“Öteki
olmak” dilimize son onbeş-yirmi yılda yerleşmiş göreceli olarak yeni bir
sosyo-politik kavram. ..Aynı sindirme ve hatta yok etme süreci, işkenceye varan
boyutlarda Gayrimüslimlere de uygulanmıştır. Olası bir savaşta düşmanla
işbirliği yapacağına inanılan Müslüman olmayanlar hiçbir zaman “gerçek
vatandaş” olarak kabul edilmemiş, Ermenileri yok eden İttihatçı kadronun
bıraktığı yerden devam eden yeni Devlet tarafından her zaman tehdit olarak
algılanmıştır. Daha Cumhuriyet’in kurulduğu ilk yıllardan itibaren önce Rumlar
mübadeleye tâbi tutularak yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan sökülüp
atılmış, ardından İkinci Dünya Savaşı öncesi yükselen faşist akımlara uyum
sağlanarak her türlü baskı ve sindirme politikasına maruz bırakılmışlardır.
1920’lerde başlayan “azınlıkları tasnif ederek ülkeyi tamamen Türkleştirme”
politikası 1964’e kadar devam etmiş, ülkedeki gayrimüslim sayısı, yüz binlerden
binlere düştüğünde ancak Devlet Yahudi, Ermeni ve Rum azınlıklarını tehdit
olarak görmez hale gelebilmiştir.
***
Yazar
Öteki
olmanın dayanılmaz ağırlığı
“Öteki
olmak” dilimize son onbeş-yirmi yılda yerleşmiş göreceli olarak yeni bir
sosyo-politik kavram. Farklılıkla ortaya çıkan ve içinde “başkalık”ı barındıran
bir kavram. Kendinden farklı olanla yaşayabilme kültürünü anlatıyor çok kısaca
söylersek. Bu bağlamda herkes, hatta devletler bile diğerlerinin “öteki”si
olabiliyor. Misal, Avrupa için Türkiye farklı dini ve kültürü sebebiyle uzun
yıllar “öteki” olarak kabul edildi. Türkiye’den Avrupa’ya giden insanlar
genelde “yabancı” olarak algılandı; bunun içinde “yabani” kısmı da vardı. Bu
iki kelime, yani “yabancı” ve “yabani” içinde gizli bir tehdit barındıran
kelimelerdir, bilinmeyen biri her zaman kuşku uyandırır, o yüzden de Roma
İmparatorluğu döneminde Doğu’dan gelen akınları yapan halklara, konuştukları
dili anlamadıkları için Romalılar “Barbar” demiştir, yani “bizden olmayan,
bizimle aynı dili konuşmayan”. Barbar kelimesi de daha sonra içinde “az
gelişmiş, yabani, yabancı” anlamlarını da barındıran bir algıya dönüşmüştür.
Eğer
demokratik standartların evrensel seviyeye çıktığı bir ülkede yaşıyorsanız
“öteki” olmak size kanunlarla belirlenen bir takım haklar tanıyacağı için pek
de sorun olmayacaktır. Ancak Türkiye gibi henüz demokratikleşme sürecini
tamamlayamamış ve demokrasiyi sadece beş senede bir sandığa gidip oy vermekten
ibaret sanan bir algıya sahipseniz, o zaman “öteki” olarak yaşamanın önünde
birçok engelle karşılaşırsınız.
Gene
de en kötüsü insanların “öteki”si olmak değildir. En kötüsü Devlet’in “öteki”
olarak algıladığı bireyler olmanızdır. Çünkü Devlet sizi “öteki” olarak
algılarsa bunun içine “yabancı” girer, “tehlike” girer, hatta bir noktada sonra
“tehdit” de girer, girmiştir.
Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulduğu tarihten bu yana Devlet dönem dönem kendine hep
“öteki”ler belirlemiş, onları tehdit olarak algılayarak bertaraf edilmesi
zaruri unsurlar olarak görmüştür. Kuruluşun hemen öncesinde gerekli birliği
sağlamak amacıyla yardımı ve desteği istenen dindarlar ve Kürtler, kuruluşun
ardından gelen dönemde hızla tehdit olarak algılanıp devlet mekanizmasının
dışında bırakılmaya, mümkünse görünmez kılınmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda
paralel tarihlerde Devlet dindarları, Kürtleri ve Gayrimüslimleri “tehdit”
görüp ötekileştirmiştir. Dindarlar, kurulan yeni Cumhuriyet’in hikmeti
kendinden menkul laiklik anlayışına ters düştükleri için hasıraltı edilmiştir.
O laiklik anlayışıdır ki aslında Devletin bütün dinlere eşit mesafede durması
ve din işlerini dindarların kendilerine bırakması gerekirken, bir anda “A la
Turca” bir modele dönüşüp, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun
kurulmasına yol açmıştır. Devlet’in dini Sünni Hanefi Müslüman olarak
kurgulanmış, bu kurgunun dışında kalan bütün unsurlar, Aleviler, Şiiler,
Gayrimüslimler ve inançsızlar, Sünni Hanefi Müslüman bu Devlet’in çizgisine
boyun eğmek zorunda bırakılmıştır. Kurucu zihniyeti militer olan bir Devlet’in
dine bakışı da erken dönemde şekillenmiş, Müslümanlar için iki türlü din olgusu
ortaya koyulmuştur. Bunlardan birincisi yeni Cumhuriyet için tehdit oluşturan
“kötü dinciler”, yani saltanatın ve halifeliğin devamını talep eden ve yeni
sisteme ayak uyduramayan, ikincisi ise (dine bağlılığı bu topraklardan söküp
atamayacağını fark eden uyanık asker yöneticiler eliyle getirilen) başı açık,
ilerici, çağdaş ama aynı zamanda dini inançları da olan “iyi dinciler”dir.
Türkiye çok uzun yıllar bu iki tasniflemeye kurban verilen bir bakış açısıyla
dindarların ezildiği ve sindirildiği bir süreç yaşamıştır. Diğer bir deyişle
dini aidiyetin de ulusallaştırılmasına uğraşılmıştır.
Aynı
sindirme ve hatta yok etme süreci, işkenceye varan boyutlarda Gayrimüslimlere
de uygulanmıştır. Olası bir savaşta düşmanla işbirliği yapacağına inanılan
Müslüman olmayanlar hiçbir zaman “gerçek vatandaş” olarak kabul edilmemiş,
Ermenileri yok eden İttihatçı kadronun bıraktığı yerden devam eden yeni Devlet
tarafından her zaman tehdit olarak algılanmıştır. Daha Cumhuriyet’in kurulduğu
ilk yıllardan itibaren önce Rumlar mübadeleye tâbi tutularak yüzyıllardır yaşadıkları
topraklardan sökülüp atılmış, ardından İkinci Dünya Savaşı öncesi yükselen
faşist akımlara uyum sağlanarak her türlü baskı ve sindirme politikasına maruz
bırakılmışlardır. 1920’lerde başlayan “azınlıkları tasnif ederek ülkeyi tamamen
Türkleştirme” politikası 1964’e kadar devam etmiş, ülkedeki gayrimüslim sayısı,
yüzbinlerden binlere düştüğünde ancak Devlet Yahudi, Ermeni ve Rum
azınlıklarını tehdit olarak görmez hale gelebilmiştir. Bu süreçte yaşanan
Vatandaş Türkçe Konuş kampanyaları, Varlık Vergisi, gayrimüslimlerin çalışma
kamplarında toplanması, 6-7 Eylül 1955 öncesi ve sonrasında ekonomide de
Türkleştirmeye gidilerek mallarının mülklerinin ve en önemlisi sermayelerinin
de ellerinden alınarak Devletleştirilmesi, 6-7 Eylül olaylarında işyerlerinin,
ibadethanelerinin ve evlerinin yağmalanarak kadınlara tecavüz edilmesi vs’nin
detaylarına girmiyorum bile.
Aynı
tür bir zulüm politikasından Kürtler de payını almıştır. Kurtuluş Savaşı
sırasında kendilerine bizzat Mustafa Kemal tarafından özerklik vaat edilmiş ve
1920 tarihli Birinci Meclis’te “Kürdistan Vekili” olarak yer almış olmalarına
rağmen (Bknz. 1921 tarihli TBMM tutanakları), kuruluş sonrasında bütün vaatler
unutularak Kürtler de “öteki” olarak algılanmış ve tehdit unsurları arasındaki
yerlerini almışlardır. Kürtlerin bu tarihten itibaren maruz kaldığı zulümler de
gayrimüslimler ve dindarlarınkine benzer: Varlıkları her zaman bastırılmış,
hatta uzun bir dönem inkâr edilmiş bir halk olarak yüzyıllardır yaşadıkları
topraklarda bir anda kendilerini “öteki” olarak bulmuş ve hak talep
ettiklerinde de “vatan haini” ilan edilmişlerdir.
Devletin
ideolojik aygıtları da bu üç “tehdit” unsuruna karşı milliyetçi-tek tipçi
algıyı sonuna kadar pompalamış, hakkını aramak için ağzını açan her gayrimüslim
“vatan haini”, her dindar “şeriatçı”, her Kürt de “bölücü terör örgütü üyesi”
ilan edilmiştir. Bu algı çerçevesinde dönem dönem Türkiye siyasi ve sosyal
arenası “Türk-Gayrimüslim” “Türk-Kürt” (bütün iddiaların aksine işte buradan da
aslında “Türk”lüğün bir ırk olarak algılandığı anlaşılmaktadır), ve
“İslamcı-Laikçi” olarak yapay bölünmelere maruz bırakılmıştır. Özellikle
dindarların karşısına çıkarılan ve başını örten kadınları gördüğünde vampir
görmüş gibi tepki veren kesimi “laik” olarak adlandırmak mümkün olmadığı için
onlara “laikçi” demenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü 1) toplumlar
laik olmaz ancak seküler olur, laik olan Devlet sistemleridir ve 2) gerçekten
seküler bir toplumda dini inanışı gereği başını örten bir insan, doğal
toplumsallaşmanın doğal bir parçasıdır.
Türkiye’de
yaşamak, eşit vatandaşlık hakkı elde etmek zordur. Bu topraklarda “öteki”
olmanın dayanılmaz bir ağırlığı vardır. İşte tam da bu yüzden, Devlet zulmüne
uğramış bu kesimlerin birbirine destek olması gerekirken, kendilerini
soyutlanmış, sadece kendi sorunlarına odaklanmış bir konuma çekmelerini
anlamakta zorlanıyorum. Geçtiğimiz günlerde Müslüman aydınların Hrant Dink
davası hakkında yayınladıkları destek bildirisini bu yüzden çok önemsiyorum.
Aynı şekilde Müslüman aydınların Kürt sorununa da müdahil olmaları gerektiğine
inanıyorum. Devletten eşit vatandaşlık ve istedikleri dini özgürlük için gerçek
laiklik talep etmeleri gerekirken, eğitim sistemine getirilen birtakım yapay
yeniliklerle yetinmelerine anlam veremiyorum. Eski Türk filmlerinde kardeş
olduğunu bilmeyen iki jön birbirini öldürmek üzereyken ortaya çıkan yaşlı bilge
gibi bazen bütün bu ezilen cenaha “Durun! Siz kardeşsiniz!” diye bağırmak
geliyor içimden! Ya da daha iyisi: “Türkiye’nin bütün ötekileri! Birleşin!”.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.