1 Ocak 1914’te Van’da, Alman sosyal demokrasisinin
“kurucu atalarından” olan ve 13 Ağustos 1913’te hayata veda eden August Bebel
için bir anma etkinliği düzenlenir. Van’da Ermenice basılan “Askhatang” (Emek)
dergisine göre etkinlikte “Sosyalizm Çağında Burjuvazi”, “Karl Marx ve Eseri”
başlıklı konuşmalar yapılmış, Bebel’in hayatı ve mücadelesinden kesitler
aktarılmıştı. Toplantının sonunda bir flüt-piyano keman topluluğunun
gerçekleştirdiği müzik dinletisinde Mozart, Chopin ve Wagner’in eserlerinden
pasajlar çalınmıştı.
Bebel’in Van’da anılıyor olması şaşırtmasın. Hayatına bir
işçi olarak başlayan sosyalist yazar ve eylemci, Alman Sosyal Demokrat
Partisi’nin kurucusu olmuş, ülkesinde işçi hareketini hedefleyen baskıcı
politikalara karşı direnişi, 1870’deki Fransız-Alman savaşına karşı çıkması,
Çin’deki Boxer ayaklanmasının Düvel-i Muazzama tarafından bastırılmasını
kınaması, Alman güçlerinin Güneybatı Afrika’da Herero’ları katletmesini teşhir
etmesi, onu uluslararası sosyalist hareketin en tanınan figürlerinden biri
haline getirmişti.
Bebel deyince akla gelen şeylerden biri de onun meşhur
“antisemitizm aptalların sosyalizmidir” ifadesiydi. Yahudi karşıtlığı ile
sosyalizmin ne alakası var denilmesin. 1890’larda modern antisemitizm bir kitle
hareketi olarak örgütlenmeye başladığında kendini kapitalizmin gelişimine bir
tepki olarak ifade ediyor, Yahudileri toplumsal bütünlüğü koruyan değerleri
tarumar eden kapitalist modernliğin bir simgesi olarak hedefliyordu. Modern
antisemitizm, “beynelmilel Yahudiliğin” dünyayı çeşitli vasıtalarla kontrol
ettiği argümanını öne sürerek kapitalist modernlik karşısındaki plebyen
tedirginliği belli bir kalıba dökmeye soyunuyordu. Bu doğrultuda da toplumsal
eşitsizlikleri kınayan sosyalistlerin argümanlarını kullanıyor, maddi iktidar
ilişkilerini kültürelleştirerek “toplumcu” pozlar takınabiliyordu. Hitler’in
daha siyasal kariyerinin başındayken yaptığı bir konuşmada, “sosyalizmin ancak
milliyetçilik ve antisemitizmle bir arada uygulanabileceğinin anlaşılacağı
zamanlar gelecek” demesi tesadüf değildi.
İşte Bebel, “Yahudi karşıtlığı aptalların sosyalizmidir”
derken antisemitizmin sosyalist tez ve eleştirileri yağmalayan bu yönelimine
dönük tepkisini formüle etmeye çalışıyordu. Ancak Bebel’in bu ifadesini
günümüze, siyasal iktidarın uluslararası sistemin hiyerarşik doğasına yöneltir
göründüğü eleştiriler için uyarlamak da mümkün. “Dünya beşten büyük” çıkışları,
darbe girişiminin ardından ABD’ye yöneltilen ithamlar ve muhtelif konspirasyon
teorilerinden mülhem “Batı karşıtı” iklim, pekâlâ “aptalların antiemperyalizmi”
olarak tarif edilebilir. Tıpkı Yahudi karşıtlığının sosyalizmin kimi
argümanlarını kültürel özlere atfedip ırksallaştırması misali, AKP’nin
efelenmeyle “varın benim farkıma” küskünlüğü arasında salınan “Batı
karşıtlığı”, antiemperyalist argümanları yozlaştırıyor.
DEMAGOJİK ‘ANTİEMPERYALİZM’İN CİLASI
AKP hükümetinin muhafazakâr popülist jargonunda “milletin
adamı” Erdoğan, “küresel güç merkezlerine” rağmen mazlum İslam aleminin ihyası
için seferber olmuş bir “Osmanlı torunu” olarak temsil ediliyor. Türkiye’nin
bir “büyük güç” olmasının, yani küresel güç merkezlerinin iradesi dışında
Müslümanların dünya çapında yardımına koşan bir merkez haline gelmesinin
istenmediği, dolayısıyla da böylesi bir sürecin önünün türlü komplo ve
kumpaslarla kesilmeye çalışıldığı, bizzat kabine üyelerince dillendirilen bir
görüş. “Dünyanın efendilerine” meydan okuyan, “one minute” diyebilen bir lider
ve hükümet imajı popüler kılınmaya çalışılıyor. AKP’nin milliyetçi
muhafazakârlığın eski bir teması olan “İslam dünyasının mürşid ve mürebbisi
Türkiye” söylemini güncelleştirme biçimi, demagojik bir “antiemperyalizm”
olarak geniş kitleleri Erdoğan etrafında konsolide eden bir mit yaratabiliyor.
Oysa olsa olsa muhayyel bir “Haçlı zihniyetini” hedefe
koyan bu demagojik “antiemperyalizmin” cilasını az kazıdığımızda karşımıza
devletler arası hiyerarşide çiğ bir “sınıf atlama” istencinden, eski tipte bir
“machtpolitik”, yani güç siyasetinden başka bir şey çıkmıyor. Güya mazlum
milletlerin sesi olma iddiasındaki iktidar ve destekçilerinin sözleri, iki kez
Fransa başbakanı olan ve Fransız kolonyal yayılmacılığının tavizsiz bir
savunucusu olarak bilinen Jules Ferry’yi hatırlatıyor. “Üstün ırkların
yükümlülüğü aşağı ırkları medenileştirmektir” sözleriyle tanınan Ferry, Fransız
meclisinde 1884 senesinde yaptığı meşhur konuşmada, genelleşen uluslararası
rekabet karşısında “eylemsiz kalmak, dünya işlerinde yer almamak, tüm Avrupa
ittifaklarından uzak durarak bunları birer tuzak olarak görmek, Afrika ya da
Şark’a yayılmayı maceracılık saymak”, Fransa’yı birinci ligden düşürmek
olacaktır diye hayıflanıyordu. İşte Musul hakkında “sahada da masada da olmak”
ısrarı, “Menbiç’i de Rakka’yı da alırız”söylemleri, yani Ferry’nin terimleriyle
bu “dünya işlerinde yer alma” iştahı, Fransız devlet adamının dillendirdiği
türde bir “ligde” kalma ya da bir üst lige çıkma takıntısının ürününden başka
şey değil.
BUMERANG ETKİSİ
Fransız sömürgeciliğinin en küstah seslerinden Ferry ile
mukayese abartı sayılmasın. Neticede bütün o böbürlenmelere karşın ülke içi ve
dışında devreye sokulan güvenlikçi-militarist politikalar, fıkradaki “Kürt
anasını görmesin” tabiriyle özetlenebilecek çizgide, nev-i şahsına münhasır
denebilecek bir sömürgeci mahiyete sahip. Tam da o nedenle bu politikaların
“orada”, uzakta kalacağını sanmak da gafletten başka şey değil. Hannah Arendt
daha İsrail kurulurken Filistin’i sömürgeleştirme girişiminin onu dejenere
edeceğini, müstakbel İsrail’i militarist-otoriter bir rejime dönüştüreceği
kehanetinde bulunurken de sömürgeciliği “totalitarizmin (yani faşizmin)
kaynakları” arasında sayarken de bu
gaflete karşı uyarıyordu. Foucault buna “bumerang etkisi” diyordu. Yani ona
göre sömürgeciliğin Batı dışı dünyada gündeme getirdiği yönetme teknikleri bir
müddet sonra sömürgeleştirene de dönerek onun için de geçerli olmaya
başlıyordu: “Çok sayıda kolonyal model Batı’ya geri taşındı ve sonuç, Batı’nın
da bir tür kolonyalizm, kendine dönük bir dahili kolonyalizm deneyimlemesiydi.”
Kabaca özetlersek bu “bumerang etkisi”, sömürgede
uygulanan baskı ve tedhiş politikalarının ister istemez sömürgeleştireni de
etkileyeceği, aynı baskı ve disiplin tekniklerinin dönüp dolaşıp “metropolde”
de gündeme geleceği anlamına gelir. Bu anlayışa göre Nazizmin yaptığı, Batı
dışında uygulanan ırksal hiyerarşi, kolektif cezalandırma, kırım ve tedhiş
politikalarının Avrupa kıtasının içine taşınmasından ibaretti. Yani
sömürgecilik (bizdeki o meşhur tabiri biraz eğip bükersek), bir “faşizm
mekaniğine” yol açıyordu. Martinikli şair ve devrimci Aimé Césaire, bu
“mekaniği” şöyle özetliyordu:
“Sömürgeleştiren bir ulus, sömürgeleştirmeyi ve zoru meşrulaştıran bir
ulus, zaten hasta bir medeniyettir; ahlaken sakatlanmış bir medeniyet. Karşı
konulmaz biçimde bir sonuçtan diğerine ilerleyen bir medeniyet; öyle bir
medeniyet ki bir yadsımadan diğerine, kendi Hitler’ini çağırır durur, yani
kendi cezasını.”
Fırat’ın doğusundaki en büyük kentin belediye başkanları
içeri atılmışken Césaire’nin sözlerini tekrar tekrar okumakta yarar var. Zira
biz batıdakiler sessiz kaldıkça o “faşizm mekaniği” işliyor, yani biz de “kendi
cezamızı”, “kendi Hitler’imizi” çağırıyoruz…
Kaynak: baslangicdergi.org

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.