***
AB’nin bir Çerçeve Kararında Soykırımı İnkâr Suçu, Ermeni
Araştırmaları Dergisi, Sayı 37-38, 20 Nisan 2011, sh. 275-292.
Bu makale ERMENİ ARAŞTIRMALARI adlı Derginin 37-38
sayısında yayınlanmıştır,20 Nisan 2011,
Sh. 275-292
AB’nin Bir Çerçeve Kararında Soykırımı İnkâr Suçu
Yaşar YAKIŞ
TBMM AB Uyum Komisyonu Başkanı
Dışişleri eski Bakanı
1. Hukuki Arka Plan
Avrupa Birliği Konseyi 28 Kasım 2008 tarihinde Türkiye’yi
yakından ilgilendiren ve ileride Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz biçimde
etkileyebilecek bir Çerçeve Kararı kabul etmiştir. Kararın tam başlığı
Irkçılığın ve Yabancı Düşmanlığının Bazı Biçimleri ve İfade Ediliş Tarzları ile
Ceza Yasaları Yoluyla Mücadele için AB Çerçeve Kararı (EU Framework Decision on Combating Certain
Forms and Expressions of Racism and Xenophobia by Means of Criminal Law)’ dır
[1]. Böyle bir Çerçeve Kararı kabul edilmesi ihtiyacının ortaya çıkması, bazı
AB üyesi ülkelerde görülen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı belirtilerinin AB
ülkelerini rahatsız edecek boyutlara ulaştığını ve buna karşı bir önlem
alınması ihtiyacının hissedilmeye başladığını göstermektedir.
Bu makalenin amacı AB’nin söz konusu Çerçeve Kararını
değil, bu Kararda soykırımın nasıl belirleneceği konusunda getirilmiş olan
ölçütü irdelemektir. Daha belirgin olmak gerekirse, soykırım olduğu ileri
sürülen bir eylemin gerçekte de soykırım olup olmadığını tahkik etmeye yetkili
makamın belirlenmesidir. Dolayısıyla bu makalede cevabı aranan soru, herhangi
bir ülkenin veya AB gibi bir ülkeler grubunun, taraf oldukları uluslararası bir
Sözleşmenin koyduğu kuralları bir yana bırakarak, söz konusu yetkili mahkemeyi
belirlemeye kalkışmalarının uluslararası hukuka uygun olup olmadığıdır.
2. Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi
Avrupa Birliğinin bu konuda izlediği yöntemi bir
değerlendirmeye tabi tutabilmek için, önce, AB üyesi ülkelerin vaktiyle taraf
oldukları ve halen de taraf olmaya devam ettikleri bir sözleşmede bu konuda yer
alan kuralların neler olduğuna bakmak gerekir.
Soykırım suçunun cezalandırılması konusu ilk kez 1948
yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatı bünyesinde ele alınmış ve Cenevre’de
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ (Soykırım
Sözleşmesi) imzalanmıştır [2]. Soykırım
konusunda en kapsamlı uluslararası metin bu Sözleşmedir. Soykırım suçunun ne
olduğu, hangi eylemlerin soykırım olarak nitelendirilebileceği, bu nitelemeyi
yapmaya hangi makamların yetkili olacağı bu sözleşmede ayrıntılı biçimde
düzenlenmektedir. Bu makalenin amacı Soykırım Sözleşmesini incelemek olmadığı
için, burada sadece, soykırım suçunun işlenmiş olup olmadığını belirlemeye
yetkili olacak makamlarla alakalı Sözleşme hükümleri ele alınacaktır.
Bir eylemi
soykırım olarak niteleme yetkisinin hangi makamlara ait olduğu, Soykırım
Sözleşmesinin 6 ve 9. maddelerinde belirtilmiştir. Bu maddeler şöyledir:
Madde 6: Soykırım suçu ile veya 3. maddede zikredilen
öteki suçlarla suçlanan şahıslar, soykırımın gerçekleştiği ülkenin yetkili
mahkemesince veya uluslararası birmahkemenin yargısını kabul eden taraf ülkeler
için o mahkeme tarafından yargılanırlar [3].
Madde 9: Sözleşmeye taraf ülkeler arasında, bir ülkenin
soykırımdan yahut III. maddede belirtilen eylemlerden herhangi birinden
sorumluluğu konusu da dâhil olmak üzere, işbu Sözleşmenin yorumu, uygulanması
veya icrası ile ilgili uyuşmazlıklar, bu uyuşmazlığa taraf olan ülkelerden
herhangi biri tarafından Uluslararası Adalet Divanına sunulabilir [4].
Bu iki maddede yer alan hükümlere göre soykırım suçunun
işlenmiş olup olmadığı hususunda karar vermeye ancak şu üç mahkemeden biri
yetkilidir:
a) soykırım
suçunun işlenmiş olduğu ülkenin yetkili mahkemesi;
b) bu konuda
yargı yetkisine sahip uluslararası bir mahkeme yani usulüne uygun biçimde
yetkilendirilmiş uluslararası bir ceza mahkemesi;
c) anlaşmazlığa taraf ülkelerden herhangi birinin talep etmesi halinde
(Lahey’deki) Uluslararası Adalet Divanı.
Nitekim geçmişte, soykırım davalarında izlenen yol da bu
hükümler doğrultusunda olmuştur. İkinci dünya savaşında Yahudilere karşı
soykırım suçu işleyen Alman Naziler yukarıda (a) maddesindeki tanıma uygun
olarak Almanya’nın Nürnberg kentinde, Belçikalı Naziler Belçika’nın Mechelen
(Malines) kentinde yargılanmışlardır.
Ayni şekilde Ruanda’da soykırım suçu işleyenler de
yukarıda (b) maddesindeki tanıma uygun olarak sırf bu amaçla kurulmuş olup
bazen Ruanda’da bazen Lahey’de faaliyet gösteren Ruanda Uluslararası Ceza
Mahkemesinde; Srebrenica’da soykırım suçunu işleyen Sırbistan yöneticileri de
Yugoslavya Uluslar arası Ceza Mahkemesinde yargılanmışlardır.
3. AB Çerçeve Kararı
3.1 Çerçeve Kararı Fikrinin AB İçindeki Evrimi
Avrupa Birliği bünyesinde ırkçılığın ve yabancı
düşmanlığının cezalandırılması alanındaki çalışmalar AB Konseyinin 15 Temmuz
1996 tarihinde aldığı bir Ortak Eylem kararı ile somut bir çerçeveye oturtulmuştur.
Konsey, bu kararla ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile savaşmak için üye
devletlerin mümkün olduğu kadar birlikte hareket etmelerini ve bu konudaki
mevzuatlarını ve eylemlerini uyumlaştırmalarını öngörüyordu. Konseyin,
cezalandırılmasını istediği eylemler arasında makalemizi ilgilendirenler karara
şöyle yansımıştı:
Madde 1.
…………..
b) insanlığa karşı
işlenmiş suçları ve insan hakları ihlallerini ırkçı veya yabancı düşmanlığını
hedefleyen biçimde açıkça övmek;
c) 8 Nisan 1945
tarihli Londra Anlaşmasına Ek Uluslararası Askeri Mahkeme Kurulması Hakkındaki
Şart’ın 6 maddesinde belirtilen suçları, bir grup insana karşı rengi, ırkı,
dini, milliyeti veya etnik kökenine nefret veya aşağılama içerecek şekilde
açıkça övmek
Yukarıdaki (b) paragrafında soykırım suçuna dolaylı
olarak atıf yapılmaktadır. Çünkü soykırım, bu paragrafta söz konusu edilen
insanlığa karşı işlenmiş suçlar kapsamına girmektedir. Ancak yine de soykırıma
açık bir atıf yapılmamıştır. (c) paragrafında söz konusu edilen Londra Anlaşması
ise Nürnberg mahkemesinin kurulmasıyla ilgili belgedir. Dolayısıyla bu
paragrafta cezalandırılması istenen eylem, vuku bulduğu Nürnberg’te mahkeme
kararına bağlanmış olan Yahudi soykırımı suçu (holocaust)’ dur.
Bu alanda bir
sonraki adım AB Komisyonunun 26 Mart 2002 tarihinde AB Konseyine bir Çerçeve
Kararı tasarısı sunmasıyla atılmıştır. Bu tasarıda cezalandırılması istenen
suçlar arasında makalemizi ilgilendirenler tasarının 2. maddesinin (c ) ve (d)
paragraflarında yer almaktadır. Söz konusu paragraflar şöyledir:
Madde 2
………………….
c) Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün 6, 7
ve 8. maddelerinde tanımlanan soykırımı, insanlığa karşı suçları, savaş
suçlarını, ırkçı ve yabancı düşmanlığını hedefleyen biçimde açıkça övmek;
d) 8 Nisan 1945
tarihli Londra Anlaşmasına Ek Uluslararası Askeri Mahkeme Kurulması Hakkındaki
Şart’ın 6 maddesinde belirtilen suçları, kamu barışını bozacak biçimde açıkça
övmek veya önemsememek.
Görüldüğü üzere soykırım kelimesi bu aşamada metne girmektedir.
Bu tasarıdaki hükümler ile daha sonra Konsey tarafından geliştirilen hükümler
arasındaki önemli farklardan biri şudur: Komisyon tasarısı, 2 (c ) maddesinde
belirtilen suçları açıkça övmeyi cezalandırmak için, bu eylemin “ırkçı ve
yabancı düşmanlığını hedefleyen biçimde” yapılmış olması koşulunu aramaktadır.
Ayni şekilde 2 (d) maddesindeki suçları veya önemsememeyi cezalandırmak için
de, bu fiilin “kamu barışını bozacak biçimde” işlenmiş olması koşulunu
aramaktadır. Aşağıda Konsey tarafından kabul edilen Çerçeve Tasarısını
incelerken de göreceğimiz üzere, o nihai metinde, suçun hangi tarzda işlenmesi
halinde cezalandırılacağı konusunda farklı bir yaklaşım sergilenmektedir.
Konsey tasarısında “kamu barışını bozmak” veya “yabancı düşmanlığını hedeflemek”
ölçütü yerine, yabancı düşmanlığından, ırkçılıktan veya soykırımdan zarar
görmüş olan şahsa yahut gruba karşı kini veya şiddeti tahrik edecek şekilde
işlenmiş olması, cezalandırmanın ön koşulu haline getirilmiştir.
AB Konseyi, Komisyondan gelen bu tasarıyı aldıktan sonra
kendi metnini geliştirmiş ve ondan sonraki çalışmalar Konseyin metni üzerinden
devam etmiştir. Türkiye’nin bu başlangıç aşamasında söz konusu hazırlıklardan
haberdar olup olmadığını bilmiyorum. Ancak haberdar olsa idi gerekli girişimleri
muhtemelen daha o tarihte yapmaya başlardı. 2002 yılında, İtalya’nın bu konuda
bazı çekinceleri olduğu için Çerçeve Kararı ile ilgili çalışmaların bir süre
askıya alındığı anlaşılmaktadır. 2007 yılında konu tekrar canlanmıştır.
Başlangıçta, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile savaşmak
gibi halisane niyetlerle hazırlanan bu Çerçeve Kararı, sonradan, bir AB üyesi
ülkenin metne eklettirdiği bir hükümle, çelişkili sonuçlar doğuracak bir metin
haline dönüşmüştür. Hatta eklenen bu yeni hüküm nedeniyle Çerçeve Kararı,
ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını azaltmak yerine belki de aksine onu
arttıracak sonuçlar doğurabilecektir. Bu ihtimal hakkındaki değerlendirmemi
makalemin sonunda sunacağım.
3.2. Çerçeve
Kararının Hukuki Dayanağı Sağlam mıdır?
Çerçeve Kararının içinde yer alan
hükümlerin tartışmasına geçmeden önce bir usul konusuna değinmekte yarar
vardır. Acaba, AB Konseyinin böyle bir Çerçeve Kararı kabul etmeye yetkisi var
mıdır?
Konseyin bir Çerçeve Kararını kabul etmesine yetki verebilecek olan
kaynak olarak iki metin akla gelmektedir: Avrupa Birliği Andlaşması (Treaty on
European Union) (AB Andlaşması) ve Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkındaki
Andlaşma (Treaty on the Functioning of the European Union) (AB’nin İşleyişi Hakkındaki
Andlaşma). Bu iki Andlaşmaya Avrupa Anayasası da denilmektedir. Çerçeve kararı
çıkarma konusu AB Andlaşmasının 34. maddesinde söz konusu ediliyordu. Söz
konusu madde şöyle idi:
Madde 34
…………………..
2. Konsey, bu başlık altında zikredilen uygun sekil ve
yöntemleri kullanmak suretiyle
(Avrupa) Birliği(ni)n hedeflerine ulaşmaya katkısı
olabilecek önlemleri alacak ve işbirliğini geliştirecektir. Konsey, bu amaçla,
herhangi bir üye devletin veya Komisyonun inisiyatifi ile;
b) üye ülkelerin yasa ve tüzüklerini birbirlerine
yaklaştırmak amacıyla Çerçeve Kararları kabul edebilir.
Bu madde, Lizbon Andlaşması ile yürürlükten
kaldırılmıştır. Ancak, Lizbon Andlaşması yürürlüğe girmeden çıkarılmış olan
çerçeve kararları yürürlükte kalacaklardır. Lizbon Andlaşması 1 Aralık 2009
tarihinde, makalemizin konusunu teşkil eden Çerçeve Kararı ise 6 Aralık 2008 de
çıkarılmıştır. Bu nedenle Çerçeve Kararının yürürlükte olmasıyla ilgili bir
tartışma yoktur. Bununla birlikte AB Komisyonunun, soykırımı inkâr suçunu konu
alan bir Çerçeve Kararı çıkarmaya yetkisi olup olmadığı ise tartışmaya açıktır.
Başka bir deyişle 34. madde kaydırılmamış olsaydı dahi, Konsey, o maddeye
dayanarak soykırımı inkâr suçunu konu alan bir Çerçeve Kararı kabul edebilir
miydi?
Irkçılığa ve
yabancı düşmanlığına atıfta bulunan ibareler şimdi yürürlükten kalkmış bulunan
AB Andlaşmasının 29. maddesinde yer alıyordu. Bu nedenle Konseyin, bu Çerçeve
Kararını çıkarırken yetkisini olsa olsa bu maddelerden almış olabileceğini
varsaymak durumundayız. 29. maddede “ırkçılık!” ve “yabancı düşmanlığı” açıkça
zikredildiğine göre Konseyin bu konuda Çerçeve Kararı çıkarma yetkisi var
mıdır? Böyle bir yetkisi vardı ve Konsey doğru bir amaçla yola çıkmıştı. Fakat
yarı yolda, bu Çerçeve Kararına"soykırımı inkâr suçu" gibi,
anayasal belgelerde yer almayan bir kavram da sokulunca durum değişmiştir. Bu
durumda Çerçeve Kararının tamamının mı geçersiz hale geldiği yoksa sadece o
Çerçeve Kararında soykırımı inkâr suçunun yer almasının mı geçersiz hale
geldiği hususu yargının karar verebileceği bir konudur.
Burada şöyle bir
soru akla gelebilir: Konseye böyle bir yetkinin verilmiş olduğunun anayasal
metinlerde açıkça belirtilmesi bir zorunluluk mudur?
Lizbon Andlaşması AB Andlaşmasının 34. maddesini
yürürlükten kaldırdıktan başka konumuzla yakından ilgili iki maddeyi de başka
maddelere dağıtmıştır. Bunlardan 29. madde AB’nin İşleyişi Hakkında Andlaşmanın
67 maddesine dercedilmiş; 31. madde ise yine ayni Andlaşmanın 82, 83 ve 85.
maddelerine dağıtılmıştır. Zikrettiğim bu maddeler birlikte mütalaa edildiği
zaman bu konuda bir kanaat edinmek mümkündür. Söz konusu maddelerin konumuzu
ilgilendiren bölümleri şöyledir:
Madde 67
……………….
Paragraf 3.
Avrupa Birliği suçu, ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını
önlemek ve bunlarla mücadele etmek için gerekli önlemleri almak suretiyle ve
gerek polis ve adalet makamları gerekse diğer makamlarla eşgüdüm ve işbirliği
önlemleri almak suretiyle ve gerekirse ceza yasalarının birbirlerine
yaklaştırılması suretiyle yüksek düzeyde güvenlik sağlamaya çalışacaktır.
Madde 83
Avrupa Parlamentosu ve Konsey, olağan yasama yöntemi
uyarınca, mahiyeti ve etkileri nedeniyle sınır ötesi boyutları olan veya
birlikte mücadele edilmesi gereken özellikle ağır suçlar konusunda suçların ve
yaptırımların tanımı ile ilgili asgari kuralları koyabilirler.
Bu suçlar şunlardır: terör, insan ticareti, kadınların ve
çocukların cinsel amaçlı olarak kötüye kullanılması, yasadışı uyuşturucu
ticareti, yasadışı silah ticareti, para aklama, yolsuzluk, ödeme yöntemlerinde
sahtecilik, bilgisayar suçları ve organize suç.
Anayasal metinler hangi alanlarda birlikte hareket
edilmesi gerektiğini belirlerken, bu kapsama girecek suçları oldukça ayrıntılı
biçimde saydığı halde, soykırımı inkâr suçunu bunlar arasında saymamıştır. Yasa
koyucunun (yani Anayasayı yapanların) Konseye soykırımı inkâr suçu konusunda da
Çerçeve Kararı çıkarma yetkisi vermek gibi bir niyetleri olsa idi, bu hususu
anayasal metinlere de yansıtırlardı. Yansıtmadıklarına göre yasa koyucunun
böyle bir niyetinin bulunmadığını farz etmemiz daha makul görünüyor. Aksi
takdirde "nullum crimen sine lege (kanunsuz suç olmaz) ve nulla poena sine
lege (kanunsuz ceza olmaz) kuralları çiğnenmiş olur. Ceza hukukunun bu iki
temel kuralına göre, bir eylemin cezalandırılabilmesi için hem o eylemin suç
olduğunun, hem de o suça ne kadar ceza verilmesi gerektiğinin belirlenmesi
gerekir. Fakat ayni derece önemli bir şart da o yasayı çıkaran şahıs veya
kurumun o yasayı çıkarmaya yetkili kılınmış olmasıdır. Bir hukuk devletinde;
usulüne göre yetkilendirilmemiş şahıs veya kurumların yasa çıkarmaları
düşünülemez. Başka bir deyişle, soykırımı inkâr suçunun Çerçeve Kararına
dercedilmiş olması, yasadan kaynaklanmayan bir yetkiyle gerçekleşmiştir. Bu da
kanaatimizce Çerçeve Kararını geçersiz hale getirmiştir.
Tartıştığımız
konunun hukuki sonucunu değiştirebilecek bir unsur olmamakla birlikte
yukarıdaki metinde bir başka husus daha dikkat çekmektedir. Yukarıda 83.
maddedeki altı çizilmiş ibareden de görüleceği üzere Lizbon Andlaşması, bu
konularda Çerçeve Kararı çıkarma yetkisini Komisyonun elinden almıştır.
Komisyonun, bu konulardaki yasama yetkisini, bundan böyle ancak “olağan yasama
yöntemiyle (yani “Direktif” (Directive) veya “Tüzük (Regulation) çıkarmak
suretiyle)” sürdürmesi gerekecektir.
3.3. Çerçeve Kararının İçeriği
Çerçeve Kararının 1. maddesi “Irkçılık ve Yabancı
Düşmanlığını ilgilendiren Suçlar” başlığını taşımaktadır. Maddenin birinci
paragrafında da hangi eylemlerin cezayı gerektiren suçlar olduğu
belirtilmektedir. Söz konusu madde şöyledir:
Madde 1
Her üye devlet aşağıdaki kasdi suçların
cezalandırılmasını güvence altına almak için gereken önlemleri alacaktır:
a) bir grup
şahsa veya böyle bir gruba mensup bir kişiye karşı, ırkı, rengi, dini veya
herhangi bir ırka, milliyete veya aileye mensup olması nedeniyle şiddet veya
nefreti açıkça teşvik etmek
b) toplumda
açıkça yazı, resim veya sair maddeleri dağıtmak suretiyle (a) maddesinde
belirlenen eylemlerden birini gerçekleştirmek
c) ırk, renk,
din, soy veya ulusal ya da etnik kökeninden ötürü bir grup insan veya böyle bir
grubun bir mensubuna karşı işlenmiş olan soykırımı, insanlığa karşı suçları ve
Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün 6, 7 ve 8. maddelerinde tanımlanan savaş
suçlarını, böyle bir gruba veya grubun bir mensubuna karşı şiddet veya kini
teşvik edecek biçimde açıkça övmek, inkâr etmek veya kabaca önemsememek;
a) ırk, renk,
din soy veya ulusal ya da etnik kökeninden ötürü bir grup insan veya böyle bir
grubun bir mensubuna karşı işlenmiş olan Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesini
kuran 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Anlaşmasına ek Şart’ın 6. maddesinde
tanımlanan suçları, böyle bir gruba veya grubun bir mensubuna karşı şiddet veya
kini teşvik edecek biçimde açıkça övmek, inkâr etmek veya kabaca önemsememek;
Üye devletler 1.
madde çerçevesinde kamu düzenini bozan eylemlerle tehdide yönelik kötü niyetli
eylemleri cezalandırma konusunda seçim yapabilir.
Birinci bendde dine yapılan atıf, bir grup insan veya
böyle bir grubun bir mensubuna karşı farklı ırk, renk, soy, ulusal veya etnik kökenleri bahane edilerek
yapılacak eylemleri kapsamak amacıyla yapılmıştır.
Herhangi bir üye ülke, bu Çerçeve Kararını kabul ederken
veya daha sonra yapacağı bir beyanla, yukarıda 1( c) veya 1( d) bentlerinde
belirtilen suçların inkârını veya kaba biçimde önemsememek eylemini, ancak, bu
bentlerde belirtilen suçların ya o üye ülkenin mahkemesince ve/veya
uluslararası bir mahkemece yahut da sadece uluslararası bir mahkemece verilmiş kesin
bir kararın mevcut olması halinde, cezalandırılması gereken bir suç haline
dönüştüreceğini belirtebilir [5]
Yukarıdaki (c) bendi ile “soykırımı inkâr etme” de, cezalandırılması gereken suçlar arasına
alınmış olmaktadır. Soykırım olduğu uluslararası bir mahkeme kararlarıyla da
kanıtlanmış olayların inkârının cezalandırılmasını saygıyla ve takdirle
karşılamak gerekir. Nitekim Batı’da bazı ülkeler bu eylemi cezalandıran yasalar
da çıkarmaya başlamışlardır. Türkiye’nin de bu teşebbüsleri destekleyeceğinden
şüphe etmemek gerekir.
Bu makalede, soykırımı inkâr etmenin cezalandırılmasının
doğru olup olmadığı tartışılacak değildir. Tartışılacak husus, soykırım olup
olmadığı belli olmayan bir olayın inkâr edilmesi halinde ne olacağıdır.
Türkiye açısından sıkıntı yaratabilecek olan sorun 1.
maddenin 4. paragrafında yer alan hükümden kaynaklanmaktadır. Anılan paragrafta
sıkıntı yaratan hüküm altı çizilmiş olan ibaredir. Metnin İngilizce
versiyonunda “only” kelimesinin iki kez kullanılmış olmasının yarattığı cümle
düşüklüğü, bu ibarenin metne sonradan eklenmiş olabileceği ihtimalini
güçlendirmektedir.
Bu bentte yer alan hükümler, üye devletlere şu iki şıktan
birini seçme hakkı vermektedir:
- herhangi bir eylemin ancak yetkili bir uluslararası mahkeme tarafından
soykırım olarak nitelenmiş olması halinde, bu eylemi inkâr eden şahısları
cezalandırmak;
veya
- herhangi bir eylemin yetkili bir ulusal ve/veya uluslararası mahkeme
tarafından soykırım olarak nitelenmiş olması halinde de, bu eylemi inkâr eden
şahısları cezalandırmak.
Çerçeve Kararında yer alan bu seçme hakkına göre,
herhangi bir ülke Kararı kabul ederken bir beyanda bulunarak, eğer kendi ulusal
mahkemesi 1. maddenin 1 (c) paragrafında kayıtlı soykırım suçunun işlenmiş
olduğuna karar verirse, söz konusu soykırımı inkâr edenleri cezalandıracak
kanunları çıkaracağını belirtebilir. Bunu belirttikten sonra da, o yasaları
çıkarmak, söz konusu ülkenin ahdi yükümlülüğü haline gelmektedir. Zaten Çerçeve
Kararın 10. maddesi üye ülkelerin bu yükümlülüğünü bir takvime de bağlamıştır.
Söz konusu madde şöyledir:
Madde 10
1. Üye ülkeler bu
Çerçeve Kararının hükümlerine uymak için gerekli önlemleri 28 Kasım 2010 tarihine
kadar alacaklardır.
Üye ülkeler, ayni tarihe kadar Konsey Sekretaryasına ve
Komisyona bu Çerçeve Kararı ile kendilerine yüklenen yükümlülüklerin ulusal
yasalara aktarılmış olduğunu gösteren metinleri göndereceklerdir. Bu bilgiler
kullanılmak suretiyle Konsey tarafından hazırlanacak bir rapora ve Komisyon
tarafından kaleme alınacak bir rapora dayanarak 28 Kasım 2013 tarihinde üye
ülkelerin bu Çerçeve Kararının hükümlerine ne ölçüde uydukları
değerlendirilecektir.
Yukarıdaki açıklamalardan da görüleceği üzere ulusal
mahkemelerin soykırım konusunda yetkilendirilmesi fikri, ne AB Komisyonunun
1996 yılında kabul ettiği Ortak Eylem kararında, ne de AB Komisyonu tarafından
hazırlanan tasarıda yoktu. Bu hükmün metinlere çalışmaların Konsey aşamasında girdiği
anlaşılmaktadır.
Çerçeve Kararı, içerdiği hükümleri ihlal edenlere
verilecek cezayı da ülkelerin tercihine bırakmamış, bu konuda bir yeknesaklık
öngörmüştür. Verilecek ceza Çerçeve Kararının 3. maddesinde düzenlenmiştir. Söz
konusu madde şöyledir:
Madde 3
Her üye ülke 1 ve 2. maddelerde belirtilen davranışların
etkili, orantılı ve caydırıcı cezai yaptırımlara tabi tutulması için gerekli
önlemleri alacaktır.
Her üye ülke 1.
maddede belirtilen davranışın 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıyla
cezalandırılması için gerekli önlemleri alacaktır.
Çerçeve Kararı 1. maddede sayılan suçları işleyenleri
cezalandırmakla kalmamış, 2. maddede yer alan hükümlerle, bu suçların
işlenmesini teşvik edenlerin ve ona yardımcı olanların cezalandırılmalarını da
öngörmüştür.
Çerçeve Kararının 5. maddesine göre, 1. maddede
belirtilen suçları işleyen şahıs bir tüzel kişiliğin mensubu ise o tüzel
kişilik cezalandırılabilecektir. Bu suç, tüzel kişiliğin yöneticisinin gerekli
denetimi ve gözetimi yapmamasından kaynaklanmışsa ve suçun işlenmesi tüzel
kişiliğe bir yarar sağlıyorsa yönetici cezalandırılabilecektir.
3.4. “İnkâr Etmek ve Önemsememek” ile “Övmek” arasındaki Fark
Çerçeve Kararının 1. maddesinde dikkat çekici bir başka
husus da 4. paragrafta yer almaktadır. Maddenin 1. paragrafının (c ) ve
(d) bendlerinde, belirtilen suçları
“övmek, inkâr etmek ve önemsememek” , cezalandırılması gereken birer eylem
olarak tanımlandığı halde, maddenin 4. paragrafında farklı bir yaklaşım
sergilenmektedir. Bu paragrafta, “övmek” kelimesi yer almamaktadır. Bu farklı
ifadenin uygulamaya yansıması şöyle olacaktır. 1. paragrafın (c ) ve (d)
bendlerine göre, maddede sayılan suçları övmek de, inkâr etmek de, önemsememek
de suç sayılacaktır. Fakat uluslararası
yahut ulusal bir mahkeme örneğin soykırım suçunun işlenmiş olduğuna dair bir
karar verirse, üye devletler bu suçu öven bir şahsı cezalandırmayacaklar;
sadece inkâr etmekle veya önemsememekle yetineni cezalandıracaklardır. Bunun
yanlışlıkla mı böyle yazıldığı anlaşılmıyor. Fakat mantıken, soykırımı övmek
bana onu inkâr etmekten daha ağır bir suç gibi görünüyor. Örneğin, “Ben
Ruanda’da soykırım yapıldığı kanısında değilim” diyen bir şahıs 1–3 yıl hapis
cezasına çaptırılacak; buna mukabil, “Ruanda’da iyi ki soykırım yaptılar”
diyerek soykırımı öven şahıs cezalandırılmayacaktır.
1. maddenin 4. paragrafındaki başka bir hususa yukarıda
değinmiştim. İngilizce metinde “only” kelimesinin bir cümlede iki kez
kullanılmasından doğan cümle düşüklüğü de bu paragrafta yer alıyordu. Bu iki
husus üst üste geldiği zaman, bu paragrafın yazılmasının bazı zorlamaların
ürünü olduğu yolundaki kuşku daha fazla artıyor.
3.5. Çerçeve
Kararının eleştirisi
Çerçeve Kararı
böyle bir hüküm getirmekle AB ülkelerine, uluslararası hukukun tanımadığı bir
yetkiyi vermiş olmaktadır. Çünkü tüm AB ülkeleri Soykırım Sözleşmesine taraftır
ve bu Çerçeve Kararıyla, söz konusu Sözleşmeyi ihlal etmiş duruma
düşmektedirler.
17 Şubat 2011 tarihinde Avrupa Parlamentosunun Dışişleri
Komisyonunda kabul edilen Türkiye İlerleme Raporu’nda bu görüşümüzü teyit eden
bir paragraf yer almaktadır. Bu paragraf AB üyesi ülkelerin taraf oldukları
uluslararası sözleşmelerin AB müktesebatı haline dönüştüğüne işaret etmektedir.
Söz konusu 45. paragraf şöyledir:
“(Avrupa Parlamentosu) Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku
Sözleşmesinin 27 AB üyesi ülke tarafından, AB tarafından ve AB’ye aday öteki
ülkeler tarafından imzalanmış olduğunu ve söz konusu Sözleşmenin AB
müktesebatının parçası haline dönüşmüş bulunduğunu belirtir ve Türk hükümetini
de gecikmeksizin Sözleşmeyi imzalamaya davet eder”.
Bu metinden de anlaşılmaktadır ki, BM Deniz Hukuku
Sözleşmesine tüm AB ülkeleri taraf olduğu zaman, söz konusu Sözleşme AB
müktesebatı haline dönüşmektedir. Soykırım Sözleşmesi de, tıpkı Deniz Hukuku
Sözleşmesi gibi, tüm üye ülkelerin taraf olduğu bir sözleşmedir ve o
sözleşmenin de AB müktesebatı haline dönüşmüş olduğunu kabul etmek gerekir.
Eğer Soykırım Sözleşmesi AB müktesebatının bir parçası ise, bir eylemin
soykırım olup olmadığını belirlemeye yetkili makamın münhasıran uluslararası
bir mahkeme olması gerektiği yolundaki Soykırım Sözleşmesi hükmünün de, AB
müktesebatının bir parçası olması ve bu hükmün her üye ülke için bağlayıcı
olması gerekir. AB ülkelerinin, Soykırım Sözleşmesi ile yüklendikleri
taahhütleri bir yana bırakarak, bir eylemin soykırım olup olmadığına karar
verebilecek kurumlar arasına, kendi ulusal mahkemelerini de eklemelerinin, AB’de
sık sık ileri sürülen hukukun üstünlüğü kuralına uygun olduğunu savunmak
inandırıcı değildir.
AB’nin BM Deniz Hukuku Sözleşmesinden kaynaklanan
yüklenimlerini bir türlü, Soykırım Sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülüklerini
başka türlü değerlendirmesi bir çifte standart olarak görünmektedir.
Nitekim Fransa, Çerçeve Kararına eklenen bu hükmün yanlış
olduğu sonucuna varmış olsa gerek ki Kararı kabul ederken yaptığı beyanla,
soykırım suçunun belirlenmesi konusunda kendi mahkemelerini yetkili kılmaktan
sarfınazar etmiş ve ancak bu alanda yetkili uluslararası bir mahkemenin
salahiyetli olacağını teslim etmiştir. Böylelikle Fransa, ancak yetkili bir
uluslararası mahkeme soykırım suçunun işlenmiş olduğuna karar vermiş ise o
spesifik soykırımın inkârını cezalandıracağını söylemiş olmaktadır.
4. AB’nin Çerçeve Kararına Bakışı
4.1. Karma Parlamento Komisyonu ve Çerçeve Kararı
Türkiye, Çerçeve Kararında kendisini sıkıntıya sokan
hususları bertaraf etmek için gösterdiği çabaları Türk Parlamentosu ile Avrupa
Parlamentosunun ortak bir organı olan Karma Parlamento Komisyonuna (KPK) da
taşımıştır. Avrupa Parlamentosundaki hava hakkında bir fikir verebileceği
düşüncesiyle oradaki gelişmeleri de özetlemek yararlı olabilir.
Çerçeve Kararı ile
ilgili çalışmaların yeniden canlandığı 2007 yılında KPK’nın Türk kanadı da
konuyla ilgilenmeye başlamıştır. O tarihilerde eş-Başkanlığını yürüttüğüm
KPK’da şöyle bir karar alınmıştı: KPK’nın her iki kanadından birer temsilci bir
araya gelerek bu konuyu kendi aralarında görüşerek KPK Genel Kuruluna bir rapor
sunacaktı. Türk kanadı, bu alanda titiz çalışmaları olan İstanbul Milletvekili
emekli Büyükelçi Dr. Şükrü Elekdağ’ı, Avrupa Parlamentosu kanadı da Bayan
Arlene McCarty’yi görevlendirdi.
KPK’da yapmak istediğimiz şey basitti. Yukarıda
açıklandığı üzere Çerçeve Kararı, uygulamada, üye ülkelere iki seçenek
sunuyordu: Birinci seçenek bir eylemin soykırım olarak nitelendirilmesi
yetkisini münhasıran uluslararası mahkemelere tanımaktı. İkincisi ise, yetkili
bir uluslararası mahkeme yanında, ayni yetkinin ulusal mahkemelere de verilmesi
idi. Türkiye, Kararın içinde öngörülmüş olan bir seçim mekanizmasını işleterek,
birinci seçeneği benimseyen ülkelerin sayısını arttırmak istiyordu.
Fransa, birinci seçeneği benimseyeceğini önceden ilan
etmişti. Bu durumda yapılacak şey basitti ve KPK’da alınacak bir kararla üye
ülkeleri, Fransa örneğinden esinlenerek, ikinci seçeneği benimsemeye davet
etmekten ibaretti. Sayın Elekdağ ve Bayan McCarty bu amaçla bir karar tasarısı
da hazırladılar. AB çarklarının içine girince, bu basit karar, oradaki
yerleşmiş teamüle uyarak, 4 dibace paragrafı, 16 hatırlatma paragrafı ve 7
işlem paragrafından oluşan bir Tavsiye kararı (Recommendation) haline dönüştü.
Metnin genişlemesi konuyu sulandırmak isteyenlere geniş imkânlar sunuyordu.
Karar tasarısının çeşitli maddelerinin değiştirilmesi için 46 değişiklik
önergesi verildi. Bunlardan 39 u, KPK’nın Avrupa Parlamentosu kanadındaki Yunan
veya Kıbrıs Rum milletvekilleri tarafından verilmişti. (KPK’nın Avrupa
Parlamentosu kanadındaki 24 üyeden 6 sı Yunanistanlı ve Kıbrıslı Rum’dur. Rum
ve Yunan milletvekilleri KPK’da ülkelerinin nüfuslarının AB nüfusuna oranının
çok üstünde bir sayı ile temsil edilmektedirler. AB nüfusunun sadece % 3 ünü
teşkil eden Yunanistan’ın ve GKRY’nin milletvekilleri, KPK’nın Avrupa
Parlamentosu kanadındaki üye sayısının % 25 ini teşkil eder duruma gelmiştir).
21–22 Şubat 2011
tarihlerinde Hatay’da yapılan KPK toplantısında konu o kadar sulandırıldı ki
Türkiye, kendi sunduğu teklifi geri çekmek zorunda kaldı. Böylelikle, soykırımı
belirleyecek mahkeme konusunda Fransa’nın kabul ettiği ölçütten öteki AB ülkelerinin
de esinlenmesini telkin eden kararın kabul edilmesi engellenmiş oldu.
4. 2. AB Yetkililerinin Bakış Açısı
Çerçeve Karanın Soykırım Sözleşmesi hükümlerini ihlal
etmekte olduğu hususunu Avrupa Birliğinin çeşitli kurumlarındaki yetkililerle
ve özellikle Avrupa Parlamento üyeleriyle birçok kez tartıştım. Bu
yetkililerden bazıları şöyle bir muhakeme tarzı ileri sürmektedirler:
Çerçeve Kararı, Soykırım Sözleşmesine aykırı değildir.
Çünkü Soykırım Sözleşmesi, 2. maddesinde tanımı yapılan soykırımın önlenmesini
ve cezalandırılmasını öngörmektedir. Sözleşme daha ileri gidip, kendisinin
soykırım olarak tanımlamadığı eylemlerin cezalandırılmasını engellemiyor.”.
Muhataplarım bu yaklaşım tarzlarıyla, Soykırım Sözleşmesi
tarafından yetkilendirilmemiş bir mahkemece soykırım olarak tanımlanmış bir
eylemin inkâr edilmesi halinde Çerçeve Kararının o inkârı cezalandırabileceğine
yeşil ışık yakmaktadır. Bu muhakeme tarzı, özellikle ceza hukuku ile ilgili
alanlarda uluslararası sözleşme imzalanmasını haklı gösteren gerekçeleri
zayıflatmaktadır. Bir konuda uluslararası bir sözleşme imzalanması ihtiyacı,
benzer suçlar için her ülkede benzer yaptırımlar getirilmesi gereğinden
kaynaklanmaktadır. Aksi takdirde potansiyel suçlular, belli bir suçu işlemek
için ülke seçme imkânları varsa, işleyecekleri suçun en az ceza ile
cezalandırıldıkları ülkeye yöneleceklerdir.
Bu konuyu soykırım suçu açısından ve özellikle bir eylemi
soykırım olarak nitelendirmeye yetkili mahkemenin hangi mahkeme olması
gerektiği açısından incelersek şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: Ulusal
mahkemeler bu konuda yetkili kılınırsa, bir ulusal mahkemenin soykırım olarak
değerlendireceği bir eylemi, başka bir ülkenin ulusal mahkemesi soykırım olarak
değerlendirmeyebilir. O zaman da her ülkenin farklı bir soykırım tanımı
yapmasının yolu açılmış olur. Bunun doğal sonucu olarak da her ülke başka bir
ülkenin yaptıklarını kendi ulusal mahkemelerinde soykırım olarak niteleyebilir
ve böylelikle karşılıklı bir itham yarışı başlar. Bunun uluslararası ilişkilere
getireceği karmaşıklığı göz ardı edemeyiz. Esasen Birleşmiş Milletler
Teşkilatının 1948 yılında bir Soykırım Sözleşmesi kabul etmek suretiyle önlemek
istediği durum da tam bu farklı uygulamalardı.
AB, nasıl, Çerçeve Kararını çıkarmak suretiyle 27 ülke
arasında yeknesak bir uygulama getirmenin yararına inanıyorsa, BM üyesi ülkeler
de 1948 yılında, yeknesak bir uygulama getirmek istemişlerdi ve Soykırım
Sözleşmesini kabul etmişlerdi. Şimdi görülüyor ki 27 AB ülkesi bu üniversel
uygulamadan koparak kendilerine özgü bir dizi kural getirmeyi tercih ediyorlar.
AB bugün bunu yaparsa, yarın Arap Birliğinin, ASEAN’ın ve İslam Konferansı
Örgütünün de kendi Çerçeve Kararlarını çıkarmalarını ve Avrupa ülkelerinin,
sömürgelerinde yapmış oldukları icraatı soykırım olarak değerlendirme konusunda
kendi ulusal mahkemelerini yetkili kılmalarını eleştirmek zor olacaktır.
4.3. Fransa’nın
Soykırım Konusundaki Tutumu
Soykırım konusu Fransa’da ilgi çekici bir gelişme
göstermiştir. 29 Ocak 2001 tarihinde 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen
bir yasa Fransız parlamentosunda kabul edilmiş, ancak yasada soykırımı
reddetmeye karşı herhangi bir yaptırım getirilmemişti. Bu boşluğu doldurmak
için 12 Ekim 2006 tarihinde Ulusal Meclis’te bir yasa kabul edilmiş, ancak söz
konusu yasa Senato’da halen gündeme alınmamıştır. 15 Temmuz 2010 tarihinde de
bu kez bir grup Sosyalist Partili senatör, Ermenilere soykırım uygulandığını
inkâr edenler için cezai yaptırımlar öngören bir yasa teklifi sunmuşlar, fakat
konu gündeme alınmamıştır.
Bu arada iki
önemli gelişme kaydedilmiştir. Bunlardan biri 18 Kasım 2008 tarihinde Fransa
Ulusal Meclisi Başkanı Bernard Accoyer başkanlığında kurulan bir komisyonun
yayınlandığı rapordur [6]. Bu raporda, parlamentoların tarih yazmaya
kalkışmaları eleştirilmekte, tarihin, parlamentolar tarafından değil tarihçiler
tarafından yazılması gerektiği belirtilmektedir. Dolayısıyla Ulusal Meclis
Başkanının bu görüşü geçerli kaldığı sürece Fransa’da soykırım konusunda
parlamentonun bir karar almaması beklenir.
İkinci gelişme de Fransa’nın Çerçeve Kararındaki
seçenekler arasında soykırım konusunda uluslararası mahkemeleri yetkili gören
şıkkı tercih ettiğini açıklamış olmasıdır. Bu durumda en azından Fransa’da
Çerçeve Kararının uygulanması açısından Türkiye’yi sıkıntıya sokacak bir
gelişme olmayacağını ümit edebiliriz. Fransa’daki güçlü Ermeni lobisi herhalde
konuyu kurcalamaya devam edecektir. Nitekim Accoyer Komisyonu raporuna rağmen,
raporun yayınlanmasından yaklaşık iki yıl sonra bir grup Fransız senatörü yukarıda
değindiğimiz yasa tasarısını Senatoya sunmuşlardır.
4.4 Belçika’nın Soykırım Konusundaki Tutumu
Belçika’da 2005 Mayıs ayında İnkârcılık Yasasının
kapsamını 1915 olaylarını da içine alacak biçimde genişletilmesi için bir öneri
sunulmuş, fakat öneri Haziran 2005 te reddedilmişti. Reddedilen tasarının
Bakanlıklararası bir komisyon tarafından incelenmesi kararlaştırılmıştır.
Komisyon bu konuyu o tarihten beri gündemine almamıştır.
Başka ülkelerde de Ermeni lobilerinin sürekli
faaliyetleri devam etmektedir. 2015 yılına doğru bu faaliyetlerin artacağı
kesin gibidir. Bir sonuç alıp alamayacakları o günkü koşullara bağlı olacaktır.
5. Soykırımı İnkâr ve İfade Özgürlüğü
Gerçi Çerçeve Kararının 7. maddesinde, bu hükümlerin,
Avrupa Anayasasında yer alan ifade özgürlüğü, basın ve medya özgürlüğü gibi
temel hak ve hürriyetlere aykırı biçimde yorumlanamayacağı yolunda bir hüküm
vardır. Ancak, AB ülkelerindeki bazı mahkemelerin bu konuda yasaları ve
hakkaniyeti zorlayan kararlar alabildikleri bilinmektedir. Örneğin, Amerikalı
tarihçi Bernard Lewis 1993 yılında verdiği bir mülakatta, Türklerin 1915
yılında soykırım suçu işlemiş oldukları yolundaki iddiayı “tarihin Ermeni
versiyonu” olarak nitelemişti. Paris mahkemesi 1995 yılında aldığı bir kararla
Lewis’in, bu beyanıyla, Ermeni Soykırımını inkâr suçu işlemiş olduğunu
belirterek 1 (bir) Fransız Frangı tazminat ödemeye ve bu mahkeme kararının Le
Monde gazetesinde yayınlanması için gerekli ilan ücretinin de Lewis’ten
alınmasına karar vermiştir. Mahkeme bu kararında Lewis’in, dilediği kanata
sahip olabileceğini; fakat “Ermeni Soykırımı için ciddi bir kanıtın mevcut
olmadığı yolundaki beyanını ancak kendi tezine aykırı olan unsurları saklamak
suretiyle ulaşmış olduğuna; böylelikle bu kadar duyarlı bir konuda objektif ve
basiretli davranma görevini yerine getirmemiş olduğuna” hükmetmiştir.
Benzer bir kararın Avrupa Birliğine üye olmayan bir
ülkede, İsviçre’de, Doğu Perinçek hakkında alındığı da hatırlanacaktır.
Avrupa Birliğinde böyle kararlar alabilen mahkemeler
mevcut olduğuna göre gelecekte, bu makalenin konusu teşkil eden Çerçeve Kararı
uygulanmaya başlayınca, yurttaşlarımızı ve soydaşlarımızı nasıl zor günlerin
beklediği açıkça görülmektedir. Kaldı ki Paris mahkemesinin aldığı bu karar,
Fransa’nın kendi yasalarında Çerçeve Kararının gerektirdiği değişiklikleri
henüz yapmadan önceki bir tarihte alınmıştı. Çerçeve Kararı henüz Fransa’da
yürürlüğe girmemişken bir Fransız mahkemesi Bernard Lewis’i inkâr suçu ile cezalandırabiliyorsa,
soykırımı belirleme yetkisi uluslararası bir mahkemenin inhisarına bırakılsa
dahi ayni Fransa’da başka bir mahkemenin Lewis kararına benzer bir karar
almayacağının garantisi yoktur.
6. Sonuç
Eğer aklıselim ağır basmaz da bu Çerçeve Kararının
uygulanması basiretsiz yöneticilerin elinde kalırsa AB ülkelerinde yaşayan
vatandaşlarımız ve soydaşlarımız hatta turizm veya başka amaçla AB ülkelerine
gidecek vatandaşlarımız için büyük sıkıntılar ortaya çıkabilecektir.
Fakat asıl büyük tehlike bu Çerçeve Kararının, hedeflenin
aksine, ırkçılık ve yabancı düşmanlığını önlemek değil onu teşvik etmek gibi
bir ters sonuç vermesi ihtimalidir.
Örneğin 2,7 milyon
Türk Kökenli Almanın ve Türk vatandaşının yaşadığı Almanya’da bir Alman mahkemesinin,
1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen bir karar aldığını varsayalım. Bu
kadar büyük sayıda Türk kökenlinin yaşadığı bir ülkede, 1915 olaylarını
soykırım olarak görmediğini söyleyebilecek bir şahsın çıkması hiç de şaşırtıcı
olmaz. Böyle bir şahsın bu söyleminden ötürü cezaya çarptırılması halinde,
toplumda Türklerle Almanlar arasında gereksiz bir gerginlik doğacağı
kuşkusuzdur. Böyle bir gerginlik Almanya’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığının
artması için bir reçetedir.
------------------------
------
[1] Çerçeve Kararının tam metnine şu link’ten
ulaşılabilir:
http://eur-lex.europa.eu/LexUriServ/LexUriServ.do?uri=CELEX:32008F0913:EN:NOT
[2] Sözleşmenin tam metnine şu link’ten ulaşılabilir:
http://www.un-documents.net/cppcg.htm
[3] “Persons
charged with genocide or any of the other acts enumerated in Article 3 shall be
tried by a competent tribunal of the State in the territory of which the act
was committed, or by such international penal tribunal as may have jurisdiction
with respect to those Contracting Parties which shall have accepted its
jurisdiction”.
[4] “Disputes
between the Contracting Parties relating to the interpretation, application or
fulfilment of the present Convention, including those relating to the responsibility of a State for genocide or
for any of the other acts enumerated in article III, shall be submitted to the
International Court of Justice at the request of any of the parties to the
dispute”.
[5]Any Member State may, at the time of the adoption of
this Framework Decision by the Council, make a statement that it will make
punishabledenying or grossly trivializing the crimes referred to in paragraph 1
(c) and/ or (d), only if the crimes referred to in these paragraphs have been
established by a final decision of a national court of this Member State and
/or an international court or by a final decision of an international court
only.
[6] Rapora şu link’ten ulaşılabilmektedir:
http://www.assemblee-nationale.fr/13/pdf/rap-info/i1262.pdf
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.