Babannem
anlatırdı.. Geçmişte 2 tane kilise varmış Aktaş'da.. Vaftiz ya da nikah töreni
olduğunda gider bir kenardan kilise müziği, kilise korosu falan dinlermiş..
''Hepsi de tanıdığımız, bildiğimiz insanlardı'' derdi.. Çarşıda, pazarda,
rastlayıp konuştuğumuz, Ilca'da birbirimizin sırtını sabunladığımız insanlar..
Çocukların paskalya’da yumurta, ramazan bayramı’nda da şeker topladığı..
Kimsenin ''Niye geldiniz? demediği..'' Ulan
diyorum bazen; topu topu iki kilise değil miydi bu.. Hadi yıktın yıktın, bari
bir kaç parça eşyasını sakla.. Bir kandil, bir şamdan, bir fotoğraf.. Sadece
'Vuslat Hanım'ın fotoğrafı var Selahattin İkiz'de.. Onun dışında her yer
karanlık.. O fotoğrafı da Ayhan Kerse vermiş Akpınar'dan.. (Saklayamaz çünkü amaç tarihi silmek izleri yok etmek. HYETERT)
****
Sonradan
yaşamaya başladığın yerin hikayesi olmuyor arkadaşım.. Sadece çocukluğunun
geçtiği şehir geliyor insanın peşinden.. Hafızana kazınmış mekanlar, kişiler..
Bir şey anlatacaksan onları atlayıp geçemiyorsun.. İstesen de istemesen de
kendini anlattırıyor sana şehir.. Afer abi vardı Bolu'da, ondan bahsedildi
bugün.. Duymamıştım; Eczacı Muzaffer Hanım'ın şoförlüğünü de yapmış bir ara..
* * *
Ardından da
Eczacı Hilmi Bey'le Muzaffer Hanım'ın düğününe geçtik.. Halkevi’nde dillere
destan bir düğün olmuş.. Şehrin ileri gelenleri üst düzey bürokratlar, eşleri..
Kamber'siz düğün mü olur.. Bizim mahalle ile birlikte Kamber Onbaşı da gelmiş
düğüne..
* * *
Halkevi’nde
öyle bir orkestra varmış ki o tarihte, caz maz ne istersen çalıyor.. Caz değil
ama, dans havaları ile coşmuş Semerkant'lılar.. Hele Kamber dayı.. Üzerindeki
zeybek kıyafetleriyle bir atlamış piste; Zorba filminin Anthony Quinn’i gibi..
Dönü dönüveriyormuş Halkevi'nin ortasında.. Tarih 11 Ocak 1941, günlerden Cumartesi..
* * *
ORKESTRA..
Bir de
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın 1963 yılında verdiği konser var..
İzleyenlere hayatlarının en büyük sukutu hayalini yaşatan konser. Ben o konser
için neden İnkilap Okulu’nun, seçildiğini hala çözebilmiş değilim..
* * *
Süslenip
püslenip okulun müsamere salonunu dolduranlar ''kimbilir ne türküler
söylenecek, ne uzun havalar çekilecek'' diye beklerken, Beethoven'in ''opus iki
numaralı keman konçertosu'' ile şoke olmuşlar.. En önden yer kapanlar, keman virtiözü
Suna Kan'ı dansöz zannedip para takmaya hazırlananlar.. ''Acaba'' demişler
''notalar falan mı karıştı..?
* * *
Sahneye kadar
gidip ''yaw yapmayın'' diyenler olmuş.. ''Bari ''Tombalacık Halimem''i çalın
yav.. Halay çekecez diye 'Figaro'nun düğünü'nü bekledik, o da fos çıktı..
Zeybek elbiselerini boşuna mı giyindi Kanber onbaşı.. Kırmızı şeritli
madalyasını boşuna mı taktı Şekerim Ali.. Ya biz? Haybeye mi teptik bunca
yolu?”
* * *
KİLİSE..
Babannem
anlatırdı.. Geçmişte 2 tane kilise varmış Aktaş'da.. Vaftiz ya da nikah töreni
olduğunda gider bir kenardan kilise müziği, kilise korosu falan dinlermiş..
''Hepsi de tanıdığımız, bildiğimiz insanlardı'' derdi.. Çarşıda, pazarda,
rastlayıp konuştuğumuz, Ilca'da birbirimizin sırtını sabunladığımız insanlar..
Çocukların paskalya’da yumurta, ramazan bayramı’nda da şeker topladığı..
Kimsenin ''Niye geldiniz? demediği..''
* * *
Ulan diyorum
bazen; topu topu iki kilise değil miydi bu.. Hadi yıktın yıktın, bari bir kaç
parça eşyasını sakla.. Bir kandil, bir şamdan, bir fotoğraf.. Sadece 'Vuslat
Hanım'ın fotoğrafı var Selahattin İkiz'de.. Onun dışında her yer karanlık.. O
fotoğrafı da Ayhan Kerse vermiş Akpınar'dan..
* * *
İlk okulu o
mahallede okudum.. En son hatırladığım kişi ''atlı'' bir postacıydı.. Herhalde
''atı var'' diye unutmadım onu.. Ya da postacı olduğu için.. Bir dönemin en
popüler kişileriydi postacılar.. Pembe zarflar, ucu yanık mektuplar, çeşme
başları.. Hiç biri kalmadı.. ''Yine yakmış yar mektubun ucunu'' da kalmadı,
''Susadım çeşmeye varmaz olaydım'' da.. Çeşme başı dendi mi, alış veriş
merkezlerindeki ''Sebil'' leri anlayacaz artık.. ''Susadım Sebil'e varmaz
olaydım'' diyecez ; ''Elinden bir tas su içmez olaydım..
* * *
''Postacılar,
Bekçiler tamam da, Zabıtalar da vardı be Hocam'' dedi arkadaşım.. Zabıta amiri
''Aparis'' vardı mesela.. Fantomas filmindeki Jandarma çavuşu Louis de Funes
gibi.. Hiç beklemediği anda gelir dikilir esnafın tepesine.. Fırınlar,
pastaneler ne alemde? Raflarda ürünler etiketli mi? terazilerin ayarlarıyla
oynanmış mı? Asla müsamaha etmez.. Bir iş yerini; hatta tüm iş yerlerini
ebediyen kapatıp anahtarlarını da Büyüksu'ya atabilir.. Hahahaha..
* * *
Ve Şeref Abi..
Üzerinde safari tipi ceket, belde beyaz kemer, üst cepte zincire bağlı düdük..
Altında fazla ütülenmekten parlamış lacivert pantolon.. Ve en önemlisi; resmi
elbisenin altında sivil ayakkabılar.. Hançer kılıfı gibi.. Hançeri çıkartmış,
kılıfını ayağına geçirmişsin gibi.. (Bu benzetme Selahattin Abi'ye ait)
* * *
MEKTUP..
''Hançer
kılıfı gibi ayakkabı'' deyince Bolu'dan bir arkadaşım vardı, onu hatırladım..
''Yerim aynı, değişmedi'' diyordu telefonda, ''Çift kapılı kundura'dan aşağıya
in, sol koldaki ilk sokaktayım ben; Çift kapılı Kundura'yı ilk defa
duyuyordum.. Kanaat Kundura'ymış..
* * *
Borazanlar'dan Durmuş abi de ayakkabıcı Salim Usta'yı anlatmıştı aynı
sokaktan.. Salim Usta'ya Bursa'dan gelen mektubu ve zarfın üzerindeki adresi..
''Palabıyıklı Salim- Rekor kontora- Eğri söğüt altında - Bolu..''
* * *
Postacı
Durmuş Özcan.. Sanırım onlardan da kimse kalmadı artık.. Tahsin'le Muhsin'in
babasıydı rahmetli.. Yalan dünya be.. Her şey bomboş.. Burada bitirelim mi?..
Yazdıktan sonra kontrol etme saplantımız da var çünkü.. Eklenecek ya da
çıkartılacak bir şey kaldı mı? titizliği.. ''Titiz şahine'' sendromu yani.. Bir
yazının içinde istenmeyen bir kaç satırın kalma ihtimali; çok fena.. Aklına
geldikçe ter basar adamı..
* * *
Allem edip
kallem edip Titiz Şahine'yi de sıkıştırdım ya araya.. Hem Vahap Tuncer'in hem
de Eczacı Hilmi Bey'in komşusuydu rahmetli.. Bugün Vahap Bey'in eşi Hatice
Hanım'ın ''Arya''larından da bahsedecektik, Dibekbaşı Sokak’taki Hacer
Hanım'dan, Hamide'den, Vasfi'den ve diğerlerinden.. Olmadı.. Bir başka sefere
inşaallah..
Hoşça
kalın..
Erdoğan Mühürcüoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.