***
Büyük devletler dış politika çizgilerinde düzeltmeler
yapıyor. Dünya çapındaki jeopolitik görünüm değişiklikleri unsurunu ciddi
şekilde dikkate alıyorlar. Güney Kafkasya bölgesi de bu güçlerin çıkar
eksenindedir. Yapılan analizler, bu bölgenin geleceğiyle ilgili hassas
hususların varlığını gösteriyor.
Stratejinin Temel Savları
Güney Kafkasya gittikçe daha geniş çapta küresel
jeopolitik güçlerin mücadele alanına dönüşüyor. Rusya bölgede etkinliğini bir
hayli artırdı. Kremlin peş peşe verdiği mesajlarda ve resmen kabul ettiği
kararlarda Güney Kafkasya’daki çıkarlarını tüm gücü ile sağlamaya çalışacağını
belirtiyor. Bu süreç iki konuda daha net şekilde görülebilir. Bunların
birincisi, bölge devletlerini Avrasya bütünleşme sürecine ve Gümrük Birliği’ne
dâhil etme amacı taşıyan adımların atılmasıdır. İkincisi, Güney Kafkasya’nın
güvenliğinin sağlanması açısından çeşitli önerilerde bulunulmasıdır. Burada,
Moskova “güvenlik” terimini “Batı’dan gelen tehlike” bağlamında sunuyor.
Bunların yanında, Batı’nın bölgedeki etkinliği, doğal
olarak, çok ilgi uyandırmaktadır. İlk olarak, ABD’nin hangi planları hayata
geçirmek istediği önem taşıyor. Washington’un Stratejik ve Uluslararası
Araştırmalar Merkezi (CSIS)’nin uzmanları tarafından hazırlanan ABD’nin Güney
Kafkasya stratejisine ilişkin rapor bu açıdan uzmanların dikkatini çekmiştir
(Bkz.: US and Iranian Strategic Competition: Turkey and the South Caucasus.
www.csis.org, 6 Şubat 2013). Raporu Anthony Kordesman, Michael Gibbs ve Bryan
Gold hazırlamıştır.
Sunumda Washington’un bölgede oluşan jeopolitik manzaraya
göre planladığı adımların analizi yer alıyor. Doğal olarak, belgede belirtilen
görüşler yazarların mevcut durumu kendilerince değerlendirmelerinin sonucudur.
Fakat orada, ABD’nin Güney Kafkasya’da gözetmesi gereken çıkarlar açısından
önemli savlar vardır.
Öncelikle, Amerika’nın bu bölgedeki amaçları Rusya
bağlamında değerlendiriliyor. Burada iki büyük devletin ortaklaşa çalışma
seçeneğine nedense, çok az yer veriliyor. Sorun, Aristoteles’in düz mantığında
olduğu gibi, “geleneksel mantık” açısından konuyor. Güney Kafkasya’da ya ABD
egemen olmalıdır ya da Rusya! Orada İran unsurunun da göz ardı edilmediğini ve
Moskova ile iş birliği düzleminde ele alındığını belirtelim.
Tüm bunlar, bölge devletlerinin güvenliğinin sağlanması
ekseninde analiz ediliyor. Bunun önemli koşulları olarak ise demokratikleşme,
doğal kaynaklara erişim, bunların Rusya ve İran’ı devre dışı bırakarak
iletilmesi ele alınıyor. Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan unsurlarına da işte
bu hususlar bağlamında bakılıyor.
Raporda İran konusuna özellikle yer ayrılıyor.
Washington, Güney Kafkasya’daki stratejisini büyük ölçüde Tahran’ı
zararsızlaştırma temelinde kuruyor. Temel amacı, İran’ın bu bölgelere
yaptırımları devre dışı bırakmak için kullanmasının önünü almaktır. Bunun için,
Ermenistan’ın İran’la iş birliğine engel olmalı, Azerbaycan’ı Tahran’ın
baskılarına karşı savunmalı ve Gürcistan’la ilişkilerini daha da
genişletmelidir.
Türkiye’nin süreçlerin gidişat senaryosu ne olursa olsun
Amerika’ya ortak ülke olarak sunulduğunu da belirtelim. Fakat burada değişmez
şart Ankara’nın Washington’un çıkarlarını gerçekleştirmesidir. Bunun dışında,
Türkiye’nin Güney Kafkasya’daki jeopolitik konumu raporda ele alınmıyor.
Çelişkilerden Çatışmalara
ABD’nin Güney Kafkasya bölgesine jeopolitik açıdan
yaklaşımında çelişkili hususlar vardır; çünkü ilk olarak, baştan böyle bir
konum almak büyük devletlerin karşı karşıya gelmesine zemin hazırlar. İkincisi,
bölgenin büyük ülkeleri olan Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirir. İki
Müslüman devletten biri ortak, diğeri ise düşman olarak değerlendiriliyor.
Sonuç olarak, bu konum Müslüman dünyasını parçalamaya hizmet etmektedir.
Üçüncüsü, ABD Güney Kafkasya ülkelerine aynı pencereden
bakıyor. Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan jeopolitik konumu, tarihi, devlet
geleneği ve dış politika çizgisinin içeriği bakımından birbirinden farklıdır.
Somut olarak, Ermenistan bölgede saldırgan dış politika yürütür, Azerbaycan
topraklarının yüzde 20′sini dışarıdan destek alarak halen işgal altında
tutmaktadır.
Eğer ABD oluşan duruma adaletli şekilde yaklaşsa, öncelikle,
bölge devletlerinin toprak bütünlüğünün sağlanma şartını dikkate almalıdır.
Ermenistan ile sadece bu şarta tam olarak uyduğunda iş birliği yapılmalıdır.
Fakat aslında bunun tersini görüyoruz; Dışişleri Bakanlığı her yıl Ermenistan’a
milyonlarca dolarlık yardım ayırıyor. Üstelik Dağlık Karabağ’daki ayrılıkçı
Ermeni rejimine destek veriyor. Buna bahane olarak ise, Ermeni kopuntusunun
ABD’de güçlü olması gösteriliyor.
Bunların yanında, Azerbaycan’a karşı belirli derecede
önyargılı tutum sergileniyor. Sunumda da Ermenistan “daha ziyade demokrasisi ve
şeffaf politik sistemi olan ülke” olarak sunulmasına rağmen, Azerbaycan’dan
“zayıf demokrasisi olan devlet” olarak bahsediliyor. Açıkçası, ABD’nin Güney
Kafkasya politikası reel duruma değil, öznel çıkarlardan kaynaklanan yapay
kıstaslara dayanmaktadır. Bu nedenle, bu konum bölgesel çapta iş birliğinin
gelişmesine değil, anlaşmazlıkların şiddetlenmesine götürüyor.
Stratejik açıdan, Washington’un bu tutumu Güney
Kafkasya’da anlaşmazlıkların adaletli şekilde çözümüne yardım edebilir mi? Bu
soruyu tamamıyla olumlu olarak yanıtlamak çok zordur. Temelinde nesnel olmayan
kıstasların bulunduğu jeopolitikanın herhangi bir noktada verim getireceğine
inanmak olanaksızdır. Burada büyük devletlerin birbiri ile daha karmaşık ve
çetin mücadele edeceği öngörülebilir.
Bu görüş, ABD ve Rusya’nın dış politikasının temel
önceliklerini kıyaslarken daha da güçleniyor. Her iki devlet Güney Kafkasya’da
konumlarını güçlendirmeyi önemli görüyor. Moskova’nın geçenlerde yayımladığı
yeni dış politika anlayışında bu konuya ayrıca yer verilmiştir. Orada BDT ve
Avrasya coğrafyasında bütünleşmeden bahsediliyor. Aynı zamanda, Rusya Devlet
Başkanı bu bütünleşme sürecine engel olanları zararsızlaştırma meselesini
Federal Güvenlik Servisi’nin sorumluluğuna veriyor.
Büyük devletlerin bölge için çetin bir mücadele vermekte
kararlı olduğu hissediliyor. Her biri atacağı adımı kuramsal, politik ve
yöntemsel açıdan temellendirmeye çalışıyor. Sorunun bu yönü iki açıdan çok
düşündürücüdür: İlk olarak, büyük devletler diyaloğa değil, kendi çıkarlarının
tam olarak sağlanmasına öncelik veriyor. Bu durum, aralarındaki çekişmenin
süreceğini onaylıyor. İkinci olarak, küresel çaptaki jeopolitik karşıtlıkların,
Güney Kafkasya’daki çatışmaların adaletli şekilde çözümüne engel olması
bekleniyor. Dolayısıyla, ABD’nin jeopolitik stratejisinin temelini oluşturan
hususlardaki karşıtlıklar bölgede sorunların derinleşmesini hızlandırabilir.
Bölgesel İstikrar ve Bütünleşmenin Geleceği Var Mı?
Güney Kafkasya’nın henüz uzun süre küresel jeopolitik
güçlerin savaş alanı olacağı görülüyor. Şu anda bu bölgede ABD, Rusya ve İran
çıkarlarının sağlanması yönünde geniş şekilde etkinlik gösteriyor. İlk iki
devlet bunu açıkça ve geniş çapta hayata geçirmesine rağmen, Tahran büyük
ölçüde gizli şekilde etkinliği seçiyor. İran’ın ana savlarından biri, aşırı
dini görüşleri siyaset sahnesine getirmektir. Bunun için, Şiilik’i kullanmaya
kalkışıyor. Yakın ve Orta Doğu’da yıllardır denediği yöntemi Güney Kafkasya’da
da uygulamaya çalışıyor.
ABD, İran’ın bölge politikasının bu zararlı yönünü elde
bayrak ederek, Müslüman ülkelere karşı cephe oluşturmaya başlamıştır.
Dolayısıyla bazı Müslüman devletlerin uyguladığı yanlış dış politika çizgisi,
büyük devletlere kendi çıkarlarını sağlamak için ek olanaklar sağlıyor. Bu
açıdan, Güney Kafkasya’daki gerçek jeopolitik duruma bakılırsa, Amerika’nın
şansının az olmadığını görürüz.
Aslında, Moskova için de bölgede elverişli bir durum
oluşmuştur. Rusya yüzyıllardır Kafkasya’ya egemendir ve bölgeye nüfuz etme
yöntemlerini iyi bilir. Şüphesiz, Kremlin elinde bulunan araçlardan azami
şekilde yararlanmaktan çekinmeyecektir. ABD’den farklı olarak Rusya, İran’ı saf
dışı bırakarak değil, ondan yararlanarak bölgede nüfuzunu artırmaya çalışıyor.
Birçok jeopolitik konuda Tahran ile Moskova müttefiktir.
Gerçekten de, bu taktiğin Rusya’ya ne derecede fayda
getireceğini şimdiden söylemek zordur. Şimdilik İran somut meselelerde
Kremlin’e yardımcı oluyor. Örneğin, askeri öngörü uzmanı olan Anatoli Tsiganok
Moskova’nın, İran topraklarından geçerek Ermenistan’a asker göndereceğini
öngörüyor (Bkz.: В странах ОДКБ десантные войска укрепят позиции Москвы на
Кавказе. 1in.am, 6 Mart 2013). Böylece, Tahran bölgede ABD’nin jeopolitik
nüfuzunun azalması için Rusya ile beraber hareket etmeye hazır olduğunu
göstermektedir.
Güney Kafkasya’dan bahsederken Türkiye unsurunu dikkate
almamak mümkün değildir. Ankara bölgede büyük çıkarları olan ülkelerdendir.
Dolayısıyla ABD’nin müttefiki olmasının yanı sıra, kendi amaçlarına da ulaşmaya
çalışıyor. Türkiye, Güney Kafkasya’da istikrarın oluşmasında gerçekten çıkarı
olan devlettir; çünkü bölgede en önemli ortağı olan Azerbaycan ile birlikte
hızla gelişiyor. İki kardeş ülkenin başka ülkelerin topraklarında gözü yoktur.
Onlar güçlü ve geniş gelişme potansiyeline sahip olduklarından bölgede
demokrasinin, serbest ekonominin ve diyaloğun sağlanmasına çalışıyor. Bütün
bunlar sebebiyle, bölgesel bütünleşme süreçlerinin genişlemesi onların çok
çıkarınadır.
Böylece, yukarıda bahsedilenler, Güney Kafkasya’da
jeopolitik durumun her an değişebileceğini gösteriyor. Bölge uğruna mücadelede
küresel güçlerin çatışmaya eğilimli olması, risk unsurunu bir hayli
yükseltiyor. Ermenistan’dan bu amaçla faydalanılabilir. ABD’nin Güney Kafkasya
stratejisi ile ilgili hazırlanan raporda bu görüş de yer almıştır.
Bunlar riskleri dengeleyebilen alternatif bir jeopolitik
güç merkezinin oluşma gereksinimini mi ortaya atıyor? Bizce, şimdi bu soru
gündemdedir. Alternatif bir jeopolitik güç olarak kimlerin gösterilebileceği
meselesi şimdilik açıktır. Fakat bütünüyle, böyle bir gücün meydana gelebilme
meselesine ilişkin henüz kesin bir şey söylemek zordur. Aynı zamanda, gerçek
durumun ağır olduğunun herkesçe kabul edilmesinin yararlı olabileceğini
düşünüyoruz.
Kaynak: Newtimes.az
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.