Burak Küntay / bkuntay@hurriyet.com.tr
Yıllardır Ermeni diasporasının Türkiye’ye karşı kullandığı
sözde soykırım meselesi her başkanlık seçim döneminde de gündeme gelir. Az
istisnası olmakla beraber hemen hemen her başkan bu sözde tasarının tanınması
hususunda destek sözü verir. En yakın örneği de ABD Başkanı Obama olmuştur. Gel
görelim ki başkan adayı, başkan seçildikten sonra kampanya esnasındaki
vaatlerinin aksine bu tasarı geçmesin diye uğraşır. Obama da böyle yapmıştır… Clinton
mı, Trump mı bizim için iyi tartışması aslında biraz da öngörülemez bir
tartışmadır. Çünkü ABD başkanının dış politikasını bugün ne derlerse desinler
asıl belirleyecek olan başkanın görev süresince yaşanacak dış politika
gelişmeleridir. Başkanlar, en nihayetinde küresel konjonktüre göre tavır alıp
tepkilerini belirler.
***
ABD seçimlerinde git gide sona doğru yaklaşılıyor.
Geçen akşam yapılan ikinci tartışmada gerek seviyenin iyice
düşmesi gerekse Trump’ın gerekli ivmeyi yakalayamaması Hillary Clinton’ı ciddi
anlamda öne çıkarmaya başladı. Bütün bunlar bir yana, Türkiye tarafından bakıldığında
birçok ülkede yapılan değerlendirmeler gibi bizde de hangi Başkan adayı bizim
açımızdan iyi olur tartışmaları hız kazandı.
Hillary Clinton mı, Donald Trump mı? Hangisi Türkiye’nin
menfaatleri açısından daha iyi olur? IŞİD meselesini çözmek için PYD ve YPG ile
işbirliğine devam edeceğini hatta arttıracağını açıklayan Clinton mı? Esad’ı
metheden ve onunla iyi ilişkiler kurulmasını isteyen Trump mı?
Belki de asıl soru, kampanya döneminde adaylar tarafından
söylenenlerin, verilen vaatlerin ne kadar önem taşıdığı ve ne kadar gerçekleri
yansıttığı olmalı.
ABD seçimlerinde unutulmaması gereken ilk mesele, dış
politikanın ekonomiye etkisi bir kenara Amerikan halkı için çok da mühim
olmaması. Yıllardır yapılan değerlendirmelerde ABD seçmeninin oylarını
kullanırken ekonomi, işsizlik, sosyal politikalar, eğitim, insan hakları ve
tabii ki güvenlik mevzularını ön sırada tuttuğunu ve bunların ardından dış
politikaya önem verdiklerini görüyoruz. Ancak ve ancak dış politika hamleleri
ABD’nin iç güvenliğini ya da ekonomisini etkiliyorsa o zaman dış politika
seçmen için öncelik olarak öne çıkan, ama hiçbir zaman ilk üçe giremeyen bir
faktör oluyor.
Vietnam Savaşı bile asker ölümleri Amerikan sosyal
hayatının, aile hayatının, ekonomik etkisi ise gerçek hayatın bir parçası olup
Amerikan halkının günlük yaşamına sirayet etmeye başladı, o zaman istisna
haline geldi.
Tabii ki buradaki kastım seçmen davranışı ve oy verme
eğilimi. Devlet her daim dış politikayı öncelikli tutma politikasına devam
etmiştir.
Peki, bu durumda en iyi aday kim? Bu soruyu net bir şekilde
anlamak için belki de Türk dış politikasını da yakından ilgilendiren bir örnek
vermek mümkün olabilir.
Yıllardır Ermeni diasporasının Türkiye’ye karşı kullandığı
sözde soykırım meselesi her başkanlık seçim döneminde de gündeme gelir. Az
istisnası olmakla beraber hemen hemen her başkan bu sözde tasarının tanınması
hususunda destek sözü verir. En yakın örneği de ABD Başkanı Obama olmuştur. Gel
görelim ki başkan adayı, başkan seçildikten sonra kampanya esnasındaki
vaatlerinin aksine bu tasarı geçmesin diye uğraşır. Obama da böyle yapmıştır.
Başkan adaylarının bu şekilde yol izlemesinin nedeni açık.
Başkan adayı seçilirken oya ve maddi desteğe ihtiyacı vardır. ABD’deki Türk
lobimiz her geçen yıl güçlenmekte, ancak tarihsel olarak ABD’de Ermeni
diasporası nispeten daha etkin. Başkan adayları ise seçilebilmek adına Ermeni
diasporasından gelecek desteği hiçe sayamaz ve bu gruba yönelik vaatlerde
bulunurlar. Ancak başkan seçilip de koltuğuna oturduktan sonra dış politikayı
eline alınca başka bir gerçekle karşılaşır: ABD’nin kendi menfaatleri için
Türkiye gibi bir ülkeyi yok sayamazsınız. İşte, bu yüzden başkanlık koltuğuna
oturan, başkan adaylık sürecine tam ters hareket eder.
Başka güzel bir örnek ise 11 Eylül sonrası yaşananlardır.
Dünyanın dört bir tarafında birçok kimse George W. Bush’u sadece bizim
açımızdan değil birçok ülke açısından 11 Eylül süreci ile alakalı eleştirmiş ve
suçlamıştır. Bush’un yaptıklarının ve 11 Eylül sonrası izlediği politikalarının
desteklenecek, benimsenecek bir tarafı yoktur.
Ama asıl konu buradaki meselenin gerçekten Bush mu
olduğudur. Eğer Bush öncesi dönemde dünyada büyük sempatiye sahip olan Bill
Clinton 11 Eylül sonrası dönemde de başkan olsaydı ortaya çok farklı bir tablo
mu çıkardı? Kanaatimce az bir fark olmakla beraber çok büyük farklılıklar
görmezdik. Çünkü ABD başkanları devletin genel duruşunun üzerinde sınırlı
etkiye sahiptirler. Devletin süregelen politikalarını 180 derece
değiştiremezler. Bazı tarz ve tavır farklılıkları tabii ki vardır, ancak
genelde devletin duruşu aynıdır.
İşte, bu yüzden Clinton mı, Trump mı bizim için iyi
tartışması aslında biraz da öngörülemez bir tartışmadır. Çünkü ABD başkanının
dış politikasını bugün ne derlerse desinler asıl belirleyecek olan başkanın
görev süresince yaşanacak dış politika gelişmeleridir. Başkanlar, en
nihayetinde küresel konjonktüre göre tavır alıp tepkilerini belirler.
Bizim menfaatlerimiz için başkanın kim olduğundan ziyade
küresel konjonktürün ve bölge şartlarının bizim menfaatlerimizden yana olmasını
istemek en büyük gerçeklik olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.