19.Yy.da Batı
Ermenistan’ın (Eski)/Kürdistan’ın[1] (Yeni) Dönüşümü ve Otokton Halklar Üzerine
Etkisi.
Osmanlının
merkezileşme yönünde gelişimi yada yönelimi 18 Yüzyılda İmparatorluğun doğusunda zafere kazanmış ve
Doğu Anadoluda Ermenilerin ve Kürtlerin yaşadığı Batı Ermenistan/Kürdistanda
toplumsal ilişkileri tamamen değiştirerek 1848’dek ikinci fetih ile ilişkileri
içinden çıkılamaz bir sürece itmiştir. Devletin Yeniçerileri ortadan kaldırarak
Sünni-İslama yönelimi ile birlikte ortaya çıkan ve devlet görevlilerini
arkalarına alan şeyhler, yeni bir baskı unsuru olarak Ermeni yaylasındaki
Ermeni köylülerinin başına bela kesilmişlerdir. “Daha önceleri Ermeniler'in yerleşik olduğu
bütün Ermeni bölgesi herhangi bir büyük Kürt beyinin idaresi altındaydı ve
bundan dolayı Ermeniler diğer aşiretlerin baskısından korunuyorlardı. Kürt
beyleri Ermenileri sömürüyor ve bu sömürü babadan oğula berdevam ediyordu.
Halbuki bu yeni koşullarda Ermeniler Osmanlı idaresine bağlı ve onlarla vergi
veren bir duruma geçince, Kürtler Ermeniler'i Osmanlı'ya bağlı, sömürülmesi
olağan fakat şimdi başkasına tabi olan bir kitle olarak görmeye başladılar.”[2]
Çiftçilerin hem hükümete hem de yerel
beylere (mültezime, ağaya vs) vergi ödemesi Ermeni köylülerinin en çok
yakındığı uygulamaların başında gelmektedir. Özellikle Anadolu'daki
vilayetlerde yaşayan Ermeni köylüler bu uygulamadan çok çekmektedirler; zira
burada geleneksel ağalık ve beylik düzeni ne tam olarak işlemekte ne de ortadan
kaldırılabilmektedir. Devlet Tanzimat'la birlikte bir yandan modern ve
kanunlarla tanımlanmış bir toplumsal hiyerarşiyi hâkim kılmaya çalışmaktadır,
öte yandan da tam olarak hâkim olamadığı bölgelerde geleneksel baskı
sistemleriyle işbirliği yapmaktadır. Bu durum pratikte Ermeni köylünün yükünü
artırmaktan başka bir sonuç vermemektedir. Üstelik Tanzimat'ın ilk yıllarında
yerel beylerin yaptığı eziyet ve baskılardan haberdar olan ve kısmen onları
denetleyen devlet, özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra doğuda bu
gücünü neredeyse tamamen kaybetmiş durumdadır: "Doğu Vilayetleri'nin
geleneksel egemenlik düzeni, en yüksek hiyerarşi basamağının doğrudan sultana
bağlı olduğu ağalar, beyler ve emirler tarafından belirleniyordu. Mahmut'un ve
Tanzimat'ın zor kullanarak uygulamaya koyduğu tedbirler bu düzeni büyük ölçüde
parçalanmış, ancak yerine kurulması planlanan yeni, modern Müslüman düzen tam
olarak tesis edilememiştir.[3]
Batı Ermenistan’a millet sistemi girmediği gibi 1863 sonrası
Ermeni anayasası da uygulama alanı bulamamıştır. Bu durum bölgede incelemede bulunan kişilerin
raporlarında altı önemle çizilen bir olgudur.
19. yüzyıldaki Sosyo-ekonomik Durumu Bournoutian şöyle resmeder:[4] Ermeni nüfusu, Ermenistan'ın doğusunun aksine, batısında çok daha geniş bir bölgeye
yayılmış, öte yandan, azımsanmayacak sayıdaki Kürt ve Türk yerleşimleri ya da
odaklarıyla parçalanmış bir görünüm sergiliyordu. Yine de her iki tarafın köy
hayatına hâkim olan belirli ortak özellikler söz konusuydu. Okuryazarlık oranı,
bu dönem çoğu kırsal bölgelerde olduğu gibi, on dokuzuncu yüzyılın son
çeyreğine kadar epey düşüktü. Ermenice, Kürtçe ya da Türkçe, her bölgede,
oranın yerel ağzı konuşuluyordu. Ataerkil bir aile yapısı vardı; mallar erkek
çocuklar arasında eşit olarak dağıtılıyordu. Gelenekler ve yerel adetler
katiyetle uygulanıyor, silah, mücevher ya da kişisel eşyalar haricindeki
malların çoğu, geniş aile tarafından ortaklaşa kullanılıyordu. Genellikle köyün
en varlıklı ve tecrübeli erkekleri köy büyüğü olarak seçiliyordu. Bunlar, köyün
sakinleri arasındaki anlaşmazlıklar* da arabuluculuk yapıyor, adaleti
sağlıyorlardı. Ayrıca vergi yükünü hane halkına dağıtmak gibi bir görevleri de
vardı. Bunun karşılığında ücretsiz işgücü elde ediyor veya çeşitli hediyeler
alıyorlardı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına kadar, soylu sınıfa mensup
aileler haricinde soyadı kullanılmıyordu. Bu dönemin ardından, kişiler, mensubu
oldukları aşiretin kurucusunun vaftiz adına, eğer zanaatkar ya da tüccar iseler
mesleklerine, veya doğum yerlerine göre soyadı almaya başladılar. Aldıkları
soyadına "yan", "yants" ya da "uni" soneki getiriliyordu.
Birbirinden
oldukça farklı bir lehçe kullanan doğu ve batı Ermenileri,
köylerdeki yerleşim düzeni açısından da büyük farklılık gösterir. Batıda, Kürt
akınlarına karşı her zaman tedbirli olan geniş Ermeni aileleri birbirlerine
yakın otururlardı. Evler, üstü kapalı geçitler ve bitişik çatılarla birbirine
bağlı olur, dolayısıyla köyler, hiç bitmeyen bir evler labirenti gibi görünürdü. Daima kendini belli eden bu "tehlike altında olma"
hissi, kadınların 13-15 gibi daha genç yaşlarda evlenmelerine, yer yer hem
kadınların hem erkeklerin, Müslüman komşuları arasında fark edilmemek için
onlarla aynı giysileri giymelerine neden olmuştur.
Reformların hayata geçirildiği dönem, Ermenilerin içinde bulunduğu koşulları
düzeltmek bir yana, eskisinden de kötü hale getirdi. Müslüman ve Ermeni
köylüler üzerindeki denetimlerinin reformlar sebebiyle tehdit altına girdiğini
düşünen Türk ve Kürt derebeyleri, başkentten gelen her tür müdahale karşısında
öfkeye kapılıyorlardı. Ermeni köylerinin ileri gelenleri ve taşrada görevli din
adamları, reformların verdiği cesaretle kaleme aldıkları dilekçelerde,
iyileşme taleplerini hükümete bildirdiler. Bununla birlikte, merkezi hükümetin
içinde bulunduğu çaresiz kifayetsizlik, yerel ağaları, beyleri ve paşaları, bu
taleplere cevap olarak Ermenileri topraklarından sürüp intikam almak yönünde
cesaretlendirdi. Şehre göç eden yersiz yurtsuz Ermenilerin sayısı 1856'dan
sonra muazzam bir artış gösterdi. Geride kalanların çoğu ise, ancak serflik ya
da kölelik olarak tabir edilebilecek koşullara maruz kaldılar.
Batı Ermenistanda siyasal durum’a
gelirsek, Ermenilerin tamamen bölgenin egemenliğine terk edilmişliği söz
konusudur.
Ermenistan’ın
Osmanlı tarafından 1514 teki fethinden sonra Batı Ermenistan yani
Osmanlının Doğu Vilayetleri'nin geleneksel egemenlik düzeni, en yüksek hiyerarşi
basamağının doğrudan sultana bağlı olduğu ağalar, beyler ve emirler tarafından
belirlenmektedir. Mahmut'un ve Tanzimat'ın zor kullanarak uygulamaya koyduğu
tedbirler bu düzeni büyük ölçüde parçalamış, ancak yerine kurulması planlanan
yeni, modern Müslüman düzen tam olarak tesis edilememişti. Doğu Vilayetleri'nin
genellikle Kürtler ve Ermeniler tarafından iskân edilen kırsal alanlarında
hiçbir zaman başkenttekine benzer işleyen bir millet sistemi olmamıştı, ancak
açık hiyerarşi ilişkilerine karşılıklı olarak dikkat edilmesiyle belirli bir modus
vivendi sağlanmıştı. Bu tahammül edilebilir birlikte yaşam Kürtlerin
kendi özerk egemenlik alanlarına sahip bulundukları ve himayeleri altındaki
gayrimüslim reayadan geleneksel vergilerini aldıkları müddetçe devam etti. Tanzimat
Devleti de vergi talep ediyor, ancak bunu planladığı merkeziyetçi yapılarına
işlerlik kazandırmadan ve yerel egemenleri susturmadan yapmak istiyordu. Bunun
sonucu olarak reaya pratik olarak devlete ve yerel egemenlere olmak üzere bir
çifte vergilendirmeyle karşı karşıya kalmıştır.[5]
Natanyan’ın Ermenistan’ın Gözyaşı başlıklı raporunda bu
çifte vergi ve Ermeni halkının terk edilmişliğini resmeder. Bu rapor aynı
zamanda Boğos Natanyan’ın sonu getiren rapordur. Natanyan meşhur Kürt Hacı Musa
tarafından tutuklanıp mahkeme sonunda sürgüne gönderilecektir. Natanyan
sürgünde gözlerini yumar. Natanyan, devlet görevlilerinin ve devletin gözetimindeki soygun ve baskıyı açık
bir dille anlatmaktadır. “Devletin durumdan haberdar olmasına rağmen insan cellâdı
beylerin sayısı katlanarak artıyor. Ermenistan'da ağlayış, feryat ve şikâyet
gittikçe artıyor, ama kimse duymuyor, duymuyor... Ağalardan ziyade, emniyeti
sağlamakla görevli olanların bazılarından gelen yakışıksız hareketler,
Kürtlerden ziyade bazı askerlerin yaptığı yakışıksız olaylar... Hangi birini
söyleyeyim, hangi birini bırakayım, cinayete kurban gitmek, sömürülmek,
dövülmek, eziyet çekmek her şey Ermeni için. Ben sadece şahit olduğum bir
tanesini anlatacağım, bu bile diğerlerini tahmin etmeye yeter de artar.
Mamahatun'da bulunan orduya buğday götürülmesi emredildi. Kim götürecek? Tabii
ki Ermeniler. [6] Önemli değil götürsünler,
devletlerine bir hizmet yapmış olurlar. Ama dönüş yollarında hırsız grupları
tarafından soyulup, dövülüp, yaralanıp şikâyet ettiklerinde sesleri duyulmazsa,
o zaman ne yapsınlar? Orduların hem yiyeceği, hem giyeceği Ermenilerin üzerine
yıkılmış durumda. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyle. Önemli değil, devlet
elinden geleni yapsın yeter. Her türlü eziyeti çekip alın teriyle yoğurduğu
ekmekten onlara pay çıkardığında, eğilip işlediği ketenden giyecek verdiğinde hakaret
duyar, inancına, dinine küfredilir, köyüne saldırılır. Tarlasına, bağına
bahçesine saldırılır. Her türlü Zorbalık ve ahlaksızlık yapılır. Çünkü korkak
ve haklarını korumaktan aciz bir halktır. Ama ambar lazım olursa, Ermeni
köylerine kurulmalı, un lazım olursa Ermeni değirmenleri öğütmeli, gecelemek
gerekirse Kürt ve Türk köyleri yakında olsa bile olmaz, Ermeni köyünde
gecelemelidirler. Çünkü isledikleri zaman dövebilir, istedikleri zaman oyuncak
edebilir, canları ne islerse yapabilirler. Emrederler, gelir yer içerler. Zira
yüzlerce yıldır devlete sadakatle hizmet eden Ermeni bugün önyargılı diğer
milletler önünde kâfir, dinsiz, imansız, aşağılık, köle, esir ve kukla bir
millet sayılmaktadır. Devlet ne zaman bir polisi görevli olarak diğer
milletlere ait bir köye göndermek istese memnun kalmazlar. Çünkü korkarlar.
Onun için Ermeni köyüne güle oynaya giderler. Sudan sebeplerle cellat kesilir,
korku salarak iyice sömürürler. Haça ve dine saygısızlık yaptıktan başka,
doymamacasına yer içer, devletin kanunlarına ters olmasına rağmen tek bir kuruş
ödemeden giderler. Bunları yapan sadece polisler değil, askerler. Yerli ve
geçici memurlardan bazıları da aynı şeyleri yapıyorlar. Yörenin Ermenileri
bunların dışında bir de çeşitli Kürt soylarından eziyet çekiyor. Bu Kürtler
maddiyatın dışında, dine ve namusa da tecavüz ediyorlar.
… Hem Palu hem Çarsancak hem Kiğı hem
de Harput marhasalığı dahilinde bulunan toprakların neredeyse tümü yerel
beylerin ve ağaların elindedir. Sadece yüzde bir kadarı Ermenilerin elinde[7]… Ayrıca marabalık hakkında da fikir sahibi olacaksınız. Ermeniler marabalıktan
da eziyet görüyorlar. Bazen kalabalık gruplar halinde Ermeni köylerine gidip
marabaların evlerinde konaklayıp kuzu, koyun, tavuk kızartması ve türlü türlü
yiyeceklerle dolu masalarda günlerce yiyip içip bırakıp gidiyorlar. Eğer
zavallı Ermeniler karşı koyacak olurlarsa, günün birinde mutlaka başlarına bir
bela geleceğini biliyorlar. Bu sebeple isteyerek veya istemeyerek korkularına
boyun eğip köle gibi itaat ediyorlar.
Şimdi halkın devlete niçin vergi ödediğine dair basit bir soru soralım.
Tabii ki hırsızlar tarafından soyulmamak için. Ailesiyle beraber, her şeyiyle
özgür, korkusuz, rahat hayat sürmek için. Ancak tam tersi oluyor(abç).”[8]
Çaparçur
ile ilgili olarak raporunda çeşitli bölgelerdeki gözlemlerinden bir çok örnek
verir. Natanyan’ın erdiği örnekler çarpıcıdır. Ermenilerin beyler arasında
paylaşıldığını ve köle derecesine indirildiğini görüyoruz
Aşiretler, Süleyman (ve oğulları), Yusuf ve Derviş Ağa adlı üç Bey'in
idaresindedir. Bunlar adı geçen Ermenileri aralarında paylaşmışlar, keyifleri
için esir gibi kullanıyorlar. Şu Ermeni şu Bey'indir, öteki Ermeni şu Bey'indir
gibi. Aynı vilayette müdür bulunmasına rağmen Kürtler üzerinde hüküm
sürememektedir.[9]
Harput’ta da durum farlı değildir. “Yerel halk [Kürtler] Ermenilere
sert davranıyor. Eğer boyun eğmezlerse eziyet görüyorlar.
Hem şehirde hem de köylerde Ermeniler oyuncak olmuş durumda. Akşamları korkusuzca
dolaşıp Ermeni evlerini kurşunluyorlar. Hırsızlık normal günlük olay olmuş.
Ermeniler akşamları korkmadan dışarı çıkamadıkları gibi, geceleri de rahat
uyuyamıyorlar.
Köylerde, ağa denilenlerin en büyük zevki Ermeni kadınların namusuyla
oynamak. Kadınlar bağ ve bahçelere gitmeye cesaret edemiyorlar. Evlere girme
cesaretinde bile bulunuyorlar... İstediklerini elde edemediklerinde kadının
evine, malına ya da kocasına zarar veriyorlar. Ağalar yerel hükümet ve polis
tarafından korunuyorlar. Köylerde zevk için adam dövüyorlar, rüşvet alıyorlar,
küfür ediyorlar, tecavüz ediyorlar bazen de tabancayla ya da bıçakla
öldürüyorlar. Şikâyet edildiğinde de faydası olmuyor, çünkü dinleyen yok.
Ermeniler aynı şekilde Dersim Kürtlerinden de çok çekiyor. Bunlar köylülerden
yıllık vergi talep ediyorlar. Aksi halde canına kastediyorlar. Kürt Kaya adlı
eşkıya kendine benzer arkadaşlarıyla köy köy dolaşarak hatta bazen şehre de
girerek Ermenilere korkunç şeyler yapıyor. Bu konuda devlet sessiz kalıyor.
Şikayetleri görmezden geliyor çükü kendi de pek çok kanunsuz iş yapıyor.”[10]
Harput ovasında Ermenilerden toplanan resmi
vergiler 15’i buluyor: bedel-i Asker, Emlak, Temetiv, hungak[tahıl), Bağhat
üzüm vergisi, Karpuz bahçesi vergisi, Şarap akçesi, Khamchour(canlı hayvan vergisi,
pamuk vergisi, inşaat vergisi, pencere vergisi,sağlık vergisi, yol vergisi,
Mekara teke (mekkare) +noksan-i arz vergisi %10[11]
1848’deki yeni fetihle birlikte Osmanlı askeri harekâtları
kürt prensliklere[12]
son verir ve bu feodal yapının parçalanmasını sağlarlar. Tekrar aşiret
sistemine dönülür. Bu sistemle dini ve resmi otoriteyi bağdaştıran ve Müslüman
tarikatlardan destek alan şeyhler devri başlar. Bu isyanların bastırılması Kürt
halkının batıya doğru hareketini tetikler, bu hareket Araplar ve Hıristiyanlar
aleyhine gelişir. Böylece Turabdin batısında, 1850’de hemen her yer Kürt
bölgesidir ve plato da üçte iki Kürt yerleşimidir.[13]
1880’de Savur kazası tamamiyle Kürt´tür.[14]
Kürt halkı küçük birimlere bölünmüştür. Ataerkil sadakatler ve eski
düşmanlıklara sahiptirler.[15]
Hıristiyanlar onların belli başlı kurbanlarıdır. Kürt
ağalarının haraç istedikleri Hıristiyan kasabaları vardır. İlişkiler feodal
yapıdaki gibi derebeyinden efendisine şeklindedir. Bu tarz (zimni) yasal haracı
aşar ve Hıristiyan köylerine yaşamı imkânsız kılar.
Babıâli göçebeliğe karşı mücadele ederken Kürt şiddetini
Hıristiyanlara doğru yönelterek[16]
bazı aşırılıkları bastırır. Bozulan Osmanlı idaresiyle 19. yy. sonunda
Diyarbakır vilayetindeki Hıristiyan toplulukları ihmallerin yol açtığı, artan
bir güvensizlik ortamında yaşamaktaydılar. Kürtler ve Hıristiyanlar arasındaki
ilişkiler ise ırkçılığa dayanır ve Hamidiye Alayları’nın kurulması ile patlama
noktasına gelirler.
Hamidiye Alaylarının kurulması en üstün aşiret hegemonyasını
güçlendirir. Bunlar Batı Anadolu’da sulhu sağlamak bahanesi ile terör estirir
ve anarşiyi sürdürürler. Suçları hiç cezalandırılmadığından Hamidiye´nin Kürt
reisleri akınları arttırırlar. Victor Bérard’ın anlattığı gibi; “Düzenlenmiş
hırsızlık; yasallaştırılmış cinayet, ödüllendirilmiş tecavüz uygulamaktalar.”[17]
Osmanlı 19.yüzyılın ikinci yarısından
itibaren aşiretleri denetimsiz gezgin
yaşamlarını sürdürmelerini çok zor, hatta imkansız hale getirmek üzere daha düzenli biçimde askeri güce başvuracak donanıma erişmiştir. “1863-6'da,
Fırka-i İslahiye adında, görevleri yalnızca Güneydoğu Anadolu'daki göçebelerin
denetlenmesi ve yerleşik hayata geçirilmesinden ibaret olan yeni bir gezici
askeri güç oluşturuldu. Kısmen Fırka-i islahiye'nin faaliyetleri sonucunda bu
bölgede asayiş sağlandı, bu da Türkmenler ve Çerkezler gibi Anadolu'nun başka
bölgelerinden ve Kafkaslar'dan kaçarak buralara sığınmak isleyen çok sayıda
yeni göçmeni buralara çekti. Yeni gelenler küçük gruplara bölünüyor ve güneydoğuda Ermeni, Kürt ve
Alevi yoğunluğu olan bölgelere dağıtılıyordu, ki bu da çok daha farklılaşmış ve
yerleşik bir toplum oluşturuyordu. Hassa, islahiye, Osmaniye, Reyhanlı, Kadirli
ve Kozan kasabalarının hepsi 19. yüzyılda Fırka-i islahiye'nin uyguladığı
yerleşim politikalarının sonucunda kurulmuştu. Kürtlerin aşiretlere bölünmüş
olması merkezi hükümetin bir yandan bazı Kürtleri yandaş olarak kullanırken öte
yandan diğerlerine ağır cezalar uygulamayı sürdürmelerini kolaylaştırıyordu.
Bu politikanın en açık örneği, 1891 yılında kurulan ve Kürtlerden oluşan
Hamidiye alaylarında gözlenebilir. 19. yüzyılın son on yılında ve 20. yüzyılın
başında Hamidiye'ye alınmış askerlerin büyük çoğunluğunu oluşturan Sünni
Kürtlere Doğu Anadolu'da Alevi (Kızılbaş) Kürtleri yatıştırma, diğer etnik
grupları (özellikle Ermenileri) sürme, topraklarına el koyma ve buralara
yerleşme serbestiyeti tanınmıştı. Sık sık merkezi hükümet de doğrudan eyleme
geçiyor ve Kürt aşiretleri bölgelerinden atıyordu. Sözgelimi, Musul ile İran
sınırı arasındaki bölgede amansız eşkıyalıkları ile kötü bir ün kazanan Kürt
Hemvend aşireti bölünmüş, Üsküdar ve Ankara (1886), Bingazi (1887), Trablus
(1889) ve İstanbul'a (1890) gruplar halinde yerleştirilmiştir.[18] Görüldüğü gibi nüfus mühendisliği, sürgün ve yeni yerleşimlerle bölgenin yüzünü
de değiştirmektedir.
1860 yıllarından itibaren Batı Ermenistan’da mülkiyet mücadelesi keskin bir nitelik
kazanmaya başladı. “Şeyhler, çok eskiden derebeylere bırakılmış bulunan ve
daha sonraları merkez idaresi tarafından çıkarılan yeni kanunlarla çiftçiye
terk edilmiş olan bütün mülkleri kendilerine mal etmek istediler. Bu hareketi başlatan meşhur Şeyh Celalettin'in[19] babası Şeyh Sabadullah[20] idi. O, dini fanatizmi kendisine bir silah olarak kullanıyordu.[21] Sabadullah 1850’li yılların ortalarında Khizan’da çıplak ayakla gezen bir
molladır[22]. Şeyh Sabadullah. Khizan ve
çevresinde fetihlere başlar. Şeyh Sabadullah din özgürlüğüne karşı olduğundan
Ermeniler arasında yüzünü kapatarak dolaşırdı. Sebebi ise Hristiyan Ermeni'nin
yüzünü görmemek ya da Hıristiyan Ermeni kendi yüzünü görmesin diyedir. Onun
düşüncesine göre bu haram sayılırdı. Ermeniler'i ordan sürmek için onların
bağlarına ve bahçelerine el koyuyorlardı.[23] Sabadullah, yoksul bir molla olarak çıplak ayakları ile dolandığı yerlere
devletin desteğiyle Şeyh Sabadullah
olarak hükmetmektedir. Babası yaşlanınca oğlu Celalettin görevi ondan devralır.
Natanyan’a bakılırsa, hem Kürtler üzerindeki nüfuz hem de serveti bakımından
babasıyla kıyaslanamayacak kadar zenginleşir. Şeyh Celalettin dinsel otoritesini
kişisel zenginliği için kullanmanın yanı sıra verdiği dini payelerle kendisine
bağlı geniş bir kitle yaratmayı başarır.[24]
Şeyh Celalettin örneği de bölgedeki Ermeniler üzerindeki zülüm ve
baskıslarının karşışında, Ermenilerin çaresizliğini ve Ermenilerin baş başa
kaldıkları Zulüm ve baskının derecesini ve devletin kayıtsızlığı göstermesi
bakımından öğreticidir:
1877-1878
Osmanlı-Rus savaşı sürecinde pek çok yerdeki Kürt aşiretleri, tıpkı 1853-1856 Kırım
savaşında olduğu gibi, Osmanlı ordusunu takviye ediyor görüntüsü altında
civarlarındaki Ermeni köylerine saldırıp buraları talan etmişlerdir. Şeyh
Celalettin'in bu saldırılar için emir verdiğine dair birçok gözlem
bulunmaktadır. Savaşın başlamasıyla birlikte, Kürt aşiretleri Şeyh
Celalettin'in emriyle, Aghbak (Van'ın güneydoğusunda, İran'ın Salmast ve Hoy
(Khoyt) bölgesine sınırı olan bir köy), Başkale civarındaki 24 Ermeni ve
Süryani yerleşimini işgal etmişlerdir. Bu bölge öteden beri Kürtler tarafından
neredeyse sistematik biçimde saldırıya uğramakta, sakinleri öldürülmekte,
eziyetlere uğramakta, zenginlikleri talan edilmekte, taşınamayan varlıkları ise
yakılıp yıkılmaktadır. “Üstelik Celalettin'in bütün yaptıklarına rağmen cezasız
kalması onun ününü artırmakta ve birçok başka zorbanın saldırganlığını teşvik
etmektedir. Kuşkusuz Celalettin'in bütün bu saldırganlık ve hırsızlığa dini bir
kılıf uydurması da Khizan'daki zorbaların işini kolaylaştırmakta ve Natanyan'ın
ifadesiyle, Khizan’ın yıkılışına yol açmaktadır: "Beytam Murat'ın evini ve
Surp Harutyun Kilisesi'ni yıkınca onun gücünü gören Kürtlerin büyük kısmı
Şeyhe katıldı… Kürtler ve sofilerin yaptığı kötülüklerden cesaret alan diğer Kürtler de,
'Şeyhin adamları yapıyor ve cezalandırılmıyorlar' diyerek barbarlığa
başlamışlar. İşte Khizan kazasının yıkılmasının başlıca sebebi budur."
Gerçekten de Natanyan, şeyhin cezasız kalan zorbalıklarını görüp harekete
geçen, benzer yağma ve talan hareketlerine girişen Hizanlıları saymaktadır.
Arif Bey ve Kerim Bey, kendilerine bağlı adamları aracılığıyla Ermenilere
eziyet eden ve kilise ve manastırlara zarar verenlerin başlarında gelmektedir.”[25]
Natanyan'ın söz ettiği Şeyh Celalettine benzer biçimde, Sırvantsdyants da Malatya ve
Harput civarındaki Ermeni ve Kürt köylülerine eziyet eden Deli Silo adlı bir
hayduttan söz etmektedir. Deli Silo Tercanlı bir Kürttür ve civardaki Türk,
Kürt, Ermeni köylerini neredeyse ayrım yapmaksızın soymaktadır. Yaptığı eziyet
ve zulümler ayyuka çıktığı zaman devletin şimşeklerini üzerine çekmektedir,
ama tıpkı Celalettin gibi o da zaman zaman idareciler tarafından kollanmakta ve
saygın biri gibi muamele görmektedir.[26]
Ayrıca 19.yy’da Batı Ermenistan bir savaş
alanıdır. Ermenilere yönelik baskı ve şiddetin yanında Savaş da bölgeden ermeni
göçünü tetikler. Şahbazyan çarpıcı örnek olarak Bohdan’dan Tıh köyünü gösterir:
Tıh'tan üç Ermeni göçü vardır. Bu göçlerin birincisi Bedir Han zamanında
Bohdan'ın Ermeni göçü, ikincisi Şeyh Celaleddin'in babası Şeyh Sabadullah
zamanında, üçüncüsü ise Bedirhan oğlu Osman Paşa zamanındadır. Bohdan ve Şernah'a yakın olan Tıh, 800 evden meydana gelmiş bir Ermeni köyüdür. Osmanlı – Rus savaşı zamanında, Osmanlı İmparatorluğu, Kürt
yöneticilerini bazı yerlerden zorla çıkarmaya çalışırlar. Osman Paşa (Bedir
Han'ın çocuklarından biri), Bohdan'a gider, orda sekiz bin Kürdü Kars'a,
Ruslar'la savaşmaya götürür. Geri döndükleri zaman Kürtler kendilerine verilen
silahları iade etmezler. Osman Paşa dönüşte Tıh'a girer ve tüm ordusunu
Tıhlılar'ın erzağı ile besler. Osmanlı İmparatorluğu tekrar 15 bölük askerle
Tıh'ı bombalar. Bu yıkımdan sonra Tıh'da göç başlar.[27]
Gasp ve el koymalar Ermenistan’dan sürekli göçle
neticelenmektedir. Osmanlı mebusu Krikor Zohrab bunu gayet net bir şekilde Marcel Leart adıyla yayınladığı broşürde
belgeler.
“1882 yılında yapılan sayıma göre, Osmanlı
topraklan üzerinde yaşayan toplam Ermeni nüfusu 2.660.000, bunun yanında Doğu
Anadolu'da reform yapılması
düşünülen 6 vilayette
yaşayan Ermeni nüfusu 1.630.000'dir. Yirmi yıl sonra 1912'de
yenilenen sayıma göre ise, toplam Ermeni nüfusu 2.100.000, 6 vilayetteki Ermeni
nüfusu 1.018.000 olarak tespit edilmiştir. Marcel Leart, Ermeni nüfustaki
azalmanın, 6 vilayetteki nüfusun azalmasından ileri geldiğini ispat ettikten
sonra, bunun bölgede Ermenilere karşı yürütülen yıldırma, katletme ve göç
ettirme uygulamalarından kaynaklandığını anlatır.
ERMENİ NÜFUSUNDA SON OTUZ YILDAKİ GELİŞME
Patrikhane Sayımlarına Göre 1882 ve 1912 Nüfus İstatistiklerinin
Karşılaştırılması
1882 1912 Artan
Azalan Azalan Türkiye Ermenistanı
1.630.000 1.018.000- 612.000
Kilikya 380.000 407.000 27.000
Osmanlı İmparatorluğu'nun geri kalan kısmında
650.000 675.000 25.000
Toplam 2.660.000 2.100.000
52.000 - 612.000-560.000”[28]
Baskı ve
bunun tetiklediği göçler Ermeni yaşamının bir parçası haline gelmiştir.”
Ermeni-Kürt geriliminin bir yönü Kürt beylerinin
ya da ağalarının Ermeni köylülere ağır yıllık vergiler yüklemeleridir, ancak
pek çok durumda yarı-göçebe yaşayan Kürtlerin doğrudan talan ve yağma
hareketlerine giriştikleri de bilinmektedir. Bu durum Ermeni köylüleri o kadar
rahatsız etmektedir ki, bazen topluca başka bir yere göç etmektedirler, bazen
de vereceğimiz örnekte olduğu gibi, Kürtlerin saldırılarından korunmak için
daha güvenilir buldukları yerlere bağlanmak istemektedirler. Tarihini kesin
olarak bilemediğimiz ancak 1811 yılı civarında yazıldığı anlaşılan ve 29 Ermeni
köylünün isimlerinin ve Ermenice yazıyla mühürlerinin bulunduğu bir dilekçede,
Divriği kazasının Pingan köyündeki Ermeniler, eşkıyanın ve Kürtlerin saldırılarından
bıkmış, "ekrad ile eşkıyanın mazarrat ve haşaratından" korunmak için
Ma'âdin-i Hümâyûn'a ilhak olmak istediklerini belirtmişlerdir. Kürt aşiretlerinin,
ağaların ve beylerin Ermeni köylüsü üzerindeki baskıları kadar önemli bir
başka mesele de yerel idareciler ve hükümet görevlilerinin bu konuda
takındıkları tavırdır.”[29]
Savaşlar da göçün sebeplerinden biridir. 1828-1829
Osmanlı-Rus Savaşı sonunda yaklaşık 20.000 Ermeni Osmanlı topraklarından
göçmüştür.[30]Vahan
Bardizaktsi ise 25.000 rakamını vermektedir.[31]
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının da Batı Ermenistan’da
sürmesiy de yeni göç dalgası gündeme gelir. Savaş koşullarında can ve mal güvenliklerinden
emin olamayan Ermeni köylülerin bir bölümü, Bayezid ve Kars'a giren ve Der
Gugasov (Ğugasof), Loris Melikov (Melikof) ve Lazarev gibi Ermeni kökenli
kumandanların yönettiği Rus ordusunun gelişinden, özellikle Kürtlerin
saldırıları sona ereceği için memnun olurlar. Ancak Rus ordularının geri
çekilmesinden sonra Kürtlerin Van ve civarından gelerek intikam alacağı
söylentileri hızla yayılır ve özellikle Erzurum, Kars, Eleşkirt civarındaki
Ermeni köylüler bu saldırılardan kendilerini koruyamayacaklarını düşünerek
Rusya sınırlarına doğru göç etmeye karar verirler. Bu korku ve panik dalgası
büyük bir kitlesel göçe yol açma eğilimi gösterdiği için hem Rusya Ermenilerinin
hem de Osmanlı Ermenilerinin liderleri göçe engel olmaya çalışırlar… Aynı tarihlerde savaşın
yıkıntılarını, yol açtığı sorunları görmek üzere bölgeye giden üç Ermeni rahip
de [Bardizaktsi, Sırvantsyants ve
Natanyan]bu göç hareketinin önemli bir boyuta ulaşabileceğinden
endişelenmiş ve kendileri de bunu durdurabilmek için çaba göstermişlerdir.
Özellikle Vahan Bardizaktsi yıkıcı sonuçları olabileceğini gördüğü bu göçle
ilgili olarak Lazarev'le görüşmeler yapmıştır. Bardizaktsi'nin yazdıkları
dikkatle incelendiğinde, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı nedeniyle iki büyük göç
dalgasının söz konusu olduğu görülür. İlk göç dalgası savaşın başlarında
yaşanmış… İkinci göç dalgası ise savaşın hemen sonunda yaşanan göç
hareketidir.”[32] Bu göç dalgasında da “Eleşkirt ovasından 110 köyden fazlası 10-15.000 kişi
Erivan Ovasına göç etmiş, bunların içinde Yezidiler ve Ermeni Katolikler de
var. Gerisi Gregoryenlerdir.”[33]
Bin yılı aşan bir süredir devam eden
istilalar, Kürt ve Türk aşiretlerinin yerleşmesi ve yaşanan göçler, Batı
Ermenistan’da, Ermenilerin sadece birkaç bölgede nüfusun çoğunluğunu
oluşturduğu, kalan yerlerde ise, sadece ancak Hıristiyan grupların en
kalabalığı olmalarıyla sonuçlanmıştır. Ermeniler anayurtlarında “azınlık”
konumuna düşmüşlerdir.[34]
Yukarıda
söz ettiğimiz 1891 yılında kurulan ve Kürtlerden oluşan
Hamidiye alayları, 19. yüzyılın son on yılında ve 20. yüzyılın başında Batı
Ermenistan’da Ermenilerin başına tam bir bela kesilmiştir. Hamidiye alayları kurulurken doğrudan güdülen amaçlar, o sırada henüz çok büyümemiş olan
ayrılıkçı Ermeni faaliyetlerini bastırmak ve Kürtleri daha iyi
denetleyebilmekti. Sultan, ücretli ve yüksek prestijli bir iş olanağı sağlayıp
resmen baskın ve yağma hakkı tanıyarak Kürtleri kendine sıkıca bağlamayı ummuştu.
Bunda başarılı da oldu: Kürtler Abdülhamid'i kendileri için sultanların en
iyisi olarak görüyor, ona Bave Kurdan ("Kürtler'in Babası")
diyorlardı. Bazı gözlemciler (örneğin bölgedeki ingiliz konsolosu), Hamidiye'nin kurulmasında, Kürtleri bölerek yönetme niyeti de sezmişti: "Bazı durumlarda
Hamidiye için aşiretler arasında yapılan seçim, bölgedeki güç dengesinin
korunmasına yarıyor, bazen de tam tersi bir sonuca yol açıyordu. Çoğunlukla
zayıf aşiretler tercih edilmekteydi; çünkü bunlara verilen daha iyi silahlar
ve eğitim, geleneksel rakiplerinin üstün gücü karşısında denge
sağlıyordu."Açıkça Kürt yanlısı olan bir İngiliz ajanına [Binbaşı Noel] göreyse,
Hamidiye'nin asıl amacı, "aşiretler arasındaki kan davalarından
[yararlanarak], yönetime karşı birleşmelerini çok zor hale getirecek bir sistem
yaratmaktı." Eğer gerçekten de aşiretlerin gücünü dengelemek, fiilen
güdülen amaçlardan biri olduysa, bunda ancak kısmi bir başarı elde edilmiştir.
Örneğin 1893-4'te aşiretler arasındaki kan davalarının arttığı
gözlemlenmiştir. Ama daha da önemlisi, Hamidiye'nin bazı reislere komşuları
karşısında normalde sahip olduklarından daha fazla güç vermiş olmasıydı.[35] Bir ağanın Hamidiye komutanlığına seçilmesi, aşiret içindeki rakipleriyle
olan birçok tartışmanın bir anda onun lehine kapanmasını da beraberinde getiriyordu.
Çünkü komutan yapılan ağa, aşiret mensuplarını kendi yanma çekmek için
dağıtabileceği pek çok şeye (yüksek değer atfedilen ücretli bir iş, silahlar)
sahip oluveriyordu. Üstelik, Hamidiye birliklerini rakiplerinin ve
düşmanlarının üstüne sürebilirdi. Hamidiye komutanlarından en az ikisi, bu
şekilde öyle büyük bir güce ulaştı ki, sonunda devlet için tehlike
oluşturdular.[36] Bruinessen, bunlara Miranlı ustafa Paşa ve milanlı İbrahim Paşa
örneklerini verir.
Hamidiye,
ilk Ermeni katliamlarında da (1894-96) acımasızca yer aldı. Bu
katliamlar, Sason bölgesindeki bir Ermeni ayaklanmasından sonra yapılmıştı.
Ayaklanmanın nedeni, Ermenilerin çifte vergi ödemek zorunda kalmasıydı[37]: Hem hükümet artık doğrudan vergi toplamaya başlamıştı, hem de Kürtler
Ermenilerin ürünlerinden geleneksel paylarını almayı sürdürüyordu. Hamidiye
ayaklanmayı bastırmak üzere bölgeye gönderildi. Bunun ardından bütün Doğu
Anadolu, esas olarak sultanın emirleriyle ama aynı zamanda da Hamidiye'nin
kendi inisiyatifiyle Ermeni köylerine saldırdı ve baskınlar düzenledi.
Binlerce, belki onbinlerce Ermeni öldürüldü, daha fazlası da ellerinde hiçbir
şey kalmamacasına soyuldu.[38]
İttihat Terakki döneminde Hafif süvari
alayları ismiyle devam eden “Hamidiye Alaylarından bazıları Balkan Savaşı sırasında
Osmanlılarla birlikte bağımsızlık savaşı veren halklara karşı kullanılır. Yani
Osmanlı askeri konumundaydılar farkları, başlarında Kürt Ağasının olmasıydı,”[39] Hamidiye kalıntılarının Milli mücadele’de de varlığını sürdürdüğü
Bedirhanilerden Emir Celadet Bedirhan’ın Mustafa Kemal’e 8 Ocak 1933 tarihli
mektubundaki “Gazetelerde okuduğuma nazaran İzmir kaldırımlarında şakırdayan
ilk demirler Kürd süvarilerinin nalları idi”[40] sözlerinden anlıyoruz. Belki de Eylül 1922 İzmir’inin bir cehenneme
döndürülmesinde bu Hamidiye kalıntıların katkı sunmuşlar mıdır?
Ermeni toplumunun siyasileşmesi ve Ermeni Devrimci Hareketi[41]
Bournoutian, Ermeni tarihi adlı araştırmasında komuta edilen ve gönüllü Ermeni birliklerinden oluşan Rus ordusu sevinçle
karşılandı. Avrupa'daki Rus ordusu ise İstanbul yakınlarına kadar gelmişti.
Osmanlı hükümeti ateşkesi kabul etti ve müzakereler başladı. Bu esnada Kürt,
Çerkez ve başıbozuk askerlerin doğudaki mezaliminden haberdar olan
İstanbul'daki Ermeni aydınlar, kendi liderlerinden çekincelerini bir tarafa
bırakmalarını ve Ermenilerin geleceğinin de yapılacak barış görüşmelerine dahil
edilmesi konusunda İstanbul'daki eski Rus büyükelçisine ve diğer Rus
yetkililere ricada bulunulmasını talep etmeye başlamışlardı.
Ayastefanos
antlaşmasının 16. maddesine göre, bölgenin Ermeni
sakinleri tarafından talep edilen reformlar Osmanlı hükümetince
gerçekleştirilene, Kürt ve Çerkez akınlarına karşı halk emniyete alınana kadar
Rus birlikleri Ermeni vilayetlerinde kalmaya devam ediyordu. Disraeli ve
Dışişleri Bakanı Robert Salisbury liderliğindeki İngilizler ile Kont
Andrassy'nin başkanlık ettiği Avusturya heyeti, antlaşmayı geçersiz kabul
ettiklerini ilan ettiler ve savaş tehdidinde bulundular. Devrimcilerle başı dertte olan Çar 11. Aleksandr, "dürüstlükten şaşmadan arabuluculuk
yapacağını" vaat eden Alman Şansölyesi Otto von Bismarck'ın zorlamasıyla,
iki ay içinde Berlin'de bir Avrupa toplantısı yapılmasını kabul etti. Eski
İstanbul Patriği Khırimyan'ın başkanlık ettiği bir Ermeni delegasyonu,
Avrupa'daki birçok başkenti ziyaret ederek kendilerine de Lübnan'la aynı
statünün verilmesi gerektiği konusunda Avrupalı diplomatları ikna etmeye
çalıştı. Bu talep, Hıristiyan vali, özyönetim, gelirlerin yerel projeler için
kullanılması, sivil mahkemeler, Ermeni ve Müslümanlardan oluşan karma bir
kolluk kuvveti anlamına geliyordu. Bununla birlikte büyük güçler, daha kongre
başlamadan, İngiltere, Rusya, Avusturya ve Osmanlı devletlerinin ayrı ayrı
anlaşmalar yaptıkları gizli toplantılar gerçekleştirdiler. Ermeni heyeti Berlin
Kongresi'ne (13 Haziran-13 Temmuz 1878) geldiğinde, Balkanlar'ın ve Ermenilerin
kaderi, aslında çoktan karara bağlanmıştı.
Berlin
Antlaşması uyarınca, Ermeni özyönetimi gündeme alınmadı;
bunun yerine, 61. madde değiştirilerek Rus birliklerinin geri çekilmesi sağlandı.
Reformların gerçekleştirilmesi hususunda Avrupa'nın kolektif"sorumluluğu" gündeme getirildi, öte yandan herhangi bir doğrudan gözetim mekanizması söz konusu değildi, Khırimyan, yaşadığı hayal
kırıklığını, meşhur "demir kepçe" benzetmesiyle sözcüklere döktü.
Mevcut durum için bir kazan keşkek Örneğini kullanan Khırimyan'a göre, her
ulus, elinde demirden kepçesiyle, kazandan kendi payına düşeni alıyordu; sıra
Ermenilere geldiğinde, keşkeği kaşıklamaları için ellerine bir kâğıt parçası
(Ayastefanos Antlaşması) tutuşturulmuştu. Kâğıttan kepçeyle keşkek almak ne
mümkün! Khırimyan, Ermenilere, demirden kepçe almaları çağrısında bulundu;
kastettiği silahlı mücadeleydi.
İzleyen iki yıl boyunca büyük güçler
sorumluluklarını yerine getirerek, Ermenilere yönelik vaatlerini Babıâli'ye her
fırsatta hatırlatmaktan geri durmadılar. 1880 yılında İngiltere başbakanı olan
Gladstone, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Hıristiyanların destekçisiydi. Dolayısıyla,
Osmanlılara yeni reformlar yapmaları konusunda baskı yapabilirdi. Ancak çok
geçmeden, Avrupa'daki dengeler fazlasıyla değişecekti. Avusturya-Macaristan'ı
etkisi altına alan Panslavist hareketler ve olası bir Fransız-Rus ittifakı
karşısında duyulan kaygı, Almanya ve Avusturya'nın anlaşmaya varmaları ve
Osmanlı'dan yana tavır almalarıyla sonuçlandı. Çar II. Aleksandr suikaste
uğrayınca yerine geçen oğlu III.
Aleksandr ne Ermenilere ne de diğer azınlıklara
güveniyordu. Dahası, Afrika, Güneydoğu Asya ve Çin'deki sömürgeci yayılmalar,
büyük kuvvetlerin dikkatini başka yönlere çekti; Ermeni Sorunu artık gündemde
değildi.
Berlin
Kongresi Ermenileri hayal kırıklığına uğratmakla kalmamış, aynı
zamanda onları belirsiz bir durumda bırakmıştı. Artık, millet-i sadıkanın Rus
yanlısı olduğundan şüphe ediliyordu. Kürtler ve Ermeni toplumunun
siyasileşmesinin kırılma noktası olarak 1878’i işaret eder, “Osmanlı Devleti'nin Bulgaristan'daki durumu tartışmaya açmayı reddetmesi,
Rusların 1877'de Moldavya'ya girmesinin bahanesi oldu ve yüzyılın son Osmanlı-Rus
savaşı böylece başladı. Savaş yine iki cephede cereyan ediyordu: Avrupa ve
Anadolu'nun doğusu. Rus Panslavizmine ve Rus Ortodoks Kilisesi'ne güvenmeyen
İstanbul'daki Ermeni cemaati önderleri, Osmanlıları destekledi. Bununla birlikte,
doğudaki Ermeni nüfus katlanılmaz koşullardan usanmıştı. Kürtler savaşı fırsat
bilerek bir kez daha Ermeni köylerine saldırınca, Ermeni generaller tarafından
Çerkezler Ermeni köylerine saldırmaya devam
ediyorlardı. Patrik ise Sultan'a sadakatini ilan ederek, Balkanlar'daki
Hıristiyanların aksine, Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmayı kati
suretle istemediklerini hatırlatarak koşulları iyileştirmeye çalışıyordu.
Ermeni Sorunu'nun, vaad edilen reformların uygulanmasıyla çözüleceğini
umuyordu. Onun bu teminatına kulak asmayan Sultan Abdülhamid ise Avrupalı
güçlerin müdahale etmeyeceğini bildiğinden, Ermeni vilayetlerindeki yerel yetkilileri
istedikleri gibi davranmaya teşvik ediyordu. Kürtler ve Çerkezlerin
karıştığı haraç kesmeler, kız kaçırmalar, yasa ve düzen ihlalleri, taşradaki
Ermeni liderlerin dilekçeleri hükümet tarafından tamamen göz ardı edildi.
Ermenilerin büyük çoğunluğunda ne kendilerini savunacak ne de adaletsizliğe
karşı seslerini yükseltecek cesaret kalmıştı. Rus Yahudileri gibi kaderlerine
razı gelmekten başka çare görmüyorlardı. Dahası, Abdülhamid, Rusya'da Kazaklar
eliyle Yahudilere uygulanan kırımın bir benzerini Ermenilere karşı
gerçekleştirmeyi planladı. Bu amaçla Kürtlerden oluşan, Hamidiye olarak bilinen
düzensiz süvari alaylarını silah altına aldı. Ermeni savunma birimlerinin
ruhban karşıtı, sosyalist söylemi Kilise'yi ve tüccar kesimi rahatsız ediyordu;
dolayısıyla Ermeni liderliğinin bunlara destek vermesi söz konusu değildi. Bu
duruma rağmen Abdülhamid'in gözünde tüm Ermeniler tehdit teşkil ediyordu.
Abdülhamid, İslami reformcu Cemaleddin el-Afgani'nin (1838-1897) fikirlerini
de kendi amaçları doğrultusunda tahrif etti. İstanbul'u ziyaret ederek
Sultan'la görüşen el-Afgani, Batı emperyalizmine direnmenin ve üstesinden
gelmenin, ancak Müslüman halkların birleşmesi ve islami değerlerin öne
çıkarılmasıyla mümkün olduğunu belirtmişti. Abdülhamid ise halifelik makamını
kullanarak, İmparatorluk bünyesindeki Müslümanları, Balkanlar ve Anadolu'daki
Hıristiyan devrimcilere karşı birleştirme yoluna gitti.
Berlin
Kongresi'nin yarattığı hayal kırıklığı Ermeni yazarları da etkiledi.
Romantik dönem sona ermiş, yerini gerçekçiliğe bırakmıştı. Hagop Baronyan'ın
(1841-1892) satirik oyunları, Krikor Zohrab'ın (1861-1915) renkli öyküleri,
Rupen Zartaryan'ın (1874-1915) taşra efsaneleri ve halk masallarını derlemesi
bu döneme rastlar. Bu kuşağın diğer isimleri arasında Siamanto, Varujan,
Medzarents ve [Yervant] Odyan yer alır. Basın da bu akımın takipçisi oldu.
1884'te Arpiar Arpiaryan (1852-1908) gerçekçi kalemleri etrafına toplayan Arevelk
[Doğu] gazetesini çıkarmaya başladı.
1881'de,
Avrupalıların verdikleri güvencenin
anlamsızlığını fark eden bir grup Ermeni aydın, cemaat ileri gelenlerinin
nasihatlerini bir yana bırakıp, Balkanlar'daki direniş hareketlerinin ve
Ermenilerin Zeytun'da verdiği silahlı mücadelenin izinden gitmeye karar verdi.
Dört koldan savunma grupları örgütlenmeye başlandı. Bunların en meşhuru Beyaban
Hayrenyats [Atayurdu Savunma] cemiyetiydi. Gençlik burada kendi halkını korumaya ant içmişti. İlk Ermeni siyasi partisi Armenagan, 1885'te,
Van'da öğretmenlik yapan Mıgırdiç Portukalyan'ın öğrencileri tarafından
kuruldu. Krikoris Terlemezyan tarafından örgütlenen ve Khırimyan'm
milliyetçiliğinden etkilenen Armenagan platformu, eğitim ve silahlı direnişin
yanı sıra, gelecekte elde edilecek özyönetim için hazırlık yapılmasını
savunuyordu. Partinin kurulmasından birkaç ay önce Osmanlı topraklarından
sürgün edilmiş olan Portukalyan, aynı yıl Marsilya'da Armenia gazetesini
yayınlamaya başladı.
Portukalyan'ın Avrupa'daki faaliyetleri yurtdışında
öğrenim görmekte olan birçok Rusya Ermenisi'ni de etkiledi. Bunlar, kısa bir
süre içinde kendi devrimci[42] örgütlerinin, Sosyal Demokrat Hınçak Partisi'nin temellerini Cenevre'de
attılar[kuruluşu 1887][43]. Bu esnada Van'da faaliyetlerini sürdüren Armenaganlar, İran Azerbaycanı,
Kafkasya ve Bulgaristan'daki Ermeniler arasından taraftar topladılar.
Örgütledikleri silahlı fedailer sayesinde, izleyen on yıl boyunca Van bölgesini
Kürt saldırılarından korudular.
XIX. yy. sonunda kurulan devrimci Ermeni
partilerinin benimsedikleri temel amaç Batı Ermenilerinin
özgürlüğe kavuşturulması ve Rusya ile Osmanlı imparatorluklarının egemenliği
altında yaşayan doğu ve batı Ermenilerinin birleştirilmesiyle bağımsız bir
Ermenistan'ın kurulmasıydı.
XX. yy.a gelinirken Osmanlı topraklarında dört Ermeni siyasi partisi faaliyet gösteriyordu:
Armenagan Partisi (kuruluşu 1885), Sosyal-Demokrat Hınçak Partisi (kuruluşu
1887), bu partiden kopan Veragazmyal (Yeniden İnşa) Hınçak Partisi ve
Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaktsutyun, kuruluşu 1892). Ermeni siyasi
partileri, hedeflerine ulaşmak üzere, Osmanlı imparatorluğunda Ermeni halkının
ulusal kurtuluş mücadelesinde dayanışabilecekleri başka siyasi örgütlerle
çabalarını birleştirmeye yöneliyorlardı. Öteki halkların siyasi örgütleriyle
işbirliği ilkesi parti programlarına da yansımıştı. Ermeni partilerinin, Ermeni
halkının Sultan II. Abdülhamit rejimine karşı verdiği ulusal kurtuluş mücadelesinin koşullarında
ortaya çıkmış oldukları göz önüne alındığında, baskı altında olup hakları için
mücadele etmekte olan diğer halkların siyasi örgütlerinin yanı sıra Türk
halkının Jöntürkler gibi Sultan'ın yönetiminden ve güttüğü siyasetten hoşnut
olmayan liberal katmanlarını da bir araya getiren tek bir cephe oluşturmaya
yöneldikleri açıkça görülür.[44]
[1] 10. yy.’da
İslamiyeti benimseyen Kürt aşiretleri Ermeni platosuna doğru ilerlerler.
Kuzeyde 9. yy.’da görülürler. Daha sonra batıya ve güneye, Diyarbakır
vilayetine inerler. Bu yayılım sırasında Kürt ırkına farklı elemanlar katılır. Yves Ternon,Mardin 1915 Bir Yıkımın Patolojik Anatomisi. Belge
Uluslararası yayıncılık tarafından yayına hazırlanmaktadır.
[2] Garo Sasuni, Kürt
Ulusal Hareketleri ve 15.yy’dan günümüze Ermeni Kürt ilişkileri Ç. B.
Zartaryan-M.Yetkin, Med Y. 1992 s 143
[3] Arsen Yarman, Palu-Harput 1878, 1.
Cilt Adalet arayışı, Derlem Y. 2010, 91-99
[4] George A.
Bournoutian, Ermeni Tarihi, Ermeni Halkının Tarihine Kısa bir Bakış,çev.
E.Abadoğlu, O.Kılıçdağı, Aras Y. s
210-211
[5] Hans-Lukas Kieser,
Iskalanmış Barış, çev.Atilla Dirim, İletişim Y. 2005, s 33
[6] 1877-78 ve
öncesindeki Osmanlı-Rus Savaşlarında askerlerin lojistiği kadın-erkek Ermeniler
tarafından sağlanmaktadır. Ermeni halkı yük hayvanı olarak kullanılmaktadır.
Üstelik bu kolay bir iş değildir. Savaş sırasında Trabzon’dan Erzurum’a
sırtında tahıl götüren Ermeni kadınlara saldırıda bulunan askerler ve asker
kaçaklarınca saldırı olağan işlerdendir.
[7] Osmanlının
egemenliğinde Kürtlerin Ermenistan’ı feth ettiğini söyleyebiliriz. Burada İdris-i
Bitlisi ile Yavuz Selim’in antlaşmasının sonuçlarını açıkça görmek mümkün
[8] Arsen Yarman
Palu-Harput 1878, II.Cilt Raporlar, Derlem Y. 2010,s 115-117
[9] Arsen Yarman
Palu-Harput 1878, II.Cilt Raporlar, Derlem Y. 2010,s 157
[10] Arsen Yarman Palu-Harput
1878… s 190
[11] Arsen Yarman
Palu-Harput 1878… s 192
[12] Yves Ternon,Mardin
1915 Bir Yıkımın Patolojik Anatomisi
[13] S. de Courtois, Une communauté syriaque en péril á la fin de
l´Empire ottoman, Diarbékir, Mardin et le Tur Abdin (1880-1919), 2001, s.
70.
[14] Savur ve
çevresinde yoğun bir şekilde yerleşik bir halk olan Muhallemiler yaşamakta.
Müslüman oldukları için sık sık Kürtler´le karıştırılmışlardır.
[15] Gerard Chaliand, Le Malheur kurde (Kürt Felaketi), Paris
Seuil, 1992, s. 58.
[16] S. de Courtois, Une communauté syriaque en péril á la fin de
l´Empire ottoman, Diarbékir, Mardin et le Tur Abdin (1880-1919), 2001, s.
71-73.
[17] Victor Bérard, La
Politique du Sultan (Sultanın Politikası, Paris, Armand Colin, 1897, s.
215-223.
[18] Reşat Kasaba, Dünya, İmparatorluk
ve Toplum, Kitap Y. 2005, s 166
[19] Ünlü Ermeni romancı Raffi'nin [Hagop Melik Melkonyan](1835-1888)
ilk baskısı 1884 yılında Moskova'da yapılan Celalettin (Jalaleddin)
adlı romanı, onun yönettiği bu saldırı ve talanı ele almaktadır. Romanda bütün bu eziyetleri ve küle dönmüş memleketi, çocukluğunun geçtiği köyüne dönen bir genç adamın gözüyle görürüz. Romanın kahramanı, babasını, kendilerine baskı ve eziyet yapanlara karşı çıkmadığı için suçlayan ve sonunda ailesi için mücadele ederken ölen Sarhat adlı bir gençtir.
[20] Bundan 25 yıl önce
[1853] Mog ülkesinin Arzavu köyünden Molla Sadullah adlı kişi çıplak ayakla
Khizan kazasına göç etmiş. Ona yandaş olarak Şirvan Olek köyü’nden Molla Khalti
eşlik etmekteymiş. Şeyhlik ünvanı almayı başarmış. Khızan’daki Kürtleri
toplayarak onlara vazedermiş. Ara sıra da öteki dünyadan kendisine bir şeyler
bildirildiğinisöyleyerek bunları aktarırmış… böylece büyük bir servet dizmiş.
Yaşlılığında büyük oğlu Şeyh Celalettin ondan görevi devralınca, kendisi de
istirahata çekilmiş. Celalettin babasından daha becerikli çıkıp, daha büyük bir
servet yapmış ve Kürtler üstünde müthiş bir nüfuza sahip olmuş. … istediği dağı
ve ormanı zapt etmeye, ayak bastığı her yeri işgal etmeye başlamış. … Arsen
Yarman Palu Harput… II. Cilt s 221-23
[21] Garo Sasuni, Kürt
Ulusal Hareketleri… s 143
[22] Arsen Yarman Palu
Harput, 1. Cilt, Derlem Y. 2010, s 142
[23] Hagop Şahbazyan,
Kürt-Ermeni İlişkileri, çev.Ferit M. Yüksel, KalanY.2005, s 71
[24] Arsen Yarman Palu
Harput, 1. Cilt, Derlem Y. 2010, s 142
[25] Arsen Yarman Palu
Harput, 1. Cilt, Derlem Y. 2010, s 144-145
[26] Arsen Yarman Palu
Harput, 1. Cilt, Derlem Y. 2010, s 145-146
[27] Hagop Şahbazyan,
Kürt-Ermeni İlişkileri… s 71
[28] Nesim Ovadya İzrail, 1915 Bir Ölüm
Yolculuğu Krikor Zohrab, Pencere Y. 2011, s 234-238
[29] Arsen Yarman Palu
Harput, 1. Cilt… s 110
[30] George A.
Bournoutian, Ermeni Tarihi… s 193
[31] Vahan
Bardizaktski, sıladan Sözler, Arsen Yarman Palu Harput, II. Cilt, s 51
[32] Arsen Yarman Palu
Harput, 1. Cilt… s 161-162
[33] Bilal şimşir
İngiliz Belgelerinde Osmanlı Ermenileri, bilgi Y. 1986, 182, Akt. Arsen Yarman
Palu Harput, 1. Cilt… s 164
[34] George A.
Bournoutian, Ermeni Tarihi… s 209
[35] Her alayı oluşturan aşiret reislerine verilen unvanlar ve rütbelerden dolayı
aşiretler arasında çelişkiler derinleşir. Kürtler, hem kendi aralarında
çelişkilerini derinleştirirler, hem de Ermenilerin topraklarını
Kürdistanlaştırma kavgasını yaparlar. Kürt-Ermeni çelişkisi de giderek
derinleşir. Sultan'ın planı tutar. Avrupalılara 'biz değil Kürtler yapıyor'
diye açıklar. Artık hem Kürtleri kontrolü altına almakta hem de Ermeni
sorununu. Ermeniyi katlederek çözmeye çalışmaktaydı.M. Kalman Batı Ermenistan
(Kürt ilişkileri) ve Jenocid, Zel Y. 1994, 54
[36] Martin van
Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet,çev Banu Yalkut, İletişim Y. 2006,s 286-87
[37] Çifte vergi artık
yeni fetih’in gerçeklerinden birdir. Ermeniler hem Kürtlere hem devlete vergi
vermektedirler.
[38] Martin van
Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet,çev Banu Yalkut, İletişim Y. 2006,s 291-92
[39] M. Kalman Batı Ermenistan (Kürt ilişkileri) ve Jenocid, Zel Y. 1994, 55
[40] Emir Celadet Ali
Bedirxan, Bir Kürt aydınından Mustafa Kemal’e Mektub, Doz Y. 2010, 49
[41] George A.
Bournoutian, Ermeni Tarihi…s 212-219
[42] Ermeni
Devrimcilerinin sosyalizm ile tanışmaları eskidir. Komünist Manifesto erken bir
tarihte Ermeniceye çevrilmiştir. Engels 1888 tarihli ilk İngilizce baskısına
yazdığı önsözde bu çeviriden şöyle sözeder; “Bundan birkaç ay önce İstanbul'da yayınlanması beklenen Ermenice
çevirisi, bana söylendiğine göre, yayıncı Marx'ın adını taşıyan bir kitap
yayınlamaktan korktuğu, çevirmen de kitabı kendi eseri gibi göstermeye
yanaşmadığı için gün yüzüne çıkamamıştır.” K. Marx-F. Engels Komünist Manifesto
ve Hakkında Yazılar, Yordam kitap, 2008, s 62. Manifestonun daha öncesinde
Almanca ve Rusça baskısı mevcuttur.
[43] 1887-1921 döneminde, Ermeni kurtuluş hareketinde sosyalizm ile milliyetçilik
birbirinden ayrılmaz bir biçimde, içice girmiştir. 1887 Hınçakyan Partisi'nin
kurulduğu yıldır, 1921 ise Ermenistan Cumhuriyeti'nin Sovyetleştirmesinin
tarihidir.Anahide ter Minasyan, 1876-1923 Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda
Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü, Osmanlı
İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik, içinde Der, M. Tunçay, E.J.
Zürcher, İletişim Y.2004, s 165.
[44] Ermeniler ve
İttihat Terakki, A. Avagyan, G.F. Minassian, çev. L. Denisenko-Mutlucan Şahan,
aras Y. 2005, s 13
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.