1972’de G romanıyla “Booker” ödülünü alan Berger ödül
töreninde 5 bin sterlinlik bu ödülün yarısını Karayiplerdeki Kara Panter adlı
devrimci harekete bağışlayacağını, öbür yarısını da Avrupa’daki göçmen
işçilerle ilgili kitabının hazırlanması için kullanacağını açıkladı.John Berger’ı 90 yaşında kaybettik. O yalnızca bir yazar,
şair, düşünce insanı değil, aynı zamanda zamanımızın saygın entelektüellerinden
de birisiydi.
John Berger’in yakın arkadaşlarından, şair, çevirmen Cevat Çapan, John Berger’ın
şiirlerini bir araya getiren Gökyüzü Mavi Siyah adlı kitaba yazdığı önsözde,
onun 90. yaşını kutlamıştı. “Tıpkı öbür kitapları gibi yurtsuzluğa, sömürüye,
ezilmişliğe karşı bizi bu durumdaki insanlarla özdeşleşmeye, onlarla dayanışma
içinde olmaya çağırıyor” demişti Cevat Çapan. Aşağıda, Cevat Çapan’ın bu güzel
yazısıyla John Berger’ı anıyoruz.
berger2
John Berger 90 Yaşında
Cevat Çapan
“Olayları sözcüklerle anlatmak o sözcüklerin duyulacağı
ve anlattıkları olayların yargılanacağı umudunu da birlikte getirir. Tanrı
tarafından ya da tarih tarafından yargılanacağı umudunu. Her iki durumda da
yargı uzak gibi görünür. Oysa hemen yanı başımızda olan ve bazen yanlışlıkla
yalnızca bir araç sanılan dil, kendisine şiirin seslenmesiyle, inatçı ve
gizemli bir biçimde, yargısını verir. Bu yargı herhangi bir ahlak yasasından
açıkça farklıdır, ama duydukları karşısında iyilik ve kötülük arasında önemli
bir gösterge olur. Öyle ki şiir yoluyla dilin yalnızca bu ayrımı yapmak ve
korumak için yaratıldığını görürüz.
İşte bu yüzden, günümüzde zenginlerin haksız yere elde
ettiklerini korumak için yaptıkları korkunç canavarlıklara karşı dünyada en
kesin biçimde karşı duran güç şiirdir. İşte bu yüzden, fırınların saati aynı
zamanda şiirin de saatidir.”
John Berger, Türkçesi 1988’da yayımlanan Şiirin Saati
kitabındaki aynı adlı denemesinde böyle tanımlıyordu şiirin önemini. Birkaç yıl
önce Guardian gazetesinde yayımlanan bir yazısında ise, nerdeyse seksen yıldır
yazı yazdığını açıklıyordu. Önce mektuplar, şiirler, konuşmalar, sonra da
eleştirel denemeler, öyküler, senaryolar, romanlar, oyunlar yazarak geçen
seksen yıl. Bu arada dünyanın birçok ülkesine yolculuklar yapmış, birçok
uluslararası sanat ve kültür kurumlarında konferanslar vermiş, televizyon
programları hazırlamış, ilginç bazı filmlerde oynamış çok yönlü bir insan.
John Berger, Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sekiz yıl
sonra 5 Kasım 1926’da, Londra’da doğdu. İlk öğreniminden sonra St. Edward’s
adlı özel bir okula gönderildi. Bu okulun katı disiplininden kaçarak küçük bir
bursla Central School of Art’ta resim eğitimi almaya başladı. Askerlik görevini
yaptığı Belfast’ta ilk kez işçi sınıfından insanlarla bir araya geldi. İki yıl
sonra sanat eğitimini sürdürmek için bu kez Chelsea Art School’a geçti.
berger5
1945’te İşçi Partisi büyük bir çoğunlukla iktidara
geldiğinde Berger 19 yaşındaydı. İktidar değişikliği ve refah devletinin
temellerinin atılması ilk yıllarda Britanya’da sosyalist bir düzenin kurulacağı
umuduyla belli bir iyimserlik havası yarattıysa da 1950’lerin ortasına doğru
soğuk savaş koşullarının baskısıyla bu iyimserlik yerini hayal kırıklığına
bıraktı.
Meslek hayatına önce ressam ve eğitmen olarak başlamış
olan Berger, 1952’de haftalık New Statesmanand Nation dergisinde sanat
eleştirileri yazmaya başladı. Düşünsel gelişiminde önce anarşist kaynaklardan
yararlandı, daha sonra okulda tanıştığı genç komünist arkadaşları ve özellikle
de Frederick Antal adlı Macar kökenli Marksist öğretmeninin etkisiyle estetik
görüşünü belirleyen kaynaklara ulaştı. İki savaş arası İngiltere’de Lukacs,
Frankfurt Okulu’ndan Benjamin, Adorno, Horkenheimer ve Marcuse gibi düşünürler
yeni yeni tanınıyorlardı.
Antal’ın Florentine Painting And Its Social Background ve
Arnold Hauser’in Social History of Art (Sanatın Toplumsal Tarihi) kitapları
İngiltere’de 1948 ve 1951’de yayımlandı. Sanatla toplumsal hayat arasındaki
organik ilişkiyi öne çıkaran bu ve benzeri kaynaklar Berger gibi bir
eleştirmenin öneminin sol çevrelerde daha iyi anlaşılmasını sağladıysa da,
tutucu çevreler onun bu yaklaşımla yazdığı yazıları kaba siyasal propaganda
olarak değerlendirdiler.
1950’ler, Britanya’da aynı zamanda tiyatroda John
Osborne, John Arden, Arnold Wesker; romanda Kingsley Amis, John Wain, John
Brain; sinemada Lindsay Anderson, Karel Reisz ve “Özgür Sinema” akımının öbür
yönetmenleri “Öfkeli Gençler” diye anılan yaratıcı bir kuşak olarak ortaya
çıkmış ve İngiltere’de sanat ve kültür hayatına yeni bir canlılık getirmişti.
İlk yıllarında sol bir hareketin özelliklerini taşıyan bu yazar ve sanatçıların
bazıları 1960’larda düpedüz kurulu düzenin sözcüleri oldu. Berger ise gerek
1958’de yayımlanan A Painter of Our Time (Zamanımızın Bir Ressamı) romanı gerek
1960’da yayımlanan sanat denemelerini içeren Permanent Red kitabıyla Marksist
bir yazar olmayı sürdürdü. Bu kitapları 1962’de Foot of Clive, 1964’te Corker’s
Freedom romanları izledi.
Berger, 1960’ların başında İsviçreli sinema yönetmeni
Alain Tanner’in çağrısı üzerine Cenevre’ye giderek onun üç filminin
senaryolarını yazdı. 1962’de de Fransız Alplerinde bir köye yerleşti. La Salamandre,
Dünyanın Ortası ve 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus adlı bu
senaryolardan sonra sırasıyla Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı (1965), A
Fortunate Man (Talihli Bir Adam, 1967), Art and Revolution (Sanat ve Devrim,
1969) kitapları yayımlandı. Berger bu kitaplarında, bir yandan resim ve heykel
sanatlarının toplumsal ve ekonomik koşullardan nasıl etkilendiğini araştırıyor,
Talihli Bir Adam’da ise Jean Mohr’un fotoğraflarından da yararlanarak bir taşra
doktorunun hayatını anlatırken bir insanın kendini başka insanların sağlık ve
esenliğine nasıl adadığına tanıklık ediyordu.
berger4
1972’de G romanıyla “Booker” ödülünü alan Berger ödül
töreninde 5 bin sterlinlik bu ödülün yarısını Karayiplerdeki Kara Panter adlı
devrimci harekete bağışlayacağını, öbür yarısını da Avrupa’daki göçmen
işçilerle ilgili kitabının hazırlanması için kullanacağını açıkladı. G,
şaşırtıcı anlatım tekniğiyle birçok eleştirmenin saldırısına uğramasına karşın,
kısa sürede uluslararası edebiyat dünyasında modern roman türünün bir başyapıtı
olarak karşılandı. Özellikle resimde Braque, Picasso ve Gris gibi kübist
sanatçıların gerçekliğe değişik bakış açılarından bakma yöntemi Berger’ın bu
romanında yazı dili olarak uygulanıyor, ele alınan konunun daha eksiksiz bir
bütünlükle yansıtılmasını sağlıyordu.
Bakmak, görmek, belki aynı zamanda dokunmak, işitmek için
dinlemek, tatmak, koklamak, kısaca gerçekliği bütün karmaşıklığıyla anlamaya
çalışmak… Berger’ı bir yazar, bir düşünür, bir sanatçı olarak tanımaya
çalıştığımızda onun bütün varlığıyla böyle bir çaba içinde olduğunu görüyoruz.
Önce resimle işe koyulduğu için gerçeklikle iletişim kurma çabası renklerle,
çizgilerle başlamış olabilir. Bu yüzden 1972’de BBC’de yayına giren Ways of
Seeing (Görme Biçimleri) adlı televizyon belgeseli ve daha sonra aynı adla
yayımlanan kitabı uygarlık tarihinin yüzyıllardır öne çıkan sanat eserlerinin
yirminci yüzyılın ikinci yarısında nasıl değerlendirilebileceğini
araştırıyordu. Bir süre önce ünlü sanat tarihçisi Kenneth Clark’ın 11 ülkede
118 müze ve 18 kitaplığı gezerek kaydettiği sanat eserleriyle bu alandaki
başyapıtları sergiliyordu. Bu eserler genellikle o müzelerde, kitaplıklarda ya
da onlara sahip olan zenginlerin koleksiyonlarında görülebilirdi. Oysa Walter
Benjamin’in “Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri” adlı denemesinden yola
çıkan Berger, Kenneth Clark’ın seçkinci yaklaşımına karşı çıkarak böyle bir
olanağın sözü edilen sanat eserlerinin biricikliğini yok ettiğini ileri
sürüyordu. Sanat eserlerini görmek için artık müzelere gitmek gerekmiyordu.
Daha önce Andre Malraux’nun Les Voix de Silence (Sessizliğin Sesleri) kitabında
da belirttiği gibi müzelerin duvarları yıkılmış, değerli sanat eserleri
herkesin erişebileceği kadar çok sayıda yeniden üretilme olanağına kavuşmuştu.
Görme Biçimleri yayımlandıktan hemen sonra dünyanın
birçok sanat okulunda ders kitabı olarak okutuldu. İletişim dünyasında
çalışanlar için yeni ufuklar açtı. Berger böylece görme biçimlerinin iletişim
zenginliğiyle anlatım yollarını da zenginleştirmiş oluyordu.
Berger, 1975’te Avrupa’daki göçmen işçilerle ilgili
araştırmasını, fotoğrafçı arkadaşı Jean Mohr’la birlikte hazırladığı Yedinci
Adam kitabını yayımladı. Bu belgesel kitapta Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya,
İtalya, Portekiz gibi ülkelerden sanayileşmiş ülkelere gelen işçilerin yola
çıkışları, geldikleri yerlerdeki yaşama ve çalışma koşulları ve bunlar arasında
geri dönenler varsa, onların durumları ele alınıyordu. Yedinci Adam hem
işçilerin geldiği ülkelerde hem de Avrupa’da büyük bir ilgiyle karşılandı ve
yılın kitabı seçildi. Türkçeye, Yunancaya, Arapçaya, İspanyolcaya ve
Portekizceye çevrildi.
1978’de Yedinci Adam’ın Türkçe çevirisi yayımlandığında,
mutlu bir rastlantıyla Berger’ı tanıyan ve İstanbul’da Kalenderhane’deki Bizans
mozaikleriyle ilgili araştırmalar yapan bir arkadaşıyla tanıştık. Daha önce
Berger’ın Sanat ve Devrim kitabını 1974’te yayımlayan Yankı Yayınları sahibi
Kemal Demirel’le Berger’ı İstanbul’a davet ettik.
Kararlaştırdığımız tarihte verdiğimiz ev adresine, John
Berger, eşi Beverly ve iki buçuk yaşındaki oğulları Yves’le geldi.
Hazırladığımız sofrada onları bekleyenler arasında Cihat Burak, Can Yücel ve
Mehmet Ulusoy gibi arkadaşlar da vardı. Konuklarımız Alplerdeki Quincey
köyünden küçük Citroen arabalarıyla kazasız belasız gelmişlerdi. Sofrada hemen
aileden birileri gibi bize katıldılar ve kırk yıllık dostmuşuz gibi sohbet
başlamış oldu. Bergerlar Türkiye’de kaldığı bir aya yakın süre içinde
İstanbul’un görülecek yerlerini gördü, sanat dünyasından birçok insanla
tanıştı, bir arkadaşın evinde Ruhi Su’yu dinledi, bir başka arkadaşın evinde
Beklan Algan’ın sahneye koyduğu Cesaret Ana ve Çocukları oyununu televizyondan
izledi. Kumkapı’da Kör Agop’un meyhanesinde Yaşar Kemal’le türküler üzerine
sohbet ettiler.
Bir ara İstanbul dışına çıkmak için gazeteci bir
arkadaşın kılavuzluğunda önce Adapazarı’na, oradan Bolu ve Mudurnu’ya da
gittiler. Adapazarı’nda Çark Gazinosu’nda onları ağırlayan Belediye Başkanı,
Berger’ı Sait Faik’in amcaoğluyla da tanıştırmış. O da Berger’a Sait Faik’in
Fransızcaya çevrilen öykü kitabını getirmiş, “Sabaha kadar Sait Faik okudum”
demişti Berger döndüğünde. Bu kısa yolculuğun başka ilginç bir rastlantısı da
Mudurnu’ya vardıklarında, Bülent Ecevit’in ünlü “Köy-Kent” mitingini izleme
fırsatını bulmaları.
Organik hayatı daha iyi anlamak için Berger, G’den sonra
deneysel yenilikçi anlatımı bırakıp köylülerin yaşayışını yerinde görüp anlamak
için Alplerde küçük bir köye yerleşti. Mevsimine göre onların üretim işlerine
karışıp yazın bir ırgat gibi çalışarak o topluluğun bir parçası oldu. Kışın da
yazar kimliğiyle bu insanların gerçeklerini daha geleneksel bir anlatımla
yazmayı denedi.
İstanbul’dan ayrılmadan önce Resim ve Heykel Müzesi’ni
gezen Berger orada Şeker Ahmet Paşa’nın Orman tablosu önünde durup o resmin
ilginç perspektif özellikleri üzerine daha sonra yazacağı bir deneme için
notlar aldı. Gitmeden önceki son akşam da arp sanatçısı Uğurtan Aksel’in evinde
Niyazi Sayın’dan, Necdet Yaşar’dan ve Reşat Uca’dan ney, tambur ve kemençe
dinledi. Ertesi sabah Edirne’den geçip Alplerdeki köyüne dönerken Selimiye’ye
de uğrayan dostumuz yazdığı ilk mektubunda, “O sesler hâlâ
kulaklarımda,
Selimiye’nin kubbesi altındaki o düzen hâlâ gözlerimin önünde” diyordu.
Daha sonraki yıllarda John Berger, Beverly’yle iki kez
daha geldi İstanbul’a. Önce Uluslararası İstanbul Film Festivallerinden birine
jüri üyesi, daha sonra da İstanbul Kitap Fuarı’nın davetlisi olarak. Bu
gelişlerinde de Latife Tekin, Tomris Uyar ve daha birçok başka yazarla tanıştı,
panellere katıldı, Görme Biçimleri konusunda konuşmalar yaptı, Hakkari’de Bir
Mevsim filmini seyretti.
İstanbul’da ziyaret ettiği bir gecekonduda raflardaki az
sayıda kitap arasında Yedinci Adam’ı görünce kitabın yeni baskısına yazdığı
önsözde bu kitabın kimlere seslendiği konusuna yeniden değinme ihtiyacı duydu.
Bu önsözde, kitabın bazı yanlarının eskimiş olabileceğini ama burada insanın
daha çok bir aile albümünde rastlayacağı hayat hikâyelerini, bir dizi yaşanmış
anları bulabileceğini söylüyordu.
Avrupa’nın az gelişmiş ülkelerinden, daha doğrusu bu
ülkelerin yoksul bölgelerinden yurt dışına giden insanlar arasında bir aile
bağlantısı vardı. Bu bağlantıyı sağlayan da “o gün olduğu gibi bugün de göç
olgusuydu.” Göç çoğu köy kökenli bu insanları yerlerinden yurtlarından ediyor,
dillerini, törelerini bilmedikleri yaban ellerde onları yabancılaştırıyordu.
Organik hayatı daha iyi anlamak için Berger, G’den sonra deneysel yenilikçi
anlatımı bırakıp köylülerin yaşayışını yerinde görüp anlamak için Alplerde
küçük bir köye yerleşti. Mevsimine göre onların üretim işlerine karışıp yazın
bir ırgat gibi çalışarak o topluluğun bir parçası oldu. Kışın da yazar
kimliğiyle bu insanların gerçeklerini daha geleneksel bir anlatımla yazmayı
denedi.
berger1
Böylece Domuz Toprak; Bir Zamanlar Europa’da; Leylak ve
Bayrak gibi romanlarla; Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü;
Fotokopiler; Keeping A Rendevous; Kıymetini Bil Her Şeyin; Bento’nun Eskiz
Defteri ve sık sık gene resim, heykel, fotoğraf, genel politika ve kültür
konularını da içeren benzer deneme kitaplarıyla bilge bir anlatıcı olmayı
sürdürdü.
Bu anlatıcılık rolünü senaryosunu filmin yönetmeni
Timothy Neat ile yazdığı Play Me Something (Bana Bir Şey Çal) filminde oyuncu
olarak canlandırdı. Bu filmde de görüldüğü gibi Berger’ın anlattığı öyküler
dinleyenlere hemen hemen her zaman umut verir nitelikteydi. Bana öyle geliyor
ki umut onun yoksulluk, yoksunluk ve her türlü acı karşısında direnmenin nasıl
gerçekleşeceğini gösteren şiirsel yoğunluktaki anlatımından kaynaklanıyor.
John Berger şiirlerini “Sözcükler”, “Tarih”, “Göç”,
“Yerler” ve “Sevgilim” gibi başlıklar altında bölümlere ayırırken insanların
hayatlarında kimlerle ve nelerle ilişki kurduğunu, nelerden ve kimlerden yoksun
kaldığını, onları birbirlerinden ayıran ve birleştiren yaşantıların neler
olduğunu değişik açılardan açıklamaya çalışır. Onun roman, deneme, senaryo vb.
türlerde yazdıkları gibi, şiirleri de daha çok ezilenlerin, yenik düşenlerin,
ölümcül hastalıklarla boğuşanların çektiklerini ele alsa da, doğanın kendini
yenileyen gücüne ve insanın dayanıklılığına duyduğu inanç aynı zamanda daha
insanca bir dünyanın yaratılabileceğinin umudunu aşılar okurlarına.
Kendisi şiirin bu gücünü şu sözlerle açıklıyor: “Şiir her
şey arasında yakınlık kurarak dilin yaşantıya ilgi duymasını sağlar. Bu
yakınlık şiirin çabasının bir sonucu, şiirin yöneldiği her eylem, ad, olay ve
bakış açısını bunlar arasında kurduğu yakınlıkla bir araya getirmesinin bir
sonucudur. Çoğu zaman dünyanın acımasızlığına ve umursamazlığına karşı
çıkarılabilecek şiirin yaşantıya duyduğu bu ilgiden daha dayanıklı bir şey
yoktur.”
Berger’ın toplu şiirlerini bir araya getiren Gökyüzü Mavi
Siyah, tıpkı öbür kitapları gibi yurtsuzluğa, sömürüye, ezilmişliğe karşı bizi
bu durumdaki insanlarla özdeşleşmeye, onlarla dayanışma içinde olmaya
çağırıyor.
John Berger, Gökyüzü Mavi Siyah, Çeviren: Cevat Çapan,
Ayrıntı Yayınları, 250 s.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.