
Nazan Maksudyan
Soykırımın devlet eliyle inkâr edildiği bir ülkede
yaşamayı sürdürmek, inkârın bir parçası olmadan mümkün değildir... Kasım 1918
ile Eylül 1922 arası, İstanbul'daki Ermeniler için çok ilginç bir tarihsel
dönemdir. Genellikle mütareke ya da işgal İstanbul'u olarak adlandırılan bu
özel zaman kesiti, ne Osmanlı ne de Türkiye Cumhuriyeti tarihinin parçası
olmayan bir parantezdir. Ermeniler soykırım sürecinde öldürülmüş, sürülmüş,
tecavüze uğramış, zorla Müslümanlaştırılmış, mülksüzleştirilmiş, topraklarından
kovulmuş olmalarına karşın hâlâ umut beslemektedir. Toplumun sağ kalanları bir
yeniden doğuşun mümkün olduğuna inanırlar. En büyük umutları da kurtulan
çocuklardır. Açılan sayısız yetimhane ve okullar sayesinde yeni bir nesil
yetişecektir. Ermeniler en kötüsünü atlatmıştır, bundan sonra muhakkak daha
güzel günler göreceklerdir...
Sessiz Ricat, Şahan Şahnur, Çevirenler: Merak Aktokmakyan
ve Artun Gebenlioğlu, Aras Yayıncılık
Fakat milliyetçi hareket Anadolu'da güçlendikçe, bu
hissiyat değişir. İç kesimlerde genel bir kanunsuzluk hüküm sürmektedir;
silahlı çeteler evlerine dönen Ermenilerin mülklerini talan etmekte, tehdit
edilen Ermeniler çareyi büyük şehirlere kaçmakta bulmaktadır. Ardı arkası
kesilmeyen sürgün kafileleri İstanbul'a akar. Kasım 1922'de Refet Bele'nin
İstanbul'a gelişi, bir dönemin sonu gibidir. Ermeni Patriği Der Yeğiayan'ın
görevinden ayrılıp İstanbul'u terk etmesi, İstanbul'daki yetimhanelerin
Yunanistan'a transfer edilmesi gerekir. Milliyetçi hareketin Anadolu'da
kazandığı zafer, gayrimüslimlerde büyük bir korku yaratır. İstanbul'daki
Ermeniler bir kez daha gelecekleri konusunda endişelidir. 1922 Eylül'ünden
Aralık'ına kadar 50 bin Ermeni ve Rum İstanbul'dan kaçar.
İstanbul'u terk edenler arasında Sessiz Ricat’ın yazarı
Şahan Şahnur da vardır. İyi bir eğitim almış ve genç yaşından itibaren resim,
karikatür ve edebiyatla ilgilenmişti. Daha lise yıllarında kimi denemeleri ve
çizimleriyle dikkat çekmişti. 1921'de liseden mezun olduktan sonra Nor Lur
(Yeni Haber) gazetesinde karikatürleri ve portreleri yayımlanır. Dayısı,
dönemin en önemli entelektüellerinden, ünlü salnameci Teotig'dir (Teotoros
Lapçinciyan, 1973 – 1928). Şahnur, mütareke döneminde 1915'te öldürülen Ermeni
aydınlarının yaşamöykülerini derlemeye çalışan dayısına yardım eder. Fakat
1922'de hem yeğen hem dayı, artık İstanbul'da kalamayacaklarını fark ederek
Paris'e göçerler.
Uzakta analar ağladı
Zaman onları birbirinden ayırdı. Paris kaldırımlarına
atılmış çoğu daha çocuk yaştaki gençler felaketin ilk aylarında sonsuz bir
sevgi ve şefkatle birbirlerine sokulmuşlardı. Doğdukları yer, aileleri,
gelecekleri ellerinden alınmış, aklını kaybetmiş bu Ermeni çocuklar o günlerde
birbirlerine tutundular, ta ki zaman geçip de adım atabilene, bıyıkları
terleyene kadar. Fakat art arda geçip giden yıllar onları gitgide ayırdı.
Karakterleri oturdukça önlerinde bir yelpaze gibi açılan yollar onları
birbirinden uzaklaştırdı ve ekmek parası derdi, ihtiyaçlar, hele hayat
koşturmacası bu zavallı topluluğu tarumar etti, dağıldılar, tüyler uçuştu.
(...) Kimi evlendi, pek çoğu sevgilileriyle yaşadı, Ermeni kilisesi boşaldı,
eve giden mektupların sayısı azaldı ve şüphesiz, uzakta analar ağladı. (s. 139)
Sessiz Ricat'ın kahramanı Bedros-Pierre gibi, Şahnur'un
ailesi de İstanbul'da yaşamayı sürdürür. Kendi gibi henüz çocuk sayılabilecek
birçok genç Ermeni de aynı durumdadır. Görece daha yaşlı olanlar yahut yeni bir
ülkeye yerleşmeyi göze alamayanlar geride kalmış, ellerinde geleceği tuttuğu
düşünülen gençler yeni ufuklara uğurlanmıştır. Soykırımdan sağ kurtulan
Ermeniler artık dünyanın dört bir yanına savrulmuştur. Ailelerinden
uzaktadırlar; vatan bildikleri, özlem duydukları topraklarına geri dönmeleri
yasaklanmıştır; dillerinden, geleneklerinden koparılmışlardır.
Soykırım tanığı ve kurbanı olan nesil, Batı dünyasında
var olmaya çalışırken bir yandan da çözülme, kaybolma korkusu içindedir.
Yazarın geri adım atmak, unutmak ve inkâr etmek fiilleriyle özetlediği ricat,
Ermeni kimliğinin diasporada karşılaştığı varlık mücadelesinin bir parçasıdır.
Kitabın başkahramanı Bedros biraz ketum olsa da Suren ve Lokhum'un uzun
tiratları Ermenilerin, özellikle gençlerin yaşadıkları travmayı işliyor.
Bedros, adını değiştirmiş (Pierre), Ermenice konuşmayı neredeyse bırakmış, eski
arkadaşlarını arayıp sormaz, kiliseye gitmez, annesine iki satır yazmaz
olmuştur. Annesinden gelen ve hep “benim tatlı çocuğum, benim paşa oğlum…” diye
başlayan satırları okumayı da yüreği kaldırmaz. İçinde o kadar büyük bir hasret
vardır ki onunla başa çıkamaz. Yaşamaya devam etmek için geri adım atmak,
unutmak, inkâr etmek zorundadır.
Yüzleşemediği hasreti başkaları anlatsın ister. Bir diğer
sürgün Suren'in ilk kitabının çıkacağını duyunca havalara uçar. Anlatılan aynı
zamanda kendi hikâyesi de olacaktır, ne de olsa aynı neslin çocuklarıdırlar.
“Paris’e atılmış Ermeni çocukların hayatını”, yani kendi hayatını kim bilir ne
güzel yazmıştır Suren?! Fakat kitabın Fransızca olduğunu, Ermenilerden hiç
bahsetmediğini görünce hayal kırıklığına uğrar. Suren, daha geniş bir zemin,
daha büyük bir hareket alanı, daha ilgili bir okuyucu kitlesi arzuladığını
anlatır. Sanatı için, yazmak için, ilerlemek için ricat etmiştir..
Ermenilerin ricatı
Lokhum dışında tanıdığı Ermeni işçilerin hepsi ricat
edenlerdi. Fakat milletin geri kalması meselesinde en az suçlanması gereken
emekçi sınıfıdır. Neler çektiklerini bilen biri onları ayıplamaya cesaret
edemez. Ve Pierre çocuklara ve kendisine suskun ve müşfik bir ifadeyle
bakıyordu, ne de olsa kendi de bir ricat edendi. (s. 178)
'Ermenilerin ricatı' ne sadece Paris'e ne de diasporaya
özgüdür. Soykırımdan kurtulup yeni bir hayata başlamak zorunda kalan insanlar,
hayatlarına nerede devam ederlerse etsinler, geçmişten kaçmak için büyük çaba
harcamış, çocuklarını Ermenice öğrenmek yerine yaşadıkları ülkenin anadilinde
mazhar olmaları için yüreklendirmiş, gittikleri her ülkede, entegrasyon
konusundan parmakla gösterilen örnek göçmenler olmuşlardır. İstanbul'da kalan
Ermeniler de ricat etmek zorundadır. Soykırımın devlet eliyle inkâr edildiği
bir ülkede yaşamayı sürdürmek, inkârın bir parçası olmadan mümkün değildir.
1923'ten sonra Türkiye'de (büyük ölçüde İstanbul'da) yaşamaya devam eden
Ermeniler, toplum içindeki varlıklarını gizleme, neredeyse görünmez olma
konusunda ustalaşmıştır. Hayatta kalmak için inkâr etmek gerekir, hayatta
kalmanın başka yolu yoktur.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.