Etyen Mahçupyan / emahcupyan@karar.com Soğuk savaş döneminde uluslar arası ilişkilerde haklılığın esamesi okunmuyordu. Her şey güçlünün isteğine göre şekilleniyor ve öncelikler de güçlünün tehdit ve yayılma arzusuna göre belirleniyordu. Küreselleşme ile birlikte ‘insani’ öğe yeniden öne çıktı. Bu alanda herkesin ahlaki açıdan doğru davrandığını söyleyemeyiz ama en azından böyle bir kaygının varlığı artık teslim ediliyor. Nitekim Türkiye’nin birçok konuda ‘haklılığı’ da söz konusu ‘insani’ duyarlılığı göstermemizle ve bunu siyasetin parçası kılmamızla bağlantılı…Tek tek her iki tarafa da yapıldığında belirli bir mantığı olabilecek söylemleri aynı anda her iki tarafa birden kullanırsak, büyük güçlere ilave bir sömürü alanı açarız. Bunun hiç akıllıca olmadığını anlamak için uzman olmak gerekmiyor… Sonradan düzeltmeler de etkisiz kalıyor, çünkü Türkiye’den yansıyan olumsuz sözlerin gereksiz yere yapıldığından hareketle gerçek niyeti yansıttığı düşünülüyor. Olumlu söylemin ise zorunda kalındığı için kullanıldığı, yani ‘makyaj’ olduğu algısı var.
***
Soğuk savaş döneminde uluslar arası ilişkilerde
haklılığın esamesi okunmuyordu. Her şey güçlünün isteğine göre şekilleniyor ve
öncelikler de güçlünün tehdit ve yayılma arzusuna göre belirleniyordu.
Küreselleşme ile birlikte ‘insani’ öğe yeniden öne çıktı. Bu alanda herkesin
ahlaki açıdan doğru davrandığını söyleyemeyiz ama en azından böyle bir kaygının
varlığı artık teslim ediliyor. Nitekim Türkiye’nin birçok konuda ‘haklılığı’ da
söz konusu ‘insani’ duyarlılığı göstermemizle ve bunu siyasetin parçası
kılmamızla bağlantılı…
Ancak yine de güçlü ülkelerin bir avantajı var: İlle de
haklı olmak zorunda değiller. Güçlü olmaları işleri istedikleri gibi
yönlendirmeye yetiyor. Oysa zayıf ülkelerin haklı olma zorunluluğu var. Ama
maalesef haklılık sonuç alma açısından yeterli değil. Zayıf ülkelerin hem haklı
olmaları hem de akıllı bir siyaset yürütmeleri lazım.
Türkiye’nin siyasi stratejisini bu açıdan
değerlendirdiğimizde ortaya garip bir resim çıkıyor. Ülkedeki darbe girişimi
sonrasındaki gelişmelerin algılanması ve mülteciler meselesinde Batı’ya karşı
ahlaken haklı olduğumuz apaçık… Ayrıca küresel dünyada Batı’ya tek boyutlu bir
ilişki içinde bağlı ve bağımlı olmak zorunda da değiliz. Dolayısıyla
avantajlarımızı artırmak üzere Batı’ya bir miktar mesafe almak akıllıca bir
strateji olabilir. Ama herhalde Batı’yı karşımıza almak pek akıllıca olmaz,
çünkü nihayette zayıf olan biziz…
***
Aynı şekilde Ortadoğu bağlamında Türkiye Doğu’ya, yani
Rusya ve İran’a karşı da ahlaken haklı durumda… Terörle savaş kisvesi altında
Özgür Suriye Ordusu’nun bombalanması, Halep ve Musul’un yaşadıkları fazla bir
kanıta ihtiyaç bırakmıyor. Doğu ile de tek boyutlu bir bağlılık/bağımlılık
ilişkisi kurmamak, mesafeli kalmak aklın gereği. Öte yandan özellikle Rusya’yı,
ama İran’ı da karşımıza almak akıllıca olmaz, çünkü o mukayesede de zayıf olan
biziz…
Kısacası Türkiye hareket alanını geniş tutmak ve elindeki
kozları artırıp güçlendirmek adına her iki tarafla da iyi geçinmek, onlarla
karşıt konumda kalmamak ama bu arada özerkliğini korumak durumunda… Peki, biz
ne yaptık?
Siyasi sonucu olmayacak bir Avrupa Parlamentosu kararını
bahane ederek Batıya ‘el kol işareti yapma’ derken, ‘sınırları açarız’
tehdidiyle de Suriyeli mültecilerin koz olarak tutuldukları izlenimini verdik
ve böylece Türkiye’nin meseleye ‘ahlaki’ bakmadığını söyleyenlerin elini
güçlendirip, Türkiye ile konuşmaya çalışan Batılıların önünü kestik. Diğer
taraftan “Suriye’ye Esat’ı düşürmek için girdik” diyerek Rusya’nın önüne ikili
ilişkiler açısından kullanışlı bir alan açtık ve üstelik daha bir gün geçmeden
sözümüzü geri almak durumunda kaldık. Rus Dışişleri Ortadoğu sorumlusu Bogdanov
ise ‘Eğer Erdoğan savaş istiyorsa’ diye başlayan bir cümle kurmaktan çekinmedi.
***
Tek tek her iki tarafa da yapıldığında belirli bir
mantığı olabilecek söylemleri aynı anda her iki tarafa birden kullanırsak,
büyük güçlere ilave bir sömürü alanı açarız. Bunun hiç akıllıca olmadığını
anlamak için uzman olmak gerekmiyor… Sonradan düzeltmeler de etkisiz kalıyor,
çünkü Türkiye’den yansıyan olumsuz sözlerin gereksiz yere yapıldığından
hareketle gerçek niyeti yansıttığı düşünülüyor. Olumlu söylemin ise zorunda
kalındığı için kullanıldığı, yani ‘makyaj’ olduğu algısı var.
Başkalarının Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak istediğini
söyleyip duruyoruz ama aslında bunu yapan bizzat biziz. Hiç gerek yokken
uçurumun kenarına giderek cesaretini kendisine kanıtlamak isteyen
‘delikanlılara’ benziyoruz. Merak etmeyin kimse bizi itmeyecek… Ama maalesef
bizim ne yapacağımız sanki pek belli değil gibi...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.