Prof. Dr. Özcan Hıdır
ABD seçimlerinde din, bilhassa Evanjelik Hıristiyanlar
sanıldığından çok daha fazla rol oynuyor. Amerika’nın en önemli dinler
tarihçilerinden Martin Marty’nin belirttiği üzere, günümüzde dini boyutu
olmayan veya belirleyici unsuru din olmayan neredeyse hiç bir önemli olay
yoktur. Yakından bakıldığında, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın
seçilmesinde de din önemli bir unsur olmuştur. Özellikle ABD seçimlerinde din,
bilhassa Evanjelik Hıristiyanlar sanıldığından çok daha fazla rol oynuyor.
Aslında benzer motivasyonlar Avrupa için geçerli olsa da,
dinden uzaklaşma oranları Avrupa’da hayli yüksek olduğundan (ki bu oran bazı
ülkelerde yüzde 70’lere çıkıyor), seçimlerde din faktörünün ABD’ye oranla daha
az öneme sahip olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, Hıristiyan birlik veya
Hıristiyan demokrat partiler bir yana, Avrupa’daki en seküler-liberal
partilerin önemli kararlarında bile Yahudi-Hıristiyan arka planın hep
gözetildiğini söyleyebiliriz. Geçenlerde Hollanda Liberal Parti (VVD) Başkanı
ve Başbakan Mark Rutte’nin bir kilisede yaptığı konuşma, bu anlamda ipuçları
verir niteliktedir. Görev yaptığı hükümetlerde dini görüşünü hemen hiç ortaya
koymayan Rutte, Lahey’de oturduğu semtteki Duinzichtkerk kilisesinde 6 Kasım
tarihindeki konuşmasında, liberal-seküler bir politikacıdan çok da beklenmedik
şekilde inançlı olduğunu, kendisini Protestan kültürün bir çocuğu olarak kabul
ettiğini söyleyerek, adeta vaaz edercesine kiliseye, İncillere atıflarda
bulunmuştur. Aslında bu yadırganmamalıdır. Zira Avrupa’nın zihin kodlarını
oluşturan en önemli kimlik Hıristiyan/Yahudi-Hıristiyan gelenektir. Kim ne
derse desin, Türkiye’nin AB’ye girişinin önündeki en önemli engel, Türkiye’nin
Müslüman kimliğidir.
ABD’deki beyazların temsilcisi olarak öne çıkan Trump’ın
seçilmesinde din faktörünün, özellikle de muhafazakar beyaz
Protestanların/Evanjeliklerin öne çıktığını görüyoruz. Aslına bakılırsa genel
olarak din, özelde ise Protestanlık ve Evanjelikler, Cumhuriyetçilerin
seçilmesinde her zaman etkili olmuştur. Kaldı ki Cumhuriyetçi adaylar da
çoğunlukla Evanjelikler, Mormonlar, Baptistler ve Metodistler gibi beyaz
Amerikan Protestanlarına ait farklı gruplardan çıkar. Sıkı bir evanjelik olan
George Bush, koyu birer Mormon olan Ted Cruze ve Mitt Romney’i burada
zikredebiliriz. Evanjelikler ile Mormonların, Amerika’daki (hatta dünyadaki)
Hıristiyan mezhepleri arasında en tutucu, radikal kesim olduğu izahtan
varestedir.
Evanjeliklerin seçimler üzerindeki etkisi
Amerika Hıristiyanlarının çoğunlukla Protestanlardan
oluştuğunu söylemek gerekir. Bu Protestanlar içinde 'Siyonist Hıristiyanlar'
olarak da isimlendirilen Evanjelikler önemli bir role sahiptir. Indiana, Texas,
Kuzey Carolina gibi eyaletlerde Evanjelikler çok daha baskındır. Öyle
anlaşılıyor ki başta Evanjelikler olmak üzere, dindar
Hıristiyanlar-Protestanlar, blok halinde Trump’ı desteklemişler ve onun
seçilmesinde önemli rol oynamışlardır. Trump’ın Evanjelik beyaz Protestanların
yüzde 81’inin oyunu almış olduğu, ilgili bazı haberlerde yer almıştır. Bu
durumda şu soruları sormak anlamlı olacaktır: Bu aşırı Hıristiyanlar-Evanjelik
Protestanlar Trump’tan nasıl bir politika bekliyorlar ki oylarını büyük oranda
ona verdiler? Trump onların ideal adayı mıydı? Şayet değilse neden onu
desteklediler?
Demokratların adayı Hillary Clinton’ın
Protestanlar-Evanjelikler için çok daha kötü bir aday olduğu olgusu, burada rol
oynamış görünüyor. Bu durumda Trump Evanjelikler için eskilerin tabiriyle
'ehven-i şer’dir (kötünün iyisi). Ancak bu olgu, tek başına yukarıdaki sorulara
yeterli cevap olmasa gerek.
Pence faktörü belirleyici
Trump’ın yardımcısı Mike Pence’in dinî-mezhebî arka planı
bu sorulara cevap bulmakta önemli ipuçları veriyor. Dolayısıyla Evanjeliklerin
Trump tercihinde, Pence faktörünün daha çok öne çıktığını söylemek yanlış
olmayacak. Pence çocukluğunu Katolik olarak geçirmiş, gençliğinde Demokrat
Parti üyesi olmuş, üniversite yıllarında Kentucky’deki bir Hıristiyan müzik
festivalinde Evanjelik-Protestan mezhebine girmiş, Evanjeliklere göre 'ihtida'
etmiştir. Ardından Cumhuriyetçi Parti’ye geçmiş ve daha sonraki hayatını
muhafazakar, koyu dindar bir Evanjelik olarak sürdürmüştür. Kendisini
'muhafazakar Hıristiyan ve Cumhuriyetçi' olarak tanımlayan Pence, günlük İncil
okumayı asla ihmal etmediğini, günde üç kez şahsi ibadetini yerine getirdiğini
de ifadeden geri durmamaktadır.
Indiana valisi olduğu dönemlerde de Pence, yine aşırı
Hıristiyan-Evanjelik görüşlere sahip beyaz bir Amerikalı profili çizmiştir.
Yine onun Tea Party (Çay Partisi) diye bilinen ve İslamofobik görüşleriyle de
öne çıkan grubun toplantılarına katıldığı, hakkında yazılanlar arasında yer
alır. Dolayısıyla Trump’tan ziyade, aslında Pence’in seçilmesi Amerika ve AB
başta olmak üzere, bütün dünyadaki Protestanlarda/Evanjeliklerde bir umut
olarak görülmüştür. Dolayısıyla Hıristiyanlar-Evanjelikler muhafazakar
taleplerini, Trump’tan ziyade Pence üzerinden gerçekleştirmeye çalışacaklardır.
Öte yandan tek başına yarışa girse muhtemelen
kazanamayacak olan Pence, Trump ile birlikte yarışı kazanmıştır. Mesela “Wall
Builders” adıyla bilinen ve Amerikan hükümetinin Kitab-ı
Mukaddes’in/Hıristiyanlığın/Evanjeliklerin değerlerine uyması için çalışan
grubun başkanı David Borton’un şu değerlendirmeleri manidardır: “Trump bize
Tanrı’nın bahşettiği bir adaydır ve ideal olmasa da, yalnızca
başaramayacağımızı Tanrı bize onun sayesinde göstermiştir. Bakarsınız Trump’lı
birkaç yıl sonra, şöyle geriye bir bakarız ve 'gerçekten de hiçbirimizin
beklemediği bazı işleri bu adam yaptı' diyebiliriz.”
Öte yandan, Amerika’da Hıristiyanlar arasındaki radikal
dini akımlara dair kitapları ile bilinen Jeff Sharlet’e göre, gerek Trump
gerekse Pence düşmanlık derecesinde sekülerlik karşıtıdır ve ekonomi
konuştuklarında bu özellikle Pence’nin çevresinde hakim olan “Hıristiyan
kapitalizmi” anlayışıdır. Bu durum, Trump’ın da aslında sosyo-kültürel ve
ekonomik hayata bakışta Pence ile yer yer benzer Hıristiyan-Evanjelik
düşüncelere sahip olabileceğine, ancak bunları onun kadar öne çıkarmadığına
işarettir. Zira Pence Hıristiyan-Evanjelik değerlerle birebir uyumlu
görüşlerini açıkça ortaya koymaktan çekinmemiş, hatta bunları politikalara
dönüştürmek için çaba sarf etmiştir.
İsrail'e kayıtsız şartsız destek
Pence Indiana valisi olduğu dönemde, kendi eyaletinde
kürtajın cezalandırılması, annenin sağlık tehlikesi durumu hariç, çocuk sakat
bile olsa, geç dönemde kürtaj yapan doktorlara 2 yıl hapis cezası verilmesi,
homoseksüellerin bu yönelimlerini değiştirmek için terapi görmesini savunması,
askerlik ruhunu-düzenini zayıflatacağı gerekçesiyle homoseksüellerin askere
alınmamasını talep etmesi, işverenlerin homoseksüel işçileri reddetme hakkını
din özgürlüğü çerçevesinde değerlendirip desteklemesi, evrim teorisine karşı
çıkıp Kitab-ı Mukaddes ile uyumlu “yaratılış inancı”nın okullarda okutulmasını
istemesi ve okullarda cinsel ilişkiye dair bilgi verilmesine yönelik
çekincelerini dile getirmesi gibi hassas dini meselelerdeki yasa teklifleriyle
ve “hıristiyan cihadı”ından söz etmesi, “haçlı ruhunu yansıtacak semboller
kullanması” ve “İsrail’e kayıtsız destek verilmesi”ne dair görüşleriyle dikkat
çekmişti.
Benzer görüş ve tedbirlerin Texas, Kuzey Carolina,
Kentucky gibi “İncil kuşağı” diye nitelenen ve Amerika’yı “Tanrı’nın ülkesi”
olarak gören beyaz Evanjelik muhafazakarların hakim olduğu diğer eyaletlerde de
geçerli olduğu söylenmelidir. Hatta dünyanın diğer bölgelerindeki muhafazakar
Evanjelik Hıristiyanlar da benzer görüşlere sahiptir. Mesela yine bu
bölgelerde, homoseksüelliğe ve onların evliliğine büyük oranda karşı çıkılırken
homoseksüellerle beraber yaşama konusunda belli bir anlayış oluşmuştur. Buna karşılık
Avrupa ülkelerinde, özellikle homoseksüellik tartışmaları daha ziyade
Müslümanlar bağlamında gündeme gelmekte ve Müslümanların entegrasyonuna yönelik
önemli bir test alanı olarak tartışılmaktadır.
Bütün bunlar, Trump’tan ziyade Pence’in Evanjelik bir
çevreden geliyor olmasının, Evanjelik-Protestan-Hıristiyanların Trump’ı
tercihinde yeterli olduğunu gösteriyor. Zira yukarıda sözünü ettiğimiz kürtaj
ve homoseksüellik konularında Trump, adaylığı kesinleştiği dönemlere kadar
aslında Pence gibi düşünmemektedir. Hatta daha önceleri kürtajın yasallaşması
taraftarıdır. Ancak adaylığı kesinleştikten sonra bu konularda nispeten tavır
değiştirmiş ve muhafazakar Hıristiyanların oyunu garantilemek için kürtaj
karşıtı bir görüntü vermiş, homoseksüelliğe karşı çıkmış ve böylece bu
konularda Pence’in çizgisine yaklaşmıştır. Hatta kendisi bu konularda çok öne
çıkmamayı yeğlemiş, Pence’in öne çıkmasına yol açmıştır. Bir anlamda aralarında
rol paylaşımı olmuştur denebilir. Bu ikircikli tutumları sebebiyle olsa gerek,
gerek Avrupa gerekse Amerika’daki Evanjelikler, Pence’ten emin iseler de,
başkanlığı devraldıktan sonra Trump'ın Evanjeliklerin taleplerini
gerçekleştirmede Pence’i dinleyeceğinden pek da emin değiller.
Öte yandan Trump’ın son dönemlerdeki atama tercihlerinde
de beyaz Amerikalı Evanjelikler ile İslam karşıtlarının öne çıktığını
söylemeliyiz. Mesela Beyaz Saray’a şef olarak atadığı “sağ kolu ve siyasi
stratejisti” Steve Bannon’ın seçilmesi “Amerikan Nazi Partisi” ve ırkçı Ku Klux
Klan grubu üyeleri tarafından coşkuyla kutlanmış ve “Bizim zaferimiz” diye
nitelenmiştir. Zira Bannon, dünyanın ancak (beyaz) milliyetçilik, popülizm ve
Yahudi-Hıristiyan ideallerin gerçekleşmesi ile kurtulacağına inanan, aynı
zamanda İslamofobik bir kişidir. Zira Yahudi-Hıristiyan ideallerine en önemli
tehdidin sekülerlik ve “cihatçı (radikal) Müslümanlardan” geldiğini ve tarihte
haçlı savaşlarında olduğu gibi, onlara karşı amansız bir savaş yürütmeleri
gerektiğini her fırsatta dile getiren bir isim.
Trump-Pence ve İslam karşıtı tutumları
Trump’ın açıklamaları bir bütün olarak okunduğunda,
yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, Evanjelik-Hıristiyanların sosyal hayattaki
bazı uygulamalara dair ikircikli sözleri söz konusudur. Yine onun bu ikircikli
tutumu, İsrail ile ilgili konularda da söz konusudur denebilir. Nitekim İsrail
dostu olduğunu söylemesi, Amerikan elçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma
sözünü vermesi, başkan seçilmesinin İsrail’deki Ortodoks Yahudiler arasında
sevinçle karşılanmasına yol açmış, buna mukabil destekçileri arasında önemli
sayıda anti-semitik kimselerin yer alması, kendisinin de yer yer anti-semitik
ve neo-nazi izlenimi veren tavırlar sergilemesi, Mussolini’nin sözlerinden
iktibas yapan tweetleri retweetlemesi tereddütlere yol açmıştır. Dolayısıyla bu
konularda onun yeterince net olmayan açıklamalara ve tutumlara sahip olduğu
söylenebilir.
Ne var ki Trump'ın İslam dünyası ve Müslümanlarla ilgili
söylemleri nispeten daha açıktır. Her ne kadar başkan seçilir seçilmez web
sitesindeki Amerika’ya Müslümanların girişini yasaklayacağına dair bir yıl
önceye dayanan sözlerini kaldırttıysa da, bu durum onun İslam karşıtı
görüşlerinde radikal bir değişiklik olduğunu göstermese gerektir. Zira o,
Müslümanlarla ilgili, aşırı Hıristiyan-Evanjeliklerin hoşuna gidecek sözler
sarf etmiş, vaatlerde bulunmuştur. Dolayısıyla İslamla ve Müslümanlarla alakalı
politikalarında, zaman zaman nüanslarda konjonktürel değişiklikler ortaya
koysa/koyacaksa bile, temelde ırkçı temayüllere sahip milliyetçi beyaz
Amerikalılar ile Evanjelik Hıristiyanların çizdiği İslamofobik çerçevede
kalacağı öngörülebilir. Evanjelik Hıristiyanların özellikle desteklediği
yardımcısı Pence’in bu çerçeveyi çok daha sıkı koruyacağı da ayrıca
söylenmelidir.
Ayrıca Pew’in yaptığı bir araştırmaya göre,
seçilmelerinde büyük pay sahibi Hıristiyan-Evanjelikler, Trump’ın Müslümanlarla
ilgili daha net ve sert olması yönünde görüş bildirmiştir. Yine bu araştırmada
görüş bildirenlerin ancak dörtte biri Müslümanların Amerika değerleri ile
uyumlu olduğunu söylemiştir. Trump’ın Müslümanlarla ilgili nispeten daha net
(doğrudan İslamofobik, Müslüman karşıtı) görüşler açıklamasında, beyaz
milliyetçi Evanjelik-Hıristiyanlar arasında yapılan bu tür alan araştırmaları
önemli bir etkendir. Bu çerçevede Trump, (“aşırı”) Müslümanlarla etkin şekilde
mücadele edeceğini ifade etmiş, Müslüman göçmenlerin Amerikan değerlerine,
kurumlarına bağlılıklarını gösterecek tutumlara sahip olmalarını talep
etmiştir.
Öyle görülüyor ki Trump dini konularda, anti-semitizm ve
İsrail’e dair konularda yer yer çelişkili sayılabilecek görüşlere sahiptir.
Zira o beyaz neo-nazi tarzı bir milliyetçiliğe ve Evanjelik bir arka plana
yaslanıyor. Ancak onun aynı zamanda bir işadamı olduğu, pragmatist yönlere
sahip olduğu, peşin hükümlü olmamak gerektiği ve dolayısıyla başkanlığında
İslam ve Müslümanların gönlünü alacak sözlerinin de olabileceği öngörülebilir.
Ancak özellikle İslam, Müslümanlar ve İslam dünyası söz konusu olduğunda, yeni
Amerikan yönetiminin derinlerinde iki unsurun izleri hep görülecek: Trump’ın
İslam karşıtı özellikleri belirgin olan ‘beyaz milliyetçi arka planı’ ile
yardımcısı Mike Pence’in 'haçlı ruhu'na sahip, İslam karşıtı, (aşırı)
Hıristiyan evanjelik çevrenin desteklediği aday olarak seçilmesi.
Prof. Dr. Özcan Hıdır. Rotterdam İslam Üniversitesi ve
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde öğretim üyesidir
* “Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler
yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS)
üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik
için lütfen iletişime geçiniz.
Facebook Twitter Google Lin
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.