Marksist düşünür Samir Amin, "Amerikan diplomasisi,
kendi siyasal stratejileri çıkarına Siyasal İslamcıları “radikal” ve “ılımlı”
diye ikiye ayırıyor. Sanki bir tarafta vahşi IŞİD, diğer tarafta “demokratik
olma potansiyeli bulunan” AKP, Müslüman Kardeşler vs. varmış gibi. Bu tuzağa
kesinlikle düşmemeliyiz. Bu, kendi çıkarları için bazı Siyasal İslamcı
hareketlere verdiği desteği meşrulaştırmak isteyen ABD propagandasının
tehlikeli bir uydurmasıdır" dedi.
Siyasal islam üzerine yaptığı çalışmalarının yer aldığı
Modernite, Demokrasi ve Din kitabı Yordam Kitap tarafından yayımlanan marksist
düşünür Samir Amin, "Radikal İslamcı denen IŞİD ile ılımlı İslamcı denen
AKP özünde aynıdır. AKP yalnızca Türkiye’deki koşullar bunu dayattığı için
IŞİD’e göre daha toleranslı davranıyor. Ilımlı Siyasal İslam diye bir şey
yoktur, tüm Siyasal İslamcılar özünde aynıdır. Hepsi İslamın en ilkel ve gerici
yorumu olan Vahhabilikle ilişkilidir. Osmanlı sultanları veya Mısır’da Kavalalı
Mehmet Ali bunun yüzyıllar önce farkına varmış ve bu anlayışla mücadeleye
başlamıştır." açıklamasını yaptı.
İslamcıların 'ılımlı' ve 'radikal' şeklinde
sınıflandırılmasın eleştiren Amin, "Amerikan diplomasisi, kendi siyasal
stratejileri çıkarına Siyasal İslamcıları “radikal” ve “ılımlı” diye ikiye
ayırıyor. Sanki bir tarafta vahşi IŞİD, diğer tarafta “demokratik olma
potansiyeli bulunan” AKP, Müslüman Kardeşler vs. varmış gibi. Bu tuzağa
kesinlikle düşmemeliyiz. Bu, kendi çıkarları için bazı Siyasal İslamcı
hareketlere verdiği desteği meşrulaştırmak isteyen ABD propagandasının
tehlikeli bir uydurmasıdır." dedi.
BirGün'den Onur Erem'e konuşan Samir Amin'in açıklamaları
şöyle:
Kitabınızda Rönesans ile, Müslümanların "öze
dönüş" politikası olarak tanımladığınız Nahda’yı karşılaştırırken siyasal
İslamcıların, moderniteyi tanımlayan "gelenekten kopuşu"
gerçekleştiremediği için başarısız olduğunu, laiklik ve demokrasinin önemini
anlamadığını anlatıyorsunuz. Bu kopuşun gerçekleştirilememesinin nedeni olarak
neyi görüyorsunuz?
Burada dikkat çekmek istediğim ilk nokta şu: Avrupa’ya
baktığımızda Rönesans kapitalizmin koşullarını hazırlayan bir olgu değildi.
Aksine, ortaya çıkmakta olan kapitalizm Rönesans’ın oluşmasına yol açan, tarihi
ve dinleri yeniden okumanın mümkün olduğu o atmosferi yaratmıştı.
Oysa Doğu ülkeleri böyle bir süreci yaşamadı. Bizler hâlâ
kapitalizm öncesi bir süreçteydik. Bu yüzden değişim ihtiyacı iç dinamiklerden
değil, dış dinamiklerin yol açtığı bir şoktan oluştu: Avrupa’nın ilerlemesinin
Doğu’da yarattığı şok. Doğu ülkeleri olarak Avrupa’ya çok yakınız, tarihi ve
ticari ilişkilerimiz çok fazla. Bu yüzden Osmanlı halkları için Avrupa’nın
hızla güçlenmesi, bizden daha güçlü hâle gelmesi büyük bir şok oldu.
Bunun üzerine Doğu’daki yöneticiler Avrupa’nın nasıl
böyle güçlü olduğunu incelemeye başladılar ama bunun nedenini kesinlikle
anlamadılar. Avrupalıların “eski köklerine” geri döndüğünü ve bu yüzden
geliştiklerini düşünerek kendileri de aynısını uygulamaya çalıştılar. Oysa
durum bunun tam tersiydi: Feodalist kökleriyle olan bağları kestikleri için güçlendiler.
Bu yüzden Rönesans’ın (yeniden doğuş) aslında nesans
(doğuş) olarak tanımlanması gerektiğini söylüyorsunuz. Peki Doğu neden bunu
yanlış anladı?
Çünkü toplumlarımızda kapitalizme dair herhangi bir öğe
yoktu. İnsanların bu soruyu düzgün bir şekilde sorup değerlendirebilecek durumu
yoktu. İnsanlar toplumlarının yapı taşlarını ancak içlerinde bulundukları
koşullar kendilerine dayattığı zaman sorgulamaya başlar.
İslam’ın kendisinin “gelenekten kopuş” için bir engel
oluşturmadığını da söylüyorsunuz…
Kesinlikle. Avrupa ülkelerinin ve bizim ülkelerimizin
tarihsel gelişimlerindeki farkı Hıristiyanlık ve İslam arasındaki farkla
açıklamak tam bir saçmalıktır. İslam aynen Hıristiyanlık veya herhangi bir din
gibidir. Önemli olan koşulların toplumlara neyi dayattığı, değişimi dayatıp
dayatmadığıdır.
Son dönemde İslamcı hareketlerden dikkat çeken laiklik
açıklamaları geldi. Tunus'ta Nahda'nın lideri Gannuşi laikliği benimseyen bir
konuşma yaparak "Artık Siyasal İslam'ı bırakıp Demokratik İslam'a
geçiyoruz" dedi. Kısa süre sonra Mısır'daki Müslüman Kardeşler'in Şûra
Konseyi üyesi Cemal Haşmet “Müslüman Kardeşler üyeleri artık dinî ve siyasi
faaliyetlerin ayrılması noktasında fikir sunuyor" açıklamasında bulundu.
Bu İslamcı hareketlerin gerçekten değişmeye başladığını düşünüyor musunuz?
Bu söylem değişikliği kesinlikle oportünizmdir, katıksız
bir yalandır. Bu yalanı da bilinçli olarak söylüyorlar. Çünkü Mısır’da 1 yıllık
Mursi hükümeti döneminde de gördüler ki Siyasal İslam ile halk mutlu olmuyor,
halkın gerçek sorunlarına çare üretemiyorlar. Halkın gerçek sorunu din değil
işsizlik, eğitim, sağlık vs. Bunlara saf bir şekilde oy veren insanlar da artık
bunları kabul etmiyor. Bu yüzden söylemlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Bu
tam bir oportünizmdir. Asla din ile siyaseti ayırmak gibi bir niyetleri yok.
Siyasal İslam’ın kısa vadeli (5-10 yıl) geleceğinde neler
öngörüyorsunuz?
Kesinlikle tamamen yenilmiş olacaklar. Buna Suudi
Arabistan ve Katar gibi birkaç ülke istisna olabilir. Türkiye’de de yenilmiş
olacaklar. Bu yüzden AKP çok endişeli. Bu yüzden Erdoğan tüm iktidarı kendine
bağlayacak bir anayasa değişikliği istiyor. Çünkü sonunun geldiğini görüyor.
Siyasal İslamcıları yenecek özne kim olacak? Baas benzeri
siyasal hareketler mi, mevcut veya yeni ortaya çıkacak sol hareketler mi?
Kimlerin yeneceği her ülkenin iç dinamiklerine göre
değişir. Ama bu bahsettiğiniz yapıların bir karışımıyla yenileceklerin
düşünüyorum.
Çünkü halklar Siyasal İslamcılardan bıktı. Suriye’de
IŞİD’den veya Mısır’da Müslüman Kardeşler’den kurtulanlara bakın: Herkes
seviniyor, “Oh be, gitti şu herkesi öldüren çirkin, sakallı adamlar” diyor.
Ama bu yeterli değil. Yerlerine gelecek alternatif ne
olacak? Bu çok karışık, karmaşık, kendi iç çelişkilerini barındıran ve
limitleri olan bir alternatif olacak.
Örneğin Türkiye’de eski Kemalistler ile gelişmekte olan
yeni hareketler, Kürt yanlısı dense de aslında sadece Kürt yanlısı değil aynı
zamanda demokrasi yanlısı olan ve son seçimde geniş bir destek alan HDP bunun
içinde olacaktır. Türkiye’yi yalnızca ilerici ve demokratik güçlerin bir
ittifakı kurtarabilir AKP’den.
Kitabınızda ‘ılımlı’ ve ‘radikal’ İslamcı diye tanımlanan
siyasal hareketlerin özünde birbiriyle aynı olduğunu yazdınız. Bunu biraz daha
açıklayabilir misiniz? Örneğin IŞİD, Hamas ve AKP'nin özünde bir farkları yok
mu? Eğer özünde farkları yoksa, bu tür İslamcı örgütlerle mücadelenin ortak
yönleri ne olmalı?
Radikal İslamcı denen IŞİD ile ılımlı İslamcı denen AKP
özünde aynıdır. AKP yalnızca Türkiye’deki koşullar bunu dayattığı için IŞİD’e
göre daha toleranslı davranıyor. Ilımlı Siyasal İslam diye bir şey yoktur, tüm
Siyasal İslamcılar özünde aynıdır. Hepsi İslamın en ilkel ve gerici yorumu olan
Vahhabilikle ilişkilidir. Osmanlı sultanları veya Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali
bunun yüzyıllar önce farkına varmış ve bu anlayışla mücadeleye başlamıştır.
Fakat Amerikan diplomasisi, kendi siyasal stratejileri
çıkarına Siyasal İslamcıları “radikal” ve “ılımlı” diye ikiye ayırıyor. Sanki
bir tarafta vahşi IŞİD, diğer tarafta “demokratik olma potansiyeli bulunan”
AKP, Müslüman Kardeşler vs. varmış gibi. Bu tuzağa kesinlikle düşmemeliyiz. Bu,
kendi çıkarları için bazı Siyasal İslamcı hareketlere verdiği desteği
meşrulaştırmak isteyen ABD propagandasının tehlikeli bir uydurmasıdır.
Suriye’de olanlara bir bakın! Batı, ABD ve Fransa El
Nusra’yı destekliyor! Nusra El Kaide’nin bir koluydu, IŞİD’den bir farkı
yoktur. Bunlar için “iyi, demokratik hareket” diyorlar. Bu kabul edilemez, en
az diğerleri kadar kötüdür ‘ılımlı’ dedikleri.
Bu yüzden AKP’yle, IŞİD’le, hepsiyle mücadele etmeliyiz.
Tabii ki mücadele yöntemleri farklı ülkelerdeki durumlara göre farklılık
gösterir. Örneğin Suriye’de IŞİD’e karşı silah olmadan mücadele etmek mümkün
değil ama AKP’ye karşı siyasal yollardan bir mücadele yürütülebilir.
Eğer özlerinde aynı olduğunu söylüyorsanız gerekli
koşullar oluştuğunda AKP IŞİD’leşebilir, IŞİD de AKP’leşebilir demektir...
Evet, kesinlikle öyle. AKP gücü ellerinde tutmak için
daha da vahşileşebilir.
AKP iktidara geldikten sonra iktidarı kaybetmemek için
elinden gelen her şeyi yaptı. Medyayı sermaye ilişkileri aracılığıyla kontrol
altına aldı, devlet televizyonlarını muhalefete kapattı, karşısında duran büyük
iş gruplarını sindirdi... Buna rağmen 7 Haziran’da Meclis'teki çoğunluğu
kaybetti fakat iktidarı bırakmamak için savaş ve katliamlarla dolu bir sürecin
kapısını açtı. AKP'nin bir gün iktidardan inmesinin nasıl mümkün olacağını
düşünüyorsunuz?
Söyledikleriniz, maalesef, kesinlikle doğru ve sadece bu
bile AKP’nin demokrasiyle ilgisi olmadığını gösteriyor. AKP mutlak güç sahibi
olacağı ve sonsuza kadar iktidarda kalacağı rejimi kurmak için seçimleri bir
araç olarak kullanıyor. İktidarı kaybetmektense ülkeyi iç savaşa sürüklemeyi
tercih edecek bir parti ne yazık ki. Tek umursadıkları şey iktidar ve onun için
her şeyi yaparlar - buna iç savaş çıkarmak da dahil.
Şimdi de Kürt meselesini kullanıyorlar. Demokratik bir
Türkiye’de Kürt meselesinin çözülmesi kesinlikle zor olmazdı. Yoksa bir devlet
içinde neden 2 ayrı dil konuşan 2 halk yaşayamasın? Fakat Türkiye’de, maalesef,
Atatürk de dahil olmak üzere egemenler ve egemen sınıflar asla demokratik
olmadı. Türkiye’nin geleceğinin demokrasiye muhtaç olduğunu, dolayısıyla
Kürtlerin haklarının tanınması gerektiğini anlayamadılar.
Türkiye halklarına bir mesajınız var mı?
Yaşasın dayanışmamız, Türkler, Kürtler ve Araplar olarak
Siyasal İslam’a ve emperyalizme karşı ortak mücadelemiz!
AKP’nin Orta Doğu ile ilişkisini ve “İslam coğrafyasının
lideri” olma söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP’nin Orta Doğu’ya bakışı önemli bir problem. Ben
AKP’yi gerici, diktatörlük hedefleyen ve bunu kendi çıkarı için hedefleyen bir
örgüt olarak tanımlıyorum.
Türkiye’nin “İslam coğrafyasının lideri olma” iddiası
kesinlikle gerçeklik dışı, üstelik Türkler ve Araplar için de tehlikeli bir
söylem. Bu, yeni-Osmanlıcı alt emperyalizmdir ve amacı da Amerikalıların
manipülasyonu ve hegemonyasıdır.
Erdoğan’ın doğru bir tercih yaptığını söyleyemem. Türkiye
için doğru tercih, iktidarda kim olursa olsun, NATO’dan ayrılmak ve AB üyesi
olma hayalinden vazgeçmektir. Türkiye bir Doğu ülkesi olduğunu kabul etmeli.
Doğu ülkesi olmasının nedeni Müslüman nüfusu olması değil, kapitalizmin çevre
ülkesi olmasıdır. Türkiye Batılı emperyalist ülkelerin boyunduruğu altındadır. Bu
yüzden Türkiye halklarının ve demokrasisinin geleceği Araplarla dayanışma ve
kardeşliktir. Emperyalizme ve ve onun ittifaklarına , Siyasal İslama karşı
birlikte mücadele etmeliyiz.
İslamcılık ve kapitalizme yönelik şu ifadeleri
kullanıyorsunuz: “Siyasal İslam, son tahlilde kapitalist kompradorlaşmaya uyum
sağlamaktan başka bir şey değil. (...)”. Bu durumda, küresel kapitalizm var
oldukça Siyasal İslam da var olmaya devam edecek mi?
Küresel kapitalizm sürdüğü sürece Batılı güçler
manipülasyonlarına devam edecek ve Siyasal İslam’ın varlığını sürdürmesini
isteyecek. Biliyorsunuz, küresel kapitalizm ve Siyasal İslam partnerlerdir.
Meşruiyet sağlamak için ikisinin de birbirine ihtiyacı var. ABD ve Avrupa’daki
egemen sınıfların terörizme ihtiyacı var. Çünkü terörizmin yarattığı atmosfer
sayesinde politikalarını ve güçlerini meşrulaştırıyorlar.
E-mailTweetLike53+1Telegram

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.