Ayda Erbal/ Siyaset Bölümü, New York
Üniversitesi
Bu deneme sadece yalan, yarım gerçek, ihmal,
pasif susturma, bilmesinlercilik ve inkarın akademik sistemini sistematik ve
kurumsal bir biçimde desteklemeye sert bir biçimde dahil olan Türklerin değil
aynı zamanda Amerikalı iş ve devlet çıkar gruplarına yönelik çalışmada
akademisyenlerin sorumluluklarını ele alıyor. En büyük zarar,aslında-son on beş
yılda özellikle belli sayıda akademisyenin inkarcı literatürün ana ilkelerinin
kirli çamaşırlarını açığa çıkardıkları- soykırım çalışmaları alanında değil
Osmanlı ve Türk çalışmalarında verildi. Osmanlı’nın son dönemindeki soykırımları
görmezden gelen çalışma alanı, soykırımın aynı zamanda söylem olarak
normalleştiği ve böylece konuyla ilgili tam bilgisi olan ya da olmayan ya da
onların sessiz kalma stratejilerini onaylayan akademisyenler arasında yaygın
bir ahlaki anlam karmaşasına kaynak oldu.
Donald Bloxham’ın The Great Game of Genocide
(Büyük Soykırım Oyunu) isimli kitabı ile ilgili yazısının başında merhum Donald
Quataert çekingen bir biçimde ve oldukça dikkatli olarak Osmanlı çalışmaları
alanının yaşamındaki durumu ile ilgili itirafta bulunur. Quataert satır
aralarında üstü kapalı olarak bu alanla bütün olmuş iktidar yapılarına değinir–
özellikle de kapı denetçilerinin yönetiyormuş hissi vermeden yönetme sanatında
zirve yaptıkları Kuzey Amerika’da: mükemmel hükümetleştirilmiş bir alan.
1960’lı yılların sonlarında (yüksek lisans
çalışmalarına başladığım dönem), Osmanlı çalışmalarında kimsenin hakkında
konuşmak istemediği aşikar bir sorun vardı- 1915’te Osmanlı Ermenilerinin
katli. Bu konu çok uzun bir süre tabu oldu. Bildiğim kadarıyla da hiç
kimse sözde “Ermeni konusunun”
araştırılmamasını önermedi. Bilakis, Osmanlı tarihi yazımı ile ilgili ağır bir
oto-sansür atmosferi vardı. Dini kimlikler ya da Kürtler, emek tarihi gibi
diğer konular da yasak bölge idi. Ermeniler, akademik olarak ihmal ve kaçınma
öznesi olarak ya da Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlet destekli şiddet ve
ayırım kurbanları olarak yalnız değildiler.
Quataert, kendisi ile beraber, çoğu soykırım
çalışmalarına dahil olmamış altmış sekiz akademisyen ile imzaladıkları - 1985
yılında 192 sayılı Meclis kararını suya düşürmeye yardım etmek üzere
tasarlanmış, Türkiye ve Ermenilerin ortadan kaldırılması kapsamında “soykırım”
ifadesi ile ilgili çekincelerin ifade edildiği New York Times ve Washington
Post’ta verilen reklam-utanç verici mektuptan yirmi bir yıl sonrakonuştu. Bunun
bedelini Türk Araştırmaları Enstitüsü kurul başkanlığı görevini bırakarak
ödedi. Kurul üyeleri olan Marcy Patton, Kemal Sılay, Reşat Kasaba ve Birol
Yeşilada istifa ettiler ve Fatma Müge Göçek de istifa edeceğini söyledi.
Ortadoğu Araştırmalar Derneği’nin Akademik Özgürlük Komitesi Türkiye Başbakanı Erdoğan’a ve diğerlerine
mektup gönderdiler. Ancak, bu üç eylem o dönem bu alanda Ermeni Soykırımının
normalleşmiş inkarına değil Quataert’in akademik özgürlüğünün ihlaline itiraz
etti. Akademisyenler ve benzer şekilde
yüksek lisans öğrencileri herhangi bir ahlaki, etik ya da siyasi yansıma
olmaksızın kimsenin konuşmak istemediği konuyu görmezden gelmeye devam
edebilirdi. Ermeni Soykırımı kapsamında, canavarlaştırma, vurdumduymazlık,
ihmal, suçun ve/veya güç asimetrisinin önemsiz gösterilmesi, madun kaynakların
meşru kabul edilmemesi ya da çağdaş Türkiye’de kurumsal ve elit
ırkçılığıntarihi bağının ilk günaha indirgenmesi gibi inkarcılığın bazı ilkelerinin
ırkçılık alanından geliyor olmasına rağmen, inkar söylemi neredeyse her zaman
doğrudan ırkçılıktan daha az önemli görülmüştür. Yahudi Soykırımının aksine
Ermeni Soykırımını inkar etmek konu ile ilgili konuşanlar
cezalandırılmadığından uzun süredir kabul ediliyor.
Çoğu zaman olduğu gibi, bu alanın
bekçileri kendi hikayelerini kaleme
aldılar: bu çalışma alanın tarihçileri Heath Lowry ve Howard Reed de 1985
mektubunu kaleme alan (Lowry) ve imzalayan (her ikisi de) isimlerdendi. Çalışma
alanı Ermeni Soykırımı’nın inkarının sessiz onayı üzerine kurulduğundan,
tarihçesi de inkarın inkarını ve tüm buna bağlı olan konuları içerdi. Osmanlı
ve Türk Araştırmalarının Amerika Birleşik Devletleri’nde büyümesi ile
ilgili kendi hikayelerinden Lowry’nin
ki, satır aralarını okumayı bilen ve noksan bıraktıklarını yakalayabilenler
için gerçek bir mücevher. Lowry ve Reed’in çalışmalarının betimleyici
gerçekliğine rağmen, Speros Vryonis’in Türk Araştırmaları Enstitüsü ve Türk ve
Ermeni iş çıkarları arasındaki bağlantı ile çalışma alanının gelişmesi ve
ABD’nin NATO müttefiki Türkiye ile ilgili dış politika önceliklerinin
sebep-sonuç ilişkisini anlatan titiz hikayesi ve Roger W. Smith, Eric Markusen
ve Robert Jay Lifton’ın Heath Lowry
olayı (Türk Büyükelçi Nüzhet Kandemir’inbüyükelçinin imzası için Heath Lowry
tarafından kaleme alınan mektup ve zabıtı yanlışlıkla Lifton’a göndermesi ile
patlayan ve Türk Araştırmaları enstitüsü ve akademisyenlerin Türk devleti
çıkarları ile gizli anlaşmasına ek kanıt olan akademik skandal) hakkındaki
makale olmadan tam anlamıyla eksik demektir. Bu makalenin Ortadoğu çalışmaları
yerine Holokost ve Soykırım çalışmalarında yayınlanması da belirleyici.
Benim yazım inkarın durmadan ayarlanan
dinamiğinin baş aktörlerinden biri ile ilgili: Türkiye’nin eski müessesesinin
aydınları. Bugün olduğu gibi geçmişte de inkarın ayakta kalması sadece devletin
resmi tarihçileri ile değil aynı zamanda Türkiye’nin içinde ve dışında Osmanlı
ve Türk çalışmaları akademisyenleri tarafından da ders olarak sağlandı. 1950’li
yılların sonundan 2000’li yılların ilk dönemine kadar devlet ve sivil toplum
aktörleri arasında Parson usulü normatif bir dayanışma, Yahudilere yönelik
1930’lardaki Trakya olayları, Dersim Soykırımı, 1930’lu yıllardaki “savaşın
kalıntılarının” tehcirini de (artık Ermeniler) içeren Kürt tehciri, Azınlıklar
üzerinde Varlık Vergisi, Ermeni, Rum ve Yahudi askerlerini kapsayan Yirmi Kur’a
Nafıa Askerleri, 6-7 Eylül 1955 İstanbul katliamı, 1964 Rum tehciri, Çorum,
Maraş ve Sivas katliamları ve son otuz yıldır devam eden Türk-Kürt savaşı
nedeniyle Kürtlerin yerlerinden edilmeleri gibi Osmanlı ve Cumhuriyet
dönemlerinde dönemsel ırk suçlarının uzantısını koruyan bir sessizlik anlaşması
vardı. Bu çalışma alanındaki meydan okuyucular kapıları içeriden değil dışarıdan
zorladılar. Bu isimlerden sadece birkaçı olan Vahakn Dadrian, Taner Akçam,
Raymond Kevorkian ve Donald Bloxham Osmanlıcı değiller. Bu kuralaHans Lukas
Kieser ve dolaylı olarak Erik Jan Zürcher gibi çoğu Avrupa’dan olmak üzere
birkaç istisna var. Ana akım Osmanlıcıların ürkekliğinin göstergesi,
“tartışmalı” konuların bazılarının nihayet ancak çok minimal ve zaman zaman
tartışmalara neden olacak şekilde ele alındığı prestijli Cambridge History of
Modern Turkey’nin (Cambridge Modern Türkiye Tarihi)dördüncü cildinde
bulunabilir. Örneğin, Ermeni katliamlarına (tabii ki “Ermeni Soykırımı” değil)
Şükrü Hanioğlu tarafından kısa bir paragrafta “savaşın en trajik olaylarından
biri” olarak değinilir. Hasan Kayalı da aynı miktarda alanda Mehmet Talat,
İsmail Enver ve Ahmet Cemal’in cinayetlerine yer verir. “Ermeni” ve “bazı Türk
Soykırım iddiaları” Kemal Kirişçi tarafından dipnotta ele alınır ve yine Hamit
Bozarslan kendi bölümünde çok kısaca değinir. Süryani ve Pontus Rumlarının
durumuna ise değinilmez.
Yazım için hem akademik ve hem popüler söylem
alanlarında yapmış olduğum genel anketin ışığında, son on beş yıldır Ermeni
Soykırımı ile ilgili söylem oluşturma konusunda faal olan sivil toplumun, hem
Türkiye’de hem de Türkiye dışında azınlıkları resmileştirmeye başvuran daha
karmaşık soykırım inkar söylemleri geliştirdiler. Bunu yuvarlak konuşmalar
etrafında; Türkiye’de ve diasporada kendileri ile muhatapları arasındaki güç
asimetrisini görmezden gelerek ya da inkar ederek; kendileri istikrarlı ulusal
entelektüel alan ve dilin faydalarından yararlanırken dört bir tarafa yayılmış
Ermeni aydınları üzerinde hüküm sürerek; oyun sahasının sahipleriymiş gibi
toplam çoğunluğa sahip gibi davranarak Ermenileri iyi (Türkiye’nin Ermeni
vatandaşları), kötü (siyasi olarak iddialı diaspora Ermenileri) ve fakir
(Ermenistan vatandaşları) diye , tipik ırkçı kategorilere sınıflayarak ya da
onları kendi çatışmalarında, siyasetteki duruşlarına bağlı olarak Adalet ve
Kalkınma Partisi veya Cumhuriyetçi Halk Partisi ile araçsallaştırarak gerçekleştirdiler. Devlete karşı sivil toplum
literatürünü,temizleme sonrası devletin iç sömürgeci, etnik-dinsel çıkarıcı ve
dağıtıcı imkanlarını dikkate almadıkları için de eleştiriyorum ve dolayısıyla
bu literatürün dışlayıcı ve ayrılmış bir sivil toplumun milli eğitimi
aracılığıyla kurulmasını ve desteklenmesini de eleştiriyorum. Bu devletin ve
sivil toplumun sınırları ve işlevleri
modern üretim/kapitalist devletlerinkinden farklı, özellikle de sınıftan
sınıfa değil de, Hıristiyan ve Yahudilerden Müslümanlara devlet ve toplum
olurken kitlesel ilkel birikimleri farklı. Ne liberal ne de Marksist devlet
teorileri böyle iç kolonileştiren devletin bu etnik-dinci yapıcı işlevini
yansıtmıyor. Soykırım inkarının çok yönlü biçimde her tarafta hissedilmesi
durumu ile çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki ve çoğunluk aydınlar ile
diaspora üyeleri arasındaki çağdaş karşılaşmaların ırkçı boyutunun analizinin
komple eksik olduğunu göstererek,
Türkiye’nin ana akım sol/liberal aydınları ve Ermeniler arasındaki yakın
zamandaki üç karşılaşma vakasının analizini yapıyorum.
Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yıldönümü
sebebiyle ve Quataert’in itirafının üzerinden neredeyse on yıl sonra, Eric Jan
Zürcher Leiden Üniversitesi Türk Araştırmaları Bölümü’nün Facebook sayfasında
bir açıklama yayınladı, bu açıklama kısa sürede Research Turkey tarafından
yeniden paylaşılarak Türkçeye çevrildi. Zürcher önce çalışma alanındaki yakın
geçmiş ile ilgili kısa bir kuşbakışı sunmuş ardından da çalışması esnasında
meydana gelen değişikliklerden, özellikle de Türkiye’nin tarihi ve tarihinin
çerçevelenmesi ile ilgili görüşlerinden sözetmişti. Zürcher ayrıca hem etik
olarak hem de meşru tarih araştırmasının temeli olarak daha fazla inkarın
sürdürülemezliğine de değinmişti. Ancak
soykırım inkarı sadece Türk ve Ermeni taraflar arasındaki bir konu değildir ve
bütün bu yıllar boyunca bölgeyle ilgili başka siyasi ve stratejik gerekçelerden
dolayı da devam etmiştir. Dahası Quataert-ITS ihtilafından da anlaşıldığı gibi,
daha sonra ki Keith David Watenpaugh-MESA CAF mektubu ya da bu konu ile ilgili
bu alanda araştırma eksikliğinden de anlaşılacağı gibi, akademisyenler
yurtdışında, eğer inkar birilerinin ifade özgürlüğünü engelleme girişimi ile
sonuçlanmıyorsa Türk devlet inkarı ile yakın ilişki içinde olmuyorlar.
Zürcher’in dikkate almadığı bir diğer nokta
da Türkiye’deki paralel iki akademisyen dünyanın varlığı. Yakın dönemdeki
literatürün çoğunluğu benim yazım dahil olmak üzere, Türkiye’de daha çok köklü
büyükşehir üniversitelerinin bilimsel külliyatını ve bu bilimsel çevrelerin
yurtdışındaki neredeyse doğal uzantılarını dikkate alıyor. Genelde başka yerde
üretilen malzemeyi dikkate almayan İstanbul ve kısmen Ankara-bazlı akademik
kuruluşların çalışması, Türkiye’de İstanbullu aydınların ilişkilerinin ya da
değiştirme güçlerinin olmadığı yaygın bir inkarcı yayıncılık sektörününolduğu
olgusunu değiştirmiyor. Akademisyenler ve gazeteciler Türkiye’deki akademik
ortam ve yayıncılık ile ilgili yazdıklarında sanki bu paralel evren hiç yokmuş
gibi davranıyorlar ve ilmin olumlu yönde değiştiği izlenimini veriyorlar. Kendi
standartlarımıza göre onların çalışmalarını ilim dışı görsek de, araştırma
merkezlerinde, gazetelerde, dergilerde ve yayınevleri aracılığıyla geniş bir
mevcudiyetleri var. Bu anlamda, Türk devletinin bu -çoğu devlet-
üniversitelerine ve akademisyenlere desteğinin maddi koşulları,devlet
politikasının hem ülkede hem de
yurtdışında , 2014 yılından beri farklı revize edilse de, soykırım inkarında
aktif olduğundan değişmedi.
Dahası, Türkiye’nin yakın tarihi ile ilgili
son on beş yılda yazılan akademik ve popüler kitaplar serisi inkar,
önemsizleştirme ve bilgisizliğin,“Ortadoğu tarih ve politikası” okul
kitaplarına verdiği zararı net bir şekilde yansıtıyor. Osmanlıcı yüzyıllık
sessizliği, önemsiz gösterme ve dipnotlamanın yayılma etkisi en çok burada
gözlemleniyor. Liselere verilen Ortadoğu tarihi kitaplarının ilk beşi arasında
hiçbiri Ermeni Soykırımı’ndan uluorta bahsetmez. William Cleveland biraz içerik
ve detay verir ancak soykırım tartışmasını geçiştirir; Mehran Kamrava kısaca
1.5 milyon ölüden söz eder ancak dipnotta Bernard Lewis tarafından sunulan Lord Kinross’un rakamına meydan okuyarak
“Ermeni Soykırımı”nı tırnak içinde kullanır. Liselerde yaygın olarak tahsis
edilen bu literatür, soykırım taleplerinin “Ermeni talebi, Türk talebi” gibi
herhangi bir içerik olmaksızıninkar talepleri ile dengelendiği simetrik
anlatılar ile doyum noktasına ulaşmıştır.
Öte yandan, bu alanda gerçekten eksik olanın
–özellikle de bu denemede- terminoloji tartışmasına indirgenebileceği
izlenimine de kapılmamalı. “Tabu içinde tabular” araştırılabilirdi.
Akademisyenler kendi araştırmalarına ya da öğrencilerinin araştırmalarına yol
gösterebilirlerdi ya da soykırım kelimesini kullanmadan müfredatlarını bu
konular etrafında yapılandırabilirlerdi. Böyle bir konu Ermeni ve diğer Hıristiyanların
mülkiyetinin kaderidir. Yakın zamana kadar bu en az ele alınan konuydu. Evet,
Osmanlı tapu arşivi 2005 yılında dijitalleştirilmesine rağmen kapalı. Ancak
yıkımın ekonomik boyutu hakkında araştırma eksikliği sadece bu kapatma ile
bağdaştırılamaz zira tarihçiler yerel seviyede kanıtları yeniden oluşturmanın
bir dizi yöntemini biliyorlar.
Osmanlı araştırmalarındaki önemli bir diğer
konu ise imparatorluğun dillerinin müfredattan çıkarılması –Ermenice, Rumca
veya Ladino/İbranice yazılı kaynaklar resmi olarak imparatorluk tarihinin ya da
Türkiye tarihinin parçası değiller. Ayrıca, tarihçilerin Ermeni katliamları ile
ilgili hesap verdikleri çok ender durumlarda, sadece Ermeni olmayanlar
tarafından yazılmış kaynaklara güvenirler- Carter Findley’in Ermeni-Amerikalı
tarihçi Ronald Suny’s Looking Towards Ararat (Ararat’ın ötesine bakmak) isimli
kitabına yapmacık referansı, onun ayrıcalık tanıdığı Türk kaynaklarından çok
daha farklı bir yorum sunan Ermeni dili kaynakları veya Batı dili kaynaklarını
ihmal etmesini geçersiz kılmıyor. Vryonis, Ortadoğu çalışmaları alanında Rum ve
Ermeni dillerinin dışlanması arkasındaki siyaseti tüm detayları ile anlatır, bu
diller Title VI Area Studies Programına dahil edilmemişlerdi. Ancak, yine de bu
etkenin Türk araştırmaları, Ermeni araştırmaları, modern Yunan araştırmaları
vs. alanlarını nasıl şekillendirdiğini (ya da çarpıttığı)anlatan derin bir
analize hala ihtiyaç var.
Bugün hala sosyal bilim ve insanlık alanları
geçerlilik sorunu ile karşı karşıya- örneğin klasik aydın tipinin erozyonu ve
onun yerini popüler yazarların ve serbest kürsü makale yazarlarının alması
gibi. Akademisyenler, belli bir düzenlilik ile ana akım yollarına katkı
sağlamadıkça, yapısal bir kısıtlamaya bağlı: Taner Akçam, mesela, sadece
tarihle sınırlı kalmayarak birçok konuda basına düzenli katkı sağlayan bir
isim. Kimlere eriştiklerini değerlendirmek zor olsa da, şunu kesin olarak
söyleyebiliriz, maalesef onların popüler yazıları günlük bazda akademik
çalışmalarından daha geniş çaplı okunuyor. Bu bir şekilde, geçmişi ve
Frankfurter Allgemeine ve haftalık Die Zeit’a yazdığı yazıları ele alan
Adorno’nun radyo programlarını anımsatıyor ve konuyu ele almak için
alternatifler ve pedagojiler gösterebilir. Adorno, “kültür sektörünün” basite
indirgenmiş bir kolu olarak gördüğü radyoculuğa eleştirel yaklaşsa da, Batı
Almanya’ya döndüğünde yüzden fazla radyo programı ile Alman sosyo-politik
alanına katkı yaptı, konuların neredeyse üçte biri “Geçmişi kabul etmek ne
anlama geliyor?” sorusunu ele alıyordu. Bu programlarda Adorno,
dinleyicilerinin sadece geçmişin ne anlama geldiği konusunda ilgilerini çekmeyi
denemekle yetinmiyor aynı zamanda öz-düşünümsel düşünce ve siyasi özerklik
gerekliliğinin önemini pedagoji içerisinde belirtiyordu. Bu da bizi diğer çok
zor pedagoji sorusuna ve akademisyenlerin buradaki rolüne getiriyor. Geçmişi
kabul etmek son dönem Osmanlı soykırımlarının tarihinin farklı yönlerine ilgi
göstermenin yanı sıra sorumluluk üzerine karşılaştırmalı felsefi çalışmalar
anlamına da geliyor. Çünkü tarihle
yüzleşmek çoğunluğu Sünni Müslüman bir ortamda meydana geleceğinden,
akademisyenlerin Karl Jaspers, Hannah Arendt, Walter Dirks ve diğerlerini
çevreleyen ağırlıklı Batı siyasi-felsefi geleneği içinde ifade edilenin, bu
pedagojik ifade ortamında nasıl ifade edilmesi gerektiği üzerine
düşünmeliler. Bu alan da
akademisyenlerin “S” kelimesini nasıl kabullendiklerin, anlattıkları
kendi-tebrik hikayelerine indirgenerek ihmal edildi. Eksik olan ise,
sorumluluğun vatandaş ve vatandaş olmayan akademisyenler için burada ve şimdine
anlama geldiği hakkında ve adalet ve demokrasi, seçkin ırkçılık ve etnikler
arası ilişkilerin dilbilgisi ile ilgili derinlemesine bir tartışmadır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.