Kirvem, Geride bıraktığımız bütün bir hafta boyunca
Ermenistan’daydım. Sebebi ziyaretime gelince; bunun nedeni Ermenistan Yazarlar
Birliğinin ve ona maddi bakımdan destek sunan Diaspora Bakanlığının müşterek
organizasyonuyla gerçekleştirilen “kültür” ağırlıklı bir davete icabet etmekti.
İki yılda bir yapılan, nitekim bu yıl altıncısı
gerçekleştiren bu toplantıya, “diaspora”da yaşarken, aynı zamanda da
bulundukları ülkelerin dilleriyle mesela Fransızca, mesela Romence, İngilizce,
Yunanca, Rusça, Farsça ya da diğerleriyle yazan Ermeni yazarlar davet edilip,
böylece aralarında bir iletişim kurulmasına, “edebi sohbet”ler eşliğinde Ermeni
dili, edebiyatıyla ilgili sorunlara tartışma ortamı yaratılıp, dolayısıyla
“çözüm” önerilerine kapı aralanmaya çalışılıyor.
Nitekim bu yazarlar içinden kimilerine belki de “kırmızı
mum”larla mühürlü, kimilerine belki de “özel ulak” zarflar içinde, ya da benim
gibi Diyarbakır Gavur Mahallesi’nde fi tarihinde hasbelkader doğup, ana dilini
ancak on beş yaşından sonra öğrenmek gibi bir “lüks”ü yakalama fırsatını
İstanbul’da önce bir yetimhanede, sonra da ortaokul sıralarında bulup, böylece
Ermeniceyi iyi-kötü öğrenen bir “ana dil” serüvencisine de, son zamanların en
ileri, aynı zamanda da en “pratik” elektronik posta yoluyla ulaştırılan mektubu
alır almaz, bittabi ki soluğu Atatürk Havaalanından gecenin köründe kalkıp
ardından da “Ver elini Erivan” diye havalanacak uçakta almak, dolayısıyla
“tayyare”yi” kaçırmamak için tamı tamına hareket vaktinden üç saat önce limana
vardım.
Sonra?..
Sonra zaten haftada sadece iki kez, o da daima gece
yarısından sonraki saatlerde İstanbul-Erivan, ya da aynı şekilde
Erivan-İstanbul tarikiyle yapılan bu “sefer”lerin, aslında asla zamanında
gerçekleştirilmediğini, dolayısıyla yerine göre iki, üç, dört saat oradaki
koltuklarda uyuyup, pineklemenin her halükarda sıradan, “olağan” sayıldığı,
hatta aksinin ise “mucize” babında değerlendirildiği bir seyahate peşinen
eyvallah etmek, tüm Ermenistan yolcularının “kader”i nitekim!
Neden?..
Çünkü Ağrı Dağı’nın bir tarafından, yani Türkiye’den,
yani deyim yerindeyse birbirinin “burundaş”ı olan Kars’tan “öte yaka”ya, yani
yakim Erivan’a kara yoluyla kestirmeden
gitmek için çıkınına yerleştirdiğin haşlanmış yumurta, patates, soğuk köfte,
zeytin, domates, hıyar ve peynirin yanı sıra, keza somun veya lavaş ekmekle
takviye ettiğin “sepetini koluna takıp”, sonra da bindiğin köhne bir
kaptıkaçtı, tren, otobüs ile sınırdan geçip gidemeyeceğine, bunun “yassağ!”
olduğuna göre, üstelik o yörelerde daima yağan “kar”lar yüzünden değil de, tam
aksine “siyasi”, “politik”, ve en önemlisi de “zart-zurt” gerekçelerle yollar
kapalıysa, bir bakıma geriye kalan tek seçenek ister istemez havayoluysa, ehh o zaman git sabahın körüne kadar kanapelerde uzanıp, yerlerde bağdaş kurup,
yerlerde sürünüp, ardı sıra gökten süzülüp gelecek o köhne, o hurda yığınından
farksız “demir kuşu” sabırla bekle ağparik!
Nitekim işin bu faslını geçersek, beri taraftan “Koyunun
bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” misali, ben özüm de önce
ana dilim Ermeniceyle, daha sonraki yıllarda buna paralel olarak, “Güneş Dil
Teorisi”nce bilumum dillerin “ana”sı
olduğuna dair bir zamanlar verilen “fetva”ya, bu dahiyane “moda”ya uyup, bir
bakıma belki de farkında olmadan kendi “ana dilim”e bir nebze de olsa “ihanet”
edip, böylece giderek daha çok Türkçe yazdığım, ve en önemlisi de dedelerimin,
dedelerinin, dedelerinin doğdukları bu topraklarda, bu diyarlarda, bu
coğrafyada “diaspora”lı, bir “yazar” kimliğimle Ermenistan’a davet edildiğim
için mutlu mu olmalıydım, yoksa “iki
dilli” ama aynı zamanda da “iki dinden avare”
bu “biçare” halime iki gözü iki çeşme ağlamalı mıydım bilmiyorum,
bilemiyorum Kirvem!..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.