Sonuç olarak 24 Nisan,
İttihatçı hükümetin bir insanlık suçudur! Bir Düşünün! 24 Nisan nedir sorusuna daha
pratik ve somut bir cevabı şöyle verebiliriz: Yatağınıza tek başına yatın,
ışığı söndürün ve düşünün. Bırakın tarihi, bırakın siyaseti; çıplak bir insan
olarak, insanı merkeze alarak ve aklınızı vicdanınızla test ederek bir düşünün.Siz
bir ülkenin tebaasısınız veya yurttaşısınız.Sizin kimliğinizden birilerinin
kurdukları ve kimlik haklarınızı savunan partiler var ve hükümete karşı siyasi
ve velev ki silahlı mücadele ediyorlar. Siz Sivas'ın, Maraş'ın, Harput'un,
Çankırı'nın veya Tokat'ın bir köyündensiniz. Bu partilerle hiçbir ilişkiniz
yok. Diğer kimliğe sahip komşu köylüler gibi geçiniyor, ibadetinizi ediyor,
arasıra kimliğinizden dolayı aşağılanıyor ve bazı mallarınız gasp ediliyor olsa
da, kırsal hayatın tekdüzeliğinde yaşayıp gidiyorsunuz. Bir gün köyünüze sürgün
emri geliyor ve o kimliğe ait olmanız nedeniyle devlet tarafından sürgüne
çıkarılıyorsunuz. Suçunuz, kimliğiniz!
*****
Ermeni,
Yahudi, Süryani, Rum, Türk, Müslüman , karaderili, Kızılderili, Kürt; her kim
zulme uğramışsa kimlik ayrıt etmeksizim mazlumun yanında, zalimin karşısında
olmayı bir düşünün. Bir 24 Nisan daha geldi! İnsan olan beri gelsin!
Hüseyin
ŞENGÜL
İstanbul
- BİA Haber Merkezi 24 Nisan 2012, Salı
24
Nisan 1915, İttihatçı hükümetin Osmanlı'daki Ermeni tebaasını tehcir yoluyla
yok etme planlarının uygulamaya konulduğu tarihtir. Ve bu tarih, 1890'lardan bu
yana Ermeni tebaasına zaman zaman uygulanan bölgesel kırımlardan kapsam olarak
farklıdır.
24
Nisan'da İstanbul'daki Ermeni cemaatinin ileri gelenlerinin Çankırı ve Ayaş
taraflarına sürgünüdür. Bu bir başlangıçtır! Asıl oyun, Haziran 1915'te
sahnelenir.
24
Nisan, sürgüne gönderilen Ermeni müzisyen Gomidas Vartabed'in, Halide Edip gibi
Osmanlı aydınlarının girişimiyle kurtulmasına rağmen olanlara dayanamayıp
çıldırmasına sebep bir gündür.
24
Nisan, Osmanlı coğrafyasında geç kalmış milliyetçiliğin çok kanlı bir tezahürü
olup dünya ölçeğinde bir katliamın ve insanlık suçunun imzasıdır.
24
Nisan devletin, tebaasını katlettiği gündür. İşte asıl mesele de burada
yatmaktadır. 1915, iki halkın birbirini kırması, bir mukatele değildir. 24
Nisan, bir halkın bir başka halkı kırması da değildir. 1915, devletin kendi
tebaasına/yurttaşına karşı örgütlediği bir soykırımdır. Devlet bu soykırımı
yaparken, halkın bir kısmını kullanmıştır. Yurttaşının/tebaasının mal ve can
güvenliğini sağlamakla yükümlü olan devlet, bizzat bunu kendisi çiğnemiştir.
Bakmayın siz, devlete karşı bir başkaldırı, bir isyan olduğu için tehcir
yapıldı yalanlarına. Böyle bir durum olsa bile, neden o hareketin sorumluları
değil de, bir halk tümden cezalandırıldı?
24
Nisan, Osmanlı Sadrazamı Talat Paşa'nın, Amerika büyükelçisi Morgenthau'dan
katledilen Osmanlı Ermenilerinin sigorta poliçeleri parasını isteme
yüzsüzlüğüdür.
24
Nisan, Dâhiliye Nazırı olan Talat Paşa'nın, Ermeni siyasetçi Kirkor Zohrab'ın
sürgün emrini imzaladığı gün, onunla gece yarısına kadar hiçbir şey olmamış
gibi Tokatlıyan Oteli'nde kâğıt oynadıktan sonra Zohrab dışarı çıktığında onu
hafiyelerin teslim ettiği gündür.
Sonuç
olarak 24 Nisan, İttihatçı hükümetin bir insanlık suçudur!
Bir
Düşünün!
24
Nisan nedir sorusuna daha pratik ve somut bir cevabı şöyle verebiliriz:
Yatağınıza
tek başına yatın, ışığı söndürün ve düşünün.
Bırakın
tarihi, bırakın siyaseti; çıplak bir insan olarak, insanı merkeze alarak ve
aklınızı vicdanınızla test ederek bir düşünün.
Siz
bir ülkenin tebaasısınız veya yurttaşısınız.
Sizin
kimliğinizden birilerinin kurdukları ve kimlik haklarınızı savunan partiler var
ve hükümete karşı siyasi ve velev ki silahlı mücadele ediyorlar. Siz Sivas'ın,
Maraş'ın, Harput'un, Çankırı'nın veya Tokat'ın bir köyündensiniz. Bu partilerle
hiçbir ilişkiniz yok. Diğer kimliğe sahip komşu köylüler gibi geçiniyor,
ibadetinizi ediyor, arasıra kimliğinizden dolayı aşağılanıyor ve bazı
mallarınız gasp ediliyor olsa da, kırsal hayatın tekdüzeliğinde yaşayıp
gidiyorsunuz. Bir gün köyünüze sürgün emri geliyor ve o kimliğe ait olmanız
nedeniyle devlet tarafından sürgüne çıkarılıyorsunuz.
Suçunuz,
kimliğiniz!
Anadolu'nun
her hangi bir şehrinden, köyünden çoluk çocuk, hasta yaşlı, o kimliği taşıyan
herkes, ayırımsız olarak Der Zor çöllerine doğru yola çıkarılıyorsunuz.
Malınızı
mülkünüzü bırakıp zorla düşürülüyorsunuz sürgün yollarına.
Sizi
yurdunuzdan atıyorlar!
Sonra...
O
göç yolları...
Ne
göçü, ölüm yolculuğu bu. Devlet görevlilerinin, jandarmaların ve
hapishanelerden serbest bırakılan suçlular eliyle uygulanan organize bir
yolculuk!
Karınıza
tecavüz ediliyor; bacınıza, ananıza.
Çocuğunuz
taşa çalınarak paramparça ediliyor.
Dövülerek,
sövülerek ve soyularak yol yürütülüyorsunuz.
Sürgün
kafilenize eşkıyalar saldırıyor, üzerinizde değerli ne varsa hepsini
soyuyorlar.
Jandarmalara
rüşvet veriyorsunuz, hayatta kalmak için.
Tecavüzler
ve öldürmeler yine devam ediyor.
Yöreden
kimileri, kafileden gözüne kestirdikleri çocukları alıyorlar; bu çocuk oğlunuz,
kızınız, kardeşiniz olabilir. Yine kendilerine kadınlık, evine kölelik yapsın
diye gözüne kestirdikleri kadın ve kızları çekip alıyorlar kafileden. Atların
terkisinde köleliğe gitmek, ölümden evla değil midir? Bir düşünün, öyle ya;
ölümün korkunç yüzünü görmektense, açlığın dayanılmaz acılarıyla boğuşmaktansa,
kaçıran erkeğin zevk aracısı ve o evin bir hizmetçisi olmak, o koşullarda bir
'şans' sayılabilir. Sonuçta sunulan bir hayat var; orada yaşama ihtimali çok
daha yüksek. Onlar şanslı mıydılar?
Hayata
bakın; ölüm karşısında kölelik, bir şans haline geliyor.
Göç
yollarında kan, gözyaşı, ağıtlar, feryatlar.
Bir
süre sonra ağlayacak haliniz de kalmıyor.
Baltayla
parçalanan, bıçakla delik deşik edilen, kurşunlarla delinen bedenler serili yol
boyu.
Uçurumlardan
atıyorlar.
Gittikçe
göç kervanının sayısı azalıyor.
Açlık
ve bütün bu olanlar, ölümü aratıyor size.
Düşünün.
Karınızı,
kızınızı, bacınızı, ananızı, babanızı düşünün.
Tecavüze
uğramamak için kimileri kendilerini uçurumlardan aşağıya atarak intihar
ediyorlar.
Amele
taburlarında hayvan gibi çalıştırılmayı ve gereksiz hale geldiğinizi
düşünenlerce de, kurşunlanarak bedenlerinizin kendi kazdığınız çukurlara
düştüğünü bir düşünün.
Ya
da köyünüz, kasabanız, mahalleniz basılıp yatağanların altında koyun boğazlanır
gibi boğazlanıyorsunuz.
Kör
kuyulara diri diri atılıyorsunuz.
Düşünün!
Yalnız
ölümü düşünmenizi değil, ölümün biçimlerini de düşünün!
Halkınıza
reva görülen ölümü ve ölümün biçimlerini!
İşte
24 Nisan budur!
İnsanın
insana akıl almaz zalimliklerini hiçbir kimlik ayırt etmeden bir düşünün.
Kendinizi
bu zulümlere uğrayanların yerine koymaya çalışın.
Ermeni
olun, Yahudi olun, Süryani olun, Rum olun, Türk olun, Müslüman olun, karaderili
olun, Kızılderili olun, Kürt olun; her kim zulme uğramışsa kimlik ayırt
etmeksizin mazlumun yanında, zalimin karşısında olmayı bir düşünün.
Düşündüğünüzde
Ermenilere yapılanların dünyadaki özgün yanını göreceksiniz.
Ve
Hitler'in Yahudi soykırımına nasıl bir tarihsel ön plan sunduğunu göreceksiniz.
Şimdi
bütün bu yaşanmışlıkları kendiniz için kurgulamanızdan sonra insan gibi insan olmanın
zamanı değil midir?
Kaldı
ki dönemin korkunç koşullarında (Bir Ermeni'yi saklayanın dahi idamla
yargılanacağı emirlerine karşın) insan gibi insanlar vardı bu topraklarda ve
bunun için diyorum ki, 24 Nisan, bu katliama karşı durabilen kimi devlet görevlilerinin
ve kimi Müslümanların vicdanlarının haykırışı ve onurudur. Urfalı Hacı Halil,
Konya Valisi Celal Bey, Kütahya Mutasarıfı Faik Ali Bey, Lice Kaymakamı Hüseyin
Nesimi Bey (ki, dönemin Diyarbakır Valisi Reşit tarafından katledildi), Ankara
Valisi Hasan Mazhar Bey ve daha birçok onurlu, vicdanlı ve tarihimizin yüz akı
insanlara saygı duyup katliamcıları lanetlemek, insan gibi insan olmanın gereği
değil midir?
24
Nisan, Talat Paşa'nın imzaladığı öyle bir metindir ki, çoktan insanlık suçunun
bir simgesi haline gelmiştir.
Ve
24 Nisan, tarihin büyük bir kırılma hattı olup, bir travmadır!
Güneş
balçıkla sıvanmaz.
Bir
gün bu ülkeden de bir Willy Brand çıkacaktır!
Bir
24 Nisan daha geldi!
İnsan
olan beri gelsin! (HŞ/HK)
1 yorum:
Sayin Huseyin Sengul'un yazdiklarinin ne kadar dogru oldugunu anlamak icin, esi ve cocuklari ile yaptigi gezi ve arastirma calismalarini okumak lazim. O yazilarda halen o zamanlardan sag kalan ve ailelerine olaylari anlatmis olan kisilerle yaptigi reportajlari okumak lazim. Yayinlanmadan toplattirilan kitabini okumak lazim.
Turkiyede o zamanlar ve simdi dahi durust vicdankar, zuluma ve siddete karsi ayni zamanda insani gorevini yerine getiren adalete ozel olarak da ilahi adalete inanan sessiz bir cogunluk vardir. Ermenileri koruyanlar onlar Ermenidirler diye korumadilar, dostlarina , komsularina asirlarca beaber yasadiklari insanlara bir haksizlik oluyor diye korudular. Vicdanlari musaade etmedi, gozlerini kapatamazlardi bu cinayetlere.
Sayin Sengul'u uzun zamandir ariyorum. Umarim tekrar karsilasiriz birgun.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.