Kadir Akın
Devletin bütün kademelerinin gözü önünde işlenen, dahası
işlensin diye elden gelenin yapıldığı ve delilleri yok etmek için üzerinde
anlaşılan, yakaladıkları katille fotoğraf çektirme yarışına girilen, “aslanım”
diye sırtı sıvazlanan kaç katil, kaç siyasi cinayet biliniyor? Aslında Hrant Dink’in katili Ogün Samast’ın ilk görüntülerini,
yakalanıp götürüldüğü Samsun Emniyet Müdürlüğü’nün altındaki çay ocağında
çekilmiş fotoğrafta görmüştük. Samast kendinden emin rahat tavrıyla iki elinin
arasında gerdiği bir Türk bayrağı tutuyordu. O dönem bunun üzerinde durulmadı
değil, duruldu, ama davanın seyri içinde devletin izine her uğrakta o kadar çok
rastlandı ki, Samsun Emniyeti’nin çay ocağında çekilmiş o fotoğraf zihinlerin
gerisinde kaldı. Kuşkusuz o görüntü, bu devletin aklını ve “devamlılığını”
bilenler için bugün olduğu gibi o gün de şaşırtıcı bulunmamıştı.
Yine de o fotoğrafın çekildiği sırada ve sonrasında
çekilmiş görüntüleri dokuz yıl sonra izlemek, yapılan konuşmaları duymak, o çay
ocağında ne olduğunu bilen ve tahmin edenler için bile can sıkıntısı
oluşturuyor. Her türlü kötülük ve melanet “FETÖ”den bilinmeseydi belki biz de
şimdi deşifre edilmiş bu görüntülere ulaşamayacaktık! Ne çay ocağında çekilmiş
görüntülere, ne de Hrant’ın öldürüldüğü gün orada bulunan sayıları altıya varan
jandarma istihbaratçılarının görüntülerine.
Aslında Hrant Dink davasına, davanın seyrine, dava
sırasında ortaya saçılanlara bakıldığında tümüyle konjonktüre bağlı olarak
sıçramalı bir seyir izlediği görülüyor. Önce Ergenekon, şimdi de Cemaat
operasyonları ve tutuklamaları bu davanın gelişimini önemli ölçüde etkiledi
diyebiliriz. Yoksa bu soruşturma da başka benzerleri gibi çoktan “öfkeli bir
genç” hezeyanı olarak tozlu raflardaki yerini alabilirdi. Ama almadı ve biraz
da iktidar bloğu içindeki tepişmenin sonucu Hrant davası dokuz yıl sonra yeni
tutuklamalar ve yeni görüntülerle aktüalitesini koruyor.
Video: https://youtu.be/LIV01fds3QU
Hrant Dink davasına dair, bu görüntüler üzerinden
karşılaştırmalı örnekler vererek, siyasi cinayetler tarihine dalarak derin
analizler yapanlar ise bir şeyi unutuyorlar. Hrant öldürülmeden önce Genelkurmay’dan
İstanbul Valiliği’ne kadar devletin kurumlarınca “ayağını denk alması
konusunda” uyarılmış, yaygın medyada hedef haline zaten getirilmişti.
Dolayısıyla yukarıdan aşağı devletin bütün kademelerinin gözü önünde işlenen,
dahası işlensin diye elden gelenin yapıldığı ve delilleri yok etmek için
üzerinde hep birlikte anlaşılan, yakaladıkları katille fotoğraf çektirme
yarışına girilen ve “aslanım, koçum, kahramanım” diye sırtı sıvazlanan kaç
katil, kaç siyasi cinayet biliniyor? Çok bulunabileceğini sanmıyorum.
Bu nedenle Hrant Dink davasını yakın dönemin kimi siyasi
cinayetleri ile karşılaştırmak, benzerlik aramaya çalışmak, yüzleşilmesi
gereken bir gerçeklikten bir kez daha kaçmak ve bütün olan biteni hafife almak
anlamına geliyor. İlle de bir benzerlik arayanlar ise bunu ancak Malatya Zirve
Yayınevi katliamında ya da Rahip Santora davasında bulabileceklerini biliyorlar
elbette.
“Gavur” kültürü ile şekillenmiş zihinler
Toplumun büyük bölümünü saran “gavur” düşmanlığını, bu
toprakları koruyabilmek ve savunabilmek adına “Yedi düvele karşı verilen ve
hala da sürdürülen savaş”tan ayrı ele alabilmek olanaklı değildir. Toplumun her
milliyetçi kalkışmasında akla gelen ajitasyon Ermenilere ve Müslüman
olmayanlara duyulan nefretle kendisini açığa vuruyorsa burada ciddi bir travma,
sağaltılması gereken bir hastalık vardır.
Gayrimüslimlerden arındırılmış Anadolu’da yeni bir devlet
kurulurken hemen her şey Türkleşme ve İslamlaşma ekseninde geliştirildi. Kimi
zaman Türk vurgusu öne geçirildi kim zaman da İslam. O “arınmanın” nasıl ve
hangi yöntemlerle yapıldığı, yapanların yapılanların gerekli ve kaçınılmaz
olduğuna inandıkları için de yok sayıldı. Ya da onlar, o yapılanları hak etmişlerdi
zaten!
Bu yüzden demokrasi adına hiçbir şey yerli yerine
oturmuyor bu topraklarda. Demokrasi adına konuşanlar bile işin esasını değil de
kimi şekillerini konuşarak yol alıyorlar. Daha dün 6-7 Eylül’ü geride bıraktık.
Atatürk’ün Selanik’teki evini bombalayarak büyük bir provokasyon yaratan Oktay
Engin daha sonra Nevşehir valisi olmadı mı? Orgeneral rütbesiyle özel harp
daire başkanlığı yapan Sabri Yirmibeşoğlu’nun 6-7 Eylül için “Mükemmel bir özel
harp harekâtıydı, amacına da ulaştı” sözlerine “halkı kin ve nefret duyguları
yaratarak birbirine düşürmek”ten soruşturma açıldığını da hiç duymadık.
Duyamazdık da zaten. Kimbilir o kusursuz ve “mükemmel” harekât sonrası nasıl da
taltif edilmiştir? Aslında yıllarca kurnaz biçimde anlatılan, savunulan ırkçı Türk
milliyetçiliği her uğrakta beslenip büyütüldü. Zihinlerinin böyle şekillendiği
devlet mekanizması içinde görev yapanlar için vatan mevzu bahis oldu mu,
“bölünme tehlikesi” retoriği ile karşılaşıldı mı, dün ne yapıldıysa aynısı
yapılmaktan geri durulmadı.
O yüzden tarihimizde kara bir leke gibi duran ve
insanlığa karşı işlemiş suçların başında gelen Ermeni, Rum, Süryani ve Ezidi
soykırımlarıyla yüzleşmeden, farklı etnik kimlikler ve inançlar kabul edilip
hakları teslim edilmeden bu nefret söyleminden kurtulmak mümkün olmayacak.
İşte bu yüzden farklı etnik kimlikler, inanç grupları ve
onların kanaat önderlerine, sözcülerine benzer saldırılar devlet mekanizması
içinden onay görüyor, dahası orada planlanıp uygulamaya sokuluyor. Onun için bu
saldırıları yapanların aynı Ogün Samast’ın Samsun Emniyeti’nin çay ocağındaki
gibi sırtları sıvazlanıyor. Dolayısıyla zihinlerde “gerçek katil kim sorusu”
cevabını aramaya devam ediyor. (KA/YY)
Ermeni Devrimci Paramaz/ Abdülhamid'ten İttihat
Terakki'ye Ermeni Sosyalistleri ve Soykırım (Dipnot), Sosyalizmin Krizi/ Birlik
ve Yeniden Kuruluş (Pencere) kitaplarının yazarı, bianet'te yazıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.