
Ohannes Conkar
Paris, Surp Haç Tıbrevank Derneği'nin düzenlemiş olduğu. Arménie-Turquie 1915-2015 : La Société et la Diaspora Arménienne devant la question da la Reconnaissance du Génocide. [Ermenistan-Türkiye 1915-2015: Soykırım sorununu da tanınması için Şirket ve Ermeni diasporası.] diye çevirebildiğim konferansa, Ara Sarafian, Historien, Président de I'institut Komitas à Londres, [Tarihçi, Londra'da Enstitüsü Komitas Başkanı] Ayşe Günaysu, gazeteci, yazar, aktivist, sanatçı ve İstanbul'da İnsan Hakları Derneği Üyesi konuşmacı olarak katıldılar.
************
Son on beş gündür, Paris'te konferanslar verilmekte. İlk
konferans, UGAP tarafından hazırlanan konferans, Cuma günü 20 Nisan 2012'de 17.
Paris'de bulunan, Center Culturel Alex Manoogian'da, Mr. Gäidz Minassian, Le
Monde gazetesinde gazeteci, yazar. Tarihçi, yazar ve Nubar Paşa Kütüphanesi
müdürü Mr. Raymond Kevorkian. Tarihçi Mme Claire Muradian konuşmacı olarak
katıldı. Üç kasetlik video çekimini Fransızcadan Türkçeye çevirebilmem epeyi
bir zaman alacağı için o günden beri bıraktım. İnşallah ileri bir tarihde bir
fırsatım olur. Bu konferans Ragıp Zarakolu'ya özgürlük içindi, konferanstan
önce kendisi sürpriz bir şekilde serbest bırakıldı. İnşallah sıra oğluna ve
diğer gazeteci, yazar ve aydınlarımıza gelir ve en kısa zamanda serbest
bırakılır. Şimdi sizlere son konferansa dair bilgi vermek istiyorum.
Paris, Surp Haç Tıbrevank Derneği'nin düzenlemiş olduğu.
Arménie-Turquie 1915-2015 : La Société et la Diaspora Arménienne devant la
question da la Reconnaissance du Génocide. [Ermenistan-Türkiye 1915-2015:
Soykırım sorununu da tanınması için Şirket ve Ermeni diasporası.] diye
çevirebildiğim konferansa, Ara Sarafian, Historien, Président de I'institut
Komitas à Londres, [Tarihçi, Londra'da Enstitüsü Komitas Başkanı] Ayşe Günaysu,
gazeteci, yazar, aktivist, sanatçı ve İstanbul'da İnsan Hakları Derneği üyesi Konuşmacı
olarak katıldılar.
Konferansın takdimini Saro Mardirian Fransızca olarak,
sonrasında babası aynı konuşmayı Ermenice takdim etti.
İlk konuşmacı Ara Sarafian konuşmasını Ermenice olarak
yaptıktan sonra söz sırası Ayşe Günaysu'ya geldi. Konuşmasına başlamadan önce
video'dan Ermenice olarak, parev, Chad Chnogarodioun, [Merhaba, çok
teşekkürler.] Türkçe konuştuğum için, özür diliyorum, Ermenice öğrenmek çok
isterdim maalesef, teşekkür etmek istiyorum, beni davet ettiğiniz için,
cömertliğiniz için, her bakımdan, şimdi ben birşey için daha özür dileyeceğim,
kekelediğim için.
Konuşmasını yaparken, arada durdu ki, Fransızcaya tercüme
edilsin diye. Konuşması bittikten sonra soru ve cevaplara geçildi, ondan sonra
yanına giderek, konuşmanızı yazabilirmiyim dedim, ben Milliyet Blog yazarıyım:
ne Milliyet Gazetesi mi? Türkiye'de çıkan bizim Milliyet mi dedi: bende evet
dedim, çok memnun oldu, doğrusunu söylemek gerekirse de çok şaşırdı. Soru ve
cevapları ikinci kısma bırakıyorum. Ve Ara Sarafian'ın konuşmasını da. Söz Ayşe
Günaysu'da.
Parev.
Merhaba.
Bu buluşma benim için büyük bir mutluluk kaynağı. Her
bakımdan gösterdiğiniz cömertlik için çok teşekkür ederim.
Burada sizlerle birlikte olmak beni hem onurlandırıyor,
hem de bir mahçubiyet, bir utanç var içimde. Onurlandırıyor, çünkü beni
dinlemeye değer buldunuz, davet ettiniz, sizlerle buluşma olanağı sağladınız.
Hissettiğim utanç ise, bir soykırım ülkesinden, hem de bu
soykırımı inkâr eden bir ülkeden geliyor olmam.
20 yüzyılın başında her beş kişiden birisi gayrımüslimdi.
Bu oranı Türkiye’nin bugünkü nüfusuna uygularsak, bugün 17 milyon gayrımüslim
yaşıyor olması lazımdı. Bu 17 milyonluk nüfusun 7 milyonu Ermeni olacaktı. Oysa
Ermenilerin bugün Türkiye’deki nüfusu 60-70 bin kadar. Yani binde biri.
Oysa Türk ve Kürt nüfusu özgürce çoğaldı. Ermenilerin,
Rumların, Süryanilerin zenginliklerine sahip çıktı, zenginleşti.
İşte bu yüzden utanıyorum. Çünkü onlardan biriyim.
Ben Ermeni soykırımını çok geç öğrendim. Oysa komünist
partisinin bir üyesiydim. Kendimizi toplumun en ileri unsurları sayıyorduk. Ve
Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının soykırıma ve etnik temizliğe dayandığını
bilmiyorduk! Bu korkunç gerçeğin farkında değildik. Utanç duymamın bir nedeni
de bu.
Soykırım inkârcılığı, sadece “biz yapmadık” demek değil.
İnkârcılık bir yalanlar dünyasıdır. İnkâr, kalın bir sis perdesi gibi her şeyin
üzerini örter. Yalan tüm yaşama egemen olur. Okullarda ders kitapları, sinemalarda
filmler, radyolarda, televizyonlarda haberler, her şey, ama her şey yalan
söyler.
Ama en önemlisi yalan, soykırım gibi tam anlamıyla
kavranamayacak kadar korkunç, telafi edilemez, özrü dilenemez, çünkü
affedilemez bir gerçeğin inkârı, kurumsallaşmış, devlet halinde örgütlenmiş
inkârı, yaşamı tümüyle ele geçiriyor. İnsanların düşünme, hissetme, hatta
görebilme yeteneğini elinden alıyor.
Bakın burasını tekrarlamak istiyorum: İnsanların düşünme,
hissetme, hatta görebilme yeteneğini yok ediyor. İNSANI SAKATLIYOR.
Merak edebilecekken merak etmeyebiliyoruz. Bize olan
buydu. Kişi olarak söyliyeyim: Bana olan buydu.
Sosyalizmi bir sihirli değnek sandık. Sosyalizm gelince
bütün sorunlar çözülecekti. Gerisini göremedik.
Sosyalistler için böyleydi, ama modern Cumhuriyet aydını
için de benzer durum farklı değildi: Atatürk, onun bağımsızlık savaşına
önderliği, “düşmanları” yenmesi, Cumhuriyet ve devrimler sihirli değnekti. Her
şey yoluna girmişti.
Gerçekleri yavaş yavaş öğrenmeye başladığımızda büyük bir
utanç duyduk. “Biz” diyorum ama bir avuç kişiydik aslında. Öğrendikçe daha çok
şey öğrenmek istedik, hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz.
Artık yalanın sis perdesi aralandı. Gerçekler bir bir
ortaya çıkıyor ve daha çok insan burada, Türkiye’de ve Türkiye Kürdistan’ında gerçekleri
öğrenmeye başlıyor.
Türkiye’de ve Kürdistan’da artık soykırım acı ve utançla
anılıyor.
Ama şunu mutlaka söylemeliyim: Türkiye Kürdistanı ile
Türkiye’nin batısı arasında bu konuda büyük bir fark var. Kürt aydınları, Türk
aydınlarından çok daha ilerdeler. Yalnızca aydınlar değil, Kürt halkı da
Ermenilerle ilgili tarihi ve bugünün gerçeklerine çok daha duyarlılar.
Zamanımız olursa buna dair örnekler verebilirim. Sadece şu kadarını söyliyeyim,
Kürtlerin Barış ve Demokrasi Partisi’nin belediye başkanlığını kazandığı il ve
ilçelerde Ermenilerin kültürel ve tarihi mirasına sahip çıkılıyor.
Ama hayal görmeyelim: Türkiye soykırımı öngörülebilir bir
gelecekte tanımayacak. Soykırımı tanınması hayatın içinde insanlar tarafından
gerçekleşecek. Aşağıdan bir hareket olarak başlayacak. Ve sistemi zorlayacak.
Burada hemen eklemem gerek: 70 milyonluk ülkede,
Ermeniler için adalet isteyenler okyanusta bir damla kadar bile değil.
İNKAR BİR KALE GİBİ SAPASAĞLAM DURUYOR.
Ama kalede bir çatlak oluştu. O çatlak giderek büyüyecek.
Çatlağın hikayesi 1990’lı yılların başına uzanıyor.
Kürtler üzerinde büyük baskılar vardı. Yoğun insan
hakları ihlalleri yaşanıyordu. İnsanlar gözaltına alınıyor kaybediliyor,
kurşuna diziliyor, köyler devletin güvenlik güçleri tarafından ateşe veriliyor
ve boşaltılıyordu.
Kürtlerle dayanışan, ırkçılığa ve milliyetçiliğe karşı
çıkan ilk Türk girişimini “arkadaşıma dokunma”ydı. Bu bir kadın girişimiydi.
Sosyalist geçmişten gelen kadınlardı bunlar. Arkadaşıma Dokunma adını ise
Fransa’daki ırkçılık karşıtı hareketten almıştık: “Touche pas a mon pote”
Son derece paradoksal ama bizleri Ermenilerle ilgili
gerçeklerle tanışmamızı sağlayan Kürt hareketi oldu.
Kemalist resmi ideolojiden kopuşumuzu sağladı.
Devletin yalanlarını görmemize yardımcı oldu.
Arkadaşıma Dokunma girişiminde yer alan bir grup insan
hakları aktivisti de İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesinde Azınlık Hakları
İzleme Komisyonu’nu kurdu. Kurucuları ve sonrasında Türkiye’de bu alanda birçok
“ilk”i gerçekleştiren kişiler arasında burada anmak istediklerim var. Osman
Köker ve eşi Neşe Ozan, şu anda Berlin’de politik mülteci olarak yaşayan Yelda,
komisyonun beyni gibiydiler. Bugün Osman’ı “Birzamanlar Yayıncılık”tan
tanıyorsunuz. Neşe şimdi Türkiye’deki Romanların yaşadığı insan hakları
ihlalleri alanında çalışıyor yıllardır.
Azınlık Hakları İzleme Komisyonu, bir süre sonra adını
“Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon” olarak değiştirdi. “Azınlık”
sözcüğünün kendisinin ayrımcı bir söz olduğunu düşünüyorduk.
Türkiye’deki ilk 6-7 Eylül sergisini bu komisyon açtı.
2000 yılında gayrımüslim vakıflarının mal varlıklarına el
koyulmasına ilk dikkat çeken bu komisyondu.
Hrant Dink bize Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nın hikayesini
anlattı. Fotoğraflarını verdi. Onun sayesinde Tuzla sergimizi açtık.
Fotoğraflarla ve metinlerle kampın öyküsünü anlattık. Kampın başına gelenin
Türkleştirme politikalarının bir örneğini oluşturduğunu anlattık. Sergi
Ankara’da saldırıya uğradı ve dernek aleyhine dava açıldı. Savcılık derneğin
kapatılmasını talep etti. Beraat ettik.
Ardından Tuzla kitabımızı yayınladık. Kitabımız Türkçe,
İngilizce ve Ermenice metinlerle yayınlandı.
Türkiye’de ilk kez azınlık hakları ihlallerine ilişkin
raporlar yayınladık.
24 Nisan’ı ilk kez kamusal alanda 2005 yılında
derneğimizde yaptığımız basın toplantısı ile andık. Basın açıklamamızda
soykırımın Türkiye tarafından tanınmasını talep ettik.
2005 yılından bu yana aynı taleple 24 Nisan’ı anıyoruz.
İlk açık hava anmamız 2010 yılında Haydarpaşa tren
garının önünde oldu.
Ermeni aydınlar buradan Anadolu’nun içlerine, ölüme
gönderilmişti.
2011’de, geçen sene Türk-İslam Eserleri Müzesi önünde
toplandık. “1915 Soykırımdır, Soykırım İnsanlık Suçudur” dedik ve soykırımın
tanınmasını talep ettik.
Sevindirici olan, artık Ermenilerle ilgili gerçekler IHD
dışında da konuşuluyor, tartışılıyor.
Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi 2010’da,
bizler Haydarpaşa’da anmamızı yaparken, onlar da Taksim meydanında bir anma
düzenlediler. Geçen yıl ve bu yıl Taksim anmaları tekrarlandı. Biz de tabii ki
oradaydık.
Ancak İHD’nin anmaları ile Taksim’deki anmalar arasında
farklar var. Biz daha azız. Taksim’deki anmalar daha kalabalık oluyor.
Türkiye’nin önde gelen mulahif aydınları, yazarlar,
sanatçılar daha çok Taksim anmalarına katılıyorlar.
Basın daha çok Taksim anmalarına yer veriyor.
İHD’nin 24 Nisan anmaları daha cılız kalıyor.
Bu neden böyle oluyor? Aramızda meseleye yaklaşım ve
bakış açısı olarak bazı farklar var. Türkiye’de resmi tarihi ve Türkleştirme
politikaları ilk kez gündeme getiren İHD olduğu halde bu farklar şimdi İHD’yi
daha görünmez kılıyor ve marjinalleştiriyor.
DurDe ve onun çevresindeki Türk aydınları, geniş Türkiye
toplumuna hitap etmek istiyor, Türkler tarafından daha kabul edilebilir bir
söylemden yanalar. Fazla zamanınızı almak istemiyorum. Tek bir örnekle
anlatmaya çalışayım: DurDe’nin 24 Nisan anmalarının teması “ortak acı” oldu.
Biz İHD Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon, Ragıp
Zarakolu gibi aydınlar ve Kürt aydınları ise “Ortak Acı”, ya da “hepimizin
acısı” sözüne karşı çıktık. Biz Ermenilere: “Bu sizin acınız, bizim de utancımız”
demeliydik.
Biz başından bu yana soykırımın tanınmasını talep ettik.
Ancak bu görüş ayrılığını doğal buluyoruz. Çünkü Türkler
tarafından “kabul edilebilir” olma kaygısını anlıyoruz. Nitekim Türkiye’de bir
değişim oluyorsa – ki oluyor – bunda DurDe ve çevresindeki aydınlar bizden
gerçekten de daha etkililer. Türkiye toplumu bizden çok onlara kulak veriyor ve
onlardan etkileniyor.
Bunu bilmemize rağmen biz ortalama bir Türk için kabul
edilmesi neredeyse olanaksız gerçekleri söylemeye devam ediyoruz.
Neden?
Çünkü biz gerçeği istiyoruz. Yalanlarla mücadele ediyoruz
ve bir adım gerilemek istemiyoruz.
Biz biliyoruz ki İNKAR insanları düşünsel olarak, ahlaken
ve vicdanen geriletiyor. Biz buna ayak uydurmak istemiyoruz.
Bu acının ortak olduğunu söylemek, kurbanlar faili
(perpetrator – suçu işleyen kişi) eşitlemektir.
Ben inanıyorum ki, ne çok iyi işler yapan DurDe, ne de
onlara kendini yakın hisseden, onların da fikir aldığı ve etkilendiği muhalif
Türk aydınları kurbanla faili eşitlemezler. Bunu yapmayacak kadar vicdan
sahibidirler.
Buna rağmen bu söylemi benimsemelerinin tek nedeni var:
Türklere laf atmak kaygısıyla kendi standartlarını düşürüyorlar.
Biz bunu yapmak istemiyoruz.
Hemen belirteyim. Eleştirdiğimiz arkadaşlarımız da,
eleştirdiğimiz Türk aydınları da birlikte yürüdüğümüz ve aynı şeyleri
istediğimiz insanlar. Bizim mücadele arkadaşlarımız ve onları hep öyle
göreceğiz.
Ama kendi bildiklerimizi de söylemeye devam edeceğiz.
İki gün önce İstanbul’da, İnsan Hakları Derneği, İstanbul
Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu olarak 24 Nisan’da
Eçmiyadzin’deki Tüm Ermeniler Katolikosu II Karekin’e ve Beyrut’taki Kilikya
Katolikos’u I. Aram’a birer mektup gönderdik.
Kilikya Katolikos’u geçen yıl Türkiye Başbakanı’na bir
mektup göndermişti. Mektup başbakana bir cevaptı. Çünkü Başbakan, yeni bir yasa
ile gayrımüslim vakıflarının bir kısım gayrımenkullerinin iadesinin
sağlanacağını duyurmuştu. Katolikos mektubunda özetle şöyle diyordu:
Ermeni halkı Türk devletinin el koyduğu binlerce kilise,
okul, manastır, yetimhanenin, sayısız ev ve işyerinin hukuki sahibi olmaya
devam etmektedir. Türk devleti ancak soykırımı tanıdığında, Ermenilerin adalet
taleplerini yerine getirdiğinde, insani haklarını iade ettiğinde yaptığınız
açıklamalar gerçek olabilecektir.
Biz sayın Katolikos’a yazdığımız mektupta bu taleplerinin
yanında olduğumuzu belirttik.
Eçmiyadzin Tüm Ermeniler Katolikosluğuna yazdığımız
mektupta da, benzer şekilde, adaletin ancak soykırım tanınması ve Ermenilerin
el konulan mal varlığının iadesiyle yerine getirilmiş olacağını ifade ettik.
Bu mektupların Türk toplumunun geneli tarafından
benimsenmesi çok zaman alacak.
Ama tohum tuttu, filiz vermeye başlayacak.
Beni dinlediğiniz için teşekkürler!
Ohannes Conkar
27 Nisan 2012
Resim : Kendi objektifimden, Ayşe Günaysu ve Ara Sarafian
/
Conkar Ohannis [pakraduni5@hotmail.fr]
__._,_.___
9 yorum:
Sevgili Hyetert dostlarım, konuşma metnime yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Yalnız bir şey söylemem lazım: Konuşma metnim tümüyle benim iradem ve bilgim dışında Sayın Ohannes Çonkar tarafından elektronik ortamda paylaşılmış. Sanırım Ohannes beye de ya toplantıyı düzenleyenler, ya da çeviriyi yapan kişi tarafından iletilmiş. Ben başka hiçbir yerde paylaşmadım ve göndermedim. Bu nedenle de konuşma metnimin ilk hali bu. Sonradan eklediğim ve düzeltme yaptığım yerler yok. Sonraki versiyonda eklediğim ve önem verdiğim ASALA'nın Esenboğa eylemi ve Levon Ekmekçiyan'la ilgili bir bölümü izninizle burada paylaşıyorum: Konuşmamı bitirmeden bir öykü anlatmak istiyorum. Kısa tutmaya çalışacağım.
Biraz önce soykırımın inkarının insanları, hissedemez, göremez hale getirdiğini söylemiştim. Örneğin bununla ilgili.
Askeri diktatörlük döneminde 1982 yılında iki ASALA üyesi Esenboğa havaalanında eylem yapmışlardı. 6 yolcu ve 2 güvenlik görevlisi ölmüştü.
ASALA üyelerinden Zohrab Sarkisyan orada öldürüldü. Ağır yaralanan Levon Ekmekçiyan jet hızıyla yargılandı. (Oysa diğer davalar on yıllarca sürdü – hala sonuçlanmayan var) ve jet hızıyla tek celsede (oturumda) idam edildi.
O sırada ben yasadışı Türkiye Komünist Partisinin üyesiydim. Kocamla birlikte, sahte kimliklerle yeraltında kaçak yaşıyorduk.
Bizim gibi kaçak yaşayanlar, hapishanedekiler, yani Türk solcuları, askeri yönetimin söylediklerinin ve onun birer organı olan gazetelerin yazdıklarının tek kelimesine bile inanmıyorduk.
Ama Esenboğa saldırısı ve Levon Ekmekçiyan için söylediği her şeyi doğru kabul ettik. Oysa devlet olayı istediği gibi anlatmış, gazeteler, televizyonlar devletin verdiği bilgileri yayınlamış, biz sosyalistler de bize ne söylenmişse ona inanmıştık. Burada sadece yalan söyleyen değil o yalana inanan, inanmayı tercih eden de aynı derecede suçludur.
Sonradan cezaevlerinde yatan solcuların anıları yayınlanmaya başlandı. 12 Eylül askeri diktatörlük döneminde idam edilenlerle ilgili kitaplar yayınlandı. Sağcılar dahil, bütün idam edilenlerinin hayat hikayelerine yer verildiği bu kitaplarda Levon Ekmekçiyan’dan hiç bahsedilmedi
Kitaplar yayınlandı. 12 Eylül askeri diktatörlüğü döneminde idam edilenlerin hepsinin biyografileri ve öykülerinin yer aldığı kitaplar. Herkesin, faşistlerin bile biyografileri vardı ama Levon’un yoktu.
Bugün Zohrab Sarkissian ve Levon Ekmekçiyan’ın siviller ölmesin diye o baskın sırasında ellerinden geleni yaptıklarını, ölenlerin çoğunun – bilmiyoruz belki de hepsinin – güvenlik güçlerinin açtığı ateşle öldüklerini biz daha yeni yeni öğreniyoruz.
İnternette Levon’un resimleri ve gerçek öyküsü dolaşıyor.
Ve 4 Nisan’da, Ankara’da 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasına başlandığında Adliye sarayının önünde toplanan 12 Eylül mağdurları yaptıkları konuşmalarda, idam edilenler arasında Levon Ekmekçiyan’ın adı da okundu ve diğerleri gibi onun adı da uzun uzun alkışlandı.
Bir çatlaktan bahsetmiştim. İnkar kalesinde açılan çatlak.
Daha çok küçük, çok ince.
Ama tohum tuttu. Gerçeklerin ucu bir kez görünmeye başladı mı, önünü alamazsınız.
O çatlak büyüyecek.
Gerçek kazanacak.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Değerli Hyetert dostlarım, bir düzeltme rica ediyorum: Bu yazıda ben IHD başkanı olarak tanıtılmışım. Konferanstan günler önce bunun farkına varmış ve düzeltmiştim. Nitekim afişler de düzeltilmişti. Başkanlık gibi yetki/iktidar sıfatlarıyla kendimi hiçbir zaman tanıtmadım, çünkü hiçbir zaman başkanlık yapmadım. Bu şekilde yanlış bir algının nasıl oluştuğunu kesinlikle hiç bilmiyorum. Rica etsem metinde değişiklik yapabilir miyiz? Sevgi ve saygılarımla.
Sevgili Ayşe,yanlış ve eksikler için özür dilerim. Yazının bilgin ve isteğin dışında gönderildiğini bilmiyordum.Düzeltmenin yazıya ekleyemedim tam yerini kestirmek zor.Yazının son halini gönderirsen hemen düzeltiriz.
Sevgiler.
Murat Bebiroğlu
Sayin hyetert yoneticileri size australyadan yaziyorum yazilarinizi araliksiz devmli okuyorum ama benim bir piroblemim var benim bilgi sayarimdami yoksa sizin yayinlarinizdami bir eksiklik var safalarim ve linklerim cok yavas aciliyor buda beni uzuyor beni bilgilendirirseniz memnun olurum sayglarimla OHANNES ALTUN
Ohannes Bey, Korkarım sorun bilgisayarınızda. Geçen gün aynı sorunu yaşayan bir arkadaşım bilgisayarını değiştirerek, sorunu çözdü.
Hyetert Adına
Murat Bebiroğlu
Sevgili yazarım Ayşe Günaysu, sizin bilginiz dışında bu yazının yayınlandığını söylüyorsunuz, ben sizden izin aldım ve yayınlayabilirmiyim dedim, sizde bir sakıncası yok yayınlayabilirsin dediniz. Üstelik size Milliyet Blog yazarı olduğumu, söyleyince şaşırdınız, hangi Milliyet Türkiye'de çıkan mı dediniz bende evet dedim, o anda konferansı düzenleyen Vahram ahpar geldi, acele etmenizi resepsiyona geç kalındığını söyledi, sizde ona ne var sadece birşey sordu dediniz. Metinde değiştirdiğiniz yerleri, videodan dinledim, ama bel ki bir sakıncası olabilir diye yazmaya gerek görmedim. Ama yazının özü genelde aynıdır. Anlayamadığım konu ise, bana izin verdiğiniz halde niçin itiraz ettiğiniz. Bilgimin dışında yayınlandı dediğinizi, doğrusunu isterseniz çok şaşırdım. O günü size adımı ve soyadımı söyledim. Ve izin de aldım. Evet afişlerde, İHD Başkanı olarak geçiyor ve ben de afişe göre Türkçeye çevirdim. Ekleme yaptığınız yerleri videodan dinlediğim halde yazmadım, bu konuda haklısınız, ve niçin yazmadığımı da ekledim. Size saygı ve sevgilerimi sunar, konferasa katıldığınız için, çok teşekkür ederim. Sevgiyle kalın. Ohannes Conkar.
Evet yukarıda İHD üyesi olarak, belirttikten sonra, afişe bakarak İHD başkanı olarak Yazmışım, bunun için ben sizden özür diliyorum. Saygı ve sevgilerimle. Ohannes Conkar...
Sevgili yazarım Ayşe Günaysu, Bu gibi konferansları izin almadan yayına göndermediğimin bilinmesinde fayda var. İzin verilirse yayına alırım, şayet izin vermezlerse kendi grubumuzda şayet gönderebilirsem, veya çektiğim resimleri paylaşırız. Bunun gibi, elimde videodan çektiğim 10 tane kadar konferans var, bunları kendim arşivliyorum. Dün yine konferans vardı, konferansı veren Ermenistan'dan gelmişti, ama kendisine soramadığım için, yayına almadım, ne de çektiğim resimleri paylaştım. Benden sadece çektiğim videonun DVD'sini rica etti. Konferans Maison de la Kültür Arménienne'da tarihçi, Lusine Sahakyan tarafından yapıldı. "Quelles perspektive d'avenir pour les arméniens Hamché Islamisés de Turquie" 'Ozür dilerim "profil seçin"i, nasıl yapılacağını bilmediğim için, 'Anonim' tercih ettim, ama ismim yazılı'. Ohannes Conkar...
Değerli Ohannes bey, öncelikle sizi sıkıntıya soktuğum için üzüntülerimi bildirmek isterim. Konuşma metninin yayınlanması konusunda bir düzeltme yapmak istiyorum: Samimiyetle söylüyorum, benden izin alma nedeninizin konferans hakkında yazı yazmak olduğunu düşünmüştüm. Konuşma metnim benden, çevirmenimden ve Vahram beyden başkasında yoktu. Bu yüzden konuşma metninden bahsetmediğinizden emindim. Oysa konuşma metnim bir şekilde elinize geçmiş, bundan habersizdim. Habersiz olduğum için konferans hakkında yazacağınız yazıdan ve resimlerin yayınlanmasından bahsettiğinizi zannetmiştim. Bir yanlış anlaşma olmuş. Kusura bakmayın. Ben bu toplantıyı paylaştığınız için, emekleriniz ve ilginiz için size teşekkür ediyorum. Hyetert'e de değer görüp yayınladığı için ayrıca teşekkür ediyorum. Sevgi ve saygıyla, Ayşe Günaysu
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.