Etyen Mahçupyan / emahcupyan@karar.com
Trump’ın seçilmesi kritik eyaletlerin analizini yapanlar
için belki sürpriz olmadı, ama kazanması bunu tahmin edenler için bile
psikolojik bir şok yarattı. Bunun nedenlerinden biri Trump’ın hiçbir konuda
popülist söylemin ötesine geçen şekilde ciddi önermeler ve projeler sunmamış
olması. Hatta birçok gözlemci Trump’ın zaten böyle bir fikriyata sahip
olmadığını düşünüyor. O nedenle analizler seçmenlerin niçin popülizmi tercih
ettiği üzerine yoğunlaştı ve söz konusu tercihin Obama’nın yanlışları nedeniyle
yapıldığı noktasına gelindi.
Ne var ki bu tepki üzerinde yoğunlaşmak bize olayı anlama
açısından çok yardımcı olmayabilir. Çünkü asıl mesele Trump’ın kazanması değil…
Sadece Demokratlara değil, Cumhuriyetçilere de karşı çıkan bir adayın neredeyse
yüzde elli oy alması. Trump kazanmasaydı bile sosyolojik ve ideolojik açılardan
ABD toplumunun bir sorun yaşadığı, bir dönemecin eşiğinde olduğu açık.
Obama’nın yanlışları bazı kritik eyaletlerin oy davranışını değiştirdiği ölçüde
‘bardağı taşıran damla’ olarak telakki edilebilir. Ama muhtemelen aysbergin
altında çok daha uzun süreden bu yana devam eden ve zamanla biriken bir tepki
var.
***
Bu tepkinin ‘fakör analizini’ yapmak ABD toplumunu
çalışanlara düşüyor ve bilgiye ancak önümüzdeki süreçte antropolojik
çalışmalarla ulaşılacak. Dolayısıyla ABD toplumu üzerine şu anda yapılabilecek
olan önermelerin doğal bir sınırı bulunuyor. Öte yandan geniş Batı dünyasının
zihni kodları hakkında konuşabiliriz, çünkü bunlar bizi de kapsıyor.
ABD seçimleri böyle bir zihinsel arayış için de uygun bir
çıkış noktası. Çünkü Trump ‘yeni’ bir şey yapmasa da, uyguladığı ‘yeninin’
gelişmiş Batı dünyasında da kazanma ihtimalini ortaya koydu. Buradaki söz
konusu ‘yeni’ bizler için aslında epeyce eski. Hem popülizm devletçi ve
merkeziyetçi siyasi yapıların vazgeçilmez parçası olduğu hem de bizim siyasi
tarihimizden bir Cem Uzan geçtiği için. Yeni olan şey, bunun gelişmiş Batı
ülkelerinde de olabilmesi ve toplum tarafından teveccüh görmesi.
Batı demokrasileri modern zihniyet çerçevesi içinde vücut
buldular ve siyaset de burada üreyen ideolojileri temel aldı. Modernlik
relativizm ile otoriterlik arasında salınan bir anlam dünyası olduğu ölçüde,
ABD’de siyaset liberalizm ile muhafazakarlık arasındaki eksen üzerinde oluştu.
Dünyanın geri kalan kısmında otoriter zihniyetten beslenen sosyalist ve türev
siyasetler ABD’de zemin bulamadı. Sonuçta siyasi özgürlükleri ve devletçi
sosyoekonomik tedbirleri savunan liberaller ile kültürel sınırlamaları ve
sosyoekonomik özgürlüğü savunan muhafazakarlar karşı karşıya kaldı.
***
Her iki taraf da bunca yıl ideolojiden hareketle siyasi
kimlikler ürettiler ve bunları kültürel bir bakışın, anlam dünyasında
yoğurdular. Dolayısıyla liberallik ve muhafazakarlık birer hayat tarzı ve
anlayışı da oldu. Ancak her iki tutum da moderndi… Her iki tarafın da ahlaken
savunduğu, meşruiyet atfettiği tezleri ve doğruları vardı.
Trump ise bunun tersini yaptı. Tepkiyi kimlikleştirdi ve
o kimlikten bir ‘ideoloji’ üretti. Altı boş, yüzeysel bir ideoloji... İnşa
edici değil, yıkıcı. Ancak reel bir rahatsızlığa cevap veriyor. Bu rahatsızlığın
konjonktürel olduğunu düşünebiliriz, ama belki de modernliğin tıkanmasıyla
birikmiş bir dalganın su yüzüne çıkması.
Trump ‘olayı’ post-modern bir duruma verilmiş pre-modern
bir tepkiye benziyor… Emek verip post-moderni katılımcı bir sistematik içinde
üretemezsek, dünyanın pre-modernlerin eline geçebileceğini hatırlatıyor ve
post-modern dünyada bu tür liderliklerin popülizmden sonra gidecekleri yolun az
çok belli olduğu uyarısını yapıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.