
Nazan Maksudyan
Son sürat giden bir tren, içinde çığlık çığlığa, şen
çocuklar, güneş, tarlalar, ağaçlar.. İnsan yaşadığı kadar vardır, diyor
Antranik Dzarugyan ve yaşadıkça mutludur. “Çocukluğumuz olmadı, çünkü
Ermeni’ydik ve yetimdik.” Antranik Dzarugyan’ın özyaşamöyküsü, hayatının
trajedisini yetimhanede geçen günleriymiş gibi kurguluyor. Yazar, ömrünün geri
kalanında hep hissettiği boşluğu, ruhundaki huzursuzluğu, yarınını düşünmeden,
adeta kaçarak yaşamasını ısrarla çocukluğunun yaşanmadan bitmiş olmasına, ya da
(çocuksu) masumiyetini erken kaybetmiş olmasına bağlıyor.
“Onlar her yerde, çocukluğu olmayan arkadaşlarım.
Aralarında çok zenginleri var, sefilleri, sanatkârları, başaranları, hayatı
ıskalayanları var. Onlar için artık hayatın bir sırrı yok, günlerin sürprizi
yok, mutluluğun albenisi yok. Çünkü onların çocukluğu yok.”
Çocukluğu Olmayan Adamlar, Antranik Dzarugyan, Çeviri:
Klemans Zakaryan Çelik, Aras Yayıncılık
Çocukluğu Olmayan Adamlar, Antranik Dzarugyan, Çeviri:
Klemans Zakaryan Çelik, Aras Yayıncılık
Dzarugyan Çocukluğu Olmayan Adamlar adlı eserinin giriş
bölümünde, ruhundaki tüm yaraların çocukluğunda açıldığını vurguluyor. Ermeni
yetimlerin çocukluklarının unufak edildiğini, bu yüzden de, kendi de dâhil tüm
arkadaşlarının çocukluklarından nefret ettiğini dile getiriyor. Belki kitabın
yazıldığı dönemde yükselen psikanalitik yaklaşımların çocukluğa bu kadar önem
atfetmesi yazarı da etkilemiş ve hep hissettiği varoluşsal kaygıların
faturasını çocukluğuna çıkarmasına yol açmış olabilir. Oysa yukarıdaki
alıntının son cümlesinde “onların çocukluğu yok” yerine “inancı yok”
yazılabilirdi. Dzarugyan için hayatın anlamının olmaması, onun gelecek günlere
dair umut beslememesi, mutluluk peşinden koşmamasının sebebi yetim olması,
sefil bir yetimhane yaşantısı sürmüş olması değil. Sadece çocukların değil,
kadın erkek, genç yaşlı Anadolu’daki tüm Ermenilerin insanın insana
yapabileceği kötülüğün ve vahşetin en beterini görmüş olmaları.
“İnsanların kötülüklerine dair öyle örnekler bilirim ve
insan denilen yaratığın açgözlülüğünü öyle iyi tanırım ki her türlü canavarlığa
inanabilirim.”
Yetimlerin her pazar ziyaret ettiği Protestan kilisesinde
vaizin anlattığı, çocuklara yardım çanağından çalmamayı, bilakis kiliseye
yardımda bulunmayı telkin eden “Gümüş Merdiven” kıssasının ardından, altı
yaşındaki küçük Haçik’in “Böyle uyduruk hikâye duymadım!” demesi bundan olsa
gerektir. Haçik’in annesi, babası, tüm kardeşleri, gözü önünde öldürülmüş,
çocuk onların nasıl ve nerede öldürüldüklerini, her birinin son sözlerini
aklına kazımıştır. En son öldürülen annesi olur, üstelik yeni doğmuş küçük kız
kardeşini emzirirken... Elbette bu çocuk cennete ulaşan bir gümüş merdivenin
varlığına ve yaptığınız iyiliklerle oraya ulaşacağınıza inanmaz, elbette
kilisedeki tabaktan bozuk para aşırır, elbette “Merdiven filan, bunlar boş
şeyler!” diyebilir. Memesinde bebeğiyle bir annenin, üstelik öz annesinin
öldürüldüğünü gören biri artık neye inanabilir ki hayatta?
Yetimhanedeki çocukluğunu, gündelik hayatın ritmini,
çocukların kendi aralarındaki ve eğitmenlerle olan ilişkilerini, arkadaşlarının
tehcir yolunda yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatan Dzarugyan’ın,
kendi ailesinin başından geçenler konusunda suskun olması çarpıcıdır. Gürün’den
Halep’e nasıl geldiklerinden, tüm aile fertlerine ne olduğundan, niçin
Halep’teki yetimhaneye bırakıldığından hiç bahsetmez. Annesinin onu almak için
yetimhane idaresine başvurmasından söz ederken, “Annem beni bulmuş” ifadesini
kullanır. Anne Yeranuhi’nin beş yaşındaki Antranik’i neden Halep’teki
yetimhaneye bırakmak mecburiyetinde kaldığından, o sırada kendisinin nasıl deliler
gibi gözyaşı döktüğünden söz etmez. Başkalarının acılarını detaylarıyla
anlatırken kendi acıları konusunda sessizdir. Suskunluk, şahsen maruz
kaldıkları şiddeti kelimelerle anlatamayan soykırım kurtulanlarına ait tüm
tanıklıklarda görülen yaygın bir durumdur.
Yazar Yervant Odyan’ın yetimhane ziyareti sırasındaki,
kendisini ağırlamak için hazırlıkları yapılan kutlama ortamıyla taban tabana
zıt sessizliği de aynı yüzleşme güçlüğünden kaynaklanır. Hediye ve eğlence
vaadiyle heveslenen çocuklar, karşılarında, ciddi, düşüncelere dalmış, simsiyah
giyinmiş ve konuşmakta güçlük çeken bir adam görünce hayal kırıklığına
uğrarlar. Sadece hediye değil, aynı zamanda eğlence peşinde oldukları için,
başka bir deyişle hâlâ çocuk oldukları için, salonu alkış kıyamet şenlik yerine
çevirirler, durmadan şamata yaparlar. Oysa Odyan’ın ağzından sadece, “Yetimler,
sizi çok seviyorum…” cümlesi çıkar.
“Der Zor’dan yeni dönmüş, büyük çile çekmiş bir Ermeni
yazar kendi soyundan binlerce yetime ne söyleyebilirdi? Her bahar, Fırat’ın
azgın sularının ana babalarının kemiklerini parça parça kıyıya attığını gören o
yetimlere...”
Marc Nichanian, soykırım ve tanıklık edebiyatı üzerine
eserlerinde, Ermeni soykırımını yaşayanların, aralarındaki en büyük yazarların
bile, neden bu konuda yazma güçlüğü çektiğini çözümlemeye çalışır. Yaşanan
vahşet ve şiddetin ardından, hele de insanlıktan çıkma durumlarında dilin
sınırları birden kendini göstermiş, dilsel ifade yeteneği yetersiz kalmıştır.
Kelimeler kifayetsizdir. Dilimiz bir insanın böylesine vahşice yok edilmesini
anlatacak sözcüklerden yoksundur. Soykırımın tanıkları sözün bittiği yerdedir.
Bu yaşananlardan sonra ne söyleyebilir, ne yapabilir, neye inanabilirler ki?
Yirminci yüzyılı yaşayanlar, Eric Hobsbawm’ın tabiriyle
'Aşırılıklar Çağı'nı görenler, Aydınlanma’dan itibaren büyüttüğümüz, insanlığa,
ilerlemeye, adalete ve iyiliğe inancımızı her geçen gün misliyle kaybettiğimize
tanık olacaklardır. Bugün taş taş üstünde kalmamış Halep’i gören bizler artık
neye inanabiliriz ki?
Fakat yaşamak için inanmak gerekmez. İnsan içgüdüsel
olarak yaşama bağlıdır. Hayatta kalma mücadelesi ve travmayı yan yana düşünmek
zıt kutupları birleştirmeyi gerektirir. İnsanın hayatta kalma güdüsü, bir çeşit
uyuşturucu gibi travmayı baş edilebilir kılar. Yaşamak için, yaşamayı sürdürmek
için insanlar duygularını, acılarını bastırır, gördükleri vahşeti unutur, adeta
sinir uçlarını uyuşturur. Antranik gibi binlerce dul ve yetim Ermeni,
soykırımdan sağ kurtulmayı başaranlar, ölenle ölmez, yaşamaya devam eder.
Başlarından geçen ve tanık oldukları cehennemi sıradanlaştıran bir uyuşmuşluk
içinde hayatlarını sürdürür.
Dzarugyan’ın “İçimi kemiren huzursuzluk” diye andığı, hep
bir yere gitme, fakat gittiği yerde kalamayıp oradan da kaçma arzusu unutma ve
uyuşma ihtiyacıyla ilişkilidir. Milan Kundera’nın romanı Yavaşlık bu tema
üzerine kuruludur: Yavaşlık ve hatırlama arasında, hız ve unutma arasında gizli
bir bağ vardır. Yolda yürüyen biri aniden bir şey hatırlar ama detayları
kafasında oturtamazsa, gayri ihtiyari adımlarını yavaşlatır. Tam tersine,
başından geçmiş acı bir olayı unutmaya çalışan biri hızını arttırır, yürüyüşünü
hızlandırarak henüz hafızasında çok taze olan şeyden uzaklaşabileceğini
düşünür. Dzarugyan da yetimhanede unutarak ve hayata tutunarak ayakta kaldıklarının
altını çizer.
“Manuk çabucak unutuldu. Anaokulu’nda her şey hemen
unutulurdu. Hele hele ölüm ve başkalarının başına gelen talihsizlikler...
Amansız bir hayat kavgası vardı, bizi yiyip bitiren bu kargaşa içinde bütün
duygularımız donup kalmıştı.”
Hızlanmak ve unutmak biraz da gündelik yaşamın
kendisidir. Eylem hâlinde olmak içimizdeki varoluşsal sıkıntıları derinlere
iter. Daha fazla yaşamsal deneyimle sarıp sarmalanmakla acılardan ve ruhsal
huzursuzluklardan kaçarız. Yeni bir şehre taşınır, iş hayatımızda başarıdan
başarıya koşar, çocuk yaparız. Dzarugyan, ideal (burjuva) çocukluk tahayyülünün
büsbütün dışında bir çocukluk yaşadığı için anlatısı bir yandan bilinç
düzeyinde “Bizimki de çocukluk muydu” serzenişi içerse de, onun ve
arkadaşlarının büyük bir kazanımı vardır: eylemlilik. Eylemleri sayesinde
çocukluklarını yaşamış, hayata tutunmuş, böbürlenerek anlatacakları sayısız
maceraya atılmışlardır.
Günler, haftalar, aylar boyu dördümüz birlikte bisiklete
binmeyi öğrendik, misket oynadık, sinemaya gittik, okuldan kaçtık.
Okuldan kaçma rekoru bana aitti ve bu rekoru kırmak
mümkün değildi. Tam iki ay okula gitmemiştim.
Çocukluğu Olmayan Adamlar bize tam da, Ermeni yetimlerin
de çocuk olduğunu, çocukluk denen deneyimi diğer yaşıtları gibi yaşayabildiklerini
anlatıyor. Sayısız kalp burkan olayın yanı sıra, Dzarugyan’ın anılarının
içeriği eğlenceyi dışlamıyor. Her çocuğun hayali veya en sevilen çocuk
kitaplarının konusu olan gruplara/ çetelere ayrılmak, sapanla, sopayla kavgaya
tutuşmak, okuldan kaçmak, koleksiyon yapmak, uçurtma uçurmak, hırsızlık yapmak,
hazine aramak, yalnız başına uzak yerlere gitmek, trenle yolculuk gibi
eğlencelerden bahsediyorum. Yetimhanedeki çocukların durmadan oyun oynadığını,
serüven peşinde koştuğunu, şakacı, muzip, mutlu olduklarını görüyoruz.
Dzarugyan’ın başından geçen maceraları büyük bir başarı duygusuyla aktardığının
da altını çizmek gerekir. Kendisiyle gurur duyduğu, özgüvenini tazeleyen
hikâyeler anlatıyor. Anlatıcıyı kahramana, anıları avantüre dönüştürüyor.
Annesine kavuşan, yani artık kimsesiz olmayan,
dolayısıyla hayalini kurduğu ve evlerin içinde yaşandığını varsaydığı gerçek
çocukluğu bundan böyle yaşama fırsatı olduğunu anlayan Dzarugyan’ın tüm bunlara
rağmen evden kaçıp arkadaşlarının yanına dönmesi hayli çarpıcı bir örnek.
Hasret kaldığı sevgi ve şefkati verecek annesine yıllar sonra kavuşmuşken,
üstelik hiç bitmeyen bir işkence olduğunu söylediği yetimhaneden tam
kurtulacakken neden deniz kıyısındaki başka bir şehirdeki yeni yetimhaneye
gitmek istiyor küçük Antranik? Elbette çocukça bir heves yüzünden. Ana evinde
kös kös oturacağına, arkadaşlarıyla birlikte uzun bir tren yolculuğu yapmak ve
yeni bir şehirde yeni bir maceraya atılmak çocuğa çok daha cazip geliyor!
Anlatısının başlarında, aralarında ne sevgi ne dostluk olduğunu söylediği
arkadaşlarıyla aslında gerçekten arkadaş olduğunu, güzel günler geçirdiklerini
hatırlamadan edemiyor. Üstelik bu yeni macerada çocukların ne kadar
eğleneceklerini düşündükçe içi daralıyor: “Hepsi gidecekti, trene binip şen
şakrak yolculuk edeceklerdi, bense bu köhne şehrin kirli meydanlarında, eğri
büğrü sokaklarında tek başıma kalacaktım.” Annesinin evinde geçirdiği gece
sabahı dar ediyor ve koşa koşa trene biniyor.
İlk defa trene biniyorduk ve az buz bir mutluluk değildi
bu. Her zamanki şeyler, evler, ağaçlar, tüm dünya değişivermişti bizler için.
Sanki sihirli bir el rengârenk resimler diziyordu önümüze.
Her şey yenilenmiş, güzelleşmiş, bambaşka bir hal
almıştı. Bir köprünün üzerinden, küçük bir köyün yakınından ya da bir ağaç
kümesinin arasından geçerken attığımız çığlıklar, yük taşıyan tren katarını
ayağa kaldırıyordu. Ruhumuzda açılan gizli çeşmelerden akan mutluluk içimize
sığmıyor, dolup taşarak uçsuz bucaksız Suriye ovalarını suluyordu.
Dzarugyan’ın kitabın açılışında gözümüzü korkuttuğu kayıp
çocukluktan çok farklı bir resim bu. Son sürat giden bir tren, içinde çığlık
çığlığa, şen çocuklar, güneş, tarlalar, ağaçlar.. Basbayağı mutluluğun resmi!
İnsan yaşadığı kadar vardır, diyor, ve yaşadıkça mutludur. Her şeye rağmen…
1


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.