Hovsep
Hayreni
Geçtiğimiz aylar boyunca Türkiye'nin tarihsel adalet
sorunları bir bir yeniden tartışma konusu oldu. Başbakan Erdoğan'ın “devlet
adına” bir ilk olarak Dersim 1938 için “özür” beyan etmesine karşılık, 1915
hakkında geleneksel inkârcılığı kaskatı sürdürmesi izahı güç bir tezat olarak
kaldı. 1915 bu ülkede toplumsal adalet duygusunun, tarihle yüzleşme
cesaretinin, demokratikleşme niyetinin en esaslı test edilme konusu, bir
anlamda denek taşı veya turnusol kâğıdı olmaya devam ediyor.
24 Nisan
vesilesiyle son gelişmeler ışığında egemen Türk siyasetinin açmazlarını
değerlendirirken konuyla ilgili Öcalan ve önderliğindeki Kürt hareketinin
bakışını da eleştiriye tabi tutmakta yarar görüyorum. Bu yalnız Ermeni,
Süryani, Yezidi halkların tarihsel adalet beklentileri açısından değil,
Kürtlerin kendi özgürlük sorunları ve geçmişleriyle yüzleşmeleri bakımından da
önemli olan bir tutarlılık meselesidir.
1938 “ÖZÜR”ÜNE RAĞMEN 1915'İ İNKÂR DİRENCİ AYIP DEĞİL Mİ?
Dersim tartışması ilk olarak 2009 sonlarında Onur Öymen'in sözleriyle
alevlendiğinde Başbakan Erdoğan bu konuyu rakibi CHP'ye karşı kullanmaya müsait
görüp önünü arkasını fazla hesap etmeden 1938'de yapılanın “katliam” olduğunu
söylemişti. İyi ki öyle bir vesile bu çıkışı getirdi, yoksa resmî tarihin inkârcılıkla
örülü surlarında bir gedik açılacağı yoktu. Daha o zaman bunun risklerini sezen
devletin cin muhafızları (mesela Hürriyet'te Ertuğrul Özkök) “Dersim'de yapılan
katliamsa 1915 için ne diyeceğiz?” şeklinde uyarmaktan kendilerini
alamamışlardı.
Erdoğan Dersim 38'i daha sonra da dillendirdi ve orada 50
bin masum insanın katledildiği kendi ağzından tescil edilmiş oldu. Ama aynı yıl
içinde Ermeni soykırımı gündeme gelince bildik inkârcılığı olduğu gibi
sürdürüyor ve “Benim ecdadım soykırım yapmamıştır, yapmaz” diye iki kelimeyle
kestirip atıyordu. Şüphesiz itirazı yalnız soykırım tanımına değil, adı ne
olursa olsun 1915'te işlenmiş büyük insanlık suçlarının gerçekliğine karşıydı.
Başbakan'ın eksik bıraktığı o cümleyi hükümetin başka bazı sözcüleri fırsat
buldukları ölçüde kendi üsluplarıyla tamamlamaya çalıştılar. Örneğin geçenlerde
“Maraş'ın kurtuluş yıldönümü” vesilesiyle nutuk çeken Cemil Çiçek "Buradan
tüm dünyaya sesleniyorum. Bizim tarihimizde baskı yoktur, zulüm yoktur, işgal
yoktur, soykırım yoktur, alçaklık hiç yoktur. Ama başka milletlerin tarihinde
bunlardan çoktur...” diyerek işi ifrada vardırıyordu. Erdoğan ise dış dünyanın
gözünde çok sırıtmasın diye soykırım kavramının “ağırlığını” ima ederek lafını
yalnız onun etrafında döndürüyor ve yaşanmış gerçekliğin soykırım değilse ne
olduğunu es geçiyordu. Oysa Dersim soykırımına da soykırım demediği halde iç
siyasette hesabına uygun gördüğü için pekâlâ “katliam, vahşet” vb.
diyebilmişti. Yani bunu söylemek de bir şeydi ve istese 1915'te yapılan imhanın
da asgari eleştirisini yaparak bir üzüntü belirtisi gösterebilirdi.
Yetersizliği ayrı mesele, hiç değilse izansızlık olmazdı. Ecdadına toz
kondurmama tavrına bakılırsa Dersim'de işlenen insanlık suçları kimin işiydi?
Yoksa Erdoğan gerçekliğini kabul ettiği o vahşetin sorumlularını kendi
atalarından saymıyor muydu? İnkârcılığın en zayıf noktaları olan bu sorular hep
havada kalacaktı.
Son olarak Zaman gazetesinin Dersimli CHP milletvekili
Hüseyin Aygün'le yaptığı söyleşi ve yankıları ardından Dersim 38 konusunda daha
kapsamlı ve cesur çıkışını yapan Erdoğan, devlet adına tevekkeli bir özür
beyanıyla beraber, olayın siyasi sorumluluğunu salt CHP geleneğine ait
gösterdi. Dönemin tek partisi olan CHP içinde sonradan diğer partilerin
doğuşuna öncülük eden kadroların da bulunduğu ve Dersim icraatında sorumluluğu
paylaştıkları gerçeğini göz ardı etti. Yapay modernleşmeci Kemalist elitin
dönem dönem baskılarına maruz kalmış İslami cenahtaki kendi öncüllerini ve
sempatiyle baktığı DP liderlerini o zihniyetten ayırıp temize çıkartmaya
çalıştı. Temsil ettiği ümmetçi gelenek, en son kendi önderliğindeki liberal
versiyonu dahil olmak üzere, yerine göre milliyetçilik yarıştırmayı da ihmal
etmeden temel devlet politikalarında o faşist zihniyetle pekâlâ uyuştuğu ve birçok
insanlık suçlarına ortak olduğu halde öyle ak-kara bir tablo çizmeyi tercih
etti. Kısmi ideolojik karşıtlık ve bir ölçüde gadre uğramışlık nedeniyle hem
tarihsel hesaplaşma, hem de Kemalizmin siyasi İslam aleyhine devam eden
tahakkümünü kırma yönünde “CHP zihniyeti”ne vuruşlar yaparken, bugünleri hep
beraber borçlu oldukları M. Kemal Atatürk'ü ise tartışma dışında tutmaya özen
gösterdi. Dersim harekâtında Atatürk'ün yönlendirici rolü ve ortaya çıkan
“facia”daki sorumluluğu açık olmasına rağmen, Erdoğan ona değinmekten kaçındığı
gibi CHP'liler de “ne demek istiyorsun yani, Atatürk katliam mı yaptırdı?” gibi
sonu hayırlı olmayacak çıkışmalardan mümkün mertebe geri durdular. Bu noktada
sessiz bir konsensüs işledi.
Ama iktidarla muhalefet arasında konsensüsün büyüğü 1915
konusunda işliyordu. İşte Dersim özrünün üstünden daha bir ay geçmeden
Fransa'daki tasarı vesilesiyle Ermeni soykırımı tartışması tekrar güncelleşince
AKP-CHP-MHP tam bir uyum ve seferberlik halinde inkârcılık duvarını tahkim
etmeye koyuldular. Erdoğan bu defa da kendisiyle çelişme pahasına topyekûn
tarih aklamaya çalıştı. “Sarkozy Türkiye'nin tarihinde soykırım bulamaz... Biz
tarihimizle gurur duyuyoruz” dedi. Dersim 38 için gösterdiği utanç belgelerini
unutmuş gibi davrandı. Üstüne üstlük Kanuni Sultan Süleyman'ın “kılıcımın
gücüyle sahip olduğum topraklar...” dizeleri eşliğinde kanlı fetih tarihine
övgüler yaptı. Cezayir'deki kanlı kolonyalizmi nedeniyle Fransa'yı suçlarken,
bütün Kuzey Afrika dahil yabancı topraklar üzerinde yüzlerce yıl süren Osmanlı
tahakkümünü gurur ve kibirle savunmakta beis görmedi.
Bu tavrın Fransa'da gündeme gelen soykırım inkâr yasasına
karşı “tahrik edilmişlik” havası içinde geliştirilmiş olması işin özünü
değiştirmiyor. Yüzleşmekten kaçınılan konu üzerine resmî olarak bir şeyler
söylenmesi zaten on yıllardır hep dış yankılar üzerinden ve daima katı reddiye
temelinde söz konusu oluyor. Sonuçta inkârcılığın ürünü olarak dışarıda
karşılaşılan şeyler, inkârcılığı yeniden üretmenin bayağı vesilesi yapılıyor.
Erdoğan tarihle yüzleşme konusunda ne kadar keyfi, seçici ve tutarsız
davrandığını daha Dersim özrünü dilerken sergilemişti. Bizatihi o konuşmasında,
Kılıçdaroğlu'nun “bu gidişle Ermeni soykırımını da kabul eder” imasına karşılık
“Beni Ermeni diasporası ile aynı yere oturtacak olanın alnını karışlarım”
cevabını vermekle devlet hesabına sadık kalacağı kırmızı çizgiyi belli etmişti.
Fransa'nın görüştüğü yasanın ifade özgürlüğü bakımından tartışma götürür
olması, sanki inkârcı cephenin o özgürlüğe saygısı varmış ya da asıl derdi oymuş
gibi suret-i haktan görünerek daha hırçın tepkiler vermesine yalnızca ve kabaca
bahane oluşturdu.
SEÇİCİ VİCDAN VE İÇİNE DÜŞTÜĞÜ PARADOKS
Resmî tarihin Dersim sayfasını fevri çıkışla da olsa
yırtabilen Başbakan'ın iş Ermeni meselesine gelince dut yemiş bülbüle dönmesi ya
da tam tersi yönde esip gürlemesi basit bir çelişki değildir. Bu göz çıkarıcı tezadın
iyi analiz edilmesi gerekir.
Bir defa burada 1915'in ne dehşetli bir yok etme olduğunu
görmemek, anlamamak söz konusu olamaz. Konu yıllardır Türkiye'de bir tabu
olmaktan çıkmış, artan yoğunlukta tartışılıyor, yığınla kitap ve makale
yayınlanıyor. Bunlar arasında dönemin Türk kaynaklarından belgeler ve
gerçekliği teslim eder nitelikte çok çarpıcı beyanlar da aktarılıyor. Dersim
1938 hakkında üstadı Necip Fazıl Kısakürek'in yansıttığı tanıklıklara inanan ve
resmî belgelerdeki rakamları hiç değilse katliam göstergesi olarak kabul eden
Erdoğan, 1915 ve sonrası İttihatçıların gaddarlığını mahkûm etme durumundaki
Müslümanların yazdıklarını, mahkemelerde söylediklerini hiç mi duymamıştır?
Mesela Harp Akademisi'nde M. Kemal'in hocalığını da yapmış
olan dönemin ünlü tarihçilerinden Ahmet Refik'in “İki Komite İki Kıtal” adlı
eseri, Necip Fazıl'ın “Son Devrin Din Mazlumları” kadar itibar edilecek bir şey
değil midir? Orada nice benzer örnekler sergileniyor; Teşkilat-ı Mahsusa'nın
somut rolünden, yapılan kıyımların tüyler ürpertici ayrıntılarına kadar pek çok
objektif tanıklık mevcut. O kitabı 1919'da yayınlanan Ahmet Refik, ortaya
koyduğu gerçekliklerin rahatsızlık yaratması nedeniyle Cumhuriyet döneminde
eserleri yasaklandığı gibi, üniversitedeki kürsüsünü ve kamu haklarını da
kaybetmiş, sefalet içinde ve kimsesiz ölmüştür. (Celal Tahsin, aktaran Vahakn
N. Dadrian, Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Belge Yayınları, 2005, s.
85-86)
Bir başka önemli muhalif aydın, Hürriyet ve İtilaf
fırkasından gazeteci-yazar Ali Kemal ki 1919'da kısa dönem Dâhiliye ve Maarif
Nazırlığı da yapmıştır, 1915'te icra edilenleri şöyle tanımlar: “Dört veya beş
sene önce tarihte emsali olmayan bir cürüm işlendi; dünyanın tüylerini diken
diken eden bir cürüm. Ebatlarını ve şeraitini anlatmak için, failleri beş, on
değil, yüz binler demek lazım... Hakikaten de, bu trajedinin İttihadın Merkezi
Umumisinin aldığı kararlar temelinde planlandığı artık ortaya çıkmıştır” (28
Ocak 1919 tarihli Sabah, aktaran V. N. Dadrian, age, s. 50) Daha sonra Kemalist
rejimin tutukladığı Ali Kemal, Ankara'ya sevk edilirken, Pontus, Koçgiri ve
İzmir'deki canilikleriyle meşhur Sakallı Nurettin Paşa'nın tertibi sonucu
İzmit'te linç edilerek öldürülür.
Dönemin bir diğer Dâhiliye Nazırı Mustafa Arif de şöyle
demiştir: “Tabii ki, birkaç Ermeni düşmanlarımıza yardım ve yardaklık yapmıştır
ve birkaç Ermeni Mebusu Türk milletine karşı cürüm işlemiştir... sadece
mücrimlerin peşine düşmek bir hükümet için mecburiyettir. Maalesef, harp
sırasındaki liderlerimiz tehcir kanununu eşkıyalık ruhuyla, gözünü kan bürümüş
haydutlar gibi tatbik ettiler. Ermenileri imhaya karar verdiler ve imha ettiler
de... Ermenilere karşı işlenen mezalim memleketimizi dev bir mezbahaya çevirdi”
(13 Aralık 1918 tarihli Vakit ve 22 Aralık 1918 tarihli Renaissance, aktaran V.
N. Dadrian, age, 51)
Bu dönem Divan-ı Harb-i Örfi (sıkıyönetim) yargılamalarının
tutanaklarına geçen yığınla yetkilinin itirafları ve tanık beyanları mevcuttur.
Tehcir sırasında katledilen Ermenilerin sayısı hükümet tarafından resmen
800.000 olarak açıklanmıştır. Dönemin basını ve kamuoyunda bu haber pek de
abartılı bulunmamış, onlarca yıl sonra eleştiren devlet adamları bile rakama
itiraz etmeksizin öyle bir beyanın devleti güç duruma sokmasına tepki
göstermişlerdir. Cumhuriyet döneminde Falih Rıfkı Atay, Halide Edip Adıvar, Ahmet
Emin Yalman, Yunus Nadi, Doğan Avcıoğlu gibi bir dizi gazeteci, yazar ve
tarihçinin de gerçekliği bir ölçüde açık eden tanıklık ve yorumları olmuştur.
Velhasıl, vicdan gözüyle bakıldığı durumda 1915'de yapılanın
mahiyetini de 1938 gibi görmemek, kat be kat daha büyük bir imhanın
gerçekliğini teslim etmemek mümkün değil. Ama ideolojik-siyasi tercihlerle bu
konuyu peşinen ötelemiş olanlardan vicdani yaklaşım beklemek abestir. 1938 için
gösterilen yaklaşımın da vicdani değil, politik olduğunu herkes ayırt edebilir.
Başbakan Erdoğan'ın Dersim üzerine konuşurken sesine yansıttığı duygusal ton
bütünüyle yapmacık değildiyse eğer, o taktirde buna seçici vicdan demek
gerekir. Aslolan yine politikadır, vicdan ise onun gör dediğini görmekle
sınırlı, başka şeylere kapalı veya kördür. Tam da böyle bir gerçekliği dışa
vurduğu için, etik anlamda negatif puan kazandıracak bir şeydir. Yani Dersim
konusunda yaptığı çıkış bu ülkenin devlet adamlarında görülmemiş bir cesaret
örneği olarak mazlumların gözünde kendisine prestij kazandırırken, 1915'e
ilişkin hiç bir duyarlılık göstermeme ve geleneksel vicdansızlığa ortak olma
durumu gerisin geri o konudaki samimiyetini de sorgulatacaktır. Böyle bir
tutarsızlığın, niyet ne olursa olsun 1915 inkârcılığı aleyhine işleyeceği ve onun
sürdürülmesini daha çok zora sokacağı da bir gerçektir. Bu bakımdan diyebiliriz
ki, 1915 ile yüzleşmeye biraz olsun niyetli olmadan 1938 konusunda öyle cesur
bir adım atmak, yalnız devlet hesabına değil, halen iktidar yetkisiyle 1915'in
yüzüncü yılını karşılama pozisyonundan dolayı, AKP hesabına da düşünülse pek
akıllıca olmamıştır.
Dersim 38'in katliam boyutunda kabulünü belli politik
faydalar uğruna göze aldıran, biraz da bu konunun istendiği taktirde yüzeysel
bir kabulle geçiştirilebileceği kanaati olmuştur. Nitekim öyle düşünüldüğü
için, ne TBMM'nde, ne Bakanlar Kurulu'nda bir görüşmeye konu olmuş, dahası AKP
kurmayları içinde bir ön görüşme ve mutabakatın varlığı bile meçhul ve şüpheli
kalmıştır. Sonuçta Başbakan'ın hiç bir devlet kurumuna onaylatmadan “devlet
adına... gerekiyorsa...” diyerek beyan ettiği özrün gerçekte devleti bağladığı
da söylenemez. Psikolojik etkisi dışında bir işlevi olabilmesi için mecliste
görüşülüp hukuki ve siyasi yönleriyle belli kararlara dönüştürülmesi gerekir.
Bu yönde umut verici bir hareketlenmenin olmayışı, Erdoğan'ın konuyu hiç bir
yükümlülük altına girmeyecek şekilde salt politik istismar yönünde kullanıp
geçme niyetiyle dillendirdiğine delalet ediyor. Dersim 38'in 1915 gibi
uluslararası yankı ve dış baskılara konu olmayışı, bu geçiştirmeci tavrın
rehavetini açıklayacak etkenlerden biridir.
Dersim soykırımının mağduru olan halk her ne kadar sürgün
dönüşleriyle kısmen kendi toprağında var olmaya devam edebilmişse de, son 30
yılın sürekli askeri operasyonları, büyük çapta köy yakma-boşaltma,
ambargo-abluka ve nihayet birçok yerleşim alanını daha haritadan silecek yeni
baraj yapımlarıyla bu varlık hali tekrar son kerteye kadar minimize edilmiş ve
halen de tehdit altındadır. Bu faktörleri gidermeye dönük bir çabası görülmeyen
Başbakan'ın, sözünü ettiği 38 trajedisinden dolayı devlet adına hesap vermek
şöyle dursun, telafi edici yönde bir sorumluluk bile duymadığı anlaşılıyor.
Türkiye içine ve dışına dağılmış Dersimlilerin 1938 davasını savunma
girişimleri mevcut olmakla beraber, Ermeni diasporası ve etkinlikleri kadar
“ürkütücü” gelmediği için söz konusu politik istismar fazla riskli
görülmemiştir. Buna karşılık benzer bir şey, yani geçiştirmeci türden kısmi bir
kabul ve yarım ağız bir özür 1915 için düşünülse, bunun orada bırakılmayacağı
kanaati hakimdir.
1915 NEDEN KIRMIZI ÇİZGİNİN ARDINDA?
Orada korkunun büyüğü kendilerince “3 T” diye özetlenen,
tanımanın peşinden karşılaşılması muhtemel tazminat ve toprak talebi midir?
Görünürde belki, ama yüzleşmekten kaçınılan olgunun karakteri dikkate alınırsa
bu abartılı fobinin kaynağındaki daha derin başka endişelerin önemi fark edilir.
Toprak savaşsız alınamaz ve Ermenistan'ın ona yetirecek gücü bulunmadığına göre
bu konuda yaratılan korku reel değildir. Tazminat ihtimaline gelince Türkiye
ondan esirgediğini lobilere dağıtmaya devam ediyor. Hâlbuki samimi bir özür ve
ilişkileri düzeltme iradesi karşısında Ermeni dünyasının tazminatı gereksiz
görmese bile, şahsi taleplerde bulunmamak üzere, yıkıma uğratılmış tarihsel
değerlerinin restorasyonu ile sosyal-kültürel amaçlı fonlara adanacak mütevazı
bir bedelle yetinmesi mümkündür. O nedenle asıl sorun maddi değil, manevi
planda görülmelidir.
Bu ise Osmanlı devletinin son demlerinde gerçekleştirilen
Ermeni, Süryani, Rum-Pontus etnik temizliklerinin bugünkü Türk ulus-devletine
varlık zemini hazırlamış olmasıyla ilgilidir. AKP'li eski Savunma Bakanı Vecdi
Gönül 2008 yılı 10 Kasım'ında Brüksel'deki Türk Büyükelçiliği'nin Atatürk'ü
anma töreninde tersinden bir soruyla, “Bugün eğer Ege'de Rumlar devam etseydi
ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli
devlet olabilir miydik?” diyerek bu gerçeği itiraf etmişti. 1915 bu kanlı
tasfiyenin en büyük bölümünün kotarıldığı tarihtir. Yasal kılıfı tehcir olan ve
çok yaygın toplu katliamlar eşliğinde yürütülen bu tasfiye, ülke genelinde esas
olarak Ermeni halkını hedeflemekle beraber, tehcir yolları üzerinde bulunan
Süryani, Keldani, Yezidi nüfusunu da tırpanlamıştır. 1923'e kadar bölge bölge
her fırsatta Hıristiyanlardan arta kalanların temizliği devam etmiş, en son
geriye kalan Rumların da mübadelesiyle Küçük Asya'da Müslüman olmayan kadim
halkların sonu getirilmiştir.
Osmanlı devletinin çöküş sürecinden çıkma ve yeniden büyük
bir imparatorluğa dönüşme hevesiyle gönüllü olarak girdiği, Alman emperyalizmi
güdümünde yayılmacı siyaset izlediği savaş içindeki konumu en az diğerleri
kadar haksızdır. Hiç bir meşruluğu olmayan o savaşında yenilgiler aldıkça
savunma pozisyonuna zorlanmış olması bu gerçeği değiştirmez. Turan hayaliyle
yöneldikleri doğu cephesinde ilerleme fırsatını bulamayan İttihatçılar, kendi
yarattıkları Sarıkamış faciasının sorumluluğunu demagojik şekilde “Rus
işbirlikçisi Ermeniler”e yükleyip, hemen ardından giriştikleri silah toplamaya
karşı Van'da gelişen direnişi de “isyan” sayarak, zaten hesaplarında olan büyük
iç tasfiyeyi devreye koydular. Bahane ettikleri gibi yalnız Rus cephesine yakın
doğu vilayetlerinde değil, Osmanlı sathında küçük istisnalar hariç tüm Ermeni
halkını tehcir ve kırıma tabi tuttular. Hemen her yerde önce erkek nüfusunu
(amele taburlarına aktarılmış askerler dahil) küme küme kuytu yerlere götürüp
katlettikten sonra, büyük çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan tehcir
kafilelerini yaz sıcağında yüzlerce kilometre yürüterek yollarda “telef”
ettiler. En son sağ kalanların bir bölümünü de ulaştıkları Suriye çöllerinde yok
ettiler. 1938'deki Munzur suyu, Laç deresi gibi, bu dönemde koca Fırat, Murat,
Dicle ve sayısız kolları kızıl akıyordu. Nice
şehir, kasaba ve köyler harabeye, yakın çevreleri mezbahaya,
sürgün yolları ceset tarlalarına, konak yerleri köle pazarlarına, varış
noktaları temerküz kamplarına çevirtilmişti. Ölümlerin eksik bıraktığını
kapışılan kızların, yetim çocukların ölümden beter dramları ve kimlik yitimine
uğratılmaları tamamladı.
Savaş öncesi zorlandıkları Ermeni sorununu bu şekilde
halleden İttihat ve Terakki'nin büyük şefleri nihai yenilgi üzerine Almanların
yardımıyla ülkeden kaçarken, İngilizlerin işgal ettiği İstanbul'da mütareke
sonrası Osmanlı hükümetleri savaş sırasındaki bu kapsamlı suçları yargılamaya
mecbur kalmışlardı. Ermeni soykırımından sabıkalı İttihatçı kadrolar bu durumda
“Anadolu içleri”ne çekilip hem kendilerini korumaya, hem de Hıristiyan
halklardan gasp edilmiş toprak ve zenginlikleri savunmaya çalıştılar. Kuvay-ı
Milliye ruhu böyle oluştu. Soykırım sürecinde kendilerine suç ortağı ettikleri
Kürtlerle tekrar aynı argümanları kullanarak ittifak yaptılar. Ermeni-Süryani
mallarına konan eşraf, ağa, bürokrat ve ganimetten nasibini alan Müslüman toplulukları
örgütleme yoluyla adına “Milli Kurtuluş Savaşı” denilen hareketi başlattılar.
Dışarıya mesaj verdikleri Erzurum ve Sivas kongrelerinde bu mücadelenin Osmanlı
topraklarını önemli ölçüde işgal etmiş olan galip devletlere değil, fakat
onların himmetiyle “Anadolu'da Rumluk ve Ermenilik kurulması”na karşı olduğunu
ilan ettiler. Batıda İngiliz ve İtalyan işgalcilerine bir tek kurşun sıkmayıp
yalnızca onların Ege'ye çıkarttığı Yunan kuvvetlerine karşı savaştılar. Doğuda
Ermenilerden arındırmış oldukları bölgelerden sonra Kars'ı ve daha ötesini zapt
etme savaşları yürüttüler. Güneyde Fransızların varlığına karşı olmazken onlar
içindeki Ermeni lejyonunu duyunca galeyana geldiler ve Kilikya Ermenilerinin
tekrar bölgeye yerleşmesine karşı silaha sarıldılar. Karadeniz’de hiç işgal
kuvveti yokken Pontus’lu Rumları ve Ermeni kalıntılarını kırmaya ve kaçırtmaya
devam ettiler. Ele geçirdikleri İzmir'i ateşe verip şehrin Ermeni ve Rum
sakinlerini yığınlar halinde katlederek denize döktüler. Hıristiyan halklar
dışında bir de ulusal istemleriyle ayaklanan Koçgiri Kızılbaş Kürtlerini kırıma
uğrattılar.
Emperyalist işgal durumu bir taraf olarak içine girilmiş
genel paylaşım savaşında yenilgiye uğramanın sonucuydu. Öyle olmasına rağmen
anti-emperyalist halk güçlerinin yurt savunmasına meşruluk kazandıracak bir
şeydi. Ama bir adım öncesinde Alman emperyalizminin işbirlikçisi olan, son
durumda ise işgalci emperyalist devletleri hedeflemekten sakınan İttihatçı
kadroların oluşturduğu Kemalist hareket o nitelikten yoksundu. İşgal edilen
yerlerin tam sömürge gibi elde tutulamayacağını biliyor ve mandaterliği
üstlenmeye niyetli kimsenin de bulunmadığı durumda şeklen bağımsız özünde
onlara bağımlı bir yeni devlet için uzlaşmayı umuyorlardı. Bunun yolu Küçük
Asya'nın farklı etnik gruplara göre bölünmesini öngören Sevr anlaşmasını
hükümsüz kılmak ve “Misak-ı milli” dedikleri sınırları Türklerin “meşru hakkı”
olarak tanıtmaktan geçiyordu. Yöntemi ise daha önceki kırım ve sürgünlerden
arta kalan, geri gelen, eski yoğunluk alanlarında statü edinmeye çalışan Ermeni
ve Rumların askeri güçlerini püskürtmek, sivil nüfuslarını söküp atmak ve o
toprakları olanca genişliğiyle tam bir Türk-Müslüman yurdu haline getirinceye
kadar etnik temizliğe devam etmekti. Bir kısım dış güçle savaşırken bile esas hedefleri
Hıristiyan yerli halkları bitirmek olup, onları kullanma çabasındaki devletleri
ise “bakın yanlış ata oynuyorsunuz, çıkarınız bizimle uyuşmaktan geçiyor”
diyerek anlaşma yoluna getirmeye çalıştılar. Bunu yaparken yeni kurulmuş
Sovyetler Birliği ile Batı Emperyalist bloğu arasında kurnaz bir denge
diplomasisi izlediler. Bir tarafta sahte anti-emperyalist görünümle
Sovyetler'den yardım ve tavizler koparıp, diğer tarafta bu kartı kullanarak
Batı'nın kendilerini daha fazla gözetmesini ve en geniş sınırlar üzerinde yeni
Türk devletinin kuruluşuna rıza göstermesini sağladılar. Bu arada Ermeniler,
Süryaniler kırıldıkları ve sürüldükleriyle kaldı. Onlar nezdinde insanlığa
karşı işlenmiş suçların çoktan yüzüstü bırakılan ve esir takasına getirilip terk
edilen yargılanması bir daha açılmamak üzere kapatıldı. Gasp edilmiş mülkleri,
kültürel hazineleri hiç tazminsiz yitik sayıldı. Dünya savaşı öncesi en az % 25
nüfus yoğunluğuna sahip olan Hıristiyan halkların tasfiye edilmesi yoluyla
ezici çoğunluk haline dönüştürülen yerli-muhacir Müslüman gruplardan yeni bir
Türk kimliği yaratacak şekilde Türk ulus-devleti inşa edildi. Türkiye'de kalan
“gayrimüslim azınlıklar” ise cumhuriyet tarihi boyunca gördükleri rehine
muamelesi, varlık vergisi, altı kura askerlik, 6-7 Eylül pogromu, vakıflar
yasası ve benzeri yıldırma taktikleri sonucu eritile eritile hiç noktasına
getirildi.
Şimdi bu tarihle yüzleşme konusunda en büyük sorun, Türkiye
Cumhuriyeti'nin bir büyük kaide gibi üzerine oturtulmuş olduğu Ermeni, Süryani,
Rum, Yezidi halklar mezarlığının açığa çıkacağı ve “Osmanlı'nın küllerinden
yaratılmış parıltılı bir anka kuşu”na benzetilen o ulus-devletin ne menem bir
şey olduğunun tescilleneceği endişesidir. Adına “Milli Kurtuluş Savaşı” denilen
efsanenin bir balon gibi söneceği ve “şanlı tarihimiz” övüntüsünün ayıba
dönüşeceği korkusudur. Büyük çoğunluğu o muazzam insanlık suçlarından sabıkalı
İttihatçı kadrolardan olan Cumhuriyet kurucularının tarih önünde mahkûm olacağı
kaygısıdır.
ERMENİ SORUNUNDA İNKÂRCILIĞI BÜYÜTEN ÖZEL FAKTÖRLER
Denilebilir ki Başbakan Erdoğan'ın Dersim 38'e dair
gerçekliği kısmen kabulü de Cumhuriyetin kurucularını ve devleti
itibarsızlaştırma özelliği taşıyor. Doğrudur, Erdoğan her ne kadar İsmet İnönü
üzerinde durup hedef daraltmaya çalışmış olsa da, dönemin sorumluları başta M.
Kemal olmak üzere geniş bir kurucu kadroyu kapsıyor; fakat yine de bu dönem ile
sınırlı bir tartışma devletin kuruluş temellerini sorgulatmaktan uzak kalır.
AKP'nin o kuruluşla zaten bir sorunu yoktur. Onun
hesaplaşmak istediği olgu ulus-devlet modelinin kendisi de değil, ancak bu inşa
sürecinde birleştirici temel harç olan İslam unsurunun Kemalist ideoloji ve
rejim tarafından Türklük gölgesine itilerek bir ölçüde baskılanmış olmasıdır.
Dersim olayı da aynı dönemin eseri olduğu için arzu edilen hesaplaşma yolunda
bir tür girizgâh olarak pragmatik şekilde kullanılmak istenmiştir. Başbakan
konuya Dersim'den girdiği gibi, İskilipli Atıf Hoca ve İstiklal Mahkemelerinden
çıkmış, böylece kendi geleneğinin içinde bir uhde olarak kalan o dönemle
hesaplaşmaya bir başlangıç yapmıştır. Böyle bir kullanım niyetine rağmen Dersim
konusu salt dönemin CHP'sini değil, bir bütün olarak devleti teşhir eder
niteliktedir. Kuruluşunu çoktan tamamlamış, kendini yeterince güvenceye almış
bir devletin, ortada bir tehdit ve ayrıca savaş durumu da yokken hala soykırım
yapabildiğini göstermesi bakımından bu örnek özellikle önemlidir. Ama 1915'den
kopuk düşünüldüğü durumda yapılacak muhakeme eksik olur.
1915 soykırımı bu devletin kuruluşuna zemin hazırlayan bir
imha olarak hem onun meşruluğunu sorgulatır, hem de sonraki benzer suçlarının
kaynağını ele verir. 1915'i kısmen olsun mahkûm etmek bu nedenle daha zor
geliyor. T. C. Devleti'nin kuruluş mitleri ve argümanları yalnız Kemalistlerin
değil, onu Türk-İslam hâkimiyetinin vazgeçilmez aracı olarak kutsayan AKP dahil
bütün devletçi kesimlerin üzerinde titredikleri şeylerdir. Son tahlilde çok sıkışılırsa yine de o
temellerin dokunulmazlığını gözeten bir günah çıkartmayla işi geçiştirme
anlayışı güdülecek olsa bile, istem dışı bir sarsıntı ve yıpranmanın kaçınılmaz
olacağı endişesi hakimdir. Bu duygu inkârcılığın sürdürülmesini besleyen
faktörlerin başında gelir.
1938 ile 1915'in farklarını dört nokta halinde özetleyen bir
makalesinde Etyen Mahçupyan “Dersim'de suçu rejime yüklemek mümkün, oysa
1915'de fail kuruluş halindeki devlet” diyerek bu hususa değinmiştir. Ancak
AKP'nin suçu rejime yükleme çabasının devleti sorumluluktan kurtaramayacağını,
öyle bir rejim-devlet ayrımının suni olduğunu, Kemalizmle kısmen çatışmalı
fakat devlete sahip çıkan kesimlerin de Dersim'deki suçu paylaşmış olduklarını
vurgulamak gerekir.
Mahçupyan'ın dikkat çektiği noktaların ilki 1938'den farklı
olarak 1915'de yapılan katliamlara halkın bir bölümünün de katılmış olması. Evet,
iki imha eyleminin kapsamı ve kendine özgü koşullarıyla açıklanabilecek böyle
görünür bir fark da vardır. 1915'de devlet o kadar kapsamlı bir tasfiyeyi
savaştan rezerve edebildiği kolluk kuvvetlerinin yanında organize edeceği
gayrı-resmî çeteler, başıbozuk milisler ve komşusuna saldırmaya meyilli
siviller yardımıyla başarabilirdi ancak. Geniş katılımın olması devletin
örgütleyici rolünü bir ölçüde kamufle edeceği ve daha sonra karşılaşılacak
baskıların toplum olarak göğüslenmesini de mümkün kılacağı için özellikle
teşvik edilmiştir. Ermeni mallarının yağmasından nemalanma olgusu da
kitlesellik açısından bakılırsa bunun gibidir. Ama inkâra meyilli toplumsal
psikoloji, suçu paylaşmış olma ve hatırlatılmasından rahatsızlık duyma
ölçülerinin de ötesinde, devletin yoğun propagandasıyla “milli gurur” adına
ağırlaştırılmış bir şeydir. Bu nedenle resmî politikanın katılıkla
sürdürülmesine etki yapmaktan çok mazeret teşkil etmektedir.
Ayırt edici bir başka husus, 1915 soykırımının 1938 gibi bir
bölge halkıyla sınırlı değil, ülke sathında yaygın seçici bir imha oluşu ve
kalıcı bir kök kazıma özelliği göstermesidir. Hayatta kalabilen sürgünlere
dönüş imkânı verilmediği için Ermeni halkı binlerce yıllık vatanını yitirmiştir.
Savaş sonrası İngilizlerin İstanbul hükümetine baskısıyla tek tük dönüşlere imkân
tanınırken, İttihatçı-Kemalist güçlerin Küçük Asya'da denetimi ele geçirmesiyle
bu da hepten engellenmiş, devam eden kaçırtma yöntemleri sonucu Batı
Ermenistan, Kuzey Kürdistan, Kilikya, Kapadokya ve Pontus kapsamındaki devasa
Ermeni varlığı kelimenin gerçek anlamıyla sıfırlanmış ve binlerce Ermeni
yerleşiminden geriye bir tek açık hava müzesi gibi Hatay'ın Vagef (Vakıflı)
köyü kalmıştır; o da 1938'e kadar Hatay ilinin Suriye'ye bağlı olması
sayesinde.
Dersim'e gelince, devletin otoritesini yeterince
tanıtamadığı Kızılbaş Zaza-Kürt halkına ve içlerinde barınmakta olan ilk
soykırımdan kurtulmuş Ermenilere “isyan bastırma” havasında askeri
operasyonlarla toplu katliamlar uygulandıktan sonra kalanlar sürgün edilir.
Ancak bu dağıtmanın 1915 sonrasındaki gibi kalıcı olma koşulları yoktur. Ön
planda gözetilen Dersim'in bir süre için boşaltılması ve hayatta kalanların
Türk bölgelerinde asimile edilmesi olur. Sürgündeki önemli bir nüfusun on yıl
sonra tekrar yurduna dönebilmesi, bu olayın vahametini azaltmamakla beraber,
ait olunan yurdun akıbeti anlamında belirgin bir fark oluşturur. Son dönem
tekrar yarı yarıya virane edilmiş olmasına rağmen Dersim yine az çok içinde
yaşayabilen kendi halkıyla mevcuttur. Daha dolu yaşanacak hale gelmesinin
koşulları da zorlanabilir. Kimse Dersim diasporasının bu yöndeki arzu ve
çabasını yadırgayamaz. Ama iş Ermeni diasporasına gelince fiziki bağların
kopukluğu yanında psikolojik durum ve tepkiler de çok farklıdır.
Şimdi 1915'in kırımları bir yana, yalnız tehcir uygulaması
bile muhakeme edilse, bunun “savaş ortamında iç güvenliği sağlama” bahanesiyle
izah edilemez olan boyutu kendini sorgulatacaktır. Cephelere uzak ve devlet
aleyhine hiç bir hareketin görülmediği bölgelerden bile, kadınlar, çocuklar,
yaşlılar dahil tüm Ermenilerin sürülmüş olması etnik temizlik amacı dışında bir
şeyle açıklanamaz. Savaş sonrası hayatta kalanların dönüşlerini imkânsız kılan,
mallarını tazminsiz hazineye aktaran önlemler de bu amacı perçinlemiş olarak
doğrudan bugünkü devletin sorumluluğunu ele verir. Dolayısıyla yüz yıl sonra da
olsa, yurtlarından sökülüp atılmış Ermenilerin ve diğer halkların torunları
için geri dönüş hakkı ve yerleşim kolaylığı tanınması insani bir beklentidir.
1915'le yüzleşme durumunda bu talep doğal olarak gündeme gelecektir. Bugün o
topraklarda yaşayanları da mağdur etmeyecek şekilde arzu edenlere vatandaşlık
haklarının verilmesi, bir arada yaşam koşullarının geliştirilmesi vb.
istenecektir. Böyle bir şeyin kabulünü düşünemeyenler, belki tazminat ve toprak
talebinden olmadığı kadar bu tür bir iklimin gelişmesinden rahatsız olacakları
için de geçmişle yüzleşmeye karşıdırlar.
1915'in ekonomik tamamlayıcısı olarak “enval-ı metruke” (terk
edilmiş mallar) uygulamalarının sorgulanması da büyük bir çekince konusudur. Bu
da Dersim örneğine göre önemli bir fark oluşturur. Sonraki dönem bu sayede
korsan sermaye edinimiyle palazlanan yeni Türk burjuvazisi, gaspçı devlet ve
ganimetten payını alan geniş çevreler o dosyaların açılmasına şiddetle
karşıdır. Devletin sembolize olduğu Çankaya köşkü dahi gasp edilmiş bir Ermeni
mülküdür. Artık yaygın olarak bilinen bu gerçeğin yanında pek bilinmeyen gasp
boyutlarını Sevan Nişanyan şöyle özetliyor:
“Cumhuriyetin ilk iki kuşağında ortaya çıkmış olan
servetlerin tamamına yakını, incelenirse, Rum ve Ermeni mülklerinin gaspına
dayanır. Buna Koç, Sabancı vs. gibi, 1946 sonrasında Türk kapitalizminin belkemiğini oluşturan isimler
dahildir. Daha önemlisi, Atatürk döneminde siyasi iktidara kavuşan Cumhuriyet
elitinin neredeyse tümü dahildir. Başta Atatürk dahildir. Düşünün ki
Çankaya köşkü sonuçta Kasapyan çiftliğidir. Memleketin dört bir yanındaki
'Atatürk evleri'nin tümü, bazısı demiyorum HEPSİ, gayrimüslimlerden ele
geçirilmiş ganimet malıdır.” (S. Nışanyan, Milli Sermaye Ermeni Tehcirinden,
Kızılbaş Dergisi, Sayı 13)
Çoklarının zenginlik kaynağını ele verecek olan bilgiler
bundan başka soykırım öncesi belli bölgelerin demografik yapısını ortaya
koyacak olmasıyla da sakıncalı görülmektedir. Örneğin 2005 yılında Tapu
Kadastro Genel Müdürlüğü kendi arşivinde bulunan Osmanlı dönemine ait belgeleri
Türkçeleştirip bilgisayar ortamına aktarmak istediğinde, MGK Seferberlik ve
Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanlığı tarafından "Osmanlı dönemine
ait söz konusu defterlerin içerdiği bilgilerin etnik ve siyasi istismara
malzeme olabileceği" gerekçesiyle engel olunmuştur. (Nuray Babacan, 19
Eylül 2006, Hürriyet).
Eski tapu kayıtlarından bu düzeyde korkulması anlamlıdır.
Soykırımla varlığına son verilen Ermeni halkının geriye doğru tarihsel izlerini
de silmek ve eski Batı Ermenistan gerçekliğini bütünüyle yok saymak temel bir
güvenlik önlemi olarak algılanmaktadır. Bu daha devletin kuruluşu öncesinde
“misak-ı milli” tezini savunabilmek için önemsenmiş ve Ermenilere ait
Sanasaryan okulunda toplanan Erzurum Kongresi “Ermenilerin bir kültür ve
medeniyet yaratamadıkları, dikili bir anıtlarının olmadığı” yalanına sahne
edilmiştir. (Bkz: Sait Çetinoğlu, M. Kemal ve Ermeni Meselesine Dair Naçizane
Bir Katkı, 6 Nisan 2012, Gelawej)
Cumhuriyet döneminde kurulan Bölge Müfettişlik raporları ise
"Doğuda Ermenilerden boşalan yerlere Kürtlerin yerleşmesi"nden büyük
bir tehlike olarak bahsetmektedirler. Adeta “Biz burayı Türkleştirmek için
boşalttık, şimdi de Kürtleşiyor, aman dikkat!” uyarısı vardır. Raporlardaki bu
endişe Batı Ermenistan'la ilgili Türk devlet aklının nasıl işlediğini gösterir.
(Recep Maraşlı, yazışma notları)
Bugün Ermeni soykırımının kabulü Türkiye'yi Ermenistan'a toprak
vermeye mecbur etmez; fakat geriye doğru tarih silme, uygarlık çalma ve
anayurdu elinden alınmış Ermenilere yabancı muamelesi yapma ayıbını gidermeye
davet eder. İnanılır gibi değil, ama işte Hrant Dink cinayeti davasında
katilleri koruyan mahkeme kararını yorumlarken Cumhurbaşkanı Gül “Türkiye'de
hukukun karşısında herkesin eşit olduğunu, yabancı şirketlere karşı da, yabancı
uyruklu insanlara da hep eşit davranmış bir ülke olduğumuzu göstermemiz lazım”
diyerek, Hrant Dink gibi Türkiye Ermenilerinin onuru olan bir kişiliği “yabancı
uyruklu” sayacak kadar cahilane bir gaf yapabilmiş. (Bkz. 20 Ocak 2012 tarihli
AGOS).
Demek ki, Kasapyanlar'ın bağ evinde oturmak, “dağdan gelip
bağdakini kovan”ların halet-i ruhiyesi içinde böyle üst perdeden saçmalamaya yol
açabiliyor. “Ermenilerin bu topraklarda gözü var” diyenlere Hrant'ın iyi bir
cevabı olmuştu: “Evet var, ama alıp götürmek için değil, gelip dibine gömülmek
için”. Aynı problematiğin öteki tarafı için de şunu söylemek gerekir: 1915
konusunda inkârcılıktan vazgeçemeyenlerin toprak çekincesi esasen geleceğe
değil, geçmişe ilişkindir. Çünkü tarihsel belleğe kadar yapılmış bir gasptan
rücu etmek, tarih yalanlarına son verip ders kitaplarını değiştirmek, geçmiş
uygarlıkları dürüstçe tanımak, eski yer isimlerini iade etmek vb, kimilerine
toprak iadesinden daha zor geliyor.
MAKBUL GÖRÜLMEYEN DİNİN VİCDANA İŞLEMEYEN MAZLUMLARI
Dersim'deki Alevilik ya da Kızılbaşlığın -özünde ne kadar
aşağılanan bir şey olsa da- Müslümanlık içinde sayılması fark oluşturan bir
diğer etkendir. Öyle ki Erdoğan'ın Dersim'e ilişkin gerçekliği “katliam”
boyutunda olsun kabul etmesini sağlayan, İslami gelenekten olması nedeniyle
itibar ettiği Necip Fazıl Kısakürek'in “Son Devrin Din Mazlumları” kitabından
okudukları olmuştur. Konuşması içinde verdiği fikir bu olayı hangi mezhepten
olursa olsun “Müslümanlara yapılan bir zulüm” gibi değerlendirdiği yönündedir.
Bütün tutarsızlığına rağmen hitap ettiği kitlelerin hoşuna gidecek ve belli
getirileri olacak bir söylem sayılır. Oysa 1915 ve onunla bağlantılı olayların
hedef kitlesi Hıristiyan halklar olup, bunların din mazlumları olarak
savunulması Erdoğan'ın geleneğince pek makbul olmadığı gibi bu yoldan
etkileyeceği hatırı sayılır bir seçmen kitlesi de yoktur.
Geçenlerde kimlik sorunları üzerine görüş açıklayan Başbakan
Yardımcısı Bülent Arınç şu sözleri sarf etmiş: "Benim babam Manisa’nın Büyük
sümbüller köyünden. Köy Yörük köyü. Yörük olmaktan da her zaman iftihar
ederiz... Ama ben İbrahim Çavuş’un oğlu olmasaydım da Diyarbakır’ın Silvan
ilçesinin bilmem ne köyünden bir Kürt anne-babadan dünyaya gelseydim, ya da
Şanlıurfa’da Arap bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelseydim, ya da Laz,
Arnavut, Gürcü anne ve babanın çocuğu olarak dünyaya gelseydim, ‘Niye ben öz be
öz Türk değilim?’ diye üzülmezdim. ‘Ya Rab sana hamdolsun, beni Müslüman bir
anne ve babadan dünyaya getirdin’ derdim”.
Peki, acaba Ermeni, Rum, Süryani ya da Yahudi bir anne
babadan dünyaya gelmiş olsaydı, o zaman Rabbine ne diyecekti? “Beni neden
Müslüman doğurtmadın” diye sitem mi edecekti?.. Hayır, o taktirde öyle
düşünemezdi. Ama bu sözleri adeta onu da mümkün görecek kadar dinler arası
ayrımcılık güdüyor. Üstelik bunu “etnik ayrımcılığa karşı olduğu”nu kanıtlamak
isterken yapıyor. Müslüman olmak kaydıyla her etnisiteye aynı bakmayı savunup
(o da ne kadar sahiciyse, daha sonraki bir sohbetinde söylediği “Kürtçenin bir medeniyet dili olmadığı” sözünden
anlaşılabilir), Müslüman olmayanın ise zaten “Tanrı katında bile makbul
olmadığı” zihniyetini devam ettiriyor. Hani bir anlamda “Ne mutlu Müslümanım
diyene!”. Başbakan Erdoğan'ın da birçok defa “Biz yaradılanı yaradandan dolayı
severiz” diyerek “Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez ayırmadan herkesi
kucakladıkları”nı vurgularken bu ülkede en fazla ayrımcılık gören “gayrimüslim”leri
tek tek veya toptan olsun zikretmeye tenezzül etmemiş olması dikkat çekicidir.
MHP lideri Bahçeli'nin “sivil şehitlik” yasasını eleştirirken “Müslümanlık Şartı”nı
vurgulaması da aynı anlayışın ürünü. Bakış açısı böyle olunca Hıristiyanların
kırımlara uğratılmış olmasının rahatsızlık yaratmaması eşyanın tabiatına
uygundur.
Bu seçici yaklaşım Başbakan'ın Dersim konusunda referans
gösterdiği Necip Fazıl Kısakürek ve çevresinin farklı insanlık trajedilerine
bakışlarında da görülebilir. Onlar Kemalist rejimin direnç gösteren
Müslümanlara zulmünü dava ederken Dersimli Alevilere yapılanları da teşhir
amacına hizmet edeceği için bu kapsama dahil etmiş, fakat bir adım öncesinde
aynı kadronun İttihatçı sıfatıyla Müslüman olmayan halklara yapmış olduklarını
görmezden gelmiş, katledilen ve zulmedilen Hıristiyanları din mazlumu saymaktan
imtina etmişlerdir. Vatansız Gazeteci isimli anı kitabında Doğan Özgüden'in
yaptığı birkaç tanıklık bu İslami çevrenin Türkiye ve dünyadaki sol akımlara
karşı gaddarlığı da pek rahat vicdanına yedirdiğini, hatta az bularak daha
vahşi saldırganlık körüklediğini gösteriyor. 1967'de sosyalist Ant dergisinin
uğradığı saldırıları kışkırtan Necip Fazıl'ın yönettiği Büyük Doğu Dergisi'nde
“Moskof lağımının iğrenç farelerine tatbik edilecek muamele, onları, çoktan
beri müstemlekeleştirdikleri Tan matbaasından atmak değil, büyük bir kapan
içinde Marmara'ya sarkıtıp boğmaktır” gibi veciz sözler sarf edilmiş. Konumuz
açısından daha ibret verici bir örnek aynı ümmetçi geleneğin o zamanki Bugün
gazetesinde Mehmet Şevket Eygi'nin şu satırlarında okunabilir:
“Türkiye'de komünizmin himaye edildiğine, İslamiyetlin ise
baltalandığına dair apaçık deliller vardır. Artık Müslümanlara düşen vazife,
uyanık ve hazırlıklı olmaktır. Önümüzde taze ve ümit verici bir örnek vardır.
Endonezya'daki komünist kıyımı. Yüz binlerce komünist öldürüldü. Karada vahşi
hayvanlar, denizde balıklar insan etine doydu. Korkunç bir komünist kıyımı
oldu. Fakat Endonezya kurtuldu” (aktaran D. Özgüden, Vatansız Gazeteci, Cilt I,
Belge yayınları, 2010, s. 417)
Tıpkı 1915'de korkunç bir Ermeni ve Hıristiyan kıyımının
olduğu, fakat “Türkiye'nin kurtulduğu” gibi. Soykırım yâda siyasi kıyım
türünden büyük insanlık suçlarının böylesine iştahlı savunusunu yapan, bunu
kendi hasımlarına reva gören bir zihniyetin, beri yanda kendi dindaşlarına
yapılanları teşhir etmesi, bunun içine Dersim gibi ayrıksı bir örneği de katmış
olsa bile, vicdani duyarlılık zemininde görülebilir mi? Hayır, vicdanın denek
taşı, kendine değil başkasına ve dahası karşıt gruplara yapılan haksızlık ve
gaddarlıklar karşısındaki tavırdır. Dünyada ve Türkiye'deki sol akımlar da, tüm
ezilenlerin her türlü adaletsizlikten nihai kurtuluşunu şiar edinmelerine
rağmen, sekter ve despotik eğilimleri ölçüsünde vicdan pusulasını kaybetmiş,
kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri başkalarına yapma
tutarsızlığından muaf olmamışlardır. Ama insanlığın vicdanında döne döne mahkûm
olan pratikler, gerisindeki zihniyetleri de sorgulatır şekilde çok farklı
çevrelerin geçmişleriyle yüzleşmelerini zorluyor. Umalım ki bundan bütün günahkârlar
etkilensin, geriye dönüp baktıklarında mahcubiyet duysun ve kendilerinden
olmayana karşı katı yüreklilikten sıyrılmaya çalışsınlar.
Bu ülkede Ermeniliğin daha özel bir nefret hedefi olduğunu
da unutmayalım. Irkçı duygularla birine hakaret edilmek istendiğinde en tatmin
edici küfür olarak ağızlardan tükürüklü “Ermeni...” kelimesi saçılır. Politik
arenada hasımlara yapılan Ermenilik ithamı surata atılan kezzap etkisine
sahiptir. Bu ayrıcalıklı aşağılanma da sebepsiz değil; bir yere kadar “millet-i
sadıka” denirken, o köle algısıyla bağdaşmayan ulusal talepler, direnişler
görüldükçe “nankör”lükten “hain”liğe suçlama ve sonra da imhaya giriştikçe
kendini haklı çıkartmak üzere “her şeye müstahak” ilan etmeyle geliştirilen bir
nefrettir bu. Köklerini kazıdıktan sonra nesilden nesile daha da kindar biçimde
sürdürülmesine gelince, bunun bir tek izahı olabilir; suçluluğun, borçluluğun,
hesap verme korkusunun ağırlığı! İşte bu da 1915 deyince öfke nöbetlerine
tutulmanın, şizofrenik tepkiler vermenin önemli faktörlerinden birini
oluşturur. Geçenlerde “Hocalı katliamını protesto” bahanesiyle Taksim meydanında
yapılan ırkçı mitingte Ermeni halkına, Hrant Dink ve dostlarına alenen kin
kusulması bu hastalıklı ruhun ulaştığı boyutları gösterdiği gibi, İçişleri
Bakanı'nın aktif katılımıyla bir yerde hükümetin tavrı olarak da 1915'in
sorgulanmasına karşı tahammülsüzlük ve tehditkarlığı ortaya koymuştur.
Mahçupyan'ın son nokta olarak belirttiği Dersim'in bir “iç
mesele” olarak görülmesine karşılık 1915'in “emperyalizm ve Hıristiyanlık
kabuğu altına alınarak dışsallaştırılmış” olma durumu da dikkate değer bir faktör.
Ama yine kendisinin “bu sayede Ermenileri yabancılaştırıp hafızayı ertelemek
mümkün oluyor” diye özetlediği üzere, bu sonuncusu daha çok demagojik ve
manipülatif işlev gören bir husustur. Nihayeti, 1915 soykırımı da bu ülke
içinde yaşanmış, devlet tarafından kendi uyruğuna karşı gerçekleştirilmiş bir
olay. Uluslararası yankı ve etkilere konu olması onun içselliğini ortadan
kaldırmaz. Ancak 1938'e oranla çok fazla dışa taşmış bir konu olduğunu
gösterir. Bu da çok doğal, çünkü savaş dönemi ve hemen ertesi iki rakip
emperyalist blok arasında tartışma konusu olduğu gibi, sürülenlerin dışarıya
dağılmasıyla günümüze kadar gelen bir uluslararası adalet arayışına
dönüşmüştür. Ermeni diasporasının esaslı bölümü 1915 soykırımının ürünüdür. Bu
toprakların yerlisiyken “yabancı” edilmiştir. Bu nedenle Amerika'da, Fransa'da
veya Lübnan'da doğup büyüyen Ermeniler için bile o kelime haksızlık iken, daha
acısı halen Türkiye'de yaşayan bir avuç Ermeni ve diğer “gayrimüslim” yerliye
de yabancı muamelesi yapılıyor. Öyle olunca 1915'in davasını güden Ermeni,
Süryani ister dışarıda, ister içerde olsun “yabancı” görüldüğü gibi, bu davaya
destek çıkan Türk, Kürt ve sair Müslümanlar da “gayrı-milli” sayılıyor. Harika
formül! Uzatmaya ne gerek var, “hepsi emperyalizmin maşaları, hepsi dış mihrak,
hepsi piç” deyin gitsin!.. Gerçekliğe en uzak, vicdana en aykırı ve demagojinin
de en aşağılığı olan bu yaftalama, inkârcılığın kemikleştirilmesinde hiç
azımsanmayacak bir rol oynamış ve oynatılmaya devam edilmektedir. Soykırım
kurbanlarının torunları olan diaspora Ermenilerine ilişkin yaratılan çirkin
imaj, edilen aleni hakaret ve küfürler, tarihten bihaber insanların beyninde
tiksintiye varan bir alerji yaratarak sonuçta tarihin bu sayfasıyla yüzleşmeye
karşı toplumsal refleksi de en bayağısından besliyor.
İNKÂRCILIĞA MAZERET YAPILAN DIŞ BASKILAR VE İNKÂR YASASI
İşin emperyalizmle bağıntılandırılma yönü, üzerine bir kitap
yazılacak kadar çok şey söylemeye açıktır, ama en özlü olarak değinmek
istiyorum. 1915 soykırımıyla “hal”ledilen Ermeni sorunu çokuluslu bir
yarı-sömürge olan Osmanlı devleti üzerinde etkisi ve hesapları olan emperyalist
devletlerin ilgisiz kalmadıkları bir konuydu. İçerde meramını anlatamayan
Ermeni ulusal hareketinin de reform taleplerini dışarıya duyurması, büyük devletlerden
destek bulmaya çalışması olağandı. Fakat emperyalist hükümetlerin bu konudaki
ilgileri, taraflar arası oynayan ve birbirini çelmeleyen diplomasi numaraları,
belki de başka hiç bir örnekle kıyaslanmayacak ölçüde bu sorunu tehlikeli bir
çıkmaza sokmuş, nihayeti savaş durumunda Türk milliyetçiliğinin işi bildiği
gibi halletmesine zemin oluşturmuş ve birçok diplomatın “hiç karışmasak daha
iyi olurdu” demesine yol açacak şekilde faciayla sonuçlanmasının sorumluluğunu
paylaşmıştı. İngiltere, Fransa ve Rusya'nın böyle bir payı varken, Almanya ise
doğrudan Osmanlı genelkurmayını yöneten büyük müttefik olarak soykırımın suç
ortağıydı.
Savaş sonrası galip devletler tarihte ilk defa “insanlığa
karşı işlenmiş suçlar” tanımını yaparak bu olayın yargılanması için İstanbul
Hükümetine etki yaptılarsa da, sonradan Ankara'nın direncini dikkate alıp
İngiliz esirlerine karşı Malta'daki soykırım suçlularını salıvererek o davanın
yüzüstü kalması gibi bir utancı da paylaştılar. Fransızlar Kilikya'da
topraklarına geri yerleşme umudundaki Ermenileri kullanmaya çalıştıktan sonra
Ankara'yla anlaşıp savaştan çekilirken on binlerce bahtsız göçmeni tekrar
kırılma ve sürülme dramıyla yüz yüze bıraktılar. Rusya'da devrim olmuş, Rus
ordusu cephelerden çekilmiş, Sovyet hükümeti “Rusya'nın savaş hukukuna uygun
olarak işgal ettiği tek yer Türk Ermenistanı'dır” tespitiyle çekilme öncesinde
Erzincan'a kadar olan bölgede kırım artığı Ermenilerin güvenliğini temin etmek
üzere bir mütareke ve ona bağlı dekretler imzalamıştı. Ama kendi güçlerinin
çabucak çekilmesiyle o “güvence”ler kâğıt üstünde kaldı, Karabekir'lerin tüm
Ermenileri söküp atma histerisi dizginsiz yeniden harekete geçti. Ankara
jeo-stratejik konumuyla bütün tarafların teveccühünü kazandı. İngilizler
Sevr'in, Amerikalılar Wilson prensiplerinin arkasında durmadı. Sonunda
Sovyetler dahil hepsinin azami hassasiyet ve bonkörce tavizlerine mazhar olan
Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Ermeni halkının onulmaz trajedisi bir güzel unutulmaya terk
edilmişti. Ta ki 1970-80'lerde ASALA o vicdansız suskunluğun merkezlerinde
savunulması hoş olmayan silahlı eylemleriyle mazlumların çığlığını duyuruncaya
kadar. Böylece kulağının üstüne yatmış olanların rahatı bozuldu. Rahatı bozulan
yalnız Türk devleti değildi, soykırım muhakemesini utanç verici şekilde yüzüstü
bırakmış ve tarihsel sorumluluklarını kostümlerinin üzerindeki tozlar gibi
silkelemiş olan hükümetlerdi. Aynı dönem 50'ye yakın ülkeye dağılmış durumdaki
soykırım kurbanlarının yeni nesilleri yetişiyor, bir dizi ülkede eğitimli ve
entegre yaşamlarıyla kamuoyuna etki yapma gücünü buluyorlardı. İlk kuşaktan
olan, dolaysız tanıklığı bulunanlar o zamana kadar her yerde geniş iletişim
sağlayıp yazılı anılar, bilgiler toplayarak yüzlerce kitaplık “huşamadyan”
(bellek kütüphanesi) meydana getirmişlerdi. Yeni nesiller dedelerinin ahıyla
yetişiyordu. Ermeni diasporası bulunduğu ülkelerin parlamentolarına,
politikacılarına bu kor gibi yanan adalet davasının duyurulması, tanınması,
kabul görmesi ve Türkiye'yi yüzleşmeye zorlaması için etki yapmayacak da ne yapacaktı?
Uluslararası yargı yolunun çetrefilli ve tıkanık göründüğü durumda ülkelerin
yasama organlarında alınacak sonuçlarla belki bir gün o yolu da açmak üzere
birikim sağlama çabası bugüne kadar 20'den fazla ülkenin 1915'i resmen soykırım
olarak tanımasını getirdi.
Bu hiç bir ülke parlamentosunun ne durduk yerde bahşettiği,
ne de rüşvetle verdiği bir şeydir. Politikacılar oya tahvil etmek için
sorunlara kulak verip vaadde bulunur. Yerine getirir getirmez, kendi
bilecekleri iştir. Seçmenler de böyle olduğunu bilerek yeniden ve yeniden en
yakıcı talepleri ile bastırır, bu demokrasinin gereğidir. Bulunduğu her ülkede
Ermenilerin bu seçmen kitlesinden, propaganda ve tanıtma etkinliklerinden ve
evet lobiyse lobi yapma çabasından başka bir silahı olmamış, hükümetlere
Türkiye gibi rüşvet dağıtacak zenginlikte bir Ermenistan da bulunmadığı için
soykırımı tanıyan parlamento kararları büyük ağırlıkla demokratik kanallardan
hayat hakkı bulmuştur. Buna karşılık ABD, Britanya ve İsrail başta olmak üzere
bir dizi ülkede halen bunun gerçekleşmesini önleyen Türkiye'nin jeo-stratejik
önemde partnerlik durumuyla beraber rüşvet, şantaj ve sair silahlarını sonuna
kadar kullanmasıdır.
Soruna emperyalizm diye bir olgunun var olduğu ve onun
yedeğine düşmemek gerektiği açısından bakınca şunu söyleyebiliriz. Evet,
tutarlı demokratların bunu dikkate almaları gerekir. Fakat bu emperyalist
ülkelerin parlamentoları ve hükümetlerine belli taleplerle etki yapmaya engel
değil. Onlar bu gibi konuları kendi çıkarları için kullanabilirler diye geri
durmak sorunun uluslararası yankılarını büyütmekten feragat anlamına gelir.
Yalnız örneğin Türk devletine etkisi büyük olabilecek ABD'nin ve ikinci
dereceden başkalarının seneden seneye 1915'le ilgili tasarıları yasama
organlarına getirip tam kabul edilecekken Türkiye'den kendi hesaplarına
önemsedikleri bir tavizi koparmaya karşılık geri çekmeleri vb durumlar rahatsız
edicidir. Özü insanlık trajedisi olan bir konunun onlar tarafından bayağı koz
gibi kullanılmasına özellikle davanın sahipleri tarafından tepki gösterilmesi
gerekir. Böyle bir durum her 24 Nisan arifesinde Türk egemenlerinin nefeslerini
tutup ABD başkanının ağzına bakmalarını, hop oturup hop kalkmalarını getiriyor.
Aslında bu inkârcılığın çekmek zorunda kaldığı bir ceremedir. Onurlu davranış
tarihle adam gibi yüzleşip sorunu doğrudan muhataplarıyla çözmek iken,
ırkçı-şovenist gurur ve kibirle inkârcılığı sürdürdükçe Obama'nın ağzına bakıp
hiç de kendisine hak vermediği halde “soykırım demedi” diye sevinme kepazeliği
yaşanmaktadır. Tablonun diğer tarafında mağdurların bu resmî tavırlara fazla
odaklanmaları, destek gördükleri noktada o devletlerin geçmiş rollerini unutup
övgüler yağdırmaları vb de eleştiriyi hak eder. Yine de Türk şovenizminin
Ermeni diasporasına emperyalizm konusunda verebileceği bir ders yoktur. Sorunun
nihayi çözümü tabii ki ancak taraflar arasında diyalog yoluyla sağlanabilir.
Ama onun koşullarını olgunlaştırmanın yolu şimdiye kadar görüldüğü gibi
uluslararası yankılardan geçmiştir. Bu kanallar yine değerlendirilirken giderek
daha çok sivil inisiyatiflerle doğrudan Ermeniler, Süryaniler ve Türkiye
demokratik çevreleri arasında bağların geliştirilmesi, duyarlılığı artırılacak
iç kamuoyunun çözüm yolunda kendi devletine etkisinin büyütülmesi önemlidir.
Son dönem çok tartışılan soykırımın inkârına karşı yasalar
meselesine gelince; öyle bir yasanın Yahudi soykırımına özel varlığı (Gayssot
yasaları) bir dizi Avrupa ülkesinde çoktan beri ortadayken aynı ülkelerde
resmen tanınan başka soykırımlarına da bunun uyarlanması hakkaniyet gereğiydi.
Soykırımını mazur gösterme ve savunmaya dönük inkârcılık, mağdurlarını
yaralamanın yanında ırkçı tehditkarlığı besleyen özelliğiyle bu tür bir yasal
önlemin konusu olduğuna göre bunda tutarlılığın sağlanması önemliydi. Ama bir
ülkenin tanıdığı soykırımını bir başkasının tanımaması ya da aynı ülkelerin
henüz tanımadıkları benzer nitelikte başka olguların da varlığı nedeniyle AB
kapsamında bile bunun her ülkeye uyarlanması ve bütün soykırım mağdurları için tatminkâr
olması kolay değildi. Yine de mümkün olduğu yerde, özellikle inkârcılığı
agresif boyutlara vardıranlara yönelik genişletilmesi iyi olacaktı. Sonuçta
Fransa'da kabul gören uyarlama Türkiye'nin baskıları sonucu geri döndürülmesine
rağmen inkârcılık olgusunu daha yoğun tartıştırması ile yararlı olmuştur.
Bu konunun soykırımlarla da sınırlanmadan, genel olarak
insanlığa karşı işlenmiş suçların savunusunu ya da o anlama gelen inkârını
kapsayacak şekilde ele alınması daha doğru olur kanısındayım. Ayrı bir yasanın
çıkarılamadığı durumda hiç değilse ırkçı nefret suçlarını düzenleyen yasalar
içine böyle maddeler eklenmelidir. İfade özgürlüğü bakımından problemli
olmaması için ne tür söylemlere suç tanımı yapıldığının iyi formüle edilmesi
gerekir. Bu durumda örneğin 1915'te yapılanları savunmamak ve hatta kınamakla
beraber soykırım olarak tanımlanmasını kendince doğru bulmayan birinin bu
görüşünü ifade etmekte yasayla bir sorununun olmayacağı daha açık anlaşılır
olur. Buna karşılık örneğin Talat Paşa'yı bayraklaştıran mitingler ve ırkçı
hezeyanlarla “Ermeni soykırımı yalandır” kampanyası yürütmek ya da “Soykırım
yapsaydık bir tek Ermeni kalmazdı” gibi argümanlar kullanmak zorlaşır. Yine Sivas
katliamı gibi bir olayda “halkı tahrik etmeseydiler...” diyerek yapılanı normal
ya da müstahak gösterenler veya bir batı ilinde Kürtlere yönelik linç
saldırısını “vatandaş tepkisini gösterdi” diye savunanlar için soruşturma yolu
açılır. Böylece soykırım sayılma ve resmen tanınma kaydı olmaksızın, bir etnik,
dinsel, sosyal ya da siyasal gruba yönelik imhacı eylemleri, pogrom, katliam ve
zulümleri kamuoyuna açık şekilde savunma, mazur gösterme, inkâr yoluyla
suçluları temize çıkartma, kahramanlaştırma, benzer suçların yinelenmesine
zemin oluşturma gibi söylem ve fiillere karşı caydırıcılık sağlanabilir.
Bunun en çok gerekli olduğu ülkelerin başında Türkiye gelir.
“Türklüğe hakaret” gibi özel bir ceza yasasının bulunduğu bu ülkede diğer
kimliklere ve özellikle “iç düşman” olarak bakılanlara hakaretin ve küfrün her
türlüsü serbesttir. Henüz ırkçı nefret suçlarına karşı herkesi eşit şekilde
korumaya dönük genel bir yasa bile yoktur. O yüzden mesela “Hepiniz
Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz” pankartı bile soruşturma konusu olmuyor. (Bu
makale yayına verilmek üzereyken nihayet o küfürlü-tehditli pankartlar için
soruşturma başlatılmış, ama bunun geçiştirmeci olacağını tahmin etmek güç
değil). 1915 inkârcılığında gemi azıya almak çocuk oyuncağı olduğu için, onu
artık “yalandır, olmamıştır” kabuğundan soyundurup “çok iyi olmuş, az bile
yapılmış” anlamında çıplak özüyle savunmak ve “Bir gece ansızın gelebiliriz”
gibi yeni katliam tehditlerini de savurmak gayet mümkün oluyor. 1915'den gelen
ruhla Hrant Dink'i öldürtenlerin tetikçilere klipli methiye şarkıları da
yaparak yerdeki cesedin üstünde arsızca ve hayasızca tepinmeleri hiç bir hukuki
yaptırıma uğramamıştır. Açıkça görüldüğü
üzere, insanlık suçlarında inkârı, övgüyü ve tehditi suç sayan bir yasa yine
öncelikle Türkiye'de gereklidir. “Suçu ve suçluyu övmek”, “halkı kin ve
düşmanlığa sevk etmek” gibi mevcut maddeler soyut muhtevaları ile mazlum ve
mağdur olan kesimleri korumaya değil, tersine onlara karşı devleti kollamaya
dönük değerlendirilmektedir. Irkçı bir öze sahip olan 301. madde kaldırılarak
bütün kimliklerin saygınlığına vurgu yapan ve sözlü tecavüzlere karşı hepsini
ayrımsız korumayı amaçlayan bir yasa uyarlanmalıdır. Tabii ondan da önemlisi
yeni anayasanın ırkçı özden arındırılmasıdır. Belki daha daha önemlisi devlet
ve yargı adamlarının zihin dünyasında yaşanması gereken arınma.
Konunun insan hakları açısından öncelikle bu yönüyle önemsenmesi
gerekirken, sanki Fransa'daki yasa geçerlilik kazansa mağdurlar için yaralayıcı
olmayan görüşleri de baskı altına alacakmış gibi soyut bir ifade özgürlüğüne
odaklanması doğru değildir. Prof. Baskın Oran, Hrant'ın 2006 yılında konu henüz
çok yeni tartışılırken Türkiye'de 301'den yargılanan bir Ermeni aydını olarak
ifade özgürlüğünü herkes için tutarlı şekilde savunma anlayışıyla takındığı
tavrı referans veriyor, fakat onun artık tartışmaya devam edemez olduğu
günümüzde pervasız inkârcılığın kısıtlanması lehine artan duyarlılığı
paylaşabilecek olma ihtimalini öteleyerek bir tür haksız mühürlemeye gidiyor,
sonra da İstanbul İHD'nin bu temelde geliştirdiği sorumlu tavrı “ciğeri yanmış
diasporanın çok tanıdık öğelerini tekrarlamak” şeklinde eleştiriyordu. İHD tuzu
kurulardan yana eğilim göstermek yerine ciğeri yanmışlardan yana çıkıyorsa çok
doğru yapıyor. Taşıdığı isme uygun kapsayıcı bir bakışla tavır belirlemesi
tutarlıdır. Yani insan haklarının farklı öğeleri birbirine karşı gelir gibi
olduğu durumda ifade özgürlüğünü ırkçı tehditkarlığın önlenmesinden daha fazla
önemsememesi, hele de söz konusu “düşünce ve ifade”ler sokakta sıkılan
kurşunların tetikleyicisi oluyorsa onların sınırlanmasından yana olması çok
bilinçli ve yerinde bir tercihtir.
Baskın Oran'ın aynı makalesinde bir kez daha 1915'in
soykırım olmadığını vurgulamak üzere yaptığı şu yorum da kendi tuzu kuruluğunun
göstergesi olarak ilginçtir: “1948 BM Soykırım Sözleşmesi tarafından getirilmiş
bir hukuk terimi olan soykırım sıradanlaştırılıyor. Çünkü artık bir cins isim.
Nasıl Gillette’ten jilet, suni tahta’dan sunta oluşmuşsa. Artık her türlü
katliam için kullanılıyor ve terim olarak yozlaştı. Mesela Azeriler, 613
sivilin öldürüldüğü Hocalı katliamına 'Xocalı soyqırımı' demekte. İsterseniz
Google’a 'ağaç soykırımı', 'köpek soykırımı' veya 'balık soykırımı' diye girip
bakın.” (Soykırım: Hukuk Terimi Mi, Cins İsim Mi? Radikal II, 1 Ocak 2012)
Soykırımı kavramını sıradanlaştıranlar da var. Hocalı örneği
gerçekten de öyledir. Ama 1915 için benzer bir imada bulunmak çok abes.
Soykırım kavramını uluslararası hukuka kazandıran Rafael Lemkin'in o suça
ilişkin maddeler halindeki tanımlamasına bizatihi 1915'i inceleme yoluyla
vardığı net olarak bilinen bir gerçek. Her ne kadar o tarihte öyle bir kavram
yoksa da 1915 uygulamaları daha sonra o kavramın yaratılmasına referans teşkil
edecek kadar soykırım niteliğinde olmuştur. Yukarıdaki paragrafın asıl hedefi
1915 iken, onu açıkça anmayıp biraz da kıyaslama yapar gibi Hocalı'yı öne
sürmek ve daha ötesinde işi köpek-balık muhabbetine dönüştürmek nasıl bir
anlayış? Asıl sıradanlaştırma bu değil midir? 1915'de öldürülen 1,5 milyon ne
köpekti, ne de balık! Ama o suçsuz canlılarla da dolaylı bir ilgisi vardı
olayın. Katliam mahallerinde köpekler, akan ve duran sularda balıklar o yıl
insan eti yemekten canavarlaşmıştı. Mucize eseri Der-Zor çöllerine ulaşanları
bile azaltılmak için kırılan, ateşlere atılan, aç bırakılan ve kendi
çocuklarının cesedini yiyecek kadar kahrolası duruma düşürülen Ermeni halkının
yaşadıkları hiç bir yönüyle 1948'in maddelerinde tarif edilenlerden eksik
değil, fazlaydı. Kasıt unsuru olmadan o kadarı zaten olmazdı. Ama okuduğunu
anlama kapasitesinden ve hukuki bilgi birikiminden zerrece kuşku duyulmayacak
bir entelektüel olarak Baskın Oran'ın nasıl olup da BM Soykırım
Sözleşmesi'ndeki tanımlamayı 1915'e uyduramadığı akıl erdirilmesi güç bir
tuhaflık olarak kalıyor. Valerie Boyer’ye “çocuklarını öldüreceğiz” diye mesaj
yağdıranların tavrını “kendini haklıyken rezil etmek” gibi yorumlaması da öyle.
Oran'ın bu yorumunun esasta tehditkarlığa eleştiri mi, yoksa soykırımı inkâr
özgürlüğüne destek mi olduğunu anket konusu yapmak yersiz olmaz sanırım. O
“haklı”lık vurgusunun çoğu okuyucu algısında ifade meselesinden öte inkârcı
zihniyeti savunmaya ve hatta tehdit mesajını çekenin bile “haklılar safında”
olduğunu düşünmeye hizmet edeceği nasıl fark edilemez?..
24 Nisan 2012
Not: Uzun olan bu makale bir kaç gün içinde 2. Bölümle devam
edecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.