Değerli Okurlar,
12 yıl önce 24 Nisan için yazdığım yazıda Çanakkale’den çöllere savrulan insanların yolculuğunu anlatmıştım. Bu yazım gazeteden sonra
2001 yılında da Hyetert’te yer aldi. Yurt içinden, yurt dışından çok ilgi
gördü.Bundan birkaç ay önce Çanakkale’den bir telefon aldım. Bir sivil toplum
kuruluşu başkanıydı. “Çanakkale’de Artin Ağanın Kahvesi Buruktu O Gün’ başlıklı yazımı saat kulesinin altında 24 Nisan anmasında okuduklarını söylüyordu. Çanakkale Ermenilerini 1915’in 10 Haziraninda Perşembe günü o saat kulesinin
altinda toplamislar ve…
Çanakkale’den Der Zor’a
sürgün yolculuğunu ise 11 yıl sonra küçük ilavelerle tekrar ekte gönderiyorum
ve 24 Nisan günahsızlarını saygıyla anıyorum.
Sevgiler
Yervant Özuzun
ÇANAKKALE’DE ARTİN AĞA’NIN KAHVESİ O GÜN NEDEN BURUKTU
Çanakkale’de iskeleden çıktıktan sonra biraz
yürürseniz sağ taraftaki sokakta saat kulesine ve saat meydanına varırsınız.
Devam edersiniz Çanakkale’nin Tarihi Çarşısı uzanır. Solda meşhur Aynalı Çarşı
vardır. Hani “Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı” türküsünde sözü geçen işte bu
çarşıdır.
Yahudi
Çarşısı da denen, bu çarşıda 1900 lerin başında Ermeni, Rum ve Yahudi esnafı
bulunurdu. Aynalı Çarşının tam karşısında Artin Ağa’nın Kahvehanesi vardı.
Önünde avlusu bulunan büyükçe bir mekandı burası. Akşam gün batımı ile dükkanlarını
kapatan esnaf evlerinde yemeklerini yiyip Artin Ağa’nın Kahvesine gelirlerdi. Tabakalarını
açıp tütünlerini sararken Artin Ağa da ünlü dibek kahvesini yaz-kış bakır cezve
ile kor ateşine sürerdi. Dibek kahvesi deyip geçmeyin. Çekirdek kahve el
değirmeninde çekilmez, ceviz kütüğünden yapılan dibekte dövülürdü. Kahveye her
giren kapının yanında bulunan dibekteki kahveyi birkaç kez döver sonra
otururdu.
Kimler gelmezdi ki oraya, başta Aynalı Çarşı esnafı
terzisi, ayakkabıcısı, düğmecisi, manifaturacısı, kuyumcusu, şapkacısı ve
Aynalı Çarşı dışından esnaflar demirciden marangoza, uncudan, fırıncıya,
nalbanttan, semerciye, yemeniciden, dericiye; kısaca Çanakkale’nin tüm
varbetleri (ustaları) ve katibi, öğretmeni, eczacısı, doktoru, avukatı, genci
yaşlısı sözün kısası Ermeni kesiminden herkes uğrardı. Gençler sohbet eder,
yaşlılar anılarını anlatırdı. Oyun olarak damayı tercih ederlerdi. Hafta
sonlarında kendi aralarında oluşturdukları bayanların da katıldığı fasıl
heyetleri yaşamlarına bir başka güzellik katardı. Udi Matyos’un fasıl gurubunun
geldiği haftalarda ise Müslüman komşularda gelir kahvede oturacak yer kalmazdı.
Zaman zaman İstanbul’dan ve İzmir’den gelen kumpanyalar da eksik olmazdı.
O akşam kahve epeyce kalabalıktı. “Palavracı”
balıkçi reislerimizden Tomas Dayı, Kasbar Dayı, Hovsep Dayı oradaydılar.
Bakalım hangi maceralarını! anlatacaklardı. Gerçi bizim palavracıların
maceralarını! Herkes defalarca dinlemişti. Ama her defasında palavralarına
palavra ekledikleri için yine de dinlerken kahkahalarla gülüyorlar ve gençler
onlara “atmaaa atmaaa” diye bağırıyorlardı.
Kahvedekiler bizim palavracıların etraflarını sarmış,
uncu Agop’u bekliyorlardı. Gerçi son zamanlarda pek keyifleri yoktu. Kötü
haberler geliyor, kötü şeyler sezinliyorlardı. Agop birazda bu havayı dağıtmak
için bizim palavracıları yarışmaya çağırmıştı. Ama henüz kendisi gelmemişti.
Nefes nefese kahveye girdi. Artin Ağa’ya bir şeyler anlattı. Artin Ağa elindeki
cezveyle çöktü. Herkes oraya yöneldi. Haberler iyi değildi. Gelibolu’dan gelen
değirmenci Haçadur’un damadının anlattığına göre Ermeniler topluca sürgüne
gönderiliyordu. Gelibolu’dakilere tebliğ edilmiş üç gün süre tanımışlardı.
Diğer yerlerden de benzer haberler vardı.
Kahvenin havası birden değişti. Nedendi, suçları
neydi? Müslim’i, gayrimüslimi hiç kimseyle bildik bileli hiçbir sorunları
olmamıştı. Bunun sebebini anlayamıyorlardı. İki ay kadar evvel, paskalya
bayramından iki hafta sonraydı (24 Nisan) ileri gelenler toplanmış bir süre
sonra geri gelecekleri söylenerek Anadolu’ya gönderilmişlerdi. Onlardan hala
bir haber yoktu. Hükümet konağındaki Ermeni memurların da işlerine son
verilmişti. Askerdeki Ermenilerin de silahları ellerinden alınıp gruplar
halinde yol yapımı gibi işlerde ya da yük hayvanı olarak kullanıldıkları askerden
kaçanlarca söyleniyordu. Dahası onların sonları hakkında hiçte iyi olmayan
duyumlar vardı. Doğru muydu acaba bunlar? Neler oluyordu? Şimdi nereye
sürülüyorlardı? Bunca insanı ne yaparlardı? Ne suçları vardı ki? Osmanlının
‘sadık milleti’ değiller miydi? Üç yıl önce Noradunkyan Paşa Hariciye Nazırı
iken patlak veren Balkan Savaşına katılmışlar gönüllü birlik oluşturmuşlar,
aslanlar gibi savaşmışlar nice
ölü
vermişlerdi. Daha birkaç ay önceki Çanakkale savaşında ölen Ermeni askerlerinin
kanı kurumamıştı. Öyle kötü şeyler düşünmeye gerek yoktu. Yarın ola hayır ola
deyip o akşam Artin Ağa’nın Kahvesinden erken dağıldılar.
Ertesi akşam kahveye gelenler hiç konuşmuyor, tütün
üzerine tütün sarıyorlardı. Gündüz sürgün tebliğini onlar da almıştı. Polis
kapı kapı dolaşarak herkese bildirmişti. Ayrıca Hükümette katipken görevine son
verilen Karekin Ahbar (ağbi) gelen gizli ve şifreli emri haber almıştı.
Babı-ı Âlî Dahiliye Nezâreti..
Kal’a-ı Sultâniye Mutasarrıflığı’na (Çanakkale)
Başlıklı şifreli emirde Ermenilerin Der-Zor ve Halep’in güneydoğusuna sevki
isteniyordu. Altında “Nazır Tal’at” imzası vardı.
Ertesi gün çevredeki Ezine, Ayvacık, Bayramiç, Biga,
Lapseki gibi tüm yerleşim yerlerindeki Mülk-ı Âmirliklere benzer emirlerin
geldiği öğrenildi. Mesela “ Ezine’de mevcut beş yüz Ermeni’nin… nak-li hane
(sürgün) ettirilmeleri..” gibi şifreli emirlerle uygulamalar derhal başlıyordu.
Yıllardan 1915 aylardan Haziranın 10’u
günlerden perşembeydi. Kirazlar yeni olgunlaşmaya başlamıştı. Sabah ezanıyla
birlikte Çanakkale’nin 2660 kişilik Ermeni Ahalisi saat meydanında toplanmaya başladı.
Polisler, Jandarmalar ellerindeki listelerden okunan isimlerle 250-300 kişilik
kafileler oluşturuluyordu. Saatçi Ohannes, Kunduracı Sarkis, Nalbant Armenak, Der
Kirkor, Jamgoç Boğos ve bizim Uncu Agop
henüz yoktu.
Ohannesin sesi yukardan geldi.
Kuledeki saati her gün kurup ayarlamak onun göreviydi. O günkü görevini de
yapmalıydı. Sarkis nefes nefese geldi. Jandarma Komutanına yaptığı ayakkabıyı
kalıptan çıkartmış, vermesi için dükkan komşusu Hacı Mehmet Efendiye
bırakmıştı. Gelen bir polis Nalbant Armenak’ın biraz sonra geleceğini
bildiriyordu. Vali faytonunun atlarını
nallıyordu. Der Kirkor Surp Kevork kilisesine gelenlerle beraber sabah ayinini
erken başlayıp erken bitirmiş sonlarının hayırlı olması için dua etmişti. Boğos
kilisesini temizlemiş mumları toplamış gelmişti. Uncu Agop’sa yedeğinde bir
eşekle köşeden döndü. Hamile eşini ve küçük çocuğunu düşünmeliydi.
Aznif Kuyrik (Abla) de geç gelenlerdendi. Ağrıyan
belini tutarak geliyordu. Komşusu Şaziye Hanımın kızının düğünü vardı. Ona
çeyiz olarak elleriyle ördüğü dantel takımını
“Düğünde
belki bulunamam, gidip gelememek, gelip görememek var.” diyerek vermiş,
ağlaşarak ayrılmışlardı. Geç kalanlardan
Hripsime Kuyrik de nefes nefese “Şu bizim Nurten’in çocuğu hastaydı. Bir tas çorba
yaptım” diyerek anlatıyordu.
Ermeni okulunun emekli öğretmenlerinden Mahallenin
Arşaluys Yayası (nine) da yoktu. Kocası Eczacı Kalust bir deri bir kemik
kalmış, yatalak hastaydı. Gitmek bir yana ayağa kalkacak hali yoktu. Çocukları
olmamıştı kendisi de hastaydı. Sürgüne gitmemesi için çok yalvarmış; ama jandarma
onları götürmekte kararlıydı. Arşaluys Yayanın ağlamasına komşuları Arif Beyle
hanımı geldi. Onlar da jandarmayı ikna edemediler. Arşaluys Yayayı kolundan
tutup zorla götürmeye çalışıyorlardı. Arif
Bey “Bunca yıllık komşuyuz bir birimizin acı tatlı günlerinde beraberdik. Nasıl
olsa geri geleceksiniz Kalust Efendiye biz bakarız” diyerek Arşaluys Yayayı
ikna etti. Bir yanda hasta yatağında Kalust Efendi diğer tarafta jandarmanın
kolunu bırakmadığı Arşaluys Yaya ağlaşarak ayrıldılar.
Ve o gün Jamgoç kilisenin çanını son kez çaldı.
Mayrikler (anneler), kuyrikler (bacılar) son kez suladılar balkonlarındaki
çiçeklerini, son kez yemlediler hayvanlarını. Müslüman komşularını son kez
görüp gözleri yaşlı vedalaştılar. Gidebilenler son kez mum yaktı kiliselerinde.
Ve o gün ayrı ayrı kafilelere düşenler son kez birbirlerini görüp vedalaştılar.
Ve yıllarını geçirdikleri o saat kulesi meydanında saatin ding-dongları son kez
altı kere vururken, çoluk/çocuk, genç/ihtiyar, hasta/sağlıklı yola koyuldular.
Giden kafiledekilerle sonrakilerde bulunan,
nişanlılar, arkadaşlar, hısımlar, komşular, son kez birbirlerine ağlaşarak
sarıldılar. Jandarmaların itiş kakışlarıyla zor ayrılıp yollarına devam ettiler.
Son kez görmeye, helalleşmeye Müslüman komşulardan da gelenler vardı. Onların
da gözleri yaşlıydı. Kolay değildi, bunca yıllık komşulardan ayrılmak.
Arif Bey de elinde bir çıkın yollukla gelmişti. Der
Kirkor’u kafilenin arkasına çağırıp bir şeyler söylemek istedi. Söyleyemedi boğazı
düğümlendi. Kısık sesle “Kalust Efendi sizler ömür..” diyebildi. İkisi de
söyleyecek söz bulamadılar. Der Kirkor jandarmanın dürtüsüyle haç çıkartıp
içinden dua ederek yürümeye başladı. Arif Bey gidenlerin ardından yaşlı
gözlerle bakakaldı. Bir haksızlık yaşanıyordu ama elinden bir şey gelmiyordu.
Oda komşularının kaderine ağlıyordu.
Ermeni mezarlığına doğru yürümeye başladı. Eczacı
Karnik Efendi son
nefesini
verirken “beni anamın, babamın yanına göm hakkını helal et” diye vasiyet
etmişti. Bunca yıldır bir birlerini incitmedikleri komşusuna son görevini
yapmalıydı.
Sürgüne gidenler bulabildikleri kadar kağnı, eşek
bulmuşlar. Yanlarına alabildikleri eşyalarını, yiyeceklerini yüklemişler,
hastalarını, çocuklarını, hamilelerini bindirmişlerdi. Çanakkale’yi geride
bıraktıktan sonra ilk konaklama yerleri Bandırma oldu. Kafiledeki jandarmalar
ayrılmış jandarmanın yerine ‘Teşkilat’tan dedikleri acımasız birileri gelmişti.
onlardan birini tanıyorlardı. Cinayet suçundan hapishanede olan ciğerci Recep’in
oğluydu. Ciğerci Recep çok iyi bir insandı ama oğlu hayırsız çıkmış babasını
çok üzmüştü. Her türlü kötülüğü yapabilecek birisiydi.
Bandırma’dan sonra Bursa yolundaydılar. Dere
kenarında mola yapmış bir şeyler yiyorlardı. Recep’in oğlu daldı içlerine. “Sende
hep gözüm vardı” diyerek terzi Yeprem’in kızını kolundan çekerek ağaçların
arkasına götürmeye başladı. Garbis kardeşinin arkasından koşarken bir silah
sesi işitildi. Garbis’in önce gömleği kızardı sonra da oracıkta yığıldı. Bir
süre sonra bir silah sesi daha işitildi. Recep’in oğlu “yola devam diye
bağırarak geri gelmişti ama kızcağız yoktu. İki kardeşin üzerine bir avuç
toprak bile atamadılar. Der Kirkor yine dua ederek çaresizce yürümeye başladı.
Aslında hepsi de çaresizdi.
Üç hafta kadar sonra Eskişehir’e ulaştılar.
Ulaştılar ama birde onlara soralım. Her konaklama yerine biraz daha azalarak
ulaşıyorlardı. Yaşlılar, hastalar, yola dayanamayan çocuklar bir bir ölüyordu.
Onlar mezarsız ölüydüler. Yapabilecekleri bir şey yoktu. Kızlara, kadınlara
tecavüz ediliyor, alınıp götürülüyor, karşı gelenler hemen öldürülüyordu. Yol
kenarlarında, dağların tepelerin aralarında tek tek ve topluca öldürülen
insanlar vardı. Sonlarının ne olacağını daha yolculuklarının başında
anlamışlardı. 24 Nisanda toplanıp götürülen aydınların, ileri gelenlerin de
başlarına neler geldiğini şimdi çok iyi anlıyorlardı.
Eskişehir İstasyon civarı Marmara ve
Trakya’dan gelen sürgünlerin toplama merkeziydi. Yaya ve hayvan vagonlarıyla
her gün grup grup salkım saçak insanlar geliyordu. Adım atacak yer kalmamıştı. Binlerce
insan vardı. Aç, susuz yazın o sıcağında perişan haldeydiler. Porsuk Çayı’nın
kenarında, İstasyon çevresinde, sokak aralarında, kapı önlerinde konaklamışlar
günlerdir yerlerde yatıyorlardı. Birbirlerini kaybedenler, ailesini kaybeden
ağlayan çocuklar. Eskişehir Ermeni mezarlığında gömü yeri kalmamıştı. İnsanlar
yarınlarını göremiyorlardı.
Uncu Agop kafile arkadaşlarının mümkün olduğunca
toplu şekilde bulunmaları için gayret ediyordu. Hakim olan tek şey
çaresizlikti.. Yaya olarak Kütahya’ya sevk başladı. Kaç gün kaldılar bilmiyorum
Afyona gönderildiler. Temmuz sıcağında dayanacak halleri kalmamıştı. Üstleri
başları perişandı. Ayakkabıları eskimiş parçalanmış yaz sıcağında çoğu toprak
yolda yalın ayaktı. Eşkiya saldırıları, hastalık, ihtiyarlık, yorgunluk ,
susuzluk, açlık, pislik, sivrisinek..her adım bir başka ölüm demekti. Ölüme
kanıksamışlardı, ağlayamıyorlardı bile. Her konaklama yerinde mahkumlardan
oluştuğunu öğrendikleri ‘Teşkilat’ dedikleri acımasız yaratıkların yaptıkları
bile artık onları üzmüyordu.
Uncu Agop’un Çanakkale kafilesinden çok az kimse
kalmıştı. Değişik yerlerden gelen bu çaresiz insanlardan yeni yeni gruplar
oluşturuldu. Hayvan vagonlarıyla Konya’ya geldiler. Konya Eskişehir’den farklı
değildi. Trenlerle Adana Pozantı’ya gönderilecekleri ve orada yolculuklarının
sona ereceği ürpertiyle söyleniyordu. Gülek geçidi onlar için ölüm geçidiydi.
Bulundukları cehennemden hem kurtulmak istiyorlar, hem de gitmekten
korkuyorlardı. Konya’dan yine hayvan vagonlarıyla Adana’ya gönderildiler.
Pozantı’yı trenle geçtikleri için diğer bölgelerden yaya gelenlerin Gülek
Boğazındaki acı sonlarını şimdilik paylaşmamışlardı. Adana hepsinden beterdi.
Üstelik Ağustos sonu sıcağında ne paraları kalmıştı ne de dermanları. Birer
iskelet olmuşlardı. Artık topladıkları bitkileri yiyip, sulu bitkilerin
sularını emiyorlardı. Tanrıya olan inançları dahil her şeylerini yitirmişlerdi.
Üstüne üstlük bu şartlar altında bizim Agop’un
hamile eşi ikinci çocuğunu doğurdu. Agop’un Takfor’dan sonra şimdi ikinci bir
oğlu daha olmuştu. Adını Bedros koydular. Adana’ya kadar gelebilen insanlardan
yeni yeni gruplar oluşturdular. Her biri başka başka diyarlardan gelmiş bir
birlerini tanımayan ve ortak kaderleri kesişen insanlardı bunlar. Osmaniye,
Antep’ten Halep’in güneyine, Der Zor’a nasıl gideceklerdi? Agop, bu
şartlara çocuklarının ve eşinin dayanamayacağını düşündü. Kaçmalıydı şansını
denemeliydi. Yolda yakalanırsa mı? Ne değişirdi ki.
kimseye
rastlayamadı. 2660 kişiden Suriye çöllerine kaç kişi sağ olarak ulaşabildi? Onu
hiç öğrenemedi.
Halep’in güneyinde çadırlarda, yerlerde on binlerce
insan vardı. Bir fırında iş buldu. Orada dört yıl kaldı. Ortalık düzeldi
dediler. Çanakkale baba, ata memleketiydi. Üstelik orada evi, dükkanı vardı
gittiği yoldan geri döndü. Keşke dönmez olaydı. Ne ev kalmıştı ne dükkanı.
Onlar artık başkalarının olmuştu. “Emval-ı Metruke Komisyonu” diyorlar, “Emval-ı
Metruke
Kanunu” diyorlar, Kuvay-ı Milliye diyorlar da diyorlar ama o bir şey anlamıyordu.
Anlamasına da gerek yoktu. Onu oraya bağlayan hiç bir şey kalmamıştı. Okulu,
kilisesi, komşuları akrabaları, Artin Ağa’nın kahvesi yoktu. Bir kere daha
yıkıldı. Çanakkale’den ayrıldıkları gün toplandıkları saat meydanındaydı.
Yanında karısı Siranuş, dokuz yaşındaki Takfor, dört yaşındaki Bedros’la
yapayalnızdı. Şöyle bir etrafa bakındı. Aynalı Çarşıya gitti. Ne terzi Yeprem
ne düğmeci Lusin kuyrik ne kunduracı Sarkis ne diğerleri hiç biri yoktu.
Çanakkale çarşısından dükkanlara bak baka geri döndü. Burada izlerinin
silindiğini tahmin etmemişti. Geldiğine pişman oldu.
İstanbul’a gitmeye karar verdi. Fırıncı Kaspar’ın
eski fırınından ekmek, yanındaki peynirciden Ezine peyniri alıp vapur saatini
sordu.. Saat kulesinin yanında yere oturup yediler. Vapur saatine ne kadar
vardı? Kuledeki saate baktı. Saat çalışmıyordu. Bir ses işitti. Dükkan komşusu
Ahmet’ti. Sarıldılar. Ayrılamadılar bir süre. Gözleri doldu, yine sarıldılar.
İkisi de konuşamadı. Ahmet: “Saatçi Ohannes varbet (usta) gideli bu saatte
yasta çalışmıyor”. Diye başladı... “Eve gidelim bizde kal.” dedi….
Agop Çanakkale’de daha fazla kalamayacağını anladı. Vapur
saatine az bir zaman vardı. Dardanel yolu üzerindeki vaftiz olduğu, dini
nikahının kıyıldığı Surp Kevork Kilisesini ve yanında bulunan mezarlığı görmek
istedi. Kilise dört duvar kalmıştı. Mezarlığı otlar kaplamıştı. Bir çocuk koyun
otlatıyordu. Aile mezarları şu köşedeydi. Babası, annesi, genç yaşta ölen
kardeşi ve diğerleri oradaydı. Hareketsiz kala kaldı. Boş gözlerle şöyle bir
etrafa bakındı. Koyun otlatan çocuğun “Dayı neye baktın burası gavur mezarlığı”
diye seslenmesiyle kendine geldi. Eşine ve çocuklarına “gide durun ben
geliyorum” dedi. Mezarlıktan kiliseye doğru bakınırken belleği hızla geriye
gitti, geldi. Çanakkale’ye geleli, tuttuğu gözyaşlarını çocuklarına göstermek
istemiyordu. Gözlerini kollarıyla sildi, gömleğini pantolonunun içinden
çıkartıp bir daha bir daha sildi onlara yetişti. Karısı Siranuş’un da gözleri
yaşlıydı. Çocuklarına belli etmeden o da ağlıyordu.
İskeleye doğru geri döndüler. Vapurdaydı,
Çanakkale’ye buğulu gözlerle bir kez daha bakarak veda edip İstanbul’a
geldiler. Kumkapı’da Meryem Ana Kilisesine sığındı. Surp Harutyun Kilisesinin yan
sokağındaki kilise evlerinde bir odaya yerleştirdiler. Üst baş yoktu kış
ortasında çocukların ayakkabıları takunya/terlikti. Kendisi bir fabrikada iş
buldu. Çocuklarını okula verdi. Daha sonra da ayakkabıcı yanına çırak ...
Çanakkaleli Agop’u
bir asra yaklaşan ömrünün son yıllarında tanıdım. Belleğinde iz bırakan anılarından
defalarca dinlediklerim ve not aldıklarımdı yukarıda anlattıklarım. Benimde
belleğimde iz bırakmıştı. Etkilenmiştim. Aslında bu topraklardaki iki milyon
Ermeni’nin hikayesiydi bu. Agop Baba kimdi? Onu değilse bile oğlu Takfor’u
cemaatimiz iyi tanır. Vakıflarımızda (1960-1970’lerde) uzun yıllar yöneticilikler
yapan, o tarihlerde benim de işverenim olan, hayırseverlerimizden Takfor
Kamer’di O. Diğer kardeş ise o yılların sanat ve sosyete çevrelerinin ünlü
ayakkabıcısı Bedros’tu.
24 Nisanla simgelenen 1915 olayları
işte buydu. Önce tüm aydınlar, ileri gelenler, toplum önderleri 24 Nisanda
toplandı, trenlerle başta Çankırı ve Ayaş olmak üzere Anadolu’ya ölüm
yolculuğuna gönderildiler. Sonra sesini yitiren, başsız, öndersiz kalan Ermeni
halkı çoluk çocuk, genç, yaşlı aynı takvim içerisinde, aynı şekilde, aynı
gerekçelerle, aynı yöntemlerle, merkezden gelen şifreli emirler doğrultusunda suçlu,
suçsuz ayırımı olmaksızın, Anadolu’nun ve Trakya’nın tüm yerleşin yerlerinden
sökülüp kafileler halinde çöllere sürüldüler. Aynı kaderi paylaştılar.
Emirler“Urfa ve Musul’un güneyine Halep ile
Der Zor sancağına gönderilmelerine dair… Nazır Tal’at ”şeklindeydi. Yollara
döküldüklerinde bu topraklarda yaşayan 11-12 milyon insandan 2 milyondan
fazlası onlardı. Bunların üçte bir kadarı Suriye’ye ulaşabildi. Onlar da Suriye
çöllerine yakın olan, illerden olanlardı. Onların da bir kısmı toplama kamplarında ve
Suriye çöllerinde mezarsız ölü oldular. Anadolu ve Trakya coğrafyasının tüm
mutasarrıflık ve vilayetlerinden binlerce yıldan bu yana var olan bir halk yok
olmuş geride
bıraktıkları binlerle ifade edilen
kiliseleri/okulları, yüz binlerle, milyonla ifade edilen mal/mülkleri ganimet
olarak paylaşılmış…
1915 olaylarının ismi tartışılıyor.
Soykırım, sürgün, kıyım, büyük felaket,.. fotoğraf bu, sonuç bu olduktan sonra
siz ona düğün/bayram deseniz ne değişir ki.
1915’in
mezarsız ölülerini ve günahsızlarını saygıyla anıyorum. Yalnız onları mı? Hangi
ulustan, hangi coğrafyada olursa olsun tüm mezarsız ölüleri ve günahsızları da saygıyla
anıyorum.
Yervant Özuzun Nisan 2000
1 yorum:
buyazyi oku ve yorumunu yap
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.