Yavuz Çobanoğlu - Munzur Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Batılı tarzda bir modernleşme çabasından, Doğulu İslamcılık
politikalarına geçildiğinden beridir yılbaşı ve onun etrafındaki kültürel
alanın, bir mücadele nesnesine dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bugün yeni yılın ilk
günü ve türlü melanetlerle geride bıraktığımız bir yıl daha bitti. Aklım erdiği
zamanlardan beri, bu “yeni yıla başlama” durumunun bazı anıların yedeğinde ve
takvimsel bir başlangıçtan öte benim için ifade ettiği bir anlama hiç rastlamadım.
Zaten buna benzer anlamsızlıklar nedeniyledir ki, aralık ayının son haftası
geldiğinde bazılarının iddia ettiği gibi ne Noel’i ne de İsa’nın doğumunu
kutlamak hiçbir zaman aklıma gelmedi. Sağ olsun o bazılarının dedeleri yakın
çevremizde bir tek Hıristiyan bırakmadığı için, komşulardan kutlayanı da
görmedim.
Dahası çocukken 31 Aralık gecesi olduğunda TV karşısında
tombala oynayıp, meyve ve mısır patlağı yemenin Hıristiyanlık ya da İsa’yla
ilgisini, o günlerden bugüne henüz kurmayı da başaramadım; bir ilişki olduğunu
iddia edenlere de hep hayret ettim.
Ancak şimdilerde düşününce anımsıyorum, 1970’lerin sonları
ve 80’lerin ilk yıllarında geçen çocukluğumda yaşadığımız mahallelerde yılbaşı
mefhumuna mesafeli duran, “koyu dinci” olarak adlandırılanlar da vardı ama
onlardan hiçbiri aklından geçenleri ulu orta söyleme, komşularının evindeki
fakir çilingir sofralarına homurdanma konusunda bugünküler kadar hadsiz, hoyrat
ve iştahlı değildi. Onlardan kimsenin Noel Baba bıçakladığına da şahit olmadım.
Gösteri çağı çok uzaktaydı, fotoğraf paylaşacak ortamlar da yoktu; dolayısıyla
sadece o kareleri paylaşmak için eylem yapmak kimsenin aklına gelemezdi.
Nitekim ahalinin o zamanlar yılbaşı ile ilgili en temel meselesi, “büyük
ikramiye”nin kime/kimlere vuracağı ve gece saat 12’den sonra ekrana dansöz
çıkıp, çıkmayacağıydı. Neticede büyük ikramiye birkaç kişiyi sevindirir;
insanlar o şanslı kişilerin “fakir olmasını” temenni eder; geriye kalan
milyonlara da aile ile birlikte geçirilen sıcak bir gecenin eğlencesi kalırdı.
Yıllar geçip de kültürel kimlikler çağı gelip çattığında, o
“mülayim” sayılan komşular giderek çoğalmaya, mülayimliklerinin aslında ince
bir sıvadan ibaret olduğu görülmeye ve sesleri de artık daha gür çıkmaya
başladı. Ne olduysa artık, birden milletin iradesine geçmiştik. 70-80’li
yıllarda “bir büyüksüz” sofraya oturmayan bazı amcalar bugün hidayete erip
“akıl” dağıtırken, onların çocukları da (post)modern poiesis’ler olan milli ve
manevi değerlerin peşine düşmüşlerdi. Fakat ilginçtir, kimsenin kapitalizmin
ekonomik yönüyle büyük bir problemleri yoktu; zaten olmadığı için de kültürel
kodlardan hareketle bu yeni yıl döngüsünü Hıristiyan Noel’iyle eş tutup karşı
taarruza geçiyorlardı. Halbuki bu ülke için yılbaşı, esasen, Noel ve
Hıristiyanlıktan ziyade, estetik ve moral düzeyinde başarılamayan “Avrupai
olma”nın, (tıpkı pek çok alanda olduğu gibi) başka ve daha kolay bir yoldan,
yani simgesel bir biçimde gerçekleştirilmeye çalışılmasıydı. Bu tavrın herhangi
bir din ile hiç ilgisi yoktu ama sınıfsal özelliği mevcuttu. Çünkü varlıklılar
için her gün bayramdı; böylesi bir gece ise onlar karşısında eksiklenen sıradan
insanların kendi hayatlarına senede bir gün bile olsa renk/eğlence katma
isteğini yansıtıyordu. Alışkanlık haline gelmiş bir üst sınıf öykünmesiydi.
Burada gayet haklı bir “masumiyet” saklı olsa da ne yazık ki
renk ve heyecanın büyüklüğünü, yine maddi imkânlar belirliyordu. Böylece
yılbaşı artık, insana özgü olan “hatırlanmanın”, bir hediye paketine
iliştirilip maddileştirilerek hastalıklı bir beklentiye dönüştüğü, her türlü
metanın “yeni yıl” sloganıyla pazarlanıp satıldığı, bunun da tüketim çarklarını
hızlandırıp o “kutsal anı” kapitalizmin önemli ibadet günlerinden biri haline
getirdiği bir şekle büründü. Öyle ki, bir insandan duyulması gereken “seni
seviyorum” cümlesi, hediye eşliğinde gelen plastik bir gülden duyulunca daha
fazla heyecan uyandırmaya, etki yaratmaya başladı. Duygular, hisler vb.
maddileştiği oranda mekanikleşiyordu. Böylelikle seneler içinde Türkiye’nin
tüketim toplumu basamaklarında epeyce yukarılara tırmanmış olduğu gerçeğini
artık umursayan da kalmayacaktı. Enteresan olan ise bütün bunlar olurken
birileri yine Noel Baba üzerinde tepiniyor, onu sünnet ediyor, başına silah
dayıyor ve bunların tümünü de “maneviyat adına” yapıyordu.
Öte yandan 16 yıldır televizyon izlemediğim için bugünlerde
insanların ekranlarda verdiklerini düşündüğüm “yeni yıl mesajları”ndan da
haberim yok. Sadece, bir yıldan ve oldukça farazi biçimde “kutuplardaki
penguenler için” bile hâlâ mutluluk, sağlık ve barış isteyenlerin olup
olmadığını merak ediyorum. Hatta 30 yıl öncenin sokak röportajları yayınlansa
acaba değişen temel bir cümle var mıdır, bilemiyorum ama sanmıyorum. Çünkü
dünyanın “en yalancı” ve peşi sıra “insanların birbirlerine en az güvendiği”
ülkeleri sıralamasında sürekli üst basamaklarda yer almak kolay değil. Belli ki
koca bir kitle, belki de “olmayacağını” bile bile “bir ihtimal bu yıl daha iyi
geçer” temennisiyle bulduğu her mecrada totem yapmakla, yeni yılı da bu işe
vesile etmekle meşgul. Diğer taraftan bu aslında, nasıl bir çaresizlik,
sıkışmışlık içerisinde yuvarlandığımızın, karşımıza çıkan her durumdan “çare”
talep ediyor olmanın da hüzünlü bir göstergesi.
Tabii insanların olduğu gibi medyanın da derin (ve bilhassa
ahlaki) problemleri var ve onlar özellikle böyle dönemlerde (resmi dildeki
karşılığıyla “devlet ve milletçe kenetlenmemiz gereken günlerde”) mutluluk ve
umut yaymak zorundalar. Ne de olsa 2015 verilerine göre “en mutlu ülkeler”
listesinde ancak 76. basamakta kendimize yer bulmamız “bizi çekemeyenlerin”
oyunu, Batılı araştırma şirketlerinin pis bir komplosu. Çünkü araştırmayı TÜİK
yapınca ülkenin yarıdan fazlası “mutlu”, dörtte üçü de geleceğe dair “umutlu”
çıkıyor. Dolayısıyla bizim bu “mutlu” kitleyi çarşıda, pazarda, mahallede ya da
işyerinde göremememiz hiçbir anlam ifade etmiyor. Matematiğin kesinliğinin
insan kitleleri üzerinde aynı ifadeye sahip olmadığını, istatistiğin
elastikiyetini anlatacak insan da azaldı.
Oysaki çevresine dikkatlice göz gezdiren herkes insanların
nasıl da güvensiz, umutsuz, belirsizlik içinde ve kaygı dolu olduklarını
rahatlıkla görebilir. Son yıllarda birçok kişi gelecek kaygısıyla ülkeyi terk
etti, kolayca tahmin edileceği üzere milyonlarcası da (sanki tüm dünya işi gücü
bırakmış bizi bekliyormuş gibi) “nereye olursa olsun; ne yaşayacaksa yaşasın”
ilk fırsatta bırakıp gitmeyi düşünüyor. Zira etrafımızdaki pek çok insan bu
yaşananlar ve kendi kişisel deneyimleri sonucunda geleceğe dünden daha kötü
bakıyor. Nasıl bakmasınlar ki? Ülkenin bilhassa son 1,5 yılda içine düştüğü
vaziyet, ölümler, çatışmalar, patlamalar, linçler, darbe girişimi,
tutuklamalar, bireye yönelik suçların artması, hayat pahalılığı, İslamcı
politikalar neticesinde gelinen nokta, türlü baskılar, medyanın, parlamentonun
ve siyasetin şu hali fazlasıyla ortada. Hatta bu baskı politikalarından hoşnut
olan kesimlerin bile huzurunun olmadığı iddia edilebilir. Herkes için kötü olan
ise, yeni bir yılın gelmesinin bu konularda bir iyileştirme yaratmayacağının
iyice bilinmesi ama temenni tabii ki parayla değil.
Öte yandan yeni yıla dair en eski simgelerden birisinin de
piyango bileti almak olduğu söylenebilir. Başka şans oyunları çıkana kadar
rakipsiz olan piyango biletleri, sonrasında tahtını diğerlerine bırakmak
zorunda kalsa da, bugün piyango biletlerinin yılbaşı ikramiyesi dışında yaygın
satışı yok. O da zaten sadece ve bir kesimde hoş bir nostalji olarak varlığını
sürdürüyor. Keza biletin nostaljisinden ziyade ikramiyesiyle ilgilenen daha
genç kesimler bu hafta Twitter’da #BuYıl60MilyonBanaÇıkarsa başlığıyla açılan
bir hashtag’e yüklenmişler; binlerce kişi bu parayla gerçekleştirmeyi
planladığı düşlerini yazmış. Şöyle bir göz gezdirdiğinizde, sadece basit
beklentilerle değil, paranın yarattığı hayal dünyasıyla da karşılaşıyorsunuz.
Aslında bütün bunlar, tüm beklentilerin maddi imkânlarla elde edildiği ve
onunla sınırlı olan bir yaşam için anlaşılabilir bir durum; burada ilgi çekici
olan ise aynı kişilerin maddi beklentiler ile manevi kaygıları hiçbir çelişki
hissetmeden aynı bedende, benzer motivasyonlarla taşıyor olmalarında yatıyor.
Halbuki hiçbir semavi din zenginliği yüceltmiyor; bilakis az ile yetinmeyi,
geçici olan maddi dünyanın zevklerine aldanmamayı, lüksten ve gösterişten
kaçınmayı, tutumlu olmayı, nefs ile mücadeleyi vb. öngörüyor. Halbuki bu sosyal
medya ortamlarında “fakirlere dağıtması adına 60 milyonun kendisine çıkması”
için “Allah’tan yardım” dileyenlere bile rastlıyorsunuz. Sanki bundan öncekiler
çıkan ikramiyeyi dağıtmış gibi, bunlar da fakirleri aracı yapıp, Allah nezdinde
şanslarını deniyorlar.
Dahası ben bu satırları yazarken web ortamına bir ilçe
müftüsünün yaptığı veciz açıklama düşüyordu. 7 dakikalık konuşmasında defalarca
“bizim kültürümüzde yok” cümlesini kullanarak hepimizi ziyadesiyle ikna eden
Müftü, Noel Baba’nın “düzgün bir şahsiyet olsa eve kapıdan gireceğini” hiçbir
ironi yapmadan ve inanarak söylüyordu. Kafada en ufak bir şüphe bırakmamak için
ayet ve hadislerle de desteklenen konuşmadan bize geriye kalan hisse: Dinimizde
ve kültürümüzde “eve kapıdan girmenin” makbul görüldüğü, diğer alternatiflerin
olmadığıydı. Tabi yeryüzündeki hangi kültürde eve “camdan/bacadan” girildiği,
buralardan evlere girmenin neden ve nasıl mümkün olabileceği? gibi beyin yakan
sorular hep havada kaldı. Zaten mevzu eve nasıl girileceği de değildi. Müftü görevini
yaptı, insanları “günaha” girmekten kurtardı. Bizler de sürekli ve her mecrada
“kültürümüzde olmayanları” öğrenmenin bıkkınlığıyla baş başa kaldık.
Diğer yandan son yıllarda her yeni yıl yaklaştığında okullar
ve öğretmenlerin üzerinde de ayrı ayrı baskılar oluşmaya da başladı. Eskiden
yeni yıl geldiğinde sınıflarda sergilenen panolar, derslerde yapılan resimler
de geçmişe nazaran yok denecek kadar azalmış durumda. Tanıdığım öğretmenlerden
bazıları hem okul yönetimi hem de velilerin korkusuyla çocuklara yeni yıl resmi
çizdirmekten bile çekindiklerini söylüyorlar. Çünkü okul yönetimlerine gelen
resmî yazılarda bu tür etkinliklere asla izin verilmemesi tembihleniyor. Hatta
bu yazılardan birisi tam da şöyle: “Müdürlüğümüze şifahi olarak bildirilen şikâyetlerden
anlaşıldığı üzere; mevzuat dışı, ders ve sosyal etkinliklerle alakası olmayan,
değer yargılarımızdan uzak, bazı kutlamalar için öğrencilerin özendirildiği ve
öğrencilere yönlendirmeler yapıldığı bilgileri ve şikâyetleri gelmektedir.
Dönem ve yıl sonu olması nedeniyle dersleri engelleyecek, öğrencileri farklı
alışkanlıklara ve olumsuz davranışlara sevk edebilecek ya da özendirebilecek,
eğlence, şans oyunu, çekiliş ve yılbaşı adı altında öğrencileri ekonomik
durumlarına göre farklı algılara sokabilecek (yılbaşı hediyeleşmesi, çam
süslemesi, Noel baba figürü vb.) milli ve manevi değerlerimizden uzak
etkinliklerin yapılmaması ve bir aksaklığa mahal verilmemesi…” Buradan da
anlamaktayız ki, onca din dersine, dini eğitime ayrılan bütçeye, kitle iletişim
araçlarının hükümranlığına, benzerliğin meşruluğuna, çevredeki onca “imanlı”
kişiye rağmen korku dağları bekliyor.
Sonuç olarak Batılı tarzda bir modernleşme çabasından,
Doğulu İslamcılık politikalarına geçildiğinden beridir yılbaşı ve onun
etrafındaki kültürel alanın, bir mücadele nesnesine dönüştüğünü söyleyebiliriz.
Bu mücadelenin büyük yükünü dün olduğu gibi bugün de ideoloji çekiyor. Keza bu
yılbaşı meselesinde olduğu gibi, yaşadığımız benzer mevzulardaki ideolojik
fonksiyonu mütemadiyen İslamcılık üstlenmekte. Çünkü günümüz İslamcılığı,
düşünce ile gerçek hayat arasını mistifike ederek dolduracak fikirler
kataloguna yeterince sahip ve bu özelliği aracılığıyla hem tutarsızlıkları
olabildiğince gizlemeye meyilli hem de onları hayatın sıradanlığı içinde kaybetme
konularında fazlasıyla maharetli. Böylelikle geçen zaman içerisinde iyiden
iyiye paraya yaklaşan, yaklaştıkça meta fetişizmine gömülenler için israf artık
ihtiyaca, nefs kontrolü de “Allah affetsin” ile basitçe geçiştirilecek bir
hususa dönüşmüş durumda. Artık dünyevi hazlar helalleştirilerek tüketim
sistemine entegre olunuyor ya da bir grup genç “öze dönme” iddiasıyla
“demokratik” tepkilerini Noel Baba’nın başına silah dayama “etkinliği” ile
yapıyorlar.
Dolayısıyla bu “etkinliğin” önünde sergilendiği AVM ve onun
her türlü insan ilişkisinin içini boşaltan tüketim kültürüyle hiçbir
problemleri yok. Çünkü kuvvetle muhtemel bu gençlerin boş zamanlarının büyük
bir kısmının ibadetle geçtiğini söylemek zor, ihtimal dahilindedir ki, o AVM’de
ve (zaman da dahil) her çeşit metayı tüketmekle vakit harcıyorlar.
Bu nedenle, son yıllarda yaşanan ve içerisinde şiddet
potansiyeli taşıyan yılbaşı karşıtı tepkilerin özünde öncelikle bu kültürel
durumu kamusal alanın dışına sürmek, özel alanlarla sınırlayıp onun içerisine
hapsetmek yatıyor. Böylece göz önünden uzaklaştırılacak, “yok” sayılacak,
“ayıplı” bir hale getirilecek. Tıpkı alkol kullanımı, kadın bedeni ve cinsellik
ile ilgili konularda verilen benzer tepkilerde olduğu gibi. Zira İslamcılık
sadece kamusal alana hükmetmeye talip değil, oradaki “ölçüt belirleme” hakkına
da sahip olmak istiyor. Yani mesele Noel Baba maketi parçalamak değil, onu
sünnet eden usturayı tutma hakkını meşru biçimde elinde bulundurmakta yatıyor.
Bu gerçekleşirse inanıyorum ki, Noel Baba rahatlıkla Nuri
Baba’ya dönüşebilir. Orta Asya Türklerinin eski geleneklerindeki “yıl döngüsü”
kutlamaları, yaratılarla dolu hayatımıza ve bu kez daha büyük bir gürültüyle
yeniden teşrif edebilir. Ve aynı kitle bunların hiçbirine yabancı kalmadan
aralık sonunda değil mart ortalarında yeni yıl hediyesi bakmaya, kıyafetler
almaya, günler öncesinden hangi kanala takılacağını düşünmeye, dükkân/ev
süslemeye vb. başlayabilir. O gece geldiğinde de “şükür namazı” ertesinde kola
ve ayranla dolu sofralarda yemeğe oturup, bu güzel geleneği yeniden yaşatmış
olmanın ruhsal hazzıyla dolabilir. Çünkü buradaki asıl sıkıntı, yılbaşını
ortadan kaldırmakta değil, onun yerine koyacak ağırlıkta bir “helal tüketim”
gününü henüz bulamamakta saklı…
http://www.birgun.net/haber-detay/rahat-olun-noel-baba-nuri-baba-olunca-eve-kapidan-girecek-141517.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.