseyi istismar edecektir. Bu da ona
cumhurbaşkanı olarak gücünü arttırma imkanı verip muhaliflerinin üzerine
gitmesi için daha çok alan açacaktır.
Kaçınılmaz misilleme devam ettikçe, Avrupalıların insan
haklarına saygı temalı nutukları da sağır kulaklara çalınacaktır. Türk liderler
emniyette hissetmek için gerekli gördükleri şeyleri yapacaklar, Avrupalı
meslektaşları da Ankara'yla vardıkları göçmen anlaşmasına halel gelmesin diye
sessiz kalacaklardır. Erdoğan benzer şekilde IŞİD ile savaşta Washington'un
Ankara'nın işbirliğine olan güvenini, Gülen'in ABD'den iadesini talep ederken
kullanacaktır.
Tedbirlerin kısa vâdedeki sonuçları ve Batı ile yapılacak
takasların ötesinde, Ankara'nın önünde daha büyük problemler var. Böylesi büyük
ölçekte bir başkaldırıdan Türkiye'nin ordusunu tanzim etmesi uzun zaman alacak.
Gülenciler kendi dönemlerinde yüzlerce askeri personeli tasfiye etmişlerdi;
şimdi binlerce fazlası, yüksek rütbeli komutanlar da dahil olmak üzere
ayıklanıyor. Kürt militanlar, radikal solcu gruplar ve IŞİD daha çok saldırı
düzenlemek Türkiye'deki bu fevkalâde kırılgan ahvalden yararlanabilecek ve
devleti kutuplaştıran odaklara katkıda bulunacaktır. Bu arada Türkiye'nin
harici zayıflığı da artacaktır. Ankara'nın dikkatini dahili tehditlere
verirken, Kürt ayrılıkçılar ile Suriye, İran ve Rusya Türkiye'nin Orta
Doğu'daki hedeflerine çomak sokmak için daha fazla boşluk bulacaktır.
Türkiye'ye kolayca bel bağlamayacağı için IŞİD gibi tehditlerle olan savaşta
ABD'nin omzuna daha çok yük binecektir. Suudi Arabistan gibi Sünni güçler ise
bölgede kendilerine daha büyük bir rol kapmanın derdine düşecektir.
Ve Türkiye'nin kimlik krizinin zuhur edeceği yer de işte
burası. Türkiye, sınırlarının ötesinde daha derin bir nüfuz gerektiren
neo-Osmanlıcı bir yola saptı. Bu sınır ötesi Kuzey Suriye ve Irak kadar Libya,
Gazze ve Dağlık Karabağ da demek. Aynı zamanda, Türkiye'nin yöneticileri
Atatürk Türkiye'sinin de sınırlarını idare ediyor ve cumhuriyetin bütünlüğünü
de korumakla mükellefler. Haliyle politikalarındaki tezatlar daha sık
görülecek. Hatta Türkiye'nin faaliyetleri şizofrenik bile görünebilir. Türk
hükümeti Kürtlerle zaten çözüm müzakerelerine öncülük etmiş ve azınlıkların
özerkliğe sahip olabileceği vilâyetleri de gündemine almıştı ki bir sene
sonrasında devlete karşı her türden bir Kürt teşebbüsünü terörizm olarak
değerlendirip çok sert bir savaş (crackdown) başlatıncaya kadar.
Bu arada bazı gruplar Suriye ve Irak'ta daha büyük çaplı
bir askeri müdahalenin gerekli olduğunu savunurken diğer bazı gruplar da bunun
Atatürk'ün zamanında uyardığı yıkıma davetiye çıkaracağını söylüyor.
(Darbecilerin ilk emirlerinden birinin Kuzey Irak'taki Türk birliklerinin geri
çekilmesi olduğu bir tesadüf değil.) İslamcılar, Türkiye'nin İslam dünyasındaki
nüfuzunun yeniden şekillendirme başvuracağı taktikler hususunda fikrî ayrılığa
düşmüş durumdalar. Gülenciler okullar, ticaret anlaşmaları ve medya yoluyla
ılımlı bir nüfuz tesis etmenin müdafiliğine soyunmuş durumdalar. Erdoğan ise
bir dizi zorluklarla karşılaşan devlet başkanı olarak silahlı kuvvetleri
yurtdışındaki tehditlerle başa çıkmak üzere konuşlandırmaya daha istekli ve
Orta Doğu'yu kendi vizyonuna göre şekillendirme konusunda daha agresif tutkular
besliyor.
15 Temmuz'da TRT spikerine silah doğrultanlar Erdoğan
sonrası Türkiye'nin yönetimi maksadıyla bir "Yurtta Sulh Konseyi"
teşkil ettiler. "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilk kez Atatürk
tarafından 1931 yılında ifade edildi. Türkiye'nin resmi dış politika düstûru
haline gelen bu söz, yurtiçindeki istikrarlı bir cumhuriyetle Türkiye'nin
sınırları ötesinde zuhur eden sorunlara etkin şekilde müdahale edeceği fikrini
pekiştirmektedir.
Fakat Türkiye'nin bugün karşılaştığı problemler 20.
yüzyılda karşılaştıklarıyla aynı değil ve sulh getirmesi için elzem olan
pasiflik ile maceraperestlik arasındaki dengeye dair Türkiye ve yurtdışındaki
yorumlar da birbirinden farklılık arz etmektedir. Kesin olarak
söyleyebileceğimiz ise Türkiye'nin yakın gelecekte yurtta ve cihanda sulh
beklememesi gerektiğidir.
Türkiye'nin muhafazakar sınıfının yükselişi onlarca yıl
var olacak onlarca yıllık bir proje. Erdoğan Türkiye'nin başında olsun veya
olmasın, Türkiye genişlemeci yoluna devam edecek: öyle bir yol ki birbiriyle
uyumsuz bir grup İslamcı ve milliyetçilerin öncülüğündeki gelişigüzel bir darbe
ile bile kısa devre yapması ihtimal dahilinde değildi. Türkiye tarihin bu
fasılasında böyle bir rotada, çünkü jeopolitik bunu istiyor. Ama kimse bunun
sakin bir yolculuk olacağını söylemedi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.