Sevan Nişanyan
• “Nişanyan […] akıl almaz bir şekilde o paçoz cümleyi
kurup tecavüzcülerin çoğunun büluğ çağında romantikler olduğunu söyledi,” demiş
bir adet Metin Solmaz. “Romantik” ne demek emin değilim. Ben pek öyle
dememişim, “büluğ çağının fırtınaları arasında yolunu kaybetmiş âşıklar”
demişim. Aynı şey değil sanki. Bilemiyorum, belki pembe dizi kültürüm yetersiz,
“aşk” deyince benim aklıma mesela mum ışığında bir restoran yahut pembe
balonlar filan gelmiyor. Romeo ve Jülyet geliyor. Medea geliyor. Othello ile
Desdemona geliyor. Anna Karenina, Emma Bovary geliyor. Héloise ile Abelard
geliyor. D’Urberville’lerin Tess’i geliyor. Genç Werther’in acıları geliyor.
Benjamin Constant’ın Adolphe’u geliyor.
1 Hepsinde kan, acı, gözyaşı, cinnet,
cinayet, intihar vardır. Eski Yunan’da Aphrodite yalnızca Aşk Tanrıçası
değildir, Yıkım ve Felaket Tanrıçasıdır aynı zamanda. Boşuna mı?
Şimdi diyeceksin ki, küçük burjuva ahlakının sığ sularına
kendini hapsetmiş, pembe balonların ve “ayıp sözlerden” arındırılmış küçük
hayatların ötesinde bir dünya olabileceğini çoktan unutmuş insanlara bunları anlatmaya
çalışmanın manası ne? Haklısın belki. Bilemedim. Belki anlamsız bir çaba.
• Bir sonraki cümlede yazar “Sevan bu cümleyi neden
kurdu” diye merak edip üç şık saymış. Doğru cevap üçüncüsüdür: “c) cümleyi
beğenip silmeye yahut tekrar kurmaya kıyamadığı için.”
Aynen öyle oldu. O paragrafın meramı neydi? Suç TİPİ ile
tekerrür riski arasında kayda değer bir ilişki kuramazsın; dolayısıyla af yahut
ceza indirimi çıkarırken, “ay ay ay çok ayıp, ona indirim veremeyiz” diye ayrım
yapamazsın, yaparsan cühelanın önyargılarına boyun eğersin. Meramım buydu.
Mümkün mertebe renkli ve somut bir dille dört örnek verdim. Sonra üslup
bakımından sakıncalı bulduğum için birini sildim. Tecavüzlü cümle de olabilirdi
sildiğim. Ama “büluğ çağının fırtınaları” deyimiyle, orada elektrik gibi çarpan
“aşıklar” kelimesine, doğrusu kıyamadım.
Tecavüzlerde cezadan sonra tekerrür oranının sıfıra yakın
olduğunu tahmin ediyorum; bazı işler hayatta bir defa yapılır. Katillerde de
tekerrür oranı düşüktür, ama belki kapanmamış hesaplar yüzünden yüzde onları,
yirmileri bulabilir.
• Yazının devamında Metin Solmaz tecavüzü “korkunç bir
erkek suçu” olarak tanımlıyor. “Tecavüz kötü değildir, çok kötüdür. Rezildir.
Başka suçlara benzemez. Cinayet gibi değildir. Haklı cinayet olabilir. Haklı tecavüz
olamaz.”
Korkarım ki Metin Solmaz konu hakkında yeterli bilgiye
sahip değil. Önemli bir ayrımı göz ardı ediyor. Belki de Batı toplumları için
üretilmiş literatürden hareketle bu kanılara varmış. Tecavüzü eğer “kadının
isteği ve iradesi dışında girilmiş cinsel ilişki” olarak tanımlarsak
söyledikleri haklı veya haklıya yakın olabilir, peki. Lakin Türkiye’de,
uygulamada, tecavüzün tanımı bu değildir. Tecavüz, “ailenin ve toplumun iradesi
dışında girilmiş cinsel ilişki”dir. Nitekim kadının cinselliğini kontrol
altında tutmayı ailenin ve toplumun varoluş davası olarak gören bir kültürde
başka türlü olması düşünülemezdi.
Birkaç örnek vereyim.
Benim tanıdığım ilk tecavüzcü, 2001-2002’de Selçuk
Kapalı’da koğuş ortağım olan biriydi. Kendi on sekiz -on dokuzundayken on beş
yaşında bir kızı “kaçırmış”. Üç yıl beraber oturmuşlar; bir çocukları olmuş.
Ancak kızın ailesi bir türlü yatışmamış. Başlık parası talep etmişler; sonunda
bir şekilde kızı bunaltıp geri almışlar. Bizimki, kendi ifadesine göre çalışıp
başlık parası biriktirmek için Almanya’ya gitmiş. Orada fikrini bozmuş, başka
biri ile nişanlanmış, buradakini unutmuş. Ama kayınların hıncı dinmemiş. Kızın
yaşını mahkeme kararı ile küçültüp, ilişkinin başladığı tarihte 15 yaş altı
görünmesini sağlamışlar. Bizimki memlekete döndüğü gün yakalatmışlar.
Tanıştığımda yedi yıldan beri yatıyordu. Benden sonra çıktı. Bremen’de lokanta
açmış diye duydum.
Şirince’ye ilk geldiğimde, cahil bir şehirli olarak beni
en çok şaşırtan şeylerden biri kız “kaçırma” vakalarının sıklığı idi. Köydeki
evliliklerin galiba yarıdan fazlası, belki üçte ikisi “kaçırma” yoluyla
gerçekleşiyordu. Bir iki olaya ister istemez biz de bulaştık. (“Sevan Abi sizin
bahçedeki kulübe var ya, bir arkadaşım geceleyin şey…”) Zamanla olayın sosyal
ve ekonomik nedenlerini daha iyi anlama fırsatı bulduk.
Sosyolojiyle sizi şimdi sıkmayayım. Burada sadece işin
risk boyutunu düşünmenizi istiyorum. Her şey yolunda giderse sorun yok; aile
ikna edilir, düğün yapılır. Ya gitmezse? Ya sinyal hatası varsa, yahut kız yarı
yolda fikir değiştirirse, ne bileyim, “pöh, babacığımla bozuşmaya değmezmiş bu
lavuk” sonucuna varırsa? Tecavüzün cezası TCK 102/2’de on iki yıldan az olmamak
üzere hapis, kız on sekizden küçükse dört yıl daha eklenir. Ayrıcı kişiyi
hürriyetinden yoksun kılma cezası 109/5’te on buçuk yıla kadar hapis. Ayrıca
tehdit varsa ya da yanına bir arkadaşını almışsan 106/2’den iki ila beş yıl
daha ekle. Kaydı mı hayatın? Hem öyle bir kaydı ki kış olimpiyatlarına girsen
madalya alırsın.
Son dönemde tanıştığım tecavüzcülerden ikisi aklımda
kalmış, onları da anlatayım. Biri bir Kürt, İzmirli hayata beş sıfır mağlup
başlayanlardan, ama vahşi bir tür cinsel cazibesi olduğu inkar edilemez. Yemin
billah ediyor, “karı” aylarca sinyal vermiş, göz süzmüş, manalı laflar etmiş.
Kendi “manitası” varmış, o yüzden önce yüz vermemiş. Sonra “şeytana uymuş”,
“extasy ayağına gelmişler.” Birkaç gün sonra polis kapısına dayanmış,
tecavüzden on beş küsur yıl almış. İşin gerçeği nedir, bilemem tabii. Belli bir
inandırıcılıkla bana anlatılanı aktarıyorum. Cezaevinde ayrıca, kimsenin
hikâyesini çok fazla kurcalamaya gelmez.
Öbürü de bir Kürt, tecritte yatıyor, günlerini yüksek
sesle Kuran okuyarak geçiriyor. Kendisi bir şey anlatmıyor. Ama başkalarının
naklettiğine göre oğlancıymış. İş üstünde polis baskınına uğramış, öteki çocuk
paniğe kapılmış, “beni buraya zorla getirdi” diye ifade vermiş. Sonuç: otuz
sene mi, kırk sene mi ne hapis.
Sonra, gebe olduğu anlaşılınca paniğe kapılıp, “kola
bayii oğlan gazozuma hap atıp her gece bana tecavüz ediyormuş” diye adamcağızı
yakan Diyarbakırlı dinibütün dul hanımın vakası var, adeta çağdaş bir Endymion
ve Selene hikayesi.
Duyduğum hikayelerin hemen hepsinde üç tema öne çıkıyor.
- Sinyal hatası. Kadının sinyali ile erkeğin algısı
birbirini tutmayınca, en hafifinden rezalet, en ağırından cinayet oluyor. Belki
de cinsler arası ilişkilerin patolojik bir ölçüde çarpıklaştığı, insanların
küçük yaştan itibaren karşı cinsle sağlıklı bir iletişim kuramadan yetiştiği
bir toplumda kaçınılmaz bir şey.
- Keçi kayınpeder sendromu ve başlık parası.
Yanılmıyorsam, kız çocuğunu bir takas meta olarak gören geleneksel kültürle,
bireysel heves ve tercihi ön plana çıkaran modern hayatın çatışması bu problemi
besleyen bir faktör. Belki bu yüzden, özellikle Batıya göçmüş Kürt ailelerde
çok sık görülüyor.
- Kimyasal ürünler. Kokain, extasy ve benzerleri bazı
toplum kesimlerinde tahmin edemeyeceğiniz kadar yaygın ve hapı yuttuktan sonra,
kızlı erkekli ortamda ne olup biteceğini, ertesi gün hasar tespitinin nasıl
gelişeceğini kimse kestiremez.
Ha peki, Metin Solmaz kardeşimizin sözünü ettiği gerçek
sapıklar, “büyük bir samimiyetle yedi yaşındaki çocuğa penetre edenler,”
“tükürükler saçarak tecavüz anıları anlatanlar” yok mudur? Eminim vardır. Tabii
ki ben de onları iğrenç buluyorum. Burada sosyopatın envai çeşidi ile
tanıştıktan sonra dahi o hür safkan sapıklar bana tahammül ötesi geliyor. Ama
kaç kişidirler bilmiyorum. Belki çoktur, cezaevlerinde tecrit edildikleri için
yeterince fark edememişimdir. Belki de yazımda “tecavüzcülerin çoğu şöyledir”
diye genellerken yanılmışımdır. Elimde istatistikler yok. Tek bildiğim şu:
tanıma fırsatı bulduğum sekiz on tecavüzcü arasında Metin Solmaz’ın verdiği
tipolojiye uyan kimse görmedim. Benim eksikliğim belki. Belki de değil.
• Deniz Karabacak “Nişanyan pek çok erkek entelektüel
hayvanı gibi kadınlar konusunda hödük, seksist ve düşüncesiz” diyerek zarif bir
dille önyargılarını ifade etmiş.
Kadınlar konusunda “hödük ve seksist” olduğumu
sanmıyorum. Düşüncesiz belki. Genelde aptallığa ve riyaya fazla tahammülüm
olmadığı için insanları kırdığım olmuştur; ama özellikle kadınlarla ilgili bir
şey olduğunu sanmam.
Geldiğim aile çevresi açısından böyle bir şeyin pek
mümkün olacağını da düşünmüyorum. Ermeni ailelerinde kadınlar saltanatı
kuvvetlidir. Türklerin sosyal alışkanlıklarını bugüne dek etkileyen bazı tarihî
yaralar (çok eşlilik, cariyelik, erkeğin karısını kolayca boşayabilmesi,
tesettür...) bizde olmadığından, sanırım cinsler arasındaki denge farklı
kurulmuş. Çocukluğumu en çok etkilemiş ortam olan anneannemlerin ailesinde,
aklın, itidalin ve dolaylı da olsa iktidarın temsilcisi hiç şüphesiz
anneannemdi; annemle teyzemler de bayrağı ondan almışlardır. Kendi çekirdek
ailemizde, kültürlü ve artiküle bir insan olan babam bir nebze daha baskındı.
Ben de belirgin olan bir entelektüel üstencilliği ondan almış olabilirim belki.
Ama karımın dekoltesine yahut kızımın sevgilisine karışmak, ya da sırf kadın
olduğu için birinin mesleğine yahut eğitimine burnumu sokmak gibi
saçmalıklardan çok şükür hep uzak oldum, başkalarında da böyle şeyleri feci
derecede avam bulurum. İğrenirim hatta.
Hayatımın çok büyük bir bölümünde akıllı, başarılı,
cerbezeli kadınların çekim alanında yaşadım. İlk aşkım Robert Kolej’de sınıf
birincisi idi. İlk karım parlak bir akademisyenin kızıydı. Kendisi de parlak
bir akademisyen olabilecekken kariyer değiştirdi, Uluslararası Af Örgütü’nün
Çin masasını yönetti. Sonra üç yıl birlikte yaşadığım sevgilim, Alman devlet
televizyonunun Türkiye şefiydi. Müjde’yi hiç anlatmayayım, “gel seninle
padişahlık kuralım” diye önerince “sen çekil ben kurarım” diyenlerdendir. Ne
seksizmi yahu, bu kadar uzatılacak bir kavram mı seksizm?
Son devirde cabbar ve muktedir kadınlardan biraz
sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Allah onları sahiplerine bağışlasın, yollarını
açık etsin. Bana daha genç, daha kırılgan, daha iddiasız kadınlar sanki daha
iyi geliyor artık. Latan patriarkalizmin dışa kusması mıdır? Yorgunluk ve
yaşlılık mıdır? Onu da bırak Deniz Hanım değerlendirsin.
• Dostça ve sağduyulu bir not yazan Hasan Demiroğlu “kadın konusunda biraz
özensiz” olduğuma hükmetmiş, bunun sebepleri üzerinde
durmuş. “Kadın” yerine “feministler” ya da “feminist söylem” deseydi sanırım
daha yerinde olurdu. Türk ve Türkçü, islam ve islamcı, sübyan ve sübyancı gibi
aradaki ayrım. –ci’lere itiraz edince alttaki toplumsal gruba hakaret etmişsin
gibi yaygara koparırlar, klasik bir üçkâğıt yöntemidir, uyanık olmazsan
yanılırsın.
1970’lerde, 1968’in özgürlük mücadeleleri içinden modern
feminist hareketin doğduğu yıllarda, o doğumun tam göbeğinde, ABD’de
üniversitedeydim. Tabii ki coşkuyla karşıladık; “biz”e ait saydık; özgürlük
davamızın doğal bir parçası olarak gördük. Gloria Steinem’i 1975’te Yale
Politika Derneğinde alkışlayanlar arasında ben de vardım.
Görebildiğim kadarıyla o dönemde hareketin iki platformu
vardı. Birincisi, kadınların cinsel özgürlüğü davası. O davayı tüm benliğimle,
kayıtsız ve şartsız destekledim. Yeryüzünün en önemli meselelerinden biri
saydım. Halâ da o pozisyondan bir milim geri adım atmış değilim. Uğruna
mücadele etmeye değecek tek dava özgürlüktür. Kendi bedenine ve yaşam tarzına
hâkim olamıyorsan kaç para eder o özgürlük?
İkinci platform, ekonomik fırsatlar ve özellikle istihdam
alanında eşitlik talebi idi. O konuda biraz daha az heyecan duydum. Prensip
olarak elbette doğru bir talepti. Kadının çalışmamasını ya da eksik maaş
almasını, eşek değilsen, yahut vicdanını çeşitli dinlerin afyonuna teslim etmişsen
nasıl savunabilirsin? Yine de, modern tüketim toplumu içinde eşit yer kapma
talebi yüreğimde fazla yer etmedi. Özgür bir yaşam kurma ve türün biyolojik
varlığını sürdürme meselelerini bireysel ekonomik refahın önüne koyan
yaklaşımlar bana daha cazip geldi.
Bugün durum farklıdır. Bugünün Türkiyesinde -ve daha
sınırlı oranda Batı dünyasında- “feminizm” bayrağını taşıyanların cinsel
özgürlük ve ekonomik eşitlik davalarıyla fazla bir alakası kaldığını
sanmıyorum. Sosyal mevzilenmeye bakın, yeter. Üniversite seminerlerinden
Cihangir kahvelerine, oradan Hürriyet gazetesinin magazin eklerine kadar
“feminizm” hakkında sesi en çok çıkanlar, bu memlekette cinsel özgürlük
konusunda olsun, gelir ve kariyer fırsatlarına erişim konusunda olsun, en az
sıkıntısı olan kesimlerdir. Cinsel kölelik ve ekonomik çaresizliğin gerçek
mağdurları olan tarafta o söyleme zerrece ilgi yoktur; istihza ve kuşku
egemendir. Size bu durum tuhaf gelmiyor mu? Bu paradoksu çözmeden sizce bu
mevzuda anlamı olan bir laf edilebilir mi?
Kusura bakmayın, şimdi burada uzun boylu analize
girmeyeceğim. Başımda yeterince dert var, bir de buna batmayayım. Özetleyeyim
yeter.
Birincisi, bugünkü “feminizm”de cinsel özgürlük davası
gözden kaybolmuştur; onun yerini yasaklayıcı ve norm koyucu bir yaklaşım
almıştır. Öyle konuşmak yasak! Kadına höt demek yasak! Teenager yasak! Tarihi
öyle değil böyle okumak yasak! Othello? Allah belasını versin seksist Arabın!
İkincisi, hayret bir şeydir ki konulan normlar, ufak
tefek birtakım güncellemelerle, bin seneden beri bildiğimiz küçük burjuva
ikiyüzlülüğünün kokmuş normlarının ta kendisidir. Ufak tefek yenilikler var
dedik. Mesela LGBTİ eskiden yasaktı, şimdi neredeyse kutsal bir auraya
bürünmüştür. Eskiden evlilik esastı, şimdi piyasası düşmüştür. Ama bu bir-iki madde
dışında modern feminizmin yasaklarla çerçevelenmiş “kadın” imajını al, Victoria
devri romancılarının onca acımasızlıkla alay ettikleri evde kalmış hala
ahlakıyla kıyasla, fark bulursan alkışlar benden.
Üçüncüsü, her türlü dar ahlakçılık gibi, modern feminizm
bir düşmanlık ve nefret ideolojisine evrilmiştir. Özellikle kalbindeki nefreti
kusmak için fırsat kollayan kalabalıkların kol gezdiği diyarlarda bu eğilimin
vahim boyutlara ulaştığını görüyoruz. Dil ve üslup, bin yıldan beri alışık
olduklarımızdır. Gâvura merhamet mi gösterdi? Urun kahpeye! Komünisti mi
savundu? Urun kahpeye! Vatan hainleriyle aynı kaptan mı yedi, teröristleri mi
savundu? Urun kahpeye! Kadınlara saygısızlık mı etti –pardon “özensiz” mi
davrandı? Urun kahpeye!
Bu zihniyetin adı, kelimenin en klasik ve en su
katılmamış anlamıyla, faşizmdir. Bunun egemen olduğu yerde adalet duygusu
yaşayamaz. Vicdan yaşayamaz. Akıl dumura uğrar ve çürür.
O yüzden, sonu –ci ile biten diğer nefret ideolojileri
gibi, modern kafa-ve–kampus feminizmiyle de mücadele etmek gerektiğine
inanıyorum. Vicdan körelmesiyle savaş bir bütündür. “Şuna dokunmayalım şimdi,
bulaşır”, “şuna dokunmayalım bizdendir” hesabı yapmaya başlarsan kısa zamanda
bataklığa saplanır kalırsın. “Bizim darbemiz iyidir” diyenlerle aynı çıkmazı
paylaşırsın.
• Aykırı Zeynep adıyla iştihar ettiği halde bu topraklara
özgü hayli düz bir yobazlıktan mustarip olduğu (“imanım mevzubahis ise gerisi
teferruattır”) anlaşılan biri de “homofobik” olduğuma kanaat getirmiş. Hatta
sanırım kelimenin sesini beğendiğinden, “hegemonik, homofobik” diye tekrar etme
gereğini duymuş.
Hegemoniği anlarım, itiraz etmem. Ama homofobiğe aklım
ermedi. Son üç yıldır en yakınımda olan iki insandan biri gaydir. Ona sordum,
ben homofobik miyim diye. “Tutuksun o konuda” dedi. “Yüzleşmekten
kaçınıyorsun.” “Hayatta kendime iyi kötü bir yol tutturmuşum,” diye kaçış yolu
aradım. “Erkekleri döv, kadınları sev. Ona uymadığı için belki.”
Bu konuşmanın etkisiyle olacak akşam dilim çözüldü,
koğuştakilere İrlanda’da eşcinsel evlilik meselesinin nasıl şahane bir
demokratik süreçte çözüldüğünü anlattım. İrkildiler. “Nasıl yani abi, şimdi
ibnelerin evlenmesini mi savunuyorsun” diye sordular. Gece yatakta biraz
tedirgin yattılar gibi geldi bana : ))
• Kirli Beyaz adını kullanan biri başkanlık sistemi
hakkında yazdığım yazı gibi bu yazıyı da “sipariş” olarak görmüş. İçinde
bulunduğum bataktan kendimi kurtarmaya çalıştığımı düşünerek üstü kapalı sitem
etmiş.
Bakın. Af (yahut ceza indirimi, yahut infaz yasası
reformu, neyse), siz farkında olsanız da olmasanız da, hoşunuza gitsin veya
gitmesin, bu ülkede güncel ve yalancı bir konudur. Bunun bir kaç sebebi vardır.
Bir, 2005’teki ceza kanunu reformundan bu yana cezaevi nüfusu kontrolsüz bir
şekilde artmaktadır. On yılda üç katına çıkmış genel nüfusu binde birinden
binde üçüne yükselmiştir. Böyle devam etmesi fizikman imkânsız olduğu için,
öyle ya da böyle birkaç yılda bir fazlalığın salınması gerekir, kaçınılmazdır.
İki, memleketteki hakim ve savcıların dörtte biri geçtiğimiz ay “terörist” ilan
edilip sokağa veya kodese atılmıştır. Bunların vermiş olduğu kararların
meşruiyetinin sorgulanması kaçınılmazdır. Üç, farkındasınız veya değilsiniz,
bir iki yıldan beri Türk yargı sisteminde kapsamlı bir yeniden yapılandırma
süreci başlatılmıştır. Eldeki dosyaları temize çekmeden o süreç sağlıklı bir
sonuca ulaştırılamaz.
Ayrıca, bütün bunlardan bağımsız olarak, Kürt meselesinin
kapsamlı bir genel af olmadan çözülmeyeceğini aklı olan herkes görmektedir.
Hatta Kürt meselesindeki tıkanma yüzünden normal adli süreçte kaçınılmaz hale
gelmiş olan bazı iyileştirmelerin de bekletildiği kanısı, bazı çevrelerde
yaygındır.
İmdi, kamuoyunun sesi cırtlak çıkan bir kısmında affa
karşı bir yaklaşımın pompalandığını görüyoruz. Sözde ahlaki argümanların
arkasına saklanan bu görüşün, gerçek bir vicdan muhasebesine, üzerinde
düşünülmüş bir akıl yürütmeye dayandığını sanmıyorum. Olay kısmen küçük burjuva
ahlakının mutat ikiyüzlülüğü, kısmen de son yıllarda ülkeyi teslim alan gözü
dönmüş nefretin bir dışavurumudur. Kimi “teröristler gebersin” diye kendini
yırtar, kimi “hazretlerimize laf edenlerin kafası kesilsin” diye tepinir, kimi
de “genç kızlara lolipop yalatanlar insan değildir, hadım edilsin, bin sene
yatsın” diye sinir krizi geçirir. Aynı şey. Aynı vicdan kararması.
İşte bu kesime bir laf anlatabilirim diye oturdum bir
yazı yazdım. Başaramadım tabii. Her seferinde aynı tuzağa düşüyorum.
İrrasyonellikle nasıl başa çıkılır bilmiyorum. Altmış sene oldu, öğrenemedim.
Bundan sonra da öğrenmem zor herhalde.
Gönderen Sevan Nişanyan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.